<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Kuran&#8217;da &#8220;veli&#8221; kavramı ve günümüzün &#8220;evliya&#8221; anlayışı yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 19:20:01 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-15484</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 13:30:55 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-15484</guid>
		<description>İnsanın en temel meselesi Rabbini bilmek, Rabbini bulmaktır. Allah(cc) insanı bunun için yaratmış, ve buna ulaşmaya muktedir biçimde yaratmıştır. İnsanın dünya hayatı bunun sınavıdır. İnsan buna itiraz etse de, onun fıtrat derununda kendini aşan böyle bir arayış vardır. Zaten insan da burada odaklaşmıştır. Yani �Nereden geldim, nereye gidiyorum?� sorusu insanın en kadim sorusu olmuştur ki, bu sorunun aradığı şey de �varoluş�un sırrıdır. Varoluş&#039;un sırrı arandığında varılacak nokta bir Yaratıcı&#039;nın varlığıdır. Ya da insan buna varırsa içi durulacak, buna varamadığı ölçüde de içinde arayış süreci bitmeyecektir. Kur&#039;an-ı mübinde ifadesini bulan �Kalbler ancak Allah(cc)&#039;ı zikrederek huzura, doyuma kavuşur� hükmü, insan fıtratına yönelik bir ilahi tesbittir. Ya Allah(cc)&#039;ı bularak, O&#039;nunla buluşarak, O&#039;nu şah damarından yakınlığını hissederek itmi&#039;nana erecek, ya da arayışlar içinde çırpınacaktır.

Yaratıcı insanı bu noktada boşlukta da bırakmamıştır. Yol işaretçileri göndermiştir.

Dinler ve dinlerle birlikte gönderilen peygamberler yol işaretçileridir ve bu yolu gösterirler insana.

Yaratıcı, insandan, Yaratıcı&#039;nın varlığını bilmesinin yanında, &#039;Onun �Tek bir Yaratıcı� olduğunu bilmesini de istemiştir. Yaratılışın sonsuz ahengi karşısında Kudret parçalanmasının, insan zihnini doyuramayacağı açıktır. Tanrılar olamaz, Tanrıların olması kaosa açık bir sonuç doğurur. Tek Allah(cc) olacaktır. Kainatın yaratıcısı tek Tanrıdır ve nizamı o koymaktadır. İnsandan bu nizama uymasını da O istemektedir. �Tek�liğinin idrakini ve ona saygı duyulmasını (ibadet) da O (c.c.) istemektedir.

Onun için vahiy dinleri tevhid dinidir ve İslam bir tevhid dinidir.

Bütün vahiy kaynaklı dinler �İslam� adıyla isimlendirilir ve tevhidi öğütler. Bütün peygamberler tevhidi anlatır. Kur&#039;an&#039;da geçmiş peygamberlerin kıssaları anlatılırken, farklı zamanlarda gelen her peygamberin ana mesajının �Allah&#039;tan başka ilah olmadığına iman � La ilahe illallah� olduğu vurgulanır. İlahi dinlerin ana dokusu, kök hücresi tevhid&#039;dir. Rasulullah Efendimiz de, hemen tüm Mekke dönemi boyunca çağrısına inananları �tevhid eğitimi�nden geçirmiştir.

Ancak insanda Tevhid bilincinin oluşumu � kararlı bir iman haline gelişi, bir eğitimi gerekli kılar. Çünkü insanın zihni, müteal bir kudrete bağlılıktan vazgeçmese bile, hangi kudrete gerçekten bağlanması gerektiği noktasında dağılabilir. Aslında farklı zamanlarda gelen Peygamberlerin ana mesajının tevhid olması da, insan zihninin zaman içinde dağıldığı ve ana mecrayı kaybettiğini ortaya koyar.

İnsan, kendi nefsinden başlamak üzere hayatını etkileyen pek çok güç odağını saygı duyulacak bir varlık olarak algılama temayülündedir. Saygı ölçüsü kaybedildiğinde teabbüd ve �Tanrılaştırma� başlayabilir.

Hazreti Muhammed Mustafa -sallallahü aleyhi ve sellem- İslam&#039;ı son tevhid dini olarak, en net biçimde insanoğluna sunmuş, insanoğlunun şuurunu yenilemiş,dağınıklıktan kurtarmış, derleyip toparlamıştır.

İslam&#039;ın tehvidi yeniden insanoğluna sunduğu zamanda insanlar, ağaçtan, taştan, hatta bazen helvadan yaptıkları putlara tapmaktaydılar, Hazreti İsa&#039;nın getirdiği tevhid dini bile bulanmış, bizzat Hazreti İsa �Allah&#039;ın oğlu� gibi algılanmaya başlamıştı. Yahudilik ise Hazreti Musa&#039;nın açtığı çığırdan uzaklaşmış, bütün kainatın Rabbi olan Allah(cc)&#039;ı �milli Allah(cc)�ya indirgemişti.

İnsanlığın kafası karma karışıktı.

Rasulullah efendimiz, Mekke&#039;den başlayarak tüm insanlığa, yeniden bir �Tevhid şuuru� taşımakla görevlendirilmişti.

Bu yeni bir insanlık terbiyesi demekti.

İslam, insanın Allah(cc) dışındaki varlıkları tanrılaştırma zaafına karşı bazı psikolojik yönelişleri yasaklamış ve onlardan korunmayı tavsiye etmiştir.

Yaratıcıya ortak koşmak anlamına �şirk� varlığı izah noktasında en akıl dışı, Yaratıcı&#039;nın hukukunu çiğneyen saçma izah anlamında �zulüm� diye nitelenen bir yasaktır. İnsan, taş, ağaç, güneş, ay, rüzgar.... insanı etkileyen hangi güç olursa olsun, Yaratıcı&#039;nın ortağı olarak görülmesi yasaklanmıştır. Bu açık şirktir.

Bir de İslam&#039;ın �gizli şirk� diye nitelediği şeyler vardır. Bunlar farkında olarak veya olmayarak yapılan, ama özünde Allah(cc) iradesinden başka iradeyi öne çıkaran eğilimlerdir. Mesela Allah(cc)&#039;a ibadet çerçevesinde yapılan bazı insani faaliyetlerin, başka kudretleri memnun etmek için yapılması hali �riya � gösteriş için yapma� diye nitelenmiş ve yasaklanmıştır. Namazı �Ne kadar ibadet ehli� desinler diye gösteriş için kılmak, orucu gösteriş için tutmak, zekatı gösteriş için vermek, cihadı �ne kadar kahraman� desinler diye yapmak...

Bunlar insanın his dünyasına üşüşen duygulardır. İnsan bizzat kendi nefsini bile kutsayabilir, davranışlarını onu �hoşnud etmek� için yapabilir. Kur&#039;an �hevasını Allah(cc) edinen� insandan bahsediyor. Demek ki içimizde bizi yanıltan bir yöneliş bulunabiliyor.

Bunları aşıp, kudreti sonsuz olan Yaratıcı&#039;ya teabbüd için bütün melekelerini bir yerde yoğunlaştıran bir şahsiyet inşası... Terbiye bu...

Terbiye ile, tevhidin insanda bir şahsiyet dokusu - çerçevesi haline gelmesi gerekiyor ki davranışlara insiyaki olarak yansısın. İnsiyaki olarak, yani, refleks halinde, kendiliğinden, zorlama olmaksızın, zaaf anlarında ani şoklarda zihni kaymalara izin vermeksizin davranışlara yansıma...

İnsan bunu bir biçimde gerçekleştirmeli. Yani kendi kişiliğini bu şekilde inşa etmenin yolunu bulmalı. Aslında her mü&#039;min için zaruri yön bu. İslam dairesine girdikten sonra imanın gerçek manasına ulaşması için Kur&#039;an&#039;ın �İmanın kalplere nüfuz etmesi� diye şart koştuğu şey bu. (Hucurat, 14)

Tasavvuf bunun derdindedir. Müslüman olmanın sırrının bu olduğunu kavramıştır. Yani Allah(cc)&#039;ı bilmek ve O&#039;nun tek bir Yaratıcı olduğunu idrak...

Tasavvuf bundan bir sonraki adım olarak da, gerçek Müslümanlığın, ancak Allah(cc)&#039;ı unutmamakla mümkün olacağına kaildir.

Normalde bir Müslüman, araya araya böyle bir iz oluştururdu. Tasavvuf da, araya araya oluşturulan izdir. İş, Allah(cc)&#039;ı bilmeyi, O&#039;na yakın olmayı, O&#039;nu unutmamayı dert edinmektir. Adı tasavvuf olmasa da böyle bir iz oluşturmak zorundaydı Müslüman.... Şöyle de denebilir: Böyle bir gayretin bir adı tasavvuf olmuştur.

Aslında bu doğru bir İslam idrakidir. Altın çerçeve şudur:

-Allah var.

-Allah eşi ve benzeri bulunmayan tek bir Yaratıcı.

-Ve Allah(cc) bize yakın. Şah damarımızdan yakın. Allah(cc) nerede olursak olalım bizimle beraber. Allah(cc) bizi görüyor.

İşte bu idrak.

Bunun bir idrak haline gelmesi gerekiyor ve bu da kendiliğinden olmuyor. Tüm Mekke dönemi boyunca Müslüman topluluğun Peygamber eliyle böyle bir eğitimden geçmesi, tevhid şuuru, Allah(cc) Teala ile birliktelik şuuru, O&#039;nun bize yakın olduğu bilinci, O&#039;nun bizi gördüğü bilinci, hiçbir davranışımızın O&#039;na gizli olmadığı şuurunun hem ne kadar hayati olduğunu hem de bunun insanda şahsiyet haline gelmesinin ne kadar hayati bir şahsiyet terbiyesini gerektirdiğini ortaya koyuyor.

Tasavvuf nasıl terbiye ediyor?

Tasavvuf, kişilik inşasına yönelik terbiye metodunu Rasulullah&#039;ın çizgisinden bulduğu inancındadır.

Tasavvuf zihni terbiye ediyor, kalbi terbiye ediyor, davranışları terbiye ediyor.

İradeniz netleşiyor, kesinleşiyor, yoğunlaşıyor... Artık istiyorsunuz, büyük bir aşkla istiyorsunuz. Dünya sınavını çözdünüz, bunun gereğini yerine getirmeye karar verdiniz. �Allah&#039;a koşun� çağrısı yüreğinizi zonklattı, �Başka nereye gidebilirim?� dediniz ve �Yol�a düştünüz. Zihninize, kalbinize ve davranışlarınıza �Allah yolunda sabit kadem olması için� emek vereceksiniz.

Bu, idrakin masiva - Allah(cc)&#039;tan, yani Allah(cc)&#039;ın dışındaki tüm varlıkların teabbüdi etkisinden arınması ve tevhid bilinci ile yeniden tanzim edilmesi demek... Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz.

Bu, kalbin tevhid ve maiyyet bilinci ile yoğrulması demek... Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. O size şah damarınızdan yakındır. Dua ettiğinizde duanıza cevap verir. Bir kalbi kıvam halinde sizin tutan eliniz, yürüyen ayağınız, gören gözünüz olur.

Bu, davranışlarınızın Allah(cc)&#039;ın sizi gördüğü bilinci içinde şekillenmesi demek. Allah(cc)&#039;ı görüyormuş gibi yaşamak... Biz onu görmüyorsak da O&#039;nun bizi gördüğü bilinci içinde...

Kelime-i tevhidi kalb ve zihin dokusu haline getirmek için çaba.

İhlası kişilik dokusu haline getirmek için çaba.

Allah(cc)&#039;ın insana yakınlığını idrak için çaba.

Allah(cc)&#039;ın bizimle beraber olduğunu asla akıldan çıkarmamak için çaba...

Bu dünyanın geçiciliğini idrak, doğumunun olmadığı gibi hayatının da kendi elinde olmadığını idrak, her an çağrılabileceğini idrak, ve gerçek hayatın ölümden sonraki ebedi hayat olduğu bilincini hayat disiplini haline getirmek için çaba...

Bütün bu çabalar içerisinde Hazreti Peygamber (s.a.)&#039;le, O&#039;nun izinden gidenlerle, Allah(cc) dostlarıyla yan yana durarak onlardan takviye almak... Bu yol, binlerce peygamberin yolu, Hazreti Muhammed Mustafa&#039;nın yolu, Ashab-ı kiramın yolu, Allah(cc) dostlarının yolu... Böyle şerefli bir yolda yürüdüğü bilincinden güç almak.

Bütün bu çabaları birlikte yaşayacağı yol arkadaşları bulmak ve birbirini beslemek...

Kendini bir yolda bilmek...

Yolun terbiyesini kuşanmak için ahidleşmek... Yol önderleri ile, yol arkadaşlarıyla ahidleşmek... Şunu da söylemek gerekiyor: Böyle bir yolda önderlerle yolcular Allah(cc) Teala ile ilgili hukuk bakımından birbirinden farklı değil. Son nefese kadar herkes imtihanda. Hatta bu noktada, Allah(cc)&#039;ın hukukunu bilme ölçüsünde derinleşen bir sorumluluğa dönüşüyor. Sevgi de büyüyor, takva da, kaygı da... Belki ümit de...

Tasavvuf, bütün bunları, bir günlük, beş günlük bir geçici meşgale gibi değil, bir hayat disiplini gibi görmek anlamına geliyor ayrıca...

