<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Mütevatir Hadis Var mıdır ? yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 19:20:01 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/comment-page-1/#comment-15785</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 19:14:20 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=127#comment-15785</guid>
		<description>TEVATÜRÜ HAFİFE ALMAK
Hz. İsa (a.s)’ın nüzulü, kabir azabı ve benzeri meseleler hakkında genellikle şu tarz değerlendirmeler yapılıyor: “Bu meseleler Kur’an’da geçmiyor, bazı hadislerde yer alıyor. Ama hadis Kur’an’a aykırı olamaz. Dolayısıyla bu konulardaki hadisler uydurmadır.” Ya da, “Evet, bu konuda bazı hadisler var, ama bu hadisler itikadî sahada bir şey ifade etmez.”


İmam Ebû Hanîfe şöyle der: Mestler üzerine meshin, mukim için bir gün bir gece, yolcu içihn üç gün üç gece olacak şekilde hak olduğunu ikrar ederiz. Çünkü hadiste böyle varit olmuştur. Bu konudaki rivayektler mütevatir seviyesine yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.” (2)

Ekmleluddîn el-Bâbertî bu metni şerh ederken ilgğinç bir anekdot nakleder. Buna göre Tabiun’dan Katâde Kûfe’ye geldiğinde İmam Ebû Hanîfe ile bir araya gelirler. Ona şöyle der: “Sen, Dinlerini fırka fırka bölenlerden misin?” İmam buna şöyle cevap verir: “Ben Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’i (ranhuma) diğer sahabîlerden üstün tutarım. Efendimiz (s.a.v)’in iki torununa muhabbet beslerim. Ve mestler üzerine meshe kailim.” Bunun üzerine Katâde üç kere, “İsabet ettin. Bu çizgiden ayrılma” der. (3) 

Burada enteresan olun nokta şu: İmam Ebû Hanîfe, itikadî çizgisi hakkında Katâde’nin kulağına gitmiş olan yalan-yanlış bilgileri tashih etmek için dönemindeki bid’at fırkaların görüşlerine muhalif olduğunu beyan sadedinde üç husus zikretmektedir. Bunlar arasında sadece mestler üzerine meshin fıkhî bir mesele olduğu açıktır. Böyle olduğu halde İmam, bu meselenin itikadî bir boyutu olduğunu ihsas etmektedir. Bu boyut, konuyla ilgili rivayetlerin “ilim” ifade edecek kemiyette olduğu gerçeğinden başkası değildir.

İmam Ebû Hanîfe (rh.a), itikadî meseleler hakkında yeterli bilgisi olmayan kimselerin takınması gereken tavır hakkında şöyle der: Tevhit (itikad) ilminin ince meselelerinden herhangi bir hususu anlamakta müşkilat çeken kimsenin, meseleyi sorup öğreneceği bir alim bulana kadar o konuda Allah Teala katındaki doğru neyse o şekilde inanması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin, meselenin doğrusunu öğrenmeyi ertelemesi caiz değildir. Bu durumdaki kimsenin, tevakkuf etmesi, meselenin aslını öğrenmekten geri durması mazur görülemez. Eğer bu durumdaki kimse, meselenin aslını öğrenmekten geri durursa (ve hayatını öylece şüphe içinde geçirmeye devam ederse) dinden çıkar.” (4)

Be sebeple itikadî meselelerde ya aklımıza takılan hususları ehil kimselerden sorup doğru bir şekilde öğreneceğiz, ya da hiç bu meselelere dalmadan “inandım” deyip geçeceğiz. İtikadda şüpheye yer yoktur.

1) el-Fıkhu’l-Ebsat, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 48.

2) el-Vasıyye, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 74.

3) Şerhu’l-Vasıyye, 124.

4) el-Fıkhu’l-Ekber, (Ali el-Karî şerhiyle birlikte), 319-20</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>TEVATÜRÜ HAFİFE ALMAK<br />
Hz. İsa (a.s)’ın nüzulü, kabir azabı ve benzeri meseleler hakkında genellikle şu tarz değerlendirmeler yapılıyor: “Bu meseleler Kur’an’da geçmiyor, bazı hadislerde yer alıyor. Ama hadis Kur’an’a aykırı olamaz. Dolayısıyla bu konulardaki hadisler uydurmadır.” Ya da, “Evet, bu konuda bazı hadisler var, ama bu hadisler itikadî sahada bir şey ifade etmez.”</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe şöyle der: Mestler üzerine meshin, mukim için bir gün bir gece, yolcu içihn üç gün üç gece olacak şekilde hak olduğunu ikrar ederiz. Çünkü hadiste böyle varit olmuştur. Bu konudaki rivayektler mütevatir seviyesine yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.” (2)</p>
<p>Ekmleluddîn el-Bâbertî bu metni şerh ederken ilgğinç bir anekdot nakleder. Buna göre Tabiun’dan Katâde Kûfe’ye geldiğinde İmam Ebû Hanîfe ile bir araya gelirler. Ona şöyle der: “Sen, Dinlerini fırka fırka bölenlerden misin?” İmam buna şöyle cevap verir: “Ben Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’i (ranhuma) diğer sahabîlerden üstün tutarım. Efendimiz (s.a.v)’in iki torununa muhabbet beslerim. Ve mestler üzerine meshe kailim.” Bunun üzerine Katâde üç kere, “İsabet ettin. Bu çizgiden ayrılma” der. (3) </p>
<p>Burada enteresan olun nokta şu: İmam Ebû Hanîfe, itikadî çizgisi hakkında Katâde’nin kulağına gitmiş olan yalan-yanlış bilgileri tashih etmek için dönemindeki bid’at fırkaların görüşlerine muhalif olduğunu beyan sadedinde üç husus zikretmektedir. Bunlar arasında sadece mestler üzerine meshin fıkhî bir mesele olduğu açıktır. Böyle olduğu halde İmam, bu meselenin itikadî bir boyutu olduğunu ihsas etmektedir. Bu boyut, konuyla ilgili rivayetlerin “ilim” ifade edecek kemiyette olduğu gerçeğinden başkası değildir.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe (rh.a), itikadî meseleler hakkında yeterli bilgisi olmayan kimselerin takınması gereken tavır hakkında şöyle der: Tevhit (itikad) ilminin ince meselelerinden herhangi bir hususu anlamakta müşkilat çeken kimsenin, meseleyi sorup öğreneceği bir alim bulana kadar o konuda Allah Teala katındaki doğru neyse o şekilde inanması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin, meselenin doğrusunu öğrenmeyi ertelemesi caiz değildir. Bu durumdaki kimsenin, tevakkuf etmesi, meselenin aslını öğrenmekten geri durması mazur görülemez. Eğer bu durumdaki kimse, meselenin aslını öğrenmekten geri durursa (ve hayatını öylece şüphe içinde geçirmeye devam ederse) dinden çıkar.” (4)</p>
<p>Be sebeple itikadî meselelerde ya aklımıza takılan hususları ehil kimselerden sorup doğru bir şekilde öğreneceğiz, ya da hiç bu meselelere dalmadan “inandım” deyip geçeceğiz. İtikadda şüpheye yer yoktur.</p>
<p>1) el-Fıkhu’l-Ebsat, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 48.</p>
<p>2) el-Vasıyye, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 74.</p>
<p>3) Şerhu’l-Vasıyye, 124.</p>
<p>4) el-Fıkhu’l-Ekber, (Ali el-Karî şerhiyle birlikte), 319-20</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/comment-page-1/#comment-15784</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 19:12:14 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=127#comment-15784</guid>
		<description>KORUNMUŞLUK AÇISINDAN SÜNNET
Modern zamanlarda bilincimize musallat edilen virüslerden birisi de, Kur&#039;an&#039;ın korunacağının Allah Teala tarafından garanti edildiği, buna mukabil Sünnet&#039;in ilahî korumanın dışında kaldığı iddiasıdır. Bu iddia ayağına yer edindiğinde kaçınılmaz olarak sadece Kur&#039;an, 6 bin küsur ayetten ibaret bir metin olarak itimada şayan olacak, onun dışındaki her şey modern müslümanın şüphe oklarının hedefinde bulunacaktır.