Vel hasıl tasavvuf, güzel Müslüman olma çabası, gayreti, hasreti, coşkusu demek aynı zamanda..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın en temel meselesi Rabbini bilmek, Rabbini bulmaktır. Allah(cc) insanı bunun için yaratmış, ve buna ulaşmaya muktedir biçimde yaratmıştır. İnsanın dünya hayatı bunun sınavıdır. İnsan buna itiraz etse de, onun fıtrat derununda kendini aşan böyle bir arayış vardır. Zaten insan da burada odaklaşmıştır. Yani �Nereden geldim, nereye gidiyorum?� sorusu insanın en kadim sorusu olmuştur ki, bu sorunun aradığı şey de �varoluş�un sırrıdır. Varoluş&#8217;un sırrı arandığında varılacak nokta bir Yaratıcı&#8217;nın varlığıdır. Ya da insan buna varırsa içi durulacak, buna varamadığı ölçüde de içinde arayış süreci bitmeyecektir. Kur&#8217;an-ı mübinde ifadesini bulan �Kalbler ancak Allah(cc)&#8217;ı zikrederek huzura, doyuma kavuşur� hükmü, insan fıtratına yönelik bir ilahi tesbittir. Ya Allah(cc)&#8217;ı bularak, O&#8217;nunla buluşarak, O&#8217;nu şah damarından yakınlığını hissederek itmi&#8217;nana erecek, ya da arayışlar içinde çırpınacaktır.</p>
<p>Yaratıcı insanı bu noktada boşlukta da bırakmamıştır. Yol işaretçileri göndermiştir.</p>
<p>Dinler ve dinlerle birlikte gönderilen peygamberler yol işaretçileridir ve bu yolu gösterirler insana.</p>
<p>Yaratıcı, insandan, Yaratıcı&#8217;nın varlığını bilmesinin yanında, &#8216;Onun �Tek bir Yaratıcı� olduğunu bilmesini de istemiştir. Yaratılışın sonsuz ahengi karşısında Kudret parçalanmasının, insan zihnini doyuramayacağı açıktır. Tanrılar olamaz, Tanrıların olması kaosa açık bir sonuç doğurur. Tek Allah(cc) olacaktır. Kainatın yaratıcısı tek Tanrıdır ve nizamı o koymaktadır. İnsandan bu nizama uymasını da O istemektedir. �Tek�liğinin idrakini ve ona saygı duyulmasını (ibadet) da O (c.c.) istemektedir.</p>
<p>Onun için vahiy dinleri tevhid dinidir ve İslam bir tevhid dinidir.</p>
<p>Bütün vahiy kaynaklı dinler �İslam� adıyla isimlendirilir ve tevhidi öğütler. Bütün peygamberler tevhidi anlatır. Kur&#8217;an&#8217;da geçmiş peygamberlerin kıssaları anlatılırken, farklı zamanlarda gelen her peygamberin ana mesajının �Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına iman � La ilahe illallah� olduğu vurgulanır. İlahi dinlerin ana dokusu, kök hücresi tevhid&#8217;dir. Rasulullah Efendimiz de, hemen tüm Mekke dönemi boyunca çağrısına inananları �tevhid eğitimi�nden geçirmiştir.</p>
<p>Ancak insanda Tevhid bilincinin oluşumu � kararlı bir iman haline gelişi, bir eğitimi gerekli kılar. Çünkü insanın zihni, müteal bir kudrete bağlılıktan vazgeçmese bile, hangi kudrete gerçekten bağlanması gerektiği noktasında dağılabilir. Aslında farklı zamanlarda gelen Peygamberlerin ana mesajının tevhid olması da, insan zihninin zaman içinde dağıldığı ve ana mecrayı kaybettiğini ortaya koyar.</p>
<p>İnsan, kendi nefsinden başlamak üzere hayatını etkileyen pek çok güç odağını saygı duyulacak bir varlık olarak algılama temayülündedir. Saygı ölçüsü kaybedildiğinde teabbüd ve �Tanrılaştırma� başlayabilir.</p>
<p>Hazreti Muhammed Mustafa -sallallahü aleyhi ve sellem- İslam&#8217;ı son tevhid dini olarak, en net biçimde insanoğluna sunmuş, insanoğlunun şuurunu yenilemiş,dağınıklıktan kurtarmış, derleyip toparlamıştır.</p>
<p>İslam&#8217;ın tehvidi yeniden insanoğluna sunduğu zamanda insanlar, ağaçtan, taştan, hatta bazen helvadan yaptıkları putlara tapmaktaydılar, Hazreti İsa&#8217;nın getirdiği tevhid dini bile bulanmış, bizzat Hazreti İsa �Allah&#8217;ın oğlu� gibi algılanmaya başlamıştı. Yahudilik ise Hazreti Musa&#8217;nın açtığı çığırdan uzaklaşmış, bütün kainatın Rabbi olan Allah(cc)&#8217;ı �milli Allah(cc)�ya indirgemişti.</p>
<p>İnsanlığın kafası karma karışıktı.</p>
<p>Rasulullah efendimiz, Mekke&#8217;den başlayarak tüm insanlığa, yeniden bir �Tevhid şuuru� taşımakla görevlendirilmişti.</p>
<p>Bu yeni bir insanlık terbiyesi demekti.</p>
<p>İslam, insanın Allah(cc) dışındaki varlıkları tanrılaştırma zaafına karşı bazı psikolojik yönelişleri yasaklamış ve onlardan korunmayı tavsiye etmiştir.</p>
<p>Yaratıcıya ortak koşmak anlamına �şirk� varlığı izah noktasında en akıl dışı, Yaratıcı&#8217;nın hukukunu çiğneyen saçma izah anlamında �zulüm� diye nitelenen bir yasaktır. İnsan, taş, ağaç, güneş, ay, rüzgar&#8230;. insanı etkileyen hangi güç olursa olsun, Yaratıcı&#8217;nın ortağı olarak görülmesi yasaklanmıştır. Bu açık şirktir.</p>
<p>Bir de İslam&#8217;ın �gizli şirk� diye nitelediği şeyler vardır. Bunlar farkında olarak veya olmayarak yapılan, ama özünde Allah(cc) iradesinden başka iradeyi öne çıkaran eğilimlerdir. Mesela Allah(cc)&#8217;a ibadet çerçevesinde yapılan bazı insani faaliyetlerin, başka kudretleri memnun etmek için yapılması hali �riya � gösteriş için yapma� diye nitelenmiş ve yasaklanmıştır. Namazı �Ne kadar ibadet ehli� desinler diye gösteriş için kılmak, orucu gösteriş için tutmak, zekatı gösteriş için vermek, cihadı �ne kadar kahraman� desinler diye yapmak&#8230;</p>
<p>Bunlar insanın his dünyasına üşüşen duygulardır. İnsan bizzat kendi nefsini bile kutsayabilir, davranışlarını onu �hoşnud etmek� için yapabilir. Kur&#8217;an �hevasını Allah(cc) edinen� insandan bahsediyor. Demek ki içimizde bizi yanıltan bir yöneliş bulunabiliyor.</p>
<p>Bunları aşıp, kudreti sonsuz olan Yaratıcı&#8217;ya teabbüd için bütün melekelerini bir yerde yoğunlaştıran bir şahsiyet inşası&#8230; Terbiye bu&#8230;</p>
<p>Terbiye ile, tevhidin insanda bir şahsiyet dokusu &#8211; çerçevesi haline gelmesi gerekiyor ki davranışlara insiyaki olarak yansısın. İnsiyaki olarak, yani, refleks halinde, kendiliğinden, zorlama olmaksızın, zaaf anlarında ani şoklarda zihni kaymalara izin vermeksizin davranışlara yansıma&#8230;</p>
<p>İnsan bunu bir biçimde gerçekleştirmeli. Yani kendi kişiliğini bu şekilde inşa etmenin yolunu bulmalı. Aslında her mü&#8217;min için zaruri yön bu. İslam dairesine girdikten sonra imanın gerçek manasına ulaşması için Kur&#8217;an&#8217;ın �İmanın kalplere nüfuz etmesi� diye şart koştuğu şey bu. (Hucurat, 14)</p>
<p>Tasavvuf bunun derdindedir. Müslüman olmanın sırrının bu olduğunu kavramıştır. Yani Allah(cc)&#8217;ı bilmek ve O&#8217;nun tek bir Yaratıcı olduğunu idrak&#8230;</p>
<p>Tasavvuf bundan bir sonraki adım olarak da, gerçek Müslümanlığın, ancak Allah(cc)&#8217;ı unutmamakla mümkün olacağına kaildir.</p>
<p>Normalde bir Müslüman, araya araya böyle bir iz oluştururdu. Tasavvuf da, araya araya oluşturulan izdir. İş, Allah(cc)&#8217;ı bilmeyi, O&#8217;na yakın olmayı, O&#8217;nu unutmamayı dert edinmektir. Adı tasavvuf olmasa da böyle bir iz oluşturmak zorundaydı Müslüman&#8230;. Şöyle de denebilir: Böyle bir gayretin bir adı tasavvuf olmuştur.</p>
<p>Aslında bu doğru bir İslam idrakidir. Altın çerçeve şudur:</p>
<p>-Allah var.</p>
<p>-Allah eşi ve benzeri bulunmayan tek bir Yaratıcı.</p>
<p>-Ve Allah(cc) bize yakın. Şah damarımızdan yakın. Allah(cc) nerede olursak olalım bizimle beraber. Allah(cc) bizi görüyor.</p>
<p>İşte bu idrak.</p>
<p>Bunun bir idrak haline gelmesi gerekiyor ve bu da kendiliğinden olmuyor. Tüm Mekke dönemi boyunca Müslüman topluluğun Peygamber eliyle böyle bir eğitimden geçmesi, tevhid şuuru, Allah(cc) Teala ile birliktelik şuuru, O&#8217;nun bize yakın olduğu bilinci, O&#8217;nun bizi gördüğü bilinci, hiçbir davranışımızın O&#8217;na gizli olmadığı şuurunun hem ne kadar hayati olduğunu hem de bunun insanda şahsiyet haline gelmesinin ne kadar hayati bir şahsiyet terbiyesini gerektirdiğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Tasavvuf nasıl terbiye ediyor?</p>
<p>Tasavvuf, kişilik inşasına yönelik terbiye metodunu Rasulullah&#8217;ın çizgisinden bulduğu inancındadır.</p>
<p>Tasavvuf zihni terbiye ediyor, kalbi terbiye ediyor, davranışları terbiye ediyor.</p>
<p>İradeniz netleşiyor, kesinleşiyor, yoğunlaşıyor&#8230; Artık istiyorsunuz, büyük bir aşkla istiyorsunuz. Dünya sınavını çözdünüz, bunun gereğini yerine getirmeye karar verdiniz. �Allah&#8217;a koşun� çağrısı yüreğinizi zonklattı, �Başka nereye gidebilirim?� dediniz ve �Yol�a düştünüz. Zihninize, kalbinize ve davranışlarınıza �Allah yolunda sabit kadem olması için� emek vereceksiniz.</p>
<p>Bu, idrakin masiva &#8211; Allah(cc)&#8217;tan, yani Allah(cc)&#8217;ın dışındaki tüm varlıkların teabbüdi etkisinden arınması ve tevhid bilinci ile yeniden tanzim edilmesi demek&#8230; Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz.</p>
<p>Bu, kalbin tevhid ve maiyyet bilinci ile yoğrulması demek&#8230; Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. O size şah damarınızdan yakındır. Dua ettiğinizde duanıza cevap verir. Bir kalbi kıvam halinde sizin tutan eliniz, yürüyen ayağınız, gören gözünüz olur.</p>
<p>Bu, davranışlarınızın Allah(cc)&#8217;ın sizi gördüğü bilinci içinde şekillenmesi demek. Allah(cc)&#8217;ı görüyormuş gibi yaşamak&#8230; Biz onu görmüyorsak da O&#8217;nun bizi gördüğü bilinci içinde&#8230;</p>
<p>Kelime-i tevhidi kalb ve zihin dokusu haline getirmek için çaba.</p>
<p>İhlası kişilik dokusu haline getirmek için çaba.</p>
<p>Allah(cc)&#8217;ın insana yakınlığını idrak için çaba.</p>
<p>Allah(cc)&#8217;ın bizimle beraber olduğunu asla akıldan çıkarmamak için çaba&#8230;</p>
<p>Bu dünyanın geçiciliğini idrak, doğumunun olmadığı gibi hayatının da kendi elinde olmadığını idrak, her an çağrılabileceğini idrak, ve gerçek hayatın ölümden sonraki ebedi hayat olduğu bilincini hayat disiplini haline getirmek için çaba&#8230;</p>
<p>Bütün bu çabalar içerisinde Hazreti Peygamber (s.a.)&#8217;le, O&#8217;nun izinden gidenlerle, Allah(cc) dostlarıyla yan yana durarak onlardan takviye almak&#8230; Bu yol, binlerce peygamberin yolu, Hazreti Muhammed Mustafa&#8217;nın yolu, Ashab-ı kiramın yolu, Allah(cc) dostlarının yolu&#8230; Böyle şerefli bir yolda yürüdüğü bilincinden güç almak.</p>
<p>Bütün bu çabaları birlikte yaşayacağı yol arkadaşları bulmak ve birbirini beslemek&#8230;</p>
<p>Kendini bir yolda bilmek&#8230;</p>
<p>Yolun terbiyesini kuşanmak için ahidleşmek&#8230; Yol önderleri ile, yol arkadaşlarıyla ahidleşmek&#8230; Şunu da söylemek gerekiyor: Böyle bir yolda önderlerle yolcular Allah(cc) Teala ile ilgili hukuk bakımından birbirinden farklı değil. Son nefese kadar herkes imtihanda. Hatta bu noktada, Allah(cc)&#8217;ın hukukunu bilme ölçüsünde derinleşen bir sorumluluğa dönüşüyor. Sevgi de büyüyor, takva da, kaygı da&#8230; Belki ümit de&#8230;</p>
<p>Tasavvuf, bütün bunları, bir günlük, beş günlük bir geçici meşgale gibi değil, bir hayat disiplini gibi görmek anlamına geliyor ayrıca&#8230;</p>
<p>Vel hasıl tasavvuf, güzel Müslüman olma çabası, gayreti, hasreti, coşkusu demek aynı zamanda..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-15483</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 13:29:44 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-15483</guid>
		<description>ŞAHI NAKŞIBEND HZ.nin (ks) bir sofisi mübareğe diyor ki: 

SOFİ : Efendim havada uçanlar var onlar velimidir? 

ŞAHI NAKŞIBEND HZ.(ks) buyuruyor ki : Evladım kuşlar sürakli hava da uçuyorlar onlarda mı velidirler. 

SOFİ : Efendim suyun üzerinde yürüyenler var onlar velimidir? 

ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki : Evladım balıklar sürekli olarak suyun üzerinde yürüyorlar onlarda mı velidirler. 

SOFİ : Efendim o halde veli kimdir? 

ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki : 

Bir kimseyi havada uçarken,suyun üzerinde yürürken de görseniz onun hallerini KURAN ve SÜNNET terazisinde tartınız.Çünkü gerçek velinin tek gayesi ALLAHU TEALA HZ. nin rızasını kazanmak ve yaşantısını SÜNNETİ SENİYEYE göre yaşamak olmalıdır diye buyuruyor

Dünyaya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdasında olmayan din âlimleri, ahiret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekilleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyamet günü, bunların mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir.&quot;
İmam-i Rabbani Hazretleri


&quot;Alimler, Peygamberlerin varisleridir.&quot;
Hadis-i Şerif

Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.

Halk bilsin veya bilmesin, Allahu Tealâ biliyor ve bildiriyor ki, peygamber ve ariflerin işi kulları Allah’a kul etmektir. Hiç bir peygamber ve veli, kendisinin yüceldiğini ve kulluk vasfından çıktığını söylememiştir. Hiç bir peygamber ve veli, insanları kendisine kulluk etmeye çağırmamıştır, çağırması düşünülemez de.

Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu şahitlikte bulunuyor: “Allah Tealâ’nın, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiç bir kimsenin (bundan sonra kalkıp da) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara: ‘Şu okuduğunuz kitap ve öğrendiğiniz hakikatlerin gereği, Rabbanî olun (Yüce Rabb’in adamı olun)’ derler. Onlar size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin’ diye de emretmezler. Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü emrederler mi?” (Âl-i imran/79-80)

Allahu Tealâ kulları ile kendi arasına peygamberini koymuş ve aklı başında olan bütün insanlara: “Beni seven kimse, peygamberime uysun” (Âl-i İmran/30) “Biz her peygamberi ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Ona uyarsanız bana uymuş olursunuz.” (Nisan/64-79) diye ferman buyurmuştur.

Peygamberler dahil hiç kimsenin, şahsından kaynaklanan ve insanlara itaatı gerektiren bir yetkisi yoktur. Bütün hüküm ve yetki, alemlerin sahibi Yüce Allah’a aittir. Hayat ve hidayet O’nun elindedir. Bizler Rabbimizin emri üzere O’nun Peygamberine ve dostlarına tabi oluruz. Onları sevmemizin ve kendilerine tabi olmamızın tek sebebi, kendilerinin Allahu Tealâ’nın emir ve hükümlerini uygulamada örnek olmaları ve önder seçilmeleridir. Onlar, her namazımızda Fatiha içinde: “Allahım! Bizi, kendilerine özel nimetler verdiğin dostlarının yoluna ilet ve o yolda sabit tut!” duasıyla kendileriyle beraber olmak istediğimiz kimselerdir. Bu beraberliği Yüce Rabbimiz istiyor.

Şimdi, böyle bir vazife ve yetkide olan kimseye Allah için tabi olmayı, onun hak yolundaki emir ve tavsiyelerini tutmayı, Allah ile kul arasına birilerini koymak diye tanıtanlar, kendi nefislerine ve hislerine tapanlara ne diyecekler? Takva ve edebiyle diğer insanların Hakk’a yönelmesine vesile olan bir Allah dostunu müşriklerin putuna benzetenler ve onları sevmeyi şirk diye gösterenler, neyi ve kimi sevmemizi tavsiye ediyorlar? Yoksa, Allah’tan gayri hiç bir varlığın vücudunu var kabul etmeyelim mi? Peygamberimizi, Kur’an’ı, ashabı, alimleri, velileri, anne ve babamızı, mümin kardeşlerimizi sevmeyelim mi?

Allahu Tealâ ile olan iman bağımızı kuvvetlendiren, bizi takva ve edebe sevkeden kamil mürşidler, Rasulullah (A.S.) Efendimizin varisleridir. İşleri yeni bir din getirmek değil, son din olan İslam’ı yaşamada insanlara önderlik yapmak ve örnek olmaktır. Müfessir Kadı Beydavi, Allah’ın halifesi olan bu seçkin zatların vazife ve yetkisini şöyle belirtir: “Allah Tealâ halifeye ihtiyacından değil, kulların vasıtasız olarak ilahi feyzi kabulde ve ilahi emirleri elde etmedeki kusurlarından ve arada vasıtalara muhtaç olduklarından dolayı, kullarından bazılarını seçip kusurlu olanların terbiye ve arındırma işini onlara yüklemiştir. Allah’ın halifelerinin yaptığı da budur. Allah Tealâ’dan aldıkları nur ve ilahi şuuru kendi cinslerine aktarırlar.”

Mürşid Allah’ın Ortağı Değil, Şahididir

Allahu Tealâ, varlığına ve birliğine kendisi şahitlik ettiği gibi, meleklerini ve ilim ehlini de şahit olarak göstermiştir. (Âl-i İmran/18) Bu, ne büyük bir vazife ve güzelliktir!

Seyyid Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin belirttiği gibi, Hz. Peygamber’den (A.S.) sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği için, Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.

Nur ve feyiz ile gerçekleşen terbiyeye Kur’an’da “tezkiye” denir. Tezkiye, manevi temizlenme, kalbin şirk, küfür, isyan, kötü ahlak ve gafletten temizlenmesidir. Hz. Peygamberin (A.S.) temel vazifesi bu idi. (Âl-i İmran/161) Kendisine varis olan bir velinin, Allah’ın izniyle yapacağı temel görev de budur.

Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevketmektir. Rabıta yoluyla kalbini hayırda ve zikirde toplamasını öğrenen bir mürid, eğer kabiliyetini geliştirir ve bütün eşyada yansıyan ilahi tecellileri seyreder bir hale ulaşırsa, mürşid aradan çıkar ve onu ilahi tecelliler ile başbaşa bırakır. Esasen müridin önünde zuhur eden en açık ilahi tecelli, elinden tuttuğu kamil insandır. Onun için ilk rabıta ona yapılmaktadır.

Rabıta, Allah ile kul arasına birisini koymak değil, Allahu Tealâ’nın önümüze koyup zatına ayna ve şahid yaptığı bir dostunda zuhur eden ilahi nur, tecelli, sevgi, edeb ve güzelliğe gönlü bağlamak ve ondan kalbe feyiz ve nur aktarmaktır. Güneşe bakan bir kimsenin hem ısınıp hem aydınlandığı gibi, ilahi zikir ve nur içinde yüzen bir veliyi seyretmek de kalp üzerinde aynı etkiyi yapar. Bu nura karşı gözünü yuman ve sırtını çeviren kimseyi ise karanlık sarar.

Şu örneklerdeki incelik ve eğitime iyi dikkat edelim:

Büyük veli Şah-ı Nakşibend (K.S.), seçkin müridi Hace Alaeddin Attar’ı yanıbaşına oturtur, sık sık kendisine yönelirdi. Bunun sebebini soranlara:

“Onu kurt kapmasın diye yanıbaşımda oturtuyorum. Çünkü nefis daima pusudadır, kalbe saldırmak için fırsat kollar. Benim sık sık ona yönelişim, kendisini ilahi tecelli ve ihsanlara mazhar kılmak içindir.” cevabını verdi. (Şeyh Safi)

Şah-ı Nakşibend Hz.’lerinin huzurunda bir müridi rabıta ve murakabe halindeydi. Bir ara ilahi tecelliler zuhur edip, kendinden geçti. Mürid, halâ mürşidine yönelmeye çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend Hz.’leri durumu farketti ve müride: “Bizi bırak, o hale yönel; rabıtadan gaye işte budur.” diye uyardı. (A. Arvasî)

Hace Alaeddin Attar (K.S.), mürşidin rabıta yoluyla müridi nereye ulaştıracağını şöyle belirtir:

“Hakikatte mürşid de Allahu Tealâ’dan gayri bir varlıktır. Onu da kalpten çıkarıp tamamen Allah’a yönelmek gerekir. Ancak, mürid işin başında kalbini dağınık düşüncelerden toplamak durumundadır. Kalbin, boş şeyleri terketmeye kabiliyet kazanması ve olgunlaşması için, işin başında sadece mürşidine bağlanması gerekir.” Bu sözü açıklayan Raşahat sahibi Şeyh Safi (K.S.) der ki:

“Müridin en önemli işi kalbini ilahi hakikatın aynası olan mürşidine bağlamaktır. İlk olarak mürşide yönelmek, fena makamına ermeyi ve ilahi cezbeye ulaşmayı temin eder. İlahi muhabbet ve cezbesiz yol alınmaz. Mürid ilk halinde buna muhtaçtır. Ancak manevi terbiyenin sonuna gelenler, artık mürşidi aradan çıkarabilirler. Çünkü sona gelenler, hakikate varmış demektir. Bundan sonra her şey ona, mürşidi gibi ilahi güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın kudret ve tecellilerini seyredebilir.” (Raşahat) Şunu da ekleyelim ki, müridin bu hale ulaştığını nefsi değil, mürşidi tespit eder ve bu seviyeye gelen müridi tebrik edip, dua ile ölene kadar destekler.

Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara...

Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor.



Üzerinde çokça tartisilan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yasanti sahiplerinin sikça kullandigi himmet nedir? Niçin tartisma konusu yapiliyor, neresi yanlis anlasiliyor? Himmet kavramini kullananlar niçin ve nasil kullaniyor?
Himmet, kelime manasiyla kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir seyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kiymetli, serefli ve güzel seylere yönelmek manasini tasiyor.

Kelime manasiyla düsündügümüzde, her in-sanin azmettigi ve gayretini yönelttigi bir hedefi mevcut. Insanlarin kimi sadece karnina, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kiymeti de yöneldigi seye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnizca dünya olanin Allah katinda hiçbir kiymeti olmaz. Hedefi Allah rizasi olanin ise, kiymeti kelimelerle ölçülemez.

Bugün günlük hayatimizda himmet deyince akla yardim ve destek geliyor. ‘Falanin himmetiyle müskilim çözüldü’ derken, bana sagladigi destekle sikintidan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlik, birbirine muhtaç bir halde yaratilmistir. Zayiflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmis; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulastirmakla görevlendirilmistir.

Velilerin Himmeti

Çokça tartisilan velilerin ve kâmil mürsidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürsidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duasi da denir.

Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor. Çünkü bu himmet ve yardim farkli boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri disinda tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduguna inanmak ve olayi anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklilar. Biz de meseleyi isin ehline ve onu tecrübe edenlere soracagiz. Bu konudaki delilleri ortaya koyacagiz. Yanlis anlama ve uygulamalari tesbit edecegiz.

Tasavvuf erbabina göre himmet; kulun kendisini veya baskasini bir hayra ulastirmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)

Himmet, ilahi nurla temizlenmis ve takva ile yücelmis ruhlarin Allah’in izniyle muhtaç kullara yardim etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bagli degildir, mekan ile sinirlanmazlar. Maddi sartlar en-gel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmis ilahi bir nurdur. O nur ile yol alir, hak yolcularini terbiye ve takviye ederler.

Himmet, Allah’in bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulastirmakla görevli Allah’in dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “cündullah (Allah’in askerleri)” denir. Sayilarini, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden olusur. Cenab-i Hak, onlar vasitasiyla dilediklerine yardim edip, müsküllerini çözer. Aslinda kuluna destek veren ve müskülünü çözen Allah’tir. Peygamber olsun, veli olsun, diger varliklar vasitadan baska bir sey degildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz söyle ifade buyuruyor: “Asil veren Allah’tir, ben ise verileni taksim edip yerine ulastirmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim)

Ilahi Ikram

Müttakilere Allah tarafindan verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’in sevdiklerine ikrami, ilahi askin meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptigi bu ikrami meshur bir kudsi hadiste söyle bildiriyor:

“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklasan kulumu sevdigim zaman, onun gören gözü, isiten kulagi, tutan eli, yürüyen ayagi olurum. O benimle görür, benimle isitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana siginirsa onu himaye ederim. Benden bir sey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace, Ahmed)

Iste velilerin ulastigi bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarina verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta oldugunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:

“Insan büyük bir baglilik ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’in, onun gözü ve kulagi olurum buyurdugu bir makama yükselir. Allah’in celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini isittigi gibi uzagi da isitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördügü gibi uzagi da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakindakine, uzaktakine, her seye gücü yeter.” (Mefatihu’l-Gayb)

Iste kâmil bir veli, darda kalip kendisinden yardim isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardimci olmaktadir. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmis kamil bir veli, Allah’in izni ve dilemesiyle dünyanin her yanini görebilir, her sesi isitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nin diledigi kullari için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verecegini Cenab-i Hak tayin eder.