Bilincimize bu virüsü musallat edenler, &quot;uydurma hadis&quot; diye bir vakıa bulunduğunu herkesin itiraf ettiğini, ancak &quot;uydurma Kur&#039;an&quot; diye bir şeyin hiçbir zaman söz konusu olmadığını, olamayacağını kabul etmemizi isterler.

Evet, Kur&#039;an&#039;ın ilahî garanti altında olduğunda şüphe yok. Ancak bu gerçek iki noktada manipüle ediliyor:

1. Kur&#039;an&#039;ın korunmuşluğu, &quot;Kur&#039;an&quot; adı altında birtakım metinlerin uydurulmadığı/uydurulmayacağı anlamına gelmez. Birkaç yıl önce &quot;el-Furkânu&#039;l-Hakk&quot; isimli uydurma bir kitabın ABD&#039;de peydahlanıp piyasaya sürüldüğü haberi hafızalarımızdaki tazeliğini henüz kaybetmiş değil. (Kur&#039;an surelerine nazire tarzında kaleme alınmış sureler ve pasajlar ihtiva eden bu müzevver kitap, bekleneni vermemiş olacak ki, gündemden çabuk düştü!)

Daha önemlisi var: Hindistan&#039;ın Bankipore şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi&#039;nde bulunan nüsha, tam anlamıyla bir &quot;uydurma Kur&#039;an&quot;dır. Nüzul sırasına göre tertip edilmiş bulunan bu nüsha, sadece kimi ayetlerin içine serpiştirilmiş eklemelerle temayüz etmez; sonunda bulunan iki &quot;sure&quot; de onu farklı kılmaktadır. Bu &quot;sure&quot;lerden birisi, &quot;Sûretu&#039;n-Nûreyn&quot; adını taşımaktadır. Kırk bir cümleden müteşekkil olan bu &quot;sure&quot;, Efendimiz (s.a.v) ve Hz. Ali (r.a)&#039;den bahsetmektedir. Diğeri ise Şii Hüseyin b. Muhammed Takî en-Nûrî et-Tabersî&#039;ye ait Faslu&#039;l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi&#039;l-Erbâb&#039;da zikredilen Sûretu&#039;l-Velâye&#039;dir.1 (Bu &quot;sure&quot;, Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî&#039;nin oğlu Şah Abdülazîz&#039;in kaleme aldığı Muhtasaru&#039;t-Tuhfeti&#039;l-İsnâaşeriyye isimli eserde de zikredilmiştir.)

Şu halde, nasıl ki &quot;Kur&#039;an&quot; adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin mevcudiyeti Kur&#039;an&#039;ın korunmuşluğuna gölge düşüremezse, &quot;hadis&quot; adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin bulunması da bütün olarak Hadis sahasını itham altına sokmaya yetmez!

2. Kur&#039;an&#039;ın korunmuşluğu, ne dediği okuyana göre değişen 6 bin küsur cümlenin korunmuşluğu değildir. Bilakis Kur&#039;an&#039;ın korunmuşluğu, Kur&#039;an&#039;ın bizden ne istediği konusundaki netliğin de korunmuşluğu demektir. Yani Allah Teala Kur&#039;an&#039;ı göndermekle iman, ahlak, tefekkür, tasavvur ve amel olarak nasıl bir çizgi izlememiz gerektiğini biz kullarına iletmiştir. Eğer Kur&#039;an&#039;daki 6 bin küsur cümle muradullahın tecellisi için bu noktalarda yeterli olsaydı, &quot;Kur&#039;an&#039;ın beyanı&quot; gibi hayatî bir rolün Sünnet&#039;e -yine bizzat Kur&#039;an tarafından- verilmesinin hiçbir anlamı olmazdı!

Kur&#039;an, Efendimiz (s.a.v)&#039;e iki görev yüklemiştir: Tebliğ ve Beyan. Ve bize de ihtar etmiştir ki, Kur&#039;an, Sünnet&#039;in beyanına/açıklamasına ihtiyaç gösteren ayetler ihtiva etmektedir.

Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Eğer Allah Teala&#039;nın bizden ne istediğini Efendimiz (s.a.v)&#039;in beyanı olmadan anlayamıyorsak, Kur&#039;an&#039;ın sadece &quot;tebliğ&quot;inin değil, aynı zamanda &quot;beyan&quot;ının da korunmuş olması gerekir! Aksi halde Kur&#039;an&#039;ın sadece &quot;tebliğ&quot;inin korunmuş olmasının pratik hiçbir anlamı olmayacaktır.



Bütün bunlar şu noktayı açık bir şekilde önümüze koyuyor: Tarih içinde şu veya bu çevre tarafından şu veya bu gerekçeyle hadis uydurulmuş olmasından hareketle hadislerin tamamını &quot;şüpheli&quot; görmek ve töhmet altına sokmak, bir sonraki adımda Kur&#039;an&#039;ı da aynı töhmet tavrının hedefine koyacaktır.

Burada denebilir ki: &quot;Sünnet başka, Hadis başkadır. Sünnet, Kur&#039;an&#039;ın beyana muhtaç ayetlerinin fiilî/amelî olarak tefsir edilmesiyle oluşur ve Ümmet tarafından nesilden nesile &quot;amelî olarak&quot; aktarılmıştır. Burada herhangi bir şüphe yoktur. Ancak hadisler &quot;amelî&quot; olarak değil, &quot;kavlî&quot; olarak nakledilmişler ve nakledilirken de unutmak, yanılmak, eksik ya da fazla nakletmek... gibi birtakım ravi tasarruflarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Sünnet&#039;in korunmuşluğundan söz edebiliriz, ama hadislerin korunmuşluğundan söz edemeyiz!

Bu yaklaşım ilk bakışta makul gibi görünmektedir. Ama birkaç noktada problemlidir:

A. Güvenilirliği, amelî olarak aktarılan namaz, oruç... gibi bazı temel ibadetlere indirgemek, dinin büyük bir kısmını bize aktaran hadisleri devre dışı bırakmak demektir. Bu da dinin büyük kısmının fiilen lağvedilmesi anlamına gelir.