Himmet Samimiyet ve Edebe Baglidir

Allah’in rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteginde samimi olmayan gafil kalbin duasini isitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediginde samimi, sabirli ve azimli olan kimsenin ise eli bos dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “Insan-i Kamil” kitabinda, bütün basarinin himmetteki samimiyete bagli oldugunu belirtiyor ve ekliyor:

“Isteginde samimi olan kimsenin iki alameti vardir: Yöneldigi ve istedigi seyin olacagina kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen seylerin geregini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasinda yalanci olan biridir. Böyle bir kimse aradigini bulamaz, sevdigine kavusamaz. Onun hali, elinde kalemi, kagidi olmayan, okuma ve yazmasini da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasina benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasil yazacak? O, bu sekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”

Himmet Kaderle Sinirlidir

“Rasulüm de ki: Ben, Allah’in dilediginden baska kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip degilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her seyin Yüce Allah’in takdirinde oldugunu belirtiyor. Büyük arif Ibnu Atâ (K.S.) Hikem adli eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hizli olursa olsun kader sinirlarini geçemez.”

Kâmil mürsid, müridin istegine degil, Allahu Tealâ’nin onun hakkindaki takdirine bakar. Bir çesit kader vardir ki onun gerçeklesmesi Allah tarafindan kesin hükme baglanmistir. Bu hükmü verilen seyin gerçeklesmesi kaçinilmazdir ve onu dua ve himmet degistiremez. Bir çesit kader de vardir ki, onun gerçeklesmesi bazi sebeplere baglidir. Iste dua, himmet ve sadaka bu kisimda fayda verir.

Hal böyle olunca, bazilarinin: “benim mürsidim gavstir, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakista kâfiri mümin, fasigi muttaki eder, tek basina bir orduyu yener!” demesi dogru degildir. Bunlar Allahu Tealâ’nin kudretinde olan seylerdir ve zaten Allah dostlari, hep ilahi murada uygun seyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bagdadî (K.S.), kendisinden neslinin devami için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Pasa’ya su cevabi gönderir:

“Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen seyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere baglanan bir kader) oldugu anlasilmadan himmet kullanilmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), degil veliler, peygamberlerin himmeti bile degistiremez. Onun sonucuna riza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Sunu belirtelim ki, velileri inkardan sakinmak vacip oldugu gibi; onlar hakkinda, imani bozacak kabullenislerden sakinmak da vaciptir. Bu asiri ve tehlikeli inanislar, daha çok velilere güzel zan ve asiri muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayin ki, seytan hile ve düzen sahibidir; insani helake götürecek her yolu dener.” (Mektubat-i Mevlâna Halid, 7. Mektup)

Himmet Nefse Degil,

Hikmete Uygun Olur

Arifler Allahu Tealâ’nin hikmetine asiktir. Islerin görünen tarafina degil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklastiracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklasmasi, nefsinin terbiyesine baglidir. Bu terbiye bazen sihhat ile, bazen de hastalik ile gerçeklesir. Bazi kalb hastaliklarinin tedavisi fakirlik, yalnizlik ve çaresizlik ile olur. Kalp katiligi ve gafletin giderilmesi için bazen aci tecrübeler gerekir. Mürid bunlari bilmez ve bir sikintiya düsünce, kurtulmak için mürsidinden himmet ve dua ister. Mürsid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sikintinin müridin derdine ilaç oldugunu görür ve onu Allah’a yaklastirdigini bilir; kisaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen bitecegini düsünür. Halbuki mürsid-i kâmil, Allahu Tealâ-’dan o sikintinin devamini istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilaci o sikintinin içindedir. Hastaya ilacini içirmemek dostluk degil, ihanet olur.

Önce Hizmet, Sonra Himmet

Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürsid: “önce hizmet evladim!” der. Arifler demislerdir ki: Mürsidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasinda güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayi temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, pesinden de gerekli sulamayi yapmaktir. Bundan sonrasi elini açip hayirlisini istemek zamanidir. Bunlari yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolassa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasinda ekin degil, ancak diken biter.

Mürşidin elinde hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra: (tövbe eden derhal dünya muhhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğuz kin), düşmanlık hallerinin kalmadığını eski iş ve hareketlerinin (kendisinin hiç bir gayret ve çabası olmadan) terk edilmiş olduğunu görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini farkeder Tövbe edenin huyu da değişir. Yumuşak huylu olur, Sabırlı olur. Kendisinde hakiki ALLAH muhabbeti görülmeye başlar. Allah&#039;a kulluk tatlı, zevkli olmaya başlar.

işte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir. Zahiri kuvvetler (Dini vaaz, nasihat) la bu değişmeler mümkün olmuyor. Çok güzel vaaz ve nasihattar edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler Fakat hiç bir tesir yapamazlar. Cemaat dağıldıktan sonra hiç o vaaz ve nasihat dinlememişler gibi cemaatte değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad (doğru yolu seçip uyandırmak işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi), işte bunlar gösteriyorki, Allah&#039;ın askerleri olan Mürşitlerin gözle görülmeyen manevi tasarruf denilen tedavi ve uyandırmaya yarayan ayrı ve özel kuvvetler var. Nasıl devleti koruyan askerlerinde kendilerine göre silahı varsa, Allah&#039;ın Askerlerininde bazı silahlarının olması mecburi bir haldir. Tabiiki manevi askerlerin silahlarıda manevi (görünmez, fakat tesirleri İle hissedilir ve anlaşılır) olur.

Orta Anadolu&#039;da bir il merkezinde imamlık yapan bir Hocamız şöyle anlattı: Ben onbeş senelik Vaiz ve imamım Camimize sabah namazlarında onbeş kişi kadar cemaat gelirdi. Son bir aydır her sabah namazında camimiz cemaatla dolmaya başladı. Bu hususu merak ettim. Şimdiye kadar hiç camide görmediğim bu cemaati buraya gönderen sebebi aradım.

cemaatten bazılarına sordum ve öğrendim ki bunlar zamanımızın çok büyük bir mürşidinin yanına bazı kötü alışkanlıklarından (içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu maddeler) kurtulmak için o büyük Zatın yanına gidip geldikten sonra kendilerinde ibadet ve cemaat sevgisinin başladığını ve o eski kötü alışkanlıklardan da daha muhteremin yanından ayrılmadan kurtulduklarını söylediler. Bu iş benim çok garibime gitti. Şimdiye kadar hiç böyle acayip bir şey görmemiştim. Çünkü kendim onbeş senelik vazife hayatımda hiç bir içki içeni veya başka bir ha*rama alışmış kimseyi yolundan çevirip camiye sokamadığım için garibime gitti. Hemen o Muhterem zatın adresini alıp yanına gittim. Gördümki Türkiye&#039;nin her tarafından her türlü manevi hastalar akın akın geliyorlar. Orada tövbe ve talimatını yapıp gidiyorlar. Bizim camilerimizde yapılanlar gibi bir vaiz ve nasihatte yapılmadığı halde herkes tamamen değişmiş olarak gidiyor. Tabii bende derhal tövbe ettim. O zaman ibadetimin tadı ve manası güzelleşmeğe ve içimde bir din Allah sevgisi ve gayreti zuhur etti. Anladım ki Allah Askerlerinin işi bambaşkadır, akılla bunu bilemeyiz. Ancak büyüklükleri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

İşte Mürşidlerin manevi yardımları böyle olur.

Mürşit yanında tövbeden sonra kazanılanları bilen ve istifadenin tadını alanlar şimdiye kadar biz neden böyle yerlere gelmemişiz diye pişmanlık duyarlar.


“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da gerçek niyetlerini gizliyorlar.

Ama eğer bu sözü, kula kul olunmaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, hiç kimse dini tekeline alamaz anlamında söylüyorlarsa ne alâ.

Ama eğer kâmil mürşidleri tenkit için söyleniyorsa, bilinmelidir ki bu sözü söyleyen kişi, bir mürşidin terbiyesi altına girerek, tövbekâr olup dünyada kemale, ahirette Rabbinin cemaline ulaşmak isteyenlerin yolunu kesiyor demektir.

Böylece, asıl bu sözün sahibi Allah’a ulaşmak isteyenin yolunu kesmiş ve Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?

Doğduğumuz günden bu yana dünyayı seyrederiz, nimetlerini yer sularını içeriz. Ah dostum vah postum diye inleriz. Peki gördüklerimiz nedir? Sevdiklerimiz kimdir? Hasretimiz niçindir?

Bizler nereye baktı isek Yüce Mevla’yı mı gördük? Hangi nimete el attı isek içindeki tesbihi mi duyduk? Kimi sevdi isek ilahi bir haz mı aldık? Neyin peşine düştü isek onun rehberliği ile Mevlâ’nın huzuruna mı vardık? Canımız O’nunsa, niçin gönlümüzü başkasına açtık? O bize şah damarımızdan daha yakınsa, biz O’ndan nasıl ayrı kaldık? Allah aşkına, nereye takıldık, kime aldandık?

O her zaman bizimle oldu, ama biz hiç farkında olmadık. O hep bize nazar etti, fakat biz hiç O’nun cemaline bakamadık. O bizi sevip yarattı, ama biz O’nun sevgisini hiç tadamadık. Yoksa bir arifin dediği gibi, Yüce Rabbimiz zuhurunun şiddetinden gizlendi de onun için mi zatını müşahede ahirete kaldı? Peki: “Allah’a giden yol iki adımdır. Birinci adımını nefsinin üzerine bas, ikinci adımında O’nun huzurundasın” diyen gönül ehline ne demeli?

Şimdi, daha çok ehl-i dünyanın diline doladığı ve ehlullahın aleyhine olumsuz bir delil olarak kullandığı “Allah ile kul arasına kimse giremez!” sözünü, biraz açalım. Ama önce şu gerçekleri bir hatırlayalım:

Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu nurlu beyanı çok önemli: “Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlukatı yakardı.” (Müslim, İbnu Mâce) Rabbimiz cemalini mümin dostlarına ahirette gösterecektir. Kendilerine o imkanı ve kabiliyeti orada verecektir. Burada yani dünyada zatının görülmesini değil, bilinmesini ve kendisine kulluk edilmesini istiyor. Dünya iman ve itaat yeridir.

Allahu Tealâ zatını sıfatlarıyla gizlemiştir. Sıfatlarının zuhurunu tecellileriyle göstermiştir. Tecellilerini kainat üzerinde sergilemiştir. İnsana da kainatta sergilenen bu ilahi tecelli ve sanatı okuma ve anlama görevi verilmiştir. Bu anlayışın imana, imanın da sevgiyle itaata götürmesi istenmiştir.

Allahu Tealâ kul ile kendisi arasına alemi koymuştur ve alemi zatına ayna, insanı bu aynaya cila yapmıştır. Cilasız ayna bir şey göstermiyeceği gibi, insansız dünya da bir şey ifade etmez. İnsan deyince, Yüce Yaratıcıya aşık ve kalbi hakikate açık insan-ı kamil kasdediliyor. Yoksa, sırf midesine ve şehvetine esir olmuş dünya aşıkları, ne Mevlâ’yı ne de dünyayı gerçek olarak tanıyabilirler. Bu aleme bakarlar ama bakarkör olarak kalırlar.

İnsan ruh yönüyle mükemmel olduğu kadar, nefis ve his yönüyle çok zayıf olduğu için, Allahu Tealâ ona güzel kabiliyetler yanında özel destekler de vermiştir. Onu önce akıl, ilim, hafıza, şuur, tefekkür, sevgi, ilahi aşk gibi nurani cihazlarla donatmıştır. Sonra, her devirde onları Allah’a ve tevhide çağıracak, önlerinde rehberlik yapacak peygamberler göndermiştir. Peygamberlerini bile melekler ve kitaplarla takviye etmiştir. Böylece Allahu Tealâ insana büyük bir lütufta bulunmuş, onu kendi nefsi ve dünyasıyla baş başa bırakmamıştır.

Cenab-ı Hakk kendisine gelmek ve sevilmek isteyene, Peygamberinin elinden tutmasını şart koşmuştur. (Âl-i İmran/31) Hz. Peygambere hiç yanaşmayanın kâfir (Âl-i İmran/31), şeklen yanaşıp da aslen inanmayanın münafık olduğunu belirtmiştir. (Bakara/7-16) Tarih boyunca küfre ve şirke girenler, peygambere itaattan çıkan kimselerdir. Kendi başına kalanlar ve nefisleriyle yol alanlar, Allah’a değil, azaba ulaştılar. Hürriyet, medeniyet diyerek haramlara bulaştılar.

Allahu Tealâ’nın huzuruna hazırlamak ve rızasına ulaştırmak için insanlığın önüne Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz kondu ve bütün kullar onun adımlarını takip etmekle emrolundu. Bizler Allah’a imanı ondan öğrendik. İbadeti, zikri, edebi, hizmeti, Allah için sevgiyi ondan gördük. Rabbimizi ve kendimizi onunla tanıdık. Kainat, ahiret, ruh, melek, akıl, hayat, ölüm gibi sırlı ve saklı şeylerin üzerindeki sır perdesini O açıp bize gösterdi. Vallahi eğer Allahu Tealâ onu önümüze, sevgisini gönlümüze koymasaydı, bizler tam bir şaşkınlık ve karanlık içinde kabre varacak ve ancak ölümle uyanacaktık. Onun elini bize uzattıran ve ona itaatı kendisine itaat sayan Allah’a hamdolsun.

“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler, ne demek istediklerini ya bilmiyorlar veya gizliyorlar. Bilmiyorlarsa, meselenin yukarıda özetlediğimiz gibi olduğunu bilsinler ve bu sözü bir daha asıl manasının dışında söylemesinler.

Eğer bu sözü, ‘kimse Allah adına konuşamaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, kula secde yapılamaz, abid Mabud olamaz, kendi keyfiyle kimse ortaya din koyamaz, birileri dini tekeline alamaz’ manasında söylüyorlarsa, bu doğrudur. Fakat sözün söyleniş biçimi yanlıştır. Bu söz bu şekilde söylendiğinde, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bütün peygamberler ve onların davetini tebliğ eden bütün alimler hükmün içine girmekte ve insan nefsine terkedilmektedir. Böyle olunca, onun basit bir hata değil, büyük bir cinayet olduğunu azıcık imanı ve birazcık insafı olan herkes bilir.

Ayrıca bu sözün altında şu mana gizlidir: Bana kimse karışmasın; benim dinim imanım kendi vicdanımdır. İstediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşar, tercih ettiğim çizgide keyfimce koşarım. Lütfen kimse bana müdahale etmesin. Bu anlayış da büyük bir felakettir.

Asıl Yol Kesiciler

Bazıları da bu sözü, kamil mürşidleri tenkid için söylerler. Onların elinden tutup terbiyesine girerek dünyada kemale, ahirette cemale ermek isteyen kimseleri güya uyarmak isterler ve: “Allah ile arana kimseyi sokma, kendi aklını kullan, tevbeni kendin yap, senin gibi olan birisine el verme, boyun eğme, hürriyetini yitirme, aklını kiraya verme” derler. O akıllı dostlar, bu nasihatlarıyla, kendilerini ciddiye alan kimseyi ciddi bir tehlikeye ittiklerini; aslında Allah’a yönelmek isteyen bir kulun yolunu kestiklerini, yani Allah ile kulun arasına kendilerinin girdiklerini hiç düşünmezler. Bu davranışları ile onları Allah’ın dostu olan bir mürşidin ocağından kaçırıp, Allah’ın düşmanı olan şeytanın kucağına attıklarını bilmezler.