B. Pek çok alanda &quot;amelî rivayet&quot; ile &quot;kavlî rivayet&quot;i birbirinden ayırmak mümkün değildir. Söz gelimi feraiz, alım-satım, nikâh-talak... ile ilgili rivayetler bu kapsamdadır. Hatta oruç, zekât gibi temel ibadetlerin de bu kapsamda olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Açıktır ki yüzyıllar boyunca Ümmet bunlar ve benzeri konularda &quot;görerek&quot; değil, &quot;işiterek&quot;, yani &quot;amelî&quot; nakle değil, &quot;kavlî&quot; nakle dayanarak amel etmiştir.

C. Bu Ümmet&#039;in ulemasının sıhhati üzerinde söz birliği ve gereğince amel ettiği rivayetler, güvenilirlik bakımından &quot;amelî nakil&quot;den aşağı değildir.

Şu halde hadisleri -hangi gerekçeyle olursa olsun- toptan zan ve töhmet altına alan herhangi bir yaklaşımın sahih bir din tasavvuru ile alakası kurulamaz!

Yazının başında zikrettiğim &quot;sadece Kur&#039;an metninin korunduğu&quot; tezi de aslında havadadır. Zira Allah Teala Kur&#039;an&#039;ı gökten indirdiği melekler vasıtasıyla ya da bir başka şekilde korumuyor. Bu ümmetin hafızları ve hafgızası vasıtasıyla koruyor.

Öte yandan şunu da gözden kaçırmayalım: &quot;metnin/delilin korunması&quot;, &quot;muradın/medlulün korunması&quot; anlamına gelmemektedir


Cebrail (a.s), Efendimiz (s.a.v)&#039;e bir tek din getirmiştir. Efendimiz (s.a.v) de bu dini Cebrail (a.s)&#039;dan aldığı gibi ashabına aktarmıştır. Bir önceki yazıda altını çizdiğim gibi bu &quot;aktarış&quot;ın iki boyutu vardır: &quot;Tebliğ&quot; ve &quot;beyan.&quot;

Bu din Sahabe&#039;ye gereği gibi hem tebliğ hem de beyan edilmiş, onlar da Efendimiz (s.a.v)&#039;den aldıklarını kendilerinden sonraki kuşağa aktarmışlardır. Sahabe kuşağı henüz hayattayken zuhur eden birtakım fırkalar, yeni ve farklı din telakkileri ile ortaya çıkmışlardır.

Bu noktaya dikkatinizi özellikle çekmek isterim. Bu fırkalar bu din telakkilerini Sahabe&#039;den almamışlardır. &quot;İ&#039;tizal&quot; kelimesinin ilk defa kim tarafından ve hangi bağlamda kullanıldığı konusunda Kelam Tarihi kitaplarında okuduğumuz nakillerden birisi şudur: el-Hasenu&#039;l-Basrî&#039;nin ilim meclisinde büyük günah işleyen kimsenin durumu tartışma konusu olmuş, talebelerinden Vâsıl b. Atâ, böyle kimselerin dinden çıkacağını, ancak küfre de girmeyeceğini, yani mü&#039;min de kâfir de sayılmayacağını söylemiştir. el-Hasenu&#039;l-Basrî&#039;nin Sahabe&#039;den devralınan din telakkisine uymadığı için reddettiği bu kabul neticesinde Vâsıl b. Atâ, onun meclisinden ayrılarak (i&#039;tizal ederek) kendi halkasını oluşturmuştur.

Bu olay bize, sadece &quot;i&#039;tizal&quot; kelimesinin kavramsal menşei hakkında bilgi vermekle kalmıyor; aynı zamanda &quot;i&#039;tizal&quot;in &quot;nev-zuhur&quot; bir hareket olarak Sahabe&#039;nin dünyasında yerinin bulunmadığını da anlatıyor.

Nitekim Tabakâtu&#039;l-Mu&#039;tezile yazarlarının, i&#039;tizal anlayışını gerilere atfetme gayretinin, birkaç sahabî ismine ve zorlama yorumlara dayandığını açık bir şekilde görüyoruz. İlgili eserlerde Sahabe&#039;nin ileri gelenlerine dayandırılan görüşler kısaca şöyledir: Hz. Ebû Bekr, Abdullah b. Mes&#039;ûd gibi sahabîlerin, hakkında nass bulunmayan bazı konularda ictihad ederken, &quot;Kendi görüşümle hükmediyorum; doğruysa Allah Teala&#039;dan, yanlışsa benden ve şaytandandır&quot; demeleri, Hz. Ömer&#039;in, hırsızlık yaptıktan sonra &quot;Allah&#039;ın bana yazdığı kaderle hırsızlık yaptım&quot; diyen birine, el kesme cezasının üstüne kırbaç vurdurması ve elinin kesilmesinin hırsızlık suçunun, kırbaçlanmasının ise Allah Teala&#039;ya iftira etmesinin cezası olduğunu söylemesi, Hz. Osman&#039;a ok atanların &quot;Allah attı&quot; iddiasına karşılık, &quot;Yalan söylüyorsunuz, Allah atsaydı ok hedefini şaşırmazdı&quot; demesi, Hz. Ali&#039;nin Sıffin sonrası Şam&#039;a gitmelerinin de gitmemelerinin de Allah&#039;ın kaderiyle (takdiriyle) olduğunu söylemesi, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas&#039;ın da bunlara benzer tarzda Cebriye&#039;nin görüşlerini çağrıştıran iddiaları reddetmeleri...

Bu argümanların, bu sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) Mu&#039;tezile&#039;nin ilk tabakası olarak zikredilmesi için kesinlikle yeterli ve tatmin edici olmadığı açıktır. Yine açıktır ki, &quot;Zikredilen bu örnekler neden Mu&#039;tezile&#039;nin görüşlerine delildir de Ehl-i Sünnet inancına delil değildir?&quot; sorusunun cevabı yoktur...

Bu zorlama yorumları bir yana bırakacak olursak, şu nokta gün gibi aşikârdır ki, Mu&#039;tezile&#039;ye karakterini veren &quot;el-menzile beyne&#039;l-menzileteyn&quot; (büyük günah işleyenin mü&#039;min de kâfir de olmayacağı, bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı), Allah Teala&#039;nın ahirette görülmesinin söz konusu olmayacağı, (özellikle bazı ilk mu&#039;tezilîlerden sadır olan) şefaat, kabir azabı... gibi hususların inkârı noktasında Sahabe&#039;den tek bir nakil bulmak dahi mümkün değildir.

Öyleyse i&#039;tizal tavrının da, haricîliğin de, diğerlerinin de Sahabe&#039;den devralınan İslam&#039;dan kaynaklanmadığını söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Bid&#039;at fırkaların bu noktada Sahabe ile kendi aralarında kurduğu ilişki, &quot;geçmişi kurgulamak&quot;tan başka bir şey değildir.

Bu gerçek bizi kaçınılmaz olarak şu noktaya götürecektir: Bid&#039;at fırkaların her biri Sünnet&#039;le ve Sahabe nesli ile şu veya bu ölçüde/şekilde çatışma içindedir. Zira bid&#039;at fırkalar ancak Sünnet ve Sahabe unsurlarını devre dışı bırakarak ya da istismar ederek bid&#039;at görüşlerini savunma/terviç etme şansına sahip olabilmişlerdir.

Efendimiz (s.a.v) bu fırkaların savunduğu farklı din telakkilerinin hepsini Sahabe&#039;ye aktarmış/öğretmiş olamayacağına göre, soru şudur: Efendimiz (s.a.v)&#039;den Sahabe&#039;ye (Allah hepsinden razı olsun) intikal eden din nerededir?

Mu&#039;tezile&#039;nin tasavvurundaki Allah ile Cebriye&#039;ninki, Haricîler&#039;in Sünnet tasavvuru ile Şia&#039;nınki... birbirine uymadığına göre, Efendimiz (s.a.v)&#039;den Sahabe&#039;ye intikal eden İslam&#039;ı nerede arayacağız? &quot;Bunlar bizim zenginliğimizdir&quot; absürtlüğüne prim vermeden hakikati nerede aramalıyız?

Kur&#039;an&#039;ın 6 bin küsur cümleden oluşan bir &quot;metin&quot; olarak korunmuşluğu bu probleme cevap teşkil etmediğine göre, ya ayağımızın altındaki zeminin hangi ayak oyunlarıyla kaydırılmakta olduğunu acilen fark edeceğiz, ya da tarih bir kere daha ve korkunç biçimde tekerrür edecek...



Mütevatir haberin şartlarını taşıyan hadis Hz. Peygamber&#039;in hadisleri, rivayet edenlerin sayısı yani azlığı-çokluğu bakımından genel olarak iki kısma ayrılır: Mütevâtir ve Âhâd. Mütevâtir hadis, Sahabeden itibaren her devirde yalan üzerinde birleşmeleri aklen tasavvur olunamayan topluluklar tarafından rivayet edilen hadistir. Başka bir ifade ile, mütevâtir haberin şartlarını kendisinde toplayan hadistir.

Bir hadisin mütevâtir sayılabilmesi için aşağıdaki şartları taşıması gerekir:

I) Mütevâtir hadis her devirde pek çok kimse tarafından rivayet edilmiş olmalıdır. Ancak her tabakadaki ravilerin asgarî sayısı için herhangi bir sınır tayîn ve tesbiti şart değildir. Gerçi yalan üzerinde anlaşmaları düşünülemeyecek kalabalığın en az 4, 5, 10, 12, 20, 40, 70 ve 300 küsur olması gerektiğini söyleyenler varsa da, bunların hiçbiri sözünü bu konuyla ilgili ciddî bir delile dayandıramamıştır (Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara 1973, s. 120-122). Önemli olan, hadisi, yalan üzerinde -kasıtlı veya kasıtsız- ittifaklarını aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun nakletmiş olmasıdır.

2) Ravilerin sayısında her hangi bir nesilde azalma olmamalıdır. Aksine sayının artışı haberin doğruluğunu teyid eder.

3) Olayı veya haberi ilk nakledenlerin görmüş veya duymuş olmaları gerekir. Aynı zamanda nakledilen husus mümkinattan olmalı, muhal olmamalıdır (Abdullah Sirâcuddîn, Şerhu&#039;l-Manzûmeti&#039;l-Beykûniyye, Halep 1372, s. 40).

Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır:

a) Lafzî mütevâtir: Senedin başından sonuna kadar her tabakada bütün ravilerin aynı lafızlarla rivayet ettikleri hadistir. Peygamber Efendimizin sözlerini her devirde pek çok kimsenin kelimesi kelimesine aynen nakletmesi tabiatıyla mümkün olamamıştır. Eğer böyle bir şart konulsaydı, harfiyyen akılda tutulamayacak bütün hadisler tamamen unutulmaya mahkum olurdu. Manâ ile rivayetin caiz görülmesi sebebiyle lafzî mütevâtir hadisler oldukça azdır. Aşağıdaki hadisler lafzî mütevâtire örnektir.

&quot;Kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennem&#039;deki yerine hazırlansın&quot;; &quot;Sarhoşluk veren her içki haramdır&quot;. &quot;Kim Allah rızası için bir cami yaparsa Allah da ona Cennet&#039;te bir ev hazırlar&quot;; &quot;Kur&#039;an yedi harf üzere inmiştir&quot;.

a) Manevî mütevâtir: Raviler tarafından değişik lafızlarla nakledilen bir mesele veya olay manâca mütevâtir sayılır. Bu tip rivayetlerde müşterek olan taraf mütevâtir demektir. Manevî mütevâtir hadisler hayli çoktur. Beş vakit namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler hep manevî mütevâtir derecesindedir. Meselâ, Hz. Peygamber&#039;in dua ederken ellerini kaldırdığına dair yüz kadar hadis rivayet edilmiştir. Ancak bunlarda müşterek olan taraf ellerin kaldırılmasıdır ve bu yönü mütevâtirdir.

Muhaddislere göre, mütevâtir hadisin ravilerini tek tek incelemeye gerek kalmaz. Ravilerin çokluğuna itibar edilir. Çünkü onların yalan üzerine ittifak edemeyecekleri kabul edilir. Dolayısıyla hem lafzî hem de manevî mütevâtir hadisin kesin bilgi verdiğinde bütün hadisçiler müttefiktirler (Nureddin el-Itr, Menhecü&#039;n-Nakd fi Ulûmi&#039;l-Hadîs, Dımaşk 1392/1972, s. 382; Subhi es-Sâlih, a.g.e., s. 124).

Mütevâtir hadisler, Akâid konularında bile tek başına delil sayılırlar. Bu yüzden mütevâtir olan haber-i Rasûlü inkâr eden küfre girer. Çünkü böyle bir haberi inkâr etmek, Peygamberi inkâr demektir. O da şüphesiz küfürdür (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1976, Mukaddime, s. 102).