Hiç bir peygambere ve onların davetini yürüten mürşidlere tapılmaz, onlara sadece Allah yolunda tabi olunur. Onlara el açılmaz, el verilir, Allah yolunda ellerinden tutulur. Onların nazar ve nezaretinde yol alınır, Allah rızası aranır. Mürşidlerin, müridlerini Allah’ın huzuruna nasıl hazırladıklarını ve terbiyenin sonunda kulu Rabbine teslim edip aradan nasıl çıktıklarını inşaallah gelecek sayımızda işleyeceğiz</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ŞAHI NAKŞIBEND HZ.nin (ks) bir sofisi mübareğe diyor ki: </p>
<p>SOFİ : Efendim havada uçanlar var onlar velimidir? </p>
<p>ŞAHI NAKŞIBEND HZ.(ks) buyuruyor ki : Evladım kuşlar sürakli hava da uçuyorlar onlarda mı velidirler. </p>
<p>SOFİ : Efendim suyun üzerinde yürüyenler var onlar velimidir? </p>
<p>ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki : Evladım balıklar sürekli olarak suyun üzerinde yürüyorlar onlarda mı velidirler. </p>
<p>SOFİ : Efendim o halde veli kimdir? </p>
<p>ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki : </p>
<p>Bir kimseyi havada uçarken,suyun üzerinde yürürken de görseniz onun hallerini KURAN ve SÜNNET terazisinde tartınız.Çünkü gerçek velinin tek gayesi ALLAHU TEALA HZ. nin rızasını kazanmak ve yaşantısını SÜNNETİ SENİYEYE göre yaşamak olmalıdır diye buyuruyor</p>
<p>Dünyaya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdasında olmayan din âlimleri, ahiret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekilleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyamet günü, bunların mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir.&#8221;<br />
İmam-i Rabbani Hazretleri</p>
<p>&#8220;Alimler, Peygamberlerin varisleridir.&#8221;<br />
Hadis-i Şerif</p>
<p>Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.</p>
<p>Halk bilsin veya bilmesin, Allahu Tealâ biliyor ve bildiriyor ki, peygamber ve ariflerin işi kulları Allah’a kul etmektir. Hiç bir peygamber ve veli, kendisinin yüceldiğini ve kulluk vasfından çıktığını söylememiştir. Hiç bir peygamber ve veli, insanları kendisine kulluk etmeye çağırmamıştır, çağırması düşünülemez de.</p>
<p>Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu şahitlikte bulunuyor: “Allah Tealâ’nın, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiç bir kimsenin (bundan sonra kalkıp da) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara: ‘Şu okuduğunuz kitap ve öğrendiğiniz hakikatlerin gereği, Rabbanî olun (Yüce Rabb’in adamı olun)’ derler. Onlar size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin’ diye de emretmezler. Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü emrederler mi?” (Âl-i imran/79-80)</p>
<p>Allahu Tealâ kulları ile kendi arasına peygamberini koymuş ve aklı başında olan bütün insanlara: “Beni seven kimse, peygamberime uysun” (Âl-i İmran/30) “Biz her peygamberi ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Ona uyarsanız bana uymuş olursunuz.” (Nisan/64-79) diye ferman buyurmuştur.</p>
<p>Peygamberler dahil hiç kimsenin, şahsından kaynaklanan ve insanlara itaatı gerektiren bir yetkisi yoktur. Bütün hüküm ve yetki, alemlerin sahibi Yüce Allah’a aittir. Hayat ve hidayet O’nun elindedir. Bizler Rabbimizin emri üzere O’nun Peygamberine ve dostlarına tabi oluruz. Onları sevmemizin ve kendilerine tabi olmamızın tek sebebi, kendilerinin Allahu Tealâ’nın emir ve hükümlerini uygulamada örnek olmaları ve önder seçilmeleridir. Onlar, her namazımızda Fatiha içinde: “Allahım! Bizi, kendilerine özel nimetler verdiğin dostlarının yoluna ilet ve o yolda sabit tut!” duasıyla kendileriyle beraber olmak istediğimiz kimselerdir. Bu beraberliği Yüce Rabbimiz istiyor.</p>
<p>Şimdi, böyle bir vazife ve yetkide olan kimseye Allah için tabi olmayı, onun hak yolundaki emir ve tavsiyelerini tutmayı, Allah ile kul arasına birilerini koymak diye tanıtanlar, kendi nefislerine ve hislerine tapanlara ne diyecekler? Takva ve edebiyle diğer insanların Hakk’a yönelmesine vesile olan bir Allah dostunu müşriklerin putuna benzetenler ve onları sevmeyi şirk diye gösterenler, neyi ve kimi sevmemizi tavsiye ediyorlar? Yoksa, Allah’tan gayri hiç bir varlığın vücudunu var kabul etmeyelim mi? Peygamberimizi, Kur’an’ı, ashabı, alimleri, velileri, anne ve babamızı, mümin kardeşlerimizi sevmeyelim mi?</p>
<p>Allahu Tealâ ile olan iman bağımızı kuvvetlendiren, bizi takva ve edebe sevkeden kamil mürşidler, Rasulullah (A.S.) Efendimizin varisleridir. İşleri yeni bir din getirmek değil, son din olan İslam’ı yaşamada insanlara önderlik yapmak ve örnek olmaktır. Müfessir Kadı Beydavi, Allah’ın halifesi olan bu seçkin zatların vazife ve yetkisini şöyle belirtir: “Allah Tealâ halifeye ihtiyacından değil, kulların vasıtasız olarak ilahi feyzi kabulde ve ilahi emirleri elde etmedeki kusurlarından ve arada vasıtalara muhtaç olduklarından dolayı, kullarından bazılarını seçip kusurlu olanların terbiye ve arındırma işini onlara yüklemiştir. Allah’ın halifelerinin yaptığı da budur. Allah Tealâ’dan aldıkları nur ve ilahi şuuru kendi cinslerine aktarırlar.”</p>
<p>Mürşid Allah’ın Ortağı Değil, Şahididir</p>
<p>Allahu Tealâ, varlığına ve birliğine kendisi şahitlik ettiği gibi, meleklerini ve ilim ehlini de şahit olarak göstermiştir. (Âl-i İmran/18) Bu, ne büyük bir vazife ve güzelliktir!</p>
<p>Seyyid Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin belirttiği gibi, Hz. Peygamber’den (A.S.) sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği için, Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.</p>
<p>Nur ve feyiz ile gerçekleşen terbiyeye Kur’an’da “tezkiye” denir. Tezkiye, manevi temizlenme, kalbin şirk, küfür, isyan, kötü ahlak ve gafletten temizlenmesidir. Hz. Peygamberin (A.S.) temel vazifesi bu idi. (Âl-i İmran/161) Kendisine varis olan bir velinin, Allah’ın izniyle yapacağı temel görev de budur.</p>
<p>Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevketmektir. Rabıta yoluyla kalbini hayırda ve zikirde toplamasını öğrenen bir mürid, eğer kabiliyetini geliştirir ve bütün eşyada yansıyan ilahi tecellileri seyreder bir hale ulaşırsa, mürşid aradan çıkar ve onu ilahi tecelliler ile başbaşa bırakır. Esasen müridin önünde zuhur eden en açık ilahi tecelli, elinden tuttuğu kamil insandır. Onun için ilk rabıta ona yapılmaktadır.</p>
<p>Rabıta, Allah ile kul arasına birisini koymak değil, Allahu Tealâ’nın önümüze koyup zatına ayna ve şahid yaptığı bir dostunda zuhur eden ilahi nur, tecelli, sevgi, edeb ve güzelliğe gönlü bağlamak ve ondan kalbe feyiz ve nur aktarmaktır. Güneşe bakan bir kimsenin hem ısınıp hem aydınlandığı gibi, ilahi zikir ve nur içinde yüzen bir veliyi seyretmek de kalp üzerinde aynı etkiyi yapar. Bu nura karşı gözünü yuman ve sırtını çeviren kimseyi ise karanlık sarar.</p>
<p>Şu örneklerdeki incelik ve eğitime iyi dikkat edelim:</p>
<p>Büyük veli Şah-ı Nakşibend (K.S.), seçkin müridi Hace Alaeddin Attar’ı yanıbaşına oturtur, sık sık kendisine yönelirdi. Bunun sebebini soranlara:</p>
<p>“Onu kurt kapmasın diye yanıbaşımda oturtuyorum. Çünkü nefis daima pusudadır, kalbe saldırmak için fırsat kollar. Benim sık sık ona yönelişim, kendisini ilahi tecelli ve ihsanlara mazhar kılmak içindir.” cevabını verdi. (Şeyh Safi)</p>
<p>Şah-ı Nakşibend Hz.’lerinin huzurunda bir müridi rabıta ve murakabe halindeydi. Bir ara ilahi tecelliler zuhur edip, kendinden geçti. Mürid, halâ mürşidine yönelmeye çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend Hz.’leri durumu farketti ve müride: “Bizi bırak, o hale yönel; rabıtadan gaye işte budur.” diye uyardı. (A. Arvasî)</p>
<p>Hace Alaeddin Attar (K.S.), mürşidin rabıta yoluyla müridi nereye ulaştıracağını şöyle belirtir:</p>
<p>“Hakikatte mürşid de Allahu Tealâ’dan gayri bir varlıktır. Onu da kalpten çıkarıp tamamen Allah’a yönelmek gerekir. Ancak, mürid işin başında kalbini dağınık düşüncelerden toplamak durumundadır. Kalbin, boş şeyleri terketmeye kabiliyet kazanması ve olgunlaşması için, işin başında sadece mürşidine bağlanması gerekir.” Bu sözü açıklayan Raşahat sahibi Şeyh Safi (K.S.) der ki:</p>
<p>“Müridin en önemli işi kalbini ilahi hakikatın aynası olan mürşidine bağlamaktır. İlk olarak mürşide yönelmek, fena makamına ermeyi ve ilahi cezbeye ulaşmayı temin eder. İlahi muhabbet ve cezbesiz yol alınmaz. Mürid ilk halinde buna muhtaçtır. Ancak manevi terbiyenin sonuna gelenler, artık mürşidi aradan çıkarabilirler. Çünkü sona gelenler, hakikate varmış demektir. Bundan sonra her şey ona, mürşidi gibi ilahi güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın kudret ve tecellilerini seyredebilir.” (Raşahat) Şunu da ekleyelim ki, müridin bu hale ulaştığını nefsi değil, mürşidi tespit eder ve bu seviyeye gelen müridi tebrik edip, dua ile ölene kadar destekler.</p>
<p>Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara&#8230;</p>
<p>Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor.</p>
<p>Üzerinde çokça tartisilan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yasanti sahiplerinin sikça kullandigi himmet nedir? Niçin tartisma konusu yapiliyor, neresi yanlis anlasiliyor? Himmet kavramini kullananlar niçin ve nasil kullaniyor?<br />
Himmet, kelime manasiyla kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir seyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kiymetli, serefli ve güzel seylere yönelmek manasini tasiyor.</p>
<p>Kelime manasiyla düsündügümüzde, her in-sanin azmettigi ve gayretini yönelttigi bir hedefi mevcut. Insanlarin kimi sadece karnina, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kiymeti de yöneldigi seye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnizca dünya olanin Allah katinda hiçbir kiymeti olmaz. Hedefi Allah rizasi olanin ise, kiymeti kelimelerle ölçülemez.</p>
<p>Bugün günlük hayatimizda himmet deyince akla yardim ve destek geliyor. ‘Falanin himmetiyle müskilim çözüldü’ derken, bana sagladigi destekle sikintidan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlik, birbirine muhtaç bir halde yaratilmistir. Zayiflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmis; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulastirmakla görevlendirilmistir.</p>
<p>Velilerin Himmeti</p>
<p>Çokça tartisilan velilerin ve kâmil mürsidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürsidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duasi da denir.</p>
<p>Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor. Çünkü bu himmet ve yardim farkli boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri disinda tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduguna inanmak ve olayi anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklilar. Biz de meseleyi isin ehline ve onu tecrübe edenlere soracagiz. Bu konudaki delilleri ortaya koyacagiz. Yanlis anlama ve uygulamalari tesbit edecegiz.</p>
<p>Tasavvuf erbabina göre himmet; kulun kendisini veya baskasini bir hayra ulastirmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)</p>
<p>Himmet, ilahi nurla temizlenmis ve takva ile yücelmis ruhlarin Allah’in izniyle muhtaç kullara yardim etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bagli degildir, mekan ile sinirlanmazlar. Maddi sartlar en-gel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmis ilahi bir nurdur. O nur ile yol alir, hak yolcularini terbiye ve takviye ederler.</p>
<p>Himmet, Allah’in bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulastirmakla görevli Allah’in dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “cündullah (Allah’in askerleri)” denir. Sayilarini, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden olusur. Cenab-i Hak, onlar vasitasiyla dilediklerine yardim edip, müsküllerini çözer. Aslinda kuluna destek veren ve müskülünü çözen Allah’tir. Peygamber olsun, veli olsun, diger varliklar vasitadan baska bir sey degildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz söyle ifade buyuruyor: “Asil veren Allah’tir, ben ise verileni taksim edip yerine ulastirmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim)</p>
<p>Ilahi Ikram</p>
<p>Müttakilere Allah tarafindan verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’in sevdiklerine ikrami, ilahi askin meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptigi bu ikrami meshur bir kudsi hadiste söyle bildiriyor:</p>
<p>“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklasan kulumu sevdigim zaman, onun gören gözü, isiten kulagi, tutan eli, yürüyen ayagi olurum. O benimle görür, benimle isitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana siginirsa onu himaye ederim. Benden bir sey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace, Ahmed)</p>
<p>Iste velilerin ulastigi bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarina verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta oldugunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:</p>
<p>“Insan büyük bir baglilik ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’in, onun gözü ve kulagi olurum buyurdugu bir makama yükselir. Allah’in celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini isittigi gibi uzagi da isitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördügü gibi uzagi da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakindakine, uzaktakine, her seye gücü yeter.” (Mefatihu’l-Gayb)</p>
<p>Iste kâmil bir veli, darda kalip kendisinden yardim isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardimci olmaktadir. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmis kamil bir veli, Allah’in izni ve dilemesiyle dünyanin her yanini görebilir, her sesi isitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nin diledigi kullari için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verecegini Cenab-i Hak tayin eder.</p>
<p>Himmet Samimiyet ve Edebe Baglidir</p>
<p>Allah’in rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteginde samimi olmayan gafil kalbin duasini isitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediginde samimi, sabirli ve azimli olan kimsenin ise eli bos dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “Insan-i Kamil” kitabinda, bütün basarinin himmetteki samimiyete bagli oldugunu belirtiyor ve ekliyor:</p>
<p>“Isteginde samimi olan kimsenin iki alameti vardir: Yöneldigi ve istedigi seyin olacagina kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen seylerin geregini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasinda yalanci olan biridir. Böyle bir kimse aradigini bulamaz, sevdigine kavusamaz. Onun hali, elinde kalemi, kagidi olmayan, okuma ve yazmasini da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasina benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasil yazacak? O, bu sekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”</p>
<p>Himmet Kaderle Sinirlidir</p>
<p>“Rasulüm de ki: Ben, Allah’in dilediginden baska kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip degilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her seyin Yüce Allah’in takdirinde oldugunu belirtiyor. Büyük arif Ibnu Atâ (K.S.) Hikem adli eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hizli olursa olsun kader sinirlarini geçemez.”</p>
<p>Kâmil mürsid, müridin istegine degil, Allahu Tealâ’nin onun hakkindaki takdirine bakar. Bir çesit kader vardir ki onun gerçeklesmesi Allah tarafindan kesin hükme baglanmistir. Bu hükmü verilen seyin gerçeklesmesi kaçinilmazdir ve onu dua ve himmet degistiremez. Bir çesit kader de vardir ki, onun gerçeklesmesi bazi sebeplere baglidir. Iste dua, himmet ve sadaka bu kisimda fayda verir.</p>
<p>Hal böyle olunca, bazilarinin: “benim mürsidim gavstir, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakista kâfiri mümin, fasigi muttaki eder, tek basina bir orduyu yener!” demesi dogru degildir. Bunlar Allahu Tealâ’nin kudretinde olan seylerdir ve zaten Allah dostlari, hep ilahi murada uygun seyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bagdadî (K.S.), kendisinden neslinin devami için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Pasa’ya su cevabi gönderir:</p>
<p>“Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen seyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere baglanan bir kader) oldugu anlasilmadan himmet kullanilmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), degil veliler, peygamberlerin himmeti bile degistiremez. Onun sonucuna riza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Sunu belirtelim ki, velileri inkardan sakinmak vacip oldugu gibi; onlar hakkinda, imani bozacak kabullenislerden sakinmak da vaciptir. Bu asiri ve tehlikeli inanislar, daha çok velilere güzel zan ve asiri muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayin ki, seytan hile ve düzen sahibidir; insani helake götürecek her yolu dener.” (Mektubat-i Mevlâna Halid, 7. Mektup)</p>
<p>Himmet Nefse Degil,</p>
<p>Hikmete Uygun Olur</p>
<p>Arifler Allahu Tealâ’nin hikmetine asiktir. Islerin görünen tarafina degil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklastiracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklasmasi, nefsinin terbiyesine baglidir. Bu terbiye bazen sihhat ile, bazen de hastalik ile gerçeklesir. Bazi kalb hastaliklarinin tedavisi fakirlik, yalnizlik ve çaresizlik ile olur. Kalp katiligi ve gafletin giderilmesi için bazen aci tecrübeler gerekir. Mürid bunlari bilmez ve bir sikintiya düsünce, kurtulmak için mürsidinden himmet ve dua ister. Mürsid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sikintinin müridin derdine ilaç oldugunu görür ve onu Allah’a yaklastirdigini bilir; kisaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen bitecegini düsünür. Halbuki mürsid-i kâmil, Allahu Tealâ-’dan o sikintinin devamini istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilaci o sikintinin içindedir. Hastaya ilacini içirmemek dostluk degil, ihanet olur.</p>
<p>Önce Hizmet, Sonra Himmet</p>
<p>Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürsid: “önce hizmet evladim!” der. Arifler demislerdir ki: Mürsidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasinda güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayi temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, pesinden de gerekli sulamayi yapmaktir. Bundan sonrasi elini açip hayirlisini istemek zamanidir. Bunlari yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolassa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasinda ekin degil, ancak diken biter.</p>
<p>Mürşidin elinde hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra: (tövbe eden derhal dünya muhhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğuz kin), düşmanlık hallerinin kalmadığını eski iş ve hareketlerinin (kendisinin hiç bir gayret ve çabası olmadan) terk edilmiş olduğunu görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini farkeder Tövbe edenin huyu da değişir. Yumuşak huylu olur, Sabırlı olur. Kendisinde hakiki ALLAH muhabbeti görülmeye başlar. Allah&#8217;a kulluk tatlı, zevkli olmaya başlar.</p>
<p>işte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir. Zahiri kuvvetler (Dini vaaz, nasihat) la bu değişmeler mümkün olmuyor. Çok güzel vaaz ve nasihattar edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler Fakat hiç bir tesir yapamazlar. Cemaat dağıldıktan sonra hiç o vaaz ve nasihat dinlememişler gibi cemaatte değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad (doğru yolu seçip uyandırmak işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi), işte bunlar gösteriyorki, Allah&#8217;ın askerleri olan Mürşitlerin gözle görülmeyen manevi tasarruf denilen tedavi ve uyandırmaya yarayan ayrı ve özel kuvvetler var. Nasıl devleti koruyan askerlerinde kendilerine göre silahı varsa, Allah&#8217;ın Askerlerininde bazı silahlarının olması mecburi bir haldir. Tabiiki manevi askerlerin silahlarıda manevi (görünmez, fakat tesirleri İle hissedilir ve anlaşılır) olur.</p>
<p>Orta Anadolu&#8217;da bir il merkezinde imamlık yapan bir Hocamız şöyle anlattı: Ben onbeş senelik Vaiz ve imamım Camimize sabah namazlarında onbeş kişi kadar cemaat gelirdi. Son bir aydır her sabah namazında camimiz cemaatla dolmaya başladı. Bu hususu merak ettim. Şimdiye kadar hiç camide görmediğim bu cemaati buraya gönderen sebebi aradım.</p>
<p>cemaatten bazılarına sordum ve öğrendim ki bunlar zamanımızın çok büyük bir mürşidinin yanına bazı kötü alışkanlıklarından (içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu maddeler) kurtulmak için o büyük Zatın yanına gidip geldikten sonra kendilerinde ibadet ve cemaat sevgisinin başladığını ve o eski kötü alışkanlıklardan da daha muhteremin yanından ayrılmadan kurtulduklarını söylediler. Bu iş benim çok garibime gitti. Şimdiye kadar hiç böyle acayip bir şey görmemiştim. Çünkü kendim onbeş senelik vazife hayatımda hiç bir içki içeni veya başka bir ha*rama alışmış kimseyi yolundan çevirip camiye sokamadığım için garibime gitti. Hemen o Muhterem zatın adresini alıp yanına gittim. Gördümki Türkiye&#8217;nin her tarafından her türlü manevi hastalar akın akın geliyorlar. Orada tövbe ve talimatını yapıp gidiyorlar. Bizim camilerimizde yapılanlar gibi bir vaiz ve nasihatte yapılmadığı halde herkes tamamen değişmiş olarak gidiyor. Tabii bende derhal tövbe ettim. O zaman ibadetimin tadı ve manası güzelleşmeğe ve içimde bir din Allah sevgisi ve gayreti zuhur etti. Anladım ki Allah Askerlerinin işi bambaşkadır, akılla bunu bilemeyiz. Ancak büyüklükleri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.</p>
<p>İşte Mürşidlerin manevi yardımları böyle olur.</p>
<p>Mürşit yanında tövbeden sonra kazanılanları bilen ve istifadenin tadını alanlar şimdiye kadar biz neden böyle yerlere gelmemişiz diye pişmanlık duyarlar.</p>
<p>“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da gerçek niyetlerini gizliyorlar.</p>
<p>Ama eğer bu sözü, kula kul olunmaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, hiç kimse dini tekeline alamaz anlamında söylüyorlarsa ne alâ.</p>
<p>Ama eğer kâmil mürşidleri tenkit için söyleniyorsa, bilinmelidir ki bu sözü söyleyen kişi, bir mürşidin terbiyesi altına girerek, tövbekâr olup dünyada kemale, ahirette Rabbinin cemaline ulaşmak isteyenlerin yolunu kesiyor demektir.</p>
<p>Böylece, asıl bu sözün sahibi Allah’a ulaşmak isteyenin yolunu kesmiş ve Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?</p>
<p>Doğduğumuz günden bu yana dünyayı seyrederiz, nimetlerini yer sularını içeriz. Ah dostum vah postum diye inleriz. Peki gördüklerimiz nedir? Sevdiklerimiz kimdir? Hasretimiz niçindir?</p>
<p>Bizler nereye baktı isek Yüce Mevla’yı mı gördük? Hangi nimete el attı isek içindeki tesbihi mi duyduk? Kimi sevdi isek ilahi bir haz mı aldık? Neyin peşine düştü isek onun rehberliği ile Mevlâ’nın huzuruna mı vardık? Canımız O’nunsa, niçin gönlümüzü başkasına açtık? O bize şah damarımızdan daha yakınsa, biz O’ndan nasıl ayrı kaldık? Allah aşkına, nereye takıldık, kime aldandık?</p>
<p>O her zaman bizimle oldu, ama biz hiç farkında olmadık. O hep bize nazar etti, fakat biz hiç O’nun cemaline bakamadık. O bizi sevip yarattı, ama biz O’nun sevgisini hiç tadamadık. Yoksa bir arifin dediği gibi, Yüce Rabbimiz zuhurunun şiddetinden gizlendi de onun için mi zatını müşahede ahirete kaldı? Peki: “Allah’a giden yol iki adımdır. Birinci adımını nefsinin üzerine bas, ikinci adımında O’nun huzurundasın” diyen gönül ehline ne demeli?</p>
<p>Şimdi, daha çok ehl-i dünyanın diline doladığı ve ehlullahın aleyhine olumsuz bir delil olarak kullandığı “Allah ile kul arasına kimse giremez!” sözünü, biraz açalım. Ama önce şu gerçekleri bir hatırlayalım:</p>
<p>Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu nurlu beyanı çok önemli: “Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlukatı yakardı.” (Müslim, İbnu Mâce) Rabbimiz cemalini mümin dostlarına ahirette gösterecektir. Kendilerine o imkanı ve kabiliyeti orada verecektir. Burada yani dünyada zatının görülmesini değil, bilinmesini ve kendisine kulluk edilmesini istiyor. Dünya iman ve itaat yeridir.</p>
<p>Allahu Tealâ zatını sıfatlarıyla gizlemiştir. Sıfatlarının zuhurunu tecellileriyle göstermiştir. Tecellilerini kainat üzerinde sergilemiştir. İnsana da kainatta sergilenen bu ilahi tecelli ve sanatı okuma ve anlama görevi verilmiştir. Bu anlayışın imana, imanın da sevgiyle itaata götürmesi istenmiştir.</p>
<p>Allahu Tealâ kul ile kendisi arasına alemi koymuştur ve alemi zatına ayna, insanı bu aynaya cila yapmıştır. Cilasız ayna bir şey göstermiyeceği gibi, insansız dünya da bir şey ifade etmez. İnsan deyince, Yüce Yaratıcıya aşık ve kalbi hakikate açık insan-ı kamil kasdediliyor. Yoksa, sırf midesine ve şehvetine esir olmuş dünya aşıkları, ne Mevlâ’yı ne de dünyayı gerçek olarak tanıyabilirler. Bu aleme bakarlar ama bakarkör olarak kalırlar.</p>
<p>İnsan ruh yönüyle mükemmel olduğu kadar, nefis ve his yönüyle çok zayıf olduğu için, Allahu Tealâ ona güzel kabiliyetler yanında özel destekler de vermiştir. Onu önce akıl, ilim, hafıza, şuur, tefekkür, sevgi, ilahi aşk gibi nurani cihazlarla donatmıştır. Sonra, her devirde onları Allah’a ve tevhide çağıracak, önlerinde rehberlik yapacak peygamberler göndermiştir. Peygamberlerini bile melekler ve kitaplarla takviye etmiştir. Böylece Allahu Tealâ insana büyük bir lütufta bulunmuş, onu kendi nefsi ve dünyasıyla baş başa bırakmamıştır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk kendisine gelmek ve sevilmek isteyene, Peygamberinin elinden tutmasını şart koşmuştur. (Âl-i İmran/31) Hz. Peygambere hiç yanaşmayanın kâfir (Âl-i İmran/31), şeklen yanaşıp da aslen inanmayanın münafık olduğunu belirtmiştir. (Bakara/7-16) Tarih boyunca küfre ve şirke girenler, peygambere itaattan çıkan kimselerdir. Kendi başına kalanlar ve nefisleriyle yol alanlar, Allah’a değil, azaba ulaştılar. Hürriyet, medeniyet diyerek haramlara bulaştılar.</p>
<p>Allahu Tealâ’nın huzuruna hazırlamak ve rızasına ulaştırmak için insanlığın önüne Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz kondu ve bütün kullar onun adımlarını takip etmekle emrolundu. Bizler Allah’a imanı ondan öğrendik. İbadeti, zikri, edebi, hizmeti, Allah için sevgiyi ondan gördük. Rabbimizi ve kendimizi onunla tanıdık. Kainat, ahiret, ruh, melek, akıl, hayat, ölüm gibi sırlı ve saklı şeylerin üzerindeki sır perdesini O açıp bize gösterdi. Vallahi eğer Allahu Tealâ onu önümüze, sevgisini gönlümüze koymasaydı, bizler tam bir şaşkınlık ve karanlık içinde kabre varacak ve ancak ölümle uyanacaktık. Onun elini bize uzattıran ve ona itaatı kendisine itaat sayan Allah’a hamdolsun.</p>
<p>“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler, ne demek istediklerini ya bilmiyorlar veya gizliyorlar. Bilmiyorlarsa, meselenin yukarıda özetlediğimiz gibi olduğunu bilsinler ve bu sözü bir daha asıl manasının dışında söylemesinler.</p>
<p>Eğer bu sözü, ‘kimse Allah adına konuşamaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, kula secde yapılamaz, abid Mabud olamaz, kendi keyfiyle kimse ortaya din koyamaz, birileri dini tekeline alamaz’ manasında söylüyorlarsa, bu doğrudur. Fakat sözün söyleniş biçimi yanlıştır. Bu söz bu şekilde söylendiğinde, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bütün peygamberler ve onların davetini tebliğ eden bütün alimler hükmün içine girmekte ve insan nefsine terkedilmektedir. Böyle olunca, onun basit bir hata değil, büyük bir cinayet olduğunu azıcık imanı ve birazcık insafı olan herkes bilir.</p>
<p>Ayrıca bu sözün altında şu mana gizlidir: Bana kimse karışmasın; benim dinim imanım kendi vicdanımdır. İstediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşar, tercih ettiğim çizgide keyfimce koşarım. Lütfen kimse bana müdahale etmesin. Bu anlayış da büyük bir felakettir.</p>
<p>Asıl Yol Kesiciler</p>
<p>Bazıları da bu sözü, kamil mürşidleri tenkid için söylerler. Onların elinden tutup terbiyesine girerek dünyada kemale, ahirette cemale ermek isteyen kimseleri güya uyarmak isterler ve: “Allah ile arana kimseyi sokma, kendi aklını kullan, tevbeni kendin yap, senin gibi olan birisine el verme, boyun eğme, hürriyetini yitirme, aklını kiraya verme” derler. O akıllı dostlar, bu nasihatlarıyla, kendilerini ciddiye alan kimseyi ciddi bir tehlikeye ittiklerini; aslında Allah’a yönelmek isteyen bir kulun yolunu kestiklerini, yani Allah ile kulun arasına kendilerinin girdiklerini hiç düşünmezler. Bu davranışları ile onları Allah’ın dostu olan bir mürşidin ocağından kaçırıp, Allah’ın düşmanı olan şeytanın kucağına attıklarını bilmezler.</p>
<p>Hiç bir peygambere ve onların davetini yürüten mürşidlere tapılmaz, onlara sadece Allah yolunda tabi olunur. Onlara el açılmaz, el verilir, Allah yolunda ellerinden tutulur. Onların nazar ve nezaretinde yol alınır, Allah rızası aranır. Mürşidlerin, müridlerini Allah’ın huzuruna nasıl hazırladıklarını ve terbiyenin sonunda kulu Rabbine teslim edip aradan nasıl çıktıklarını inşaallah gelecek sayımızda işleyeceğiz</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>SEYDA AŞIĞI tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-15448</link>
		<dc:creator>SEYDA AŞIĞI</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 08:51:23 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-15448</guid>
		<description>BÖYLE SAÇMALIKLARLA İNSANLARI MEŞGUL ETMEYE HAKKINIZ YOK.KALPLERİNİZ NASIL BU KADAR KATI. GÖZLERİNİZ NASIL BU KADAR KÖR OLABİLİR AYYYYYYY ÇOK SİNİRLENDİM OOOOOFFFFFF.HERKESİN AKLI KENDİNE YETER SİZİN GİBİLERİN SAÇMALIKLARINA İHTİYACI YOK</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>BÖYLE SAÇMALIKLARLA İNSANLARI MEŞGUL ETMEYE HAKKINIZ YOK.KALPLERİNİZ NASIL BU KADAR KATI. GÖZLERİNİZ NASIL BU KADAR KÖR OLABİLİR AYYYYYYY ÇOK SİNİRLENDİM OOOOOFFFFFF.HERKESİN AKLI KENDİNE YETER SİZİN GİBİLERİN SAÇMALIKLARINA İHTİYACI YOK</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>HACİ tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-14388</link>
		<dc:creator>HACİ</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Sep 2009 20:54:06 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-14388</guid>
		<description>S.a arkadaşlar ALLAH nasip ederse yorum yapmaya hiç gerek yok islam dini keramet mucize dini değildir öyle olsaydı ALLAH(c.c) Kuranda bizlere Peygamberimiz(s.a.v)in mucizelerinide haber verirdi Kaldıki bu evliya dedikleriniz sahabelerden dahamı üstün en hayırlı ümmet olan insanlardan onlar neden hepsi birer tarikat kurmadılar bi düşünmek lazım onların neden kerametleri yoktu aklı selimle bir düşünün islam bütün aracılıları reddeder ALLAH(c.c) yalnız bana kul olun diyor başkalarına değil bu evliya dediğiniz kimselerden din öğrenmek başka onlara tabi olup yardım dilemek başka ALLAH cümlemizi yoluna iletsin AMİN....</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>S.a arkadaşlar ALLAH nasip ederse yorum yapmaya hiç gerek yok islam dini keramet mucize dini değildir öyle olsaydı ALLAH(c.c) Kuranda bizlere Peygamberimiz(s.a.v)in mucizelerinide haber verirdi Kaldıki bu evliya dedikleriniz sahabelerden dahamı üstün en hayırlı ümmet olan insanlardan onlar neden hepsi birer tarikat kurmadılar bi düşünmek lazım onların neden kerametleri yoktu aklı selimle bir düşünün islam bütün aracılıları reddeder ALLAH(c.c) yalnız bana kul olun diyor başkalarına değil bu evliya dediğiniz kimselerden din öğrenmek başka onlara tabi olup yardım dilemek başka ALLAH cümlemizi yoluna iletsin AMİN&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mahmut durmuş tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-12897</link>
		<dc:creator>mahmut durmuş</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 23:34:38 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-12897</guid>
		<description>koray bey allah hepimizi ıslah etsin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>koray bey allah hepimizi ıslah etsin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Koray GÜLÜNAY tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-11707</link>
		<dc:creator>Koray GÜLÜNAY</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 22:31:20 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-11707</guid>
		<description>Mahmut Durmuş Bey;
Zümer 3 ; 

Ela Lillahid diynül halis Velleziynettehazu min duniHİ evliya ma na&#039;budühüm illâ liyükarribuna ilellahi zülfa innAllahe yahkümü beynehüm fiyma hüm fiyhi yahtelifun innAllahe la yehdiy men huve kazibün keffar

İyi bil ki, halis din ancak Allah&#039;ındır. O&#039;ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: &quot;Biz onlara sadece bizi Allah&#039;a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.&quot; Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.

Dikkat edin halis din, saf din, katışıksız din Allah’ın dinidir. İlavesiz, eksiksiz din, Allah’ın dinidir. Dinin katışıksız, saf olanı Allah’a aittir. Elbette başkalarının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır, ama onlarınki katışıklıdır. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın dinidir. Hayatın tümünde sadece Allah’a iman, sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak Allah’ın dinidir.

Ama katışıklı din sahipleri, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yapanlar, hem Allah’ı hem de başkalarını dinleyenler, hem Allah’ın dinini uygulamaya hem de Allah’tan başkalarının dinlerini uygulamaya, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanlardır. Bir adamın hayatında, bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıyken, her konuda sadece Allah’ın dini söz sahibi olmalıyken, hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ın dini geçerli olmalıyken, bunu terk edip hem Allah’a hem de Allah berisinde, hayatlarında söz sahibi kabul ettikleri bir kısım varlıkları, bir kısım insanları da dinleyenler katışıklı din sahipleridir. Hem Allah’ı razı etmeye çalışıp, hem de öteki Rabblerini, öteki İlâhlarını razı etmeye çalışanlar, katışıklı bir din takip ediyorlar demektir

Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarını söz sahibi kabul edenler, namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi bilip, Allah’ın dediklerini uygulayıp, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekonomi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rabblerini söz sahibi kabul edenler, Allah’ın dışında, Allah’ın dûnunda evliyalar, velîler kabul edip onların aldığı kararları da, onların yasalarını da uygulamaya çalışanlar, şirket içinde bir din kabul etmişler demektir.

Yâni hayatlarının din içerikli, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatını uygulayıp, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlarını, başkalarının sistemlerini uygulayanlar, dini Allah’a halis kılmaya yanaşmayanladır. “Tamam Allah’a iman edelim, Allah’ı kabul edelim, hayatımızın bir bölümünün düzenlemesi konusunda Allah’ı söz sahibi kabul edelim ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim,” diyenler katışıklı din sahipleridir. 


Allah’tan başka velîler edinenlere, Allah’ın dûnunda bir takım karar merciî bulanlara, hayatlarında Allah berisinde bir takım program yapıcısı, kanun koyucusu bulanlar, Allah’tan başka bir takım varlıkların da söz sahibi olduğunu iddia edenlere, Allah’tan başkalarına da kulluk edenler, Allah’tan başkalarına da dua edenlere, Allah’tan başkalarına da sığınanlara, “niye böyle şirke düşüyorsunuz, niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız,” denilince derler ki:

“Aslında biz Allah’a iman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz, aslında bunlara kulluk etmiyoruz. Ama bizim Allah’ı bırakıp ta başkalarına yönelmemiz, başkalarını dinlememiz, başkalarını razı etmeye çalışmamız onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmek için, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor dua ediyor, ibadet ediyoruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki, onlar da bizi Allah’a beğendirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sevdirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki, onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, makbul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları memnun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Allah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları koyuyoruz, bunların eteğine yapışıyoruz,” diyorlar. Yâni kendi kendilerine Allah’a yaklaşma yöntemleri belirlemeye çalışıyorlar.