Celâleddîn es-Suyûtî (911/1505) araştırmaları sonunda tevâtürüne hükmettiği hadisleri &quot;el-Ezhâru&#039;l-Mütenâsira fi&#039;l-Ahbâri&#039;l-Mütevâtira&quot; isimli kitabında toplamış, konularına göre tasnif ve tertip ederek kaynaklarını ve muhtelif senedlerini vermiştir (Ahmed Naim, a.g.e., s. 104).</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>KORUNMUŞLUK AÇISINDAN SÜNNET<br />
Modern zamanlarda bilincimize musallat edilen virüslerden birisi de, Kur&#8217;an&#8217;ın korunacağının Allah Teala tarafından garanti edildiği, buna mukabil Sünnet&#8217;in ilahî korumanın dışında kaldığı iddiasıdır. Bu iddia ayağına yer edindiğinde kaçınılmaz olarak sadece Kur&#8217;an, 6 bin küsur ayetten ibaret bir metin olarak itimada şayan olacak, onun dışındaki her şey modern müslümanın şüphe oklarının hedefinde bulunacaktır.</p>
<p>Bilincimize bu virüsü musallat edenler, &#8220;uydurma hadis&#8221; diye bir vakıa bulunduğunu herkesin itiraf ettiğini, ancak &#8220;uydurma Kur&#8217;an&#8221; diye bir şeyin hiçbir zaman söz konusu olmadığını, olamayacağını kabul etmemizi isterler.</p>
<p>Evet, Kur&#8217;an&#8217;ın ilahî garanti altında olduğunda şüphe yok. Ancak bu gerçek iki noktada manipüle ediliyor:</p>
<p>1. Kur&#8217;an&#8217;ın korunmuşluğu, &#8220;Kur&#8217;an&#8221; adı altında birtakım metinlerin uydurulmadığı/uydurulmayacağı anlamına gelmez. Birkaç yıl önce &#8220;el-Furkânu&#8217;l-Hakk&#8221; isimli uydurma bir kitabın ABD&#8217;de peydahlanıp piyasaya sürüldüğü haberi hafızalarımızdaki tazeliğini henüz kaybetmiş değil. (Kur&#8217;an surelerine nazire tarzında kaleme alınmış sureler ve pasajlar ihtiva eden bu müzevver kitap, bekleneni vermemiş olacak ki, gündemden çabuk düştü!)</p>
<p>Daha önemlisi var: Hindistan&#8217;ın Bankipore şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi&#8217;nde bulunan nüsha, tam anlamıyla bir &#8220;uydurma Kur&#8217;an&#8221;dır. Nüzul sırasına göre tertip edilmiş bulunan bu nüsha, sadece kimi ayetlerin içine serpiştirilmiş eklemelerle temayüz etmez; sonunda bulunan iki &#8220;sure&#8221; de onu farklı kılmaktadır. Bu &#8220;sure&#8221;lerden birisi, &#8220;Sûretu&#8217;n-Nûreyn&#8221; adını taşımaktadır. Kırk bir cümleden müteşekkil olan bu &#8220;sure&#8221;, Efendimiz (s.a.v) ve Hz. Ali (r.a)&#8217;den bahsetmektedir. Diğeri ise Şii Hüseyin b. Muhammed Takî en-Nûrî et-Tabersî&#8217;ye ait Faslu&#8217;l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi&#8217;l-Erbâb&#8217;da zikredilen Sûretu&#8217;l-Velâye&#8217;dir.1 (Bu &#8220;sure&#8221;, Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî&#8217;nin oğlu Şah Abdülazîz&#8217;in kaleme aldığı Muhtasaru&#8217;t-Tuhfeti&#8217;l-İsnâaşeriyye isimli eserde de zikredilmiştir.)</p>
<p>Şu halde, nasıl ki &#8220;Kur&#8217;an&#8221; adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin mevcudiyeti Kur&#8217;an&#8217;ın korunmuşluğuna gölge düşüremezse, &#8220;hadis&#8221; adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin bulunması da bütün olarak Hadis sahasını itham altına sokmaya yetmez!</p>
<p>2. Kur&#8217;an&#8217;ın korunmuşluğu, ne dediği okuyana göre değişen 6 bin küsur cümlenin korunmuşluğu değildir. Bilakis Kur&#8217;an&#8217;ın korunmuşluğu, Kur&#8217;an&#8217;ın bizden ne istediği konusundaki netliğin de korunmuşluğu demektir. Yani Allah Teala Kur&#8217;an&#8217;ı göndermekle iman, ahlak, tefekkür, tasavvur ve amel olarak nasıl bir çizgi izlememiz gerektiğini biz kullarına iletmiştir. Eğer Kur&#8217;an&#8217;daki 6 bin küsur cümle muradullahın tecellisi için bu noktalarda yeterli olsaydı, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın beyanı&#8221; gibi hayatî bir rolün Sünnet&#8217;e -yine bizzat Kur&#8217;an tarafından- verilmesinin hiçbir anlamı olmazdı!</p>
<p>Kur&#8217;an, Efendimiz (s.a.v)&#8217;e iki görev yüklemiştir: Tebliğ ve Beyan. Ve bize de ihtar etmiştir ki, Kur&#8217;an, Sünnet&#8217;in beyanına/açıklamasına ihtiyaç gösteren ayetler ihtiva etmektedir.</p>
<p>Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Eğer Allah Teala&#8217;nın bizden ne istediğini Efendimiz (s.a.v)&#8217;in beyanı olmadan anlayamıyorsak, Kur&#8217;an&#8217;ın sadece &#8220;tebliğ&#8221;inin değil, aynı zamanda &#8220;beyan&#8221;ının da korunmuş olması gerekir! Aksi halde Kur&#8217;an&#8217;ın sadece &#8220;tebliğ&#8221;inin korunmuş olmasının pratik hiçbir anlamı olmayacaktır.</p>
<p>Bütün bunlar şu noktayı açık bir şekilde önümüze koyuyor: Tarih içinde şu veya bu çevre tarafından şu veya bu gerekçeyle hadis uydurulmuş olmasından hareketle hadislerin tamamını &#8220;şüpheli&#8221; görmek ve töhmet altına sokmak, bir sonraki adımda Kur&#8217;an&#8217;ı da aynı töhmet tavrının hedefine koyacaktır.</p>
<p>Burada denebilir ki: &#8220;Sünnet başka, Hadis başkadır. Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın beyana muhtaç ayetlerinin fiilî/amelî olarak tefsir edilmesiyle oluşur ve Ümmet tarafından nesilden nesile &#8220;amelî olarak&#8221; aktarılmıştır. Burada herhangi bir şüphe yoktur. Ancak hadisler &#8220;amelî&#8221; olarak değil, &#8220;kavlî&#8221; olarak nakledilmişler ve nakledilirken de unutmak, yanılmak, eksik ya da fazla nakletmek&#8230; gibi birtakım ravi tasarruflarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Sünnet&#8217;in korunmuşluğundan söz edebiliriz, ama hadislerin korunmuşluğundan söz edemeyiz!</p>
<p>Bu yaklaşım ilk bakışta makul gibi görünmektedir. Ama birkaç noktada problemlidir:</p>
<p>A. Güvenilirliği, amelî olarak aktarılan namaz, oruç&#8230; gibi bazı temel ibadetlere indirgemek, dinin büyük bir kısmını bize aktaran hadisleri devre dışı bırakmak demektir. Bu da dinin büyük kısmının fiilen lağvedilmesi anlamına gelir.</p>
<p>B. Pek çok alanda &#8220;amelî rivayet&#8221; ile &#8220;kavlî rivayet&#8221;i birbirinden ayırmak mümkün değildir. Söz gelimi feraiz, alım-satım, nikâh-talak&#8230; ile ilgili rivayetler bu kapsamdadır. Hatta oruç, zekât gibi temel ibadetlerin de bu kapsamda olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Açıktır ki yüzyıllar boyunca Ümmet bunlar ve benzeri konularda &#8220;görerek&#8221; değil, &#8220;işiterek&#8221;, yani &#8220;amelî&#8221; nakle değil, &#8220;kavlî&#8221; nakle dayanarak amel etmiştir.</p>
<p>C. Bu Ümmet&#8217;in ulemasının sıhhati üzerinde söz birliği ve gereğince amel ettiği rivayetler, güvenilirlik bakımından &#8220;amelî nakil&#8221;den aşağı değildir.</p>
<p>Şu halde hadisleri -hangi gerekçeyle olursa olsun- toptan zan ve töhmet altına alan herhangi bir yaklaşımın sahih bir din tasavvuru ile alakası kurulamaz!</p>
<p>Yazının başında zikrettiğim &#8220;sadece Kur&#8217;an metninin korunduğu&#8221; tezi de aslında havadadır. Zira Allah Teala Kur&#8217;an&#8217;ı gökten indirdiği melekler vasıtasıyla ya da bir başka şekilde korumuyor. Bu ümmetin hafızları ve hafgızası vasıtasıyla koruyor.</p>
<p>Öte yandan şunu da gözden kaçırmayalım: &#8220;metnin/delilin korunması&#8221;, &#8220;muradın/medlulün korunması&#8221; anlamına gelmemektedir</p>
<p>Cebrail (a.s), Efendimiz (s.a.v)&#8217;e bir tek din getirmiştir. Efendimiz (s.a.v) de bu dini Cebrail (a.s)&#8217;dan aldığı gibi ashabına aktarmıştır. Bir önceki yazıda altını çizdiğim gibi bu &#8220;aktarış&#8221;ın iki boyutu vardır: &#8220;Tebliğ&#8221; ve &#8220;beyan.&#8221;</p>
<p>Bu din Sahabe&#8217;ye gereği gibi hem tebliğ hem de beyan edilmiş, onlar da Efendimiz (s.a.v)&#8217;den aldıklarını kendilerinden sonraki kuşağa aktarmışlardır. Sahabe kuşağı henüz hayattayken zuhur eden birtakım fırkalar, yeni ve farklı din telakkileri ile ortaya çıkmışlardır.</p>
<p>Bu noktaya dikkatinizi özellikle çekmek isterim. Bu fırkalar bu din telakkilerini Sahabe&#8217;den almamışlardır. &#8220;İ&#8217;tizal&#8221; kelimesinin ilk defa kim tarafından ve hangi bağlamda kullanıldığı konusunda Kelam Tarihi kitaplarında okuduğumuz nakillerden birisi şudur: el-Hasenu&#8217;l-Basrî&#8217;nin ilim meclisinde büyük günah işleyen kimsenin durumu tartışma konusu olmuş, talebelerinden Vâsıl b. Atâ, böyle kimselerin dinden çıkacağını, ancak küfre de girmeyeceğini, yani mü&#8217;min de kâfir de sayılmayacağını söylemiştir. el-Hasenu&#8217;l-Basrî&#8217;nin Sahabe&#8217;den devralınan din telakkisine uymadığı için reddettiği bu kabul neticesinde Vâsıl b. Atâ, onun meclisinden ayrılarak (i&#8217;tizal ederek) kendi halkasını oluşturmuştur.</p>
<p>Bu olay bize, sadece &#8220;i&#8217;tizal&#8221; kelimesinin kavramsal menşei hakkında bilgi vermekle kalmıyor; aynı zamanda &#8220;i&#8217;tizal&#8221;in &#8220;nev-zuhur&#8221; bir hareket olarak Sahabe&#8217;nin dünyasında yerinin bulunmadığını da anlatıyor.</p>
<p>Nitekim Tabakâtu&#8217;l-Mu&#8217;tezile yazarlarının, i&#8217;tizal anlayışını gerilere atfetme gayretinin, birkaç sahabî ismine ve zorlama yorumlara dayandığını açık bir şekilde görüyoruz. İlgili eserlerde Sahabe&#8217;nin ileri gelenlerine dayandırılan görüşler kısaca şöyledir: Hz. Ebû Bekr, Abdullah b. Mes&#8217;ûd gibi sahabîlerin, hakkında nass bulunmayan bazı konularda ictihad ederken, &#8220;Kendi görüşümle hükmediyorum; doğruysa Allah Teala&#8217;dan, yanlışsa benden ve şaytandandır&#8221; demeleri, Hz. Ömer&#8217;in, hırsızlık yaptıktan sonra &#8220;Allah&#8217;ın bana yazdığı kaderle hırsızlık yaptım&#8221; diyen birine, el kesme cezasının üstüne kırbaç vurdurması ve elinin kesilmesinin hırsızlık suçunun, kırbaçlanmasının ise Allah Teala&#8217;ya iftira etmesinin cezası olduğunu söylemesi, Hz. Osman&#8217;a ok atanların &#8220;Allah attı&#8221; iddiasına karşılık, &#8220;Yalan söylüyorsunuz, Allah atsaydı ok hedefini şaşırmazdı&#8221; demesi, Hz. Ali&#8217;nin Sıffin sonrası Şam&#8217;a gitmelerinin de gitmemelerinin de Allah&#8217;ın kaderiyle (takdiriyle) olduğunu söylemesi, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas&#8217;ın da bunlara benzer tarzda Cebriye&#8217;nin görüşlerini çağrıştıran iddiaları reddetmeleri&#8230;</p>
<p>Bu argümanların, bu sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) Mu&#8217;tezile&#8217;nin ilk tabakası olarak zikredilmesi için kesinlikle yeterli ve tatmin edici olmadığı açıktır. Yine açıktır ki, &#8220;Zikredilen bu örnekler neden Mu&#8217;tezile&#8217;nin görüşlerine delildir de Ehl-i Sünnet inancına delil değildir?&#8221; sorusunun cevabı yoktur&#8230;</p>
<p>Bu zorlama yorumları bir yana bırakacak olursak, şu nokta gün gibi aşikârdır ki, Mu&#8217;tezile&#8217;ye karakterini veren &#8220;el-menzile beyne&#8217;l-menzileteyn&#8221; (büyük günah işleyenin mü&#8217;min de kâfir de olmayacağı, bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı), Allah Teala&#8217;nın ahirette görülmesinin söz konusu olmayacağı, (özellikle bazı ilk mu&#8217;tezilîlerden sadır olan) şefaat, kabir azabı&#8230; gibi hususların inkârı noktasında Sahabe&#8217;den tek bir nakil bulmak dahi mümkün değildir.</p>
<p>Öyleyse i&#8217;tizal tavrının da, haricîliğin de, diğerlerinin de Sahabe&#8217;den devralınan İslam&#8217;dan kaynaklanmadığını söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Bid&#8217;at fırkaların bu noktada Sahabe ile kendi aralarında kurduğu ilişki, &#8220;geçmişi kurgulamak&#8221;tan başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu gerçek bizi kaçınılmaz olarak şu noktaya götürecektir: Bid&#8217;at fırkaların her biri Sünnet&#8217;le ve Sahabe nesli ile şu veya bu ölçüde/şekilde çatışma içindedir. Zira bid&#8217;at fırkalar ancak Sünnet ve Sahabe unsurlarını devre dışı bırakarak ya da istismar ederek bid&#8217;at görüşlerini savunma/terviç etme şansına sahip olabilmişlerdir.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v) bu fırkaların savunduğu farklı din telakkilerinin hepsini Sahabe&#8217;ye aktarmış/öğretmiş olamayacağına göre, soru şudur: Efendimiz (s.a.v)&#8217;den Sahabe&#8217;ye (Allah hepsinden razı olsun) intikal eden din nerededir?</p>