Bir mü’min düşünün ki Allah’a yaklaşmak istiyor. Kim istemez ki bunu? Tüm hedefimiz, arzumuz bu değil mi? Öyleyse evvel emirde Allah’a yaklaşmanın yolu farzlardan geçmektedir. Farzlar yerine getirilmedikçe bu iş olmaz. Bu, bu işin vazgeçilmez lâzımıdır. Ben marifet ehliyim, ben Rabbimi biliyorum, ben O’nu çok seviyorum, ben O’nun için ölürüm, benim kalbim temizdir, ben hacıyım, ben hoca çocuğuyum, ben filan zâtın müridiyim, ben falan cemaatin üyesiyim gibi iddiaların hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü bu konuda ölçüyü koyan Allah’tır. İş Allah’ça olmalıdır. Bir kişi şu dediği şeyler konusunda samimi de olsa, bolca infak da etse, çokça nafile hacc da yapsa, şalvar da giyse, sakal da bıraksa, geceleri şu kadar istiğfar da etse, farzları ye-rine getirmedikçe Allah’a yaklaşması mümkün değildir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Mahmut Durmuş Bey;<br />
Zümer 3 ; </p>
<p>Ela Lillahid diynül halis Velleziynettehazu min duniHİ evliya ma na&#8217;budühüm illâ liyükarribuna ilellahi zülfa innAllahe yahkümü beynehüm fiyma hüm fiyhi yahtelifun innAllahe la yehdiy men huve kazibün keffar</p>
<p>İyi bil ki, halis din ancak Allah&#8217;ındır. O&#8217;ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: &#8220;Biz onlara sadece bizi Allah&#8217;a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.&#8221; Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.</p>
<p>Dikkat edin halis din, saf din, katışıksız din Allah’ın dinidir. İlavesiz, eksiksiz din, Allah’ın dinidir. Dinin katışıksız, saf olanı Allah’a aittir. Elbette başkalarının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır, ama onlarınki katışıklıdır. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın dinidir. Hayatın tümünde sadece Allah’a iman, sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak Allah’ın dinidir.</p>
<p>Ama katışıklı din sahipleri, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yapanlar, hem Allah’ı hem de başkalarını dinleyenler, hem Allah’ın dinini uygulamaya hem de Allah’tan başkalarının dinlerini uygulamaya, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanlardır. Bir adamın hayatında, bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıyken, her konuda sadece Allah’ın dini söz sahibi olmalıyken, hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ın dini geçerli olmalıyken, bunu terk edip hem Allah’a hem de Allah berisinde, hayatlarında söz sahibi kabul ettikleri bir kısım varlıkları, bir kısım insanları da dinleyenler katışıklı din sahipleridir. Hem Allah’ı razı etmeye çalışıp, hem de öteki Rabblerini, öteki İlâhlarını razı etmeye çalışanlar, katışıklı bir din takip ediyorlar demektir</p>
<p>Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarını söz sahibi kabul edenler, namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi bilip, Allah’ın dediklerini uygulayıp, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekonomi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rabblerini söz sahibi kabul edenler, Allah’ın dışında, Allah’ın dûnunda evliyalar, velîler kabul edip onların aldığı kararları da, onların yasalarını da uygulamaya çalışanlar, şirket içinde bir din kabul etmişler demektir.</p>
<p>Yâni hayatlarının din içerikli, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatını uygulayıp, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlarını, başkalarının sistemlerini uygulayanlar, dini Allah’a halis kılmaya yanaşmayanladır. “Tamam Allah’a iman edelim, Allah’ı kabul edelim, hayatımızın bir bölümünün düzenlemesi konusunda Allah’ı söz sahibi kabul edelim ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim,” diyenler katışıklı din sahipleridir. </p>
<p>Allah’tan başka velîler edinenlere, Allah’ın dûnunda bir takım karar merciî bulanlara, hayatlarında Allah berisinde bir takım program yapıcısı, kanun koyucusu bulanlar, Allah’tan başka bir takım varlıkların da söz sahibi olduğunu iddia edenlere, Allah’tan başkalarına da kulluk edenler, Allah’tan başkalarına da dua edenlere, Allah’tan başkalarına da sığınanlara, “niye böyle şirke düşüyorsunuz, niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız,” denilince derler ki:</p>
<p>“Aslında biz Allah’a iman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz, aslında bunlara kulluk etmiyoruz. Ama bizim Allah’ı bırakıp ta başkalarına yönelmemiz, başkalarını dinlememiz, başkalarını razı etmeye çalışmamız onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmek için, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor dua ediyor, ibadet ediyoruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki, onlar da bizi Allah’a beğendirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sevdirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki, onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, makbul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları memnun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Allah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları koyuyoruz, bunların eteğine yapışıyoruz,” diyorlar. Yâni kendi kendilerine Allah’a yaklaşma yöntemleri belirlemeye çalışıyorlar.</p>
<p>Bir mü’min düşünün ki Allah’a yaklaşmak istiyor. Kim istemez ki bunu? Tüm hedefimiz, arzumuz bu değil mi? Öyleyse evvel emirde Allah’a yaklaşmanın yolu farzlardan geçmektedir. Farzlar yerine getirilmedikçe bu iş olmaz. Bu, bu işin vazgeçilmez lâzımıdır. Ben marifet ehliyim, ben Rabbimi biliyorum, ben O’nu çok seviyorum, ben O’nun için ölürüm, benim kalbim temizdir, ben hacıyım, ben hoca çocuğuyum, ben filan zâtın müridiyim, ben falan cemaatin üyesiyim gibi iddiaların hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü bu konuda ölçüyü koyan Allah’tır. İş Allah’ça olmalıdır. Bir kişi şu dediği şeyler konusunda samimi de olsa, bolca infak da etse, çokça nafile hacc da yapsa, şalvar da giyse, sakal da bıraksa, geceleri şu kadar istiğfar da etse, farzları ye-rine getirmedikçe Allah’a yaklaşması mümkün değildir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mahmut durmuş tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-10317</link>
		<dc:creator>mahmut durmuş</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2009 01:55:12 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-10317</guid>
		<description>arkadaşlar bir insanla ağır laflar edipte cidal etmek onu ben hak yoldayım düşüncesine iter tebliğinizi en güzel şekilde yapmaya gayret edin ama ağır konuşupta şeytanın ona doğru olmayan fikirerini yaymasındaki yardımına yardımcı olmayın küfretmek sövmek acziyetin ifadesidir diye sesli düşünüyorum ali beye gelince fikir ve düşüncelerim onun fikriyle zıt kalkıpta burda onunla tatışmayı yersiz buluyorum nedenini sorarsanız bu zat fikrini tasvip etmeyen arkadaşlara karşı negatif düşüncelerle donatılmış olduğudur inanıyorumki bu konularda biraz objektif düşünürse bir çok yanlışlarının farkına varacaktır daha yazmak isterim ama zamanım yok.ali bey acizane size din nasihattir babından bir hatırlatmada bulunma vazifemi yerine getirmek istiyorum kaybolmuşsunuz kendinizi aramaya çıksanız kendinize büyük iyilik etmiş olursunuz ALLAH HEPİMİZİ ISLAH ETSİN ESSELAMU ALEYNA WEVALA İBADİLLAHİSSALİHİN</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>arkadaşlar bir insanla ağır laflar edipte cidal etmek onu ben hak yoldayım düşüncesine iter tebliğinizi en güzel şekilde yapmaya gayret edin ama ağır konuşupta şeytanın ona doğru olmayan fikirerini yaymasındaki yardımına yardımcı olmayın küfretmek sövmek acziyetin ifadesidir diye sesli düşünüyorum ali beye gelince fikir ve düşüncelerim onun fikriyle zıt kalkıpta burda onunla tatışmayı yersiz buluyorum nedenini sorarsanız bu zat fikrini tasvip etmeyen arkadaşlara karşı negatif düşüncelerle donatılmış olduğudur inanıyorumki bu konularda biraz objektif düşünürse bir çok yanlışlarının farkına varacaktır daha yazmak isterim ama zamanım yok.ali bey acizane size din nasihattir babından bir hatırlatmada bulunma vazifemi yerine getirmek istiyorum kaybolmuşsunuz kendinizi aramaya çıksanız kendinize büyük iyilik etmiş olursunuz ALLAH HEPİMİZİ ISLAH ETSİN ESSELAMU ALEYNA WEVALA İBADİLLAHİSSALİHİN</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-9883</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2009 02:48:42 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-9883</guid>
		<description>Hakan yazdı. 
Doğru yada yanlış bir çalışma yapılmış. 
Doğru yada yanlış eleştirmişsiniz. 
Sizinkileri görelim.  
Hakdostu olan kişiler de müminler için önem arzeder. 

Yaradılmış yaradanın mülküdür,yaradan yaradılmışın maliki,meliki,rabbi ilahıdır.  
İnsanlar Allah dostu olamazlar. 
Allah müminlere dost olur. 
Oda nitelik bakımından; nicelik değil.
Koruma, doğruya kılavuzlama, yardım etme,aydınlatmagibi. 
Yukarda iki katılımcının  yanlışını göstereyim. 
Faki Ahmet yazmış.  
Sanki ehli tarikten olanlar şeyhlere tapıyor, şeyhlerde kendilerini Allah(haşa)yerine koyuyor. Böyle birşey yok. 
Haşimoğlu yazmış. 
Evliyalara olan saygı peygambere olan saygıdır. Peygambere olan saygıda Allah&#039;a olan saygıdır.  
Peygamberimiz şuanda hayatta olmadığına göre cümleden peygamberi çıkar, okuyalım. 
Evliyaya olan saygı Allah&#039;a olan saygıdır. 
Kendi aleyhlerine şahitlik yapmış olmadılar mı sence? 
Esenlik dileklerimle.











































8haşa)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hakan yazdı.<br />
Doğru yada yanlış bir çalışma yapılmış.<br />
Doğru yada yanlış eleştirmişsiniz.<br />
Sizinkileri görelim.<br />
Hakdostu olan kişiler de müminler için önem arzeder. </p>
<p>Yaradılmış yaradanın mülküdür,yaradan yaradılmışın maliki,meliki,rabbi ilahıdır.<br />
İnsanlar Allah dostu olamazlar.<br />
Allah müminlere dost olur.<br />
Oda nitelik bakımından; nicelik değil.<br />
Koruma, doğruya kılavuzlama, yardım etme,aydınlatmagibi.<br />
Yukarda iki katılımcının  yanlışını göstereyim.<br />
Faki Ahmet yazmış.<br />
Sanki ehli tarikten olanlar şeyhlere tapıyor, şeyhlerde kendilerini Allah(haşa)yerine koyuyor. Böyle birşey yok.<br />
Haşimoğlu yazmış.<br />
Evliyalara olan saygı peygambere olan saygıdır. Peygambere olan saygıda Allah&#8217;a olan saygıdır.<br />
Peygamberimiz şuanda hayatta olmadığına göre cümleden peygamberi çıkar, okuyalım.<br />
Evliyaya olan saygı Allah&#8217;a olan saygıdır.<br />
Kendi aleyhlerine şahitlik yapmış olmadılar mı sence?<br />
Esenlik dileklerimle.</p>
<p>8haşa)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>hakan tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-9853</link>
		<dc:creator>hakan</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Mar 2009 06:34:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-9853</guid>
		<description>Sevgili kardeşlerim ilim adına doğru ya da yanlış bir çalışma yapılmış.Sizler anlamını (tekrar söylüyorum doğru ya da yanlış) göz önünde tutarak eleştirmişsiniz.Eleştiriyorsunuz madem siz de kendi incelemelerinizi dökün ortaya bir de sizinkileri görelim.En azından bir emek ve çaba sözkonusu.Dİn konusu altından çalışan-didinen kardeşlerimizi eleştirmek yerine sokakta din kitap bilmeyen insanları eleştirin.Ayrıca önemli olan eleştirirken de bişeyler öğretebilmek.Hepimiz biliyoruz ki Allah (c.c) her şeyin üstündedir ve Hakdostu olan kişiler de müminler için çok önem arz eder.Ama etimolijik açıdan incelenmesi ve kelime köklerinin yapısı, bu şekilde türemeleri yazıyı yazan kişinin hatası değildir.Allah doğruyu doğru yoldan bulmayı nasib etsin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili kardeşlerim ilim adına doğru ya da yanlış bir çalışma yapılmış.Sizler anlamını (tekrar söylüyorum doğru ya da yanlış) göz önünde tutarak eleştirmişsiniz.Eleştiriyorsunuz madem siz de kendi incelemelerinizi dökün ortaya bir de sizinkileri görelim.En azından bir emek ve çaba sözkonusu.Dİn konusu altından çalışan-didinen kardeşlerimizi eleştirmek yerine sokakta din kitap bilmeyen insanları eleştirin.Ayrıca önemli olan eleştirirken de bişeyler öğretebilmek.Hepimiz biliyoruz ki Allah (c.c) her şeyin üstündedir ve Hakdostu olan kişiler de müminler için çok önem arz eder.Ama etimolijik açıdan incelenmesi ve kelime köklerinin yapısı, bu şekilde türemeleri yazıyı yazan kişinin hatası değildir.Allah doğruyu doğru yoldan bulmayı nasib etsin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi/comment-page-1/#comment-9383</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 23:58:17 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=138#comment-9383</guid>
		<description>Haşimoğlu yazdı, 
Abdülkadir Geylani Hz.leri bir papazla yaptığı diyalogdan sonra papazın isteği üzere bir mezardan ölüyü kaldırması. Bu benim aklıma gelen ilk keramet ve sonda değil tabi. 
Haklısın kardeş. 
Bende İstanbul&#039;u Fatih Sultan Mehmet fethetti sanıyordum. Meğerse Cüneyt Arkın almış.
Filmini seyrettikten sonra !?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Haşimoğlu yazdı,<br />
Abdülkadir Geylani Hz.leri bir papazla yaptığı diyalogdan sonra papazın isteği üzere bir mezardan ölüyü kaldırması. Bu benim aklıma gelen ilk keramet ve sonda değil tabi.<br />
Haklısın kardeş.<br />
Bende İstanbul&#8217;u Fatih Sultan Mehmet fethetti sanıyordum. Meğerse Cüneyt Arkın almış.<br />
Filmini seyrettikten sonra !?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