<p>Mu&#8217;tezile&#8217;nin tasavvurundaki Allah ile Cebriye&#8217;ninki, Haricîler&#8217;in Sünnet tasavvuru ile Şia&#8217;nınki&#8230; birbirine uymadığına göre, Efendimiz (s.a.v)&#8217;den Sahabe&#8217;ye intikal eden İslam&#8217;ı nerede arayacağız? &#8220;Bunlar bizim zenginliğimizdir&#8221; absürtlüğüne prim vermeden hakikati nerede aramalıyız?</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın 6 bin küsur cümleden oluşan bir &#8220;metin&#8221; olarak korunmuşluğu bu probleme cevap teşkil etmediğine göre, ya ayağımızın altındaki zeminin hangi ayak oyunlarıyla kaydırılmakta olduğunu acilen fark edeceğiz, ya da tarih bir kere daha ve korkunç biçimde tekerrür edecek&#8230;</p>
<p>Mütevatir haberin şartlarını taşıyan hadis Hz. Peygamber&#8217;in hadisleri, rivayet edenlerin sayısı yani azlığı-çokluğu bakımından genel olarak iki kısma ayrılır: Mütevâtir ve Âhâd. Mütevâtir hadis, Sahabeden itibaren her devirde yalan üzerinde birleşmeleri aklen tasavvur olunamayan topluluklar tarafından rivayet edilen hadistir. Başka bir ifade ile, mütevâtir haberin şartlarını kendisinde toplayan hadistir.</p>
<p>Bir hadisin mütevâtir sayılabilmesi için aşağıdaki şartları taşıması gerekir:</p>
<p>I) Mütevâtir hadis her devirde pek çok kimse tarafından rivayet edilmiş olmalıdır. Ancak her tabakadaki ravilerin asgarî sayısı için herhangi bir sınır tayîn ve tesbiti şart değildir. Gerçi yalan üzerinde anlaşmaları düşünülemeyecek kalabalığın en az 4, 5, 10, 12, 20, 40, 70 ve 300 küsur olması gerektiğini söyleyenler varsa da, bunların hiçbiri sözünü bu konuyla ilgili ciddî bir delile dayandıramamıştır (Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara 1973, s. 120-122). Önemli olan, hadisi, yalan üzerinde -kasıtlı veya kasıtsız- ittifaklarını aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun nakletmiş olmasıdır.</p>
<p>2) Ravilerin sayısında her hangi bir nesilde azalma olmamalıdır. Aksine sayının artışı haberin doğruluğunu teyid eder.</p>
<p>3) Olayı veya haberi ilk nakledenlerin görmüş veya duymuş olmaları gerekir. Aynı zamanda nakledilen husus mümkinattan olmalı, muhal olmamalıdır (Abdullah Sirâcuddîn, Şerhu&#8217;l-Manzûmeti&#8217;l-Beykûniyye, Halep 1372, s. 40).</p>
<p>Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır:</p>
<p>a) Lafzî mütevâtir: Senedin başından sonuna kadar her tabakada bütün ravilerin aynı lafızlarla rivayet ettikleri hadistir. Peygamber Efendimizin sözlerini her devirde pek çok kimsenin kelimesi kelimesine aynen nakletmesi tabiatıyla mümkün olamamıştır. Eğer böyle bir şart konulsaydı, harfiyyen akılda tutulamayacak bütün hadisler tamamen unutulmaya mahkum olurdu. Manâ ile rivayetin caiz görülmesi sebebiyle lafzî mütevâtir hadisler oldukça azdır. Aşağıdaki hadisler lafzî mütevâtire örnektir.</p>
<p>&#8220;Kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennem&#8217;deki yerine hazırlansın&#8221;; &#8220;Sarhoşluk veren her içki haramdır&#8221;. &#8220;Kim Allah rızası için bir cami yaparsa Allah da ona Cennet&#8217;te bir ev hazırlar&#8221;; &#8220;Kur&#8217;an yedi harf üzere inmiştir&#8221;.</p>
<p>a) Manevî mütevâtir: Raviler tarafından değişik lafızlarla nakledilen bir mesele veya olay manâca mütevâtir sayılır. Bu tip rivayetlerde müşterek olan taraf mütevâtir demektir. Manevî mütevâtir hadisler hayli çoktur. Beş vakit namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler hep manevî mütevâtir derecesindedir. Meselâ, Hz. Peygamber&#8217;in dua ederken ellerini kaldırdığına dair yüz kadar hadis rivayet edilmiştir. Ancak bunlarda müşterek olan taraf ellerin kaldırılmasıdır ve bu yönü mütevâtirdir.</p>
<p>Muhaddislere göre, mütevâtir hadisin ravilerini tek tek incelemeye gerek kalmaz. Ravilerin çokluğuna itibar edilir. Çünkü onların yalan üzerine ittifak edemeyecekleri kabul edilir. Dolayısıyla hem lafzî hem de manevî mütevâtir hadisin kesin bilgi verdiğinde bütün hadisçiler müttefiktirler (Nureddin el-Itr, Menhecü&#8217;n-Nakd fi Ulûmi&#8217;l-Hadîs, Dımaşk 1392/1972, s. 382; Subhi es-Sâlih, a.g.e., s. 124).</p>
<p>Mütevâtir hadisler, Akâid konularında bile tek başına delil sayılırlar. Bu yüzden mütevâtir olan haber-i Rasûlü inkâr eden küfre girer. Çünkü böyle bir haberi inkâr etmek, Peygamberi inkâr demektir. O da şüphesiz küfürdür (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1976, Mukaddime, s. 102).</p>
<p>Celâleddîn es-Suyûtî (911/1505) araştırmaları sonunda tevâtürüne hükmettiği hadisleri &#8220;el-Ezhâru&#8217;l-Mütenâsira fi&#8217;l-Ahbâri&#8217;l-Mütevâtira&#8221; isimli kitabında toplamış, konularına göre tasnif ve tertip ederek kaynaklarını ve muhtelif senedlerini vermiştir (Ahmed Naim, a.g.e., s. 104).</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Adem tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/comment-page-1/#comment-9166</link>
		<dc:creator>Adem</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Jan 2009 21:55:13 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=127#comment-9166</guid>
		<description>Dini çevrelerde Kur&#039;an-ı Kerîm&#039;in de mushaf haline gelene kadar sahabe tarafından tevatür yoluyla muhafaza edildiği kabul edilir. Oysa Kur&#039;an-ı Kerîm tevatür yolla değil bizzat Hz. Muhammed hayatta iken yazıya geçirilmiştir. Kısaca dilden dile büyük kalabalıklar tarafından aktarılan bir kitap değildir. Bilimsel ifadeyle yazıyla ulaşan haberler mütevatir haber olarak nitelendirilmez. Yazının doğruluğundan emin olunduğu zaman metin kesin bilgi içerir.

Mütevatir haber büyük bir kalabalığın başka bir kalabalığa aktardığı haberdir. Pekala, bir kral halkını bir sözü aktarma konusunda ikna edebilir. Bu açıdan mütevatir haber kesinlik ifade etmez. %80-99 arasında doğru kabul edilir. Asla yüzde yüz doğru olduğu söylenemez. Bazen büyük kalabalıkların doğru olmayan, yanlış ve yalan haberler aktardığı da görülmüştür. Nitekim dünya dinlerindeki yanlış ve batıl inançların büyük kalabalıklar tarafından aktarıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Hıristiyanların haram kabul etmedikleri domuz eti ve içki ile ilgili haberleri 10-100 kişi değil binlerce insan aktarmıştır. Hinduizme inananların sığır konusundaki geçmişten aldıkları haberler de büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu haberlerin tamamı mütevatir haberdir.

Hadisler konusunda ahad (tek kanallı) hadisler zan ifade ederken, mütevatir (çok kanallı) hadisler ise zan ifade etmekle birlikte doğru olma olasılığı yüksek olan hadis demektir.

Kur&#039;an-ı Kerîm bilginin doğruluğu konusunda kalabalıkların getirdiği haberlere itibar etmekle beraber onların getirdiği haberi yüzde yüz doğru kabul etmez. Bu konuda sorgulayıcı yaklaşmayı ve akıl yürütmeyi gerekli görür. &quot;Onlara, &quot;Allah&#039;ın indirdiğine uyun!&quot; denildiğinde bazıları: &quot;Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!&quot; diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?&quot; Bakara suresi, 170</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Dini çevrelerde Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;in de mushaf haline gelene kadar sahabe tarafından tevatür yoluyla muhafaza edildiği kabul edilir. Oysa Kur&#8217;an-ı Kerîm tevatür yolla değil bizzat Hz. Muhammed hayatta iken yazıya geçirilmiştir. Kısaca dilden dile büyük kalabalıklar tarafından aktarılan bir kitap değildir. Bilimsel ifadeyle yazıyla ulaşan haberler mütevatir haber olarak nitelendirilmez. Yazının doğruluğundan emin olunduğu zaman metin kesin bilgi içerir.</p>
<p>Mütevatir haber büyük bir kalabalığın başka bir kalabalığa aktardığı haberdir. Pekala, bir kral halkını bir sözü aktarma konusunda ikna edebilir. Bu açıdan mütevatir haber kesinlik ifade etmez. %80-99 arasında doğru kabul edilir. Asla yüzde yüz doğru olduğu söylenemez. Bazen büyük kalabalıkların doğru olmayan, yanlış ve yalan haberler aktardığı da görülmüştür. Nitekim dünya dinlerindeki yanlış ve batıl inançların büyük kalabalıklar tarafından aktarıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Hıristiyanların haram kabul etmedikleri domuz eti ve içki ile ilgili haberleri 10-100 kişi değil binlerce insan aktarmıştır. Hinduizme inananların sığır konusundaki geçmişten aldıkları haberler de büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu haberlerin tamamı mütevatir haberdir.</p>
<p>Hadisler konusunda ahad (tek kanallı) hadisler zan ifade ederken, mütevatir (çok kanallı) hadisler ise zan ifade etmekle birlikte doğru olma olasılığı yüksek olan hadis demektir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerîm bilginin doğruluğu konusunda kalabalıkların getirdiği haberlere itibar etmekle beraber onların getirdiği haberi yüzde yüz doğru kabul etmez. Bu konuda sorgulayıcı yaklaşmayı ve akıl yürütmeyi gerekli görür. &#8220;Onlara, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun!&#8221; denildiğinde bazıları: &#8220;Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!&#8221; diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?&#8221; Bakara suresi, 170</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>enes tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/comment-page-1/#comment-6056</link>
		<dc:creator>enes</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Apr 2008 09:45:38 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=127#comment-6056</guid>
		<description>Sünnetle İstidlal/Delil Getirmek

——————————————————————————–

Sünnetin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in sözleri, fiilleri ve sükutu olduğu ve Kur’an gibi Sünnete tabi olmanın da vacip olduğu bilinmektedir. Ancak elbette ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bir sözü söylediğinin veya bir fiili yaptığının veya bir söz ve fiil karşısında sükût ettiğinin tespit edilmesi gerekir. Sünnet tespit edildiğinde, gerek Şer’î hükümlerde olsun, gerekse akaidde olsun, Sünnetle istidla/delil getirmek sahih olur.

Sünnet bu tespit edilmeye binaen hüccet sayılır ve böylece Şer’î hüküm veya inanılması gereken akide ile ilgili hususlardan birisi sayılır. Ancak Sünnetin tespit edilmesi; ya kesinliği yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan yeterli sayıdaki bir topluluğun rivayeti şartıyla, Sahabeden bir topluluğun Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den, Tabiinden bir topluluğun Sahabeden ve Tabii’t Tabiinden bir topluluğun da Tabiinden rivayet etmesi ile gerçekleşir ki Sünnetin bu türüne “Mütevatir Sünnet” veya “Haber-i Mütevatir” denir. Ya da Sünnetin tespit edilmesi; Tabii’t Tabiinden bir kişinin veya farklı kişilerin Tabiinden, Tabiinden bir kişinin veya birilerinin Sahabeden, bir Sahabenin veya farklı Sahabelerin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayeti şeklinde sübutu zanni olur. Hadisin bu türüne de “Ahad Hadis” veya “Haber-i Ahad” denilir. Buradan hareketle, Haber-i Mütevatir ve Haber-i Ahad yoluyla rivayet edilen fakat Tabiin veya Tabii Tabiin asrında meşhur olan “Haber-i Meşhur” veya “Haber-i Müstefid”, Haber-i Ahad kapsamında olup üçüncü bir Hadis grubunu oluşturmaz. Çünkü Haber-i Ahad derecesinden tevatür derecesine ulaşmadığı için delil getirmedeki konumu da değişmez. İster Sahabe, ister Tabiin, isterse Tabii Tabiin asrında olsun, rivayet zincirindeki sıralamalardan herhangi birisinde “Ahad” varsa Hadis, Ahad Haber sayılır. Hatta iki halkada tevatür olsa birisinde ise ahad rivayet olsa bile durum değişmez. Dolayısıyla Sünnet ya “Mütevatirdir” ya da “Ahad”dır. Bir üçüncüsü yoktur.

“Haber-i Ahad”, sahih veya hasen olduğu zaman, ister ibadet, ister muamelat ister cezalarla ilgili hükümler olsun Şer’î hükümlerin tamamında delil olarak kullanılır ve onunla amel etmek de gerekir. Haber-i Ahad ile delil getirmek haktır. Şer’î hükümlerin ispatında Haber-i Ahad ile delil getirmek Şer’an sabittir ve bu konuda Sahabenin Allah onlardan razı olsun icmaı vardır. Şeriatın, bir davanın ispatı konusunda bir kişinin şehadetine itibar etmesi bunun delilidir. Şehadet ise bir Haber-i Ahaddır. Sünnetin rivayetinin ve Haber-i Ahadın kabulü şehadetin kabulüne kıyas edilir. Bu durum Kur’an’ın nassı ile sabittir. Kur’an mali konularda iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetine göre hüküm vermektedir. Zinada dört erkeğin şehadetini, hadlerde ve kısasta iki erkeğin şehadetini esas almaktadır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir şahidin şehadeti ve hak sahibinin yemin etmesine göre hüküm veriyor, emzirme konusunda ise yalnızca bir kadının şehadetini kabul ediyordu. Bunların hepsi Haber-i Ahaddır. Sahabenin hepsi de aynı esas üzere yürüdü ve onlardan herhangi birinin buna muhalefet ettiği rivayet edilmedi. Yargıda yalanın yanında doğrunun tercih edilmesinin bağlayıcılığı vardır. Şüpheler olduğu sürece, bir haber yalan töhmeti altında kalacağı için doğruluk ortadan kalkar ve sabit olmaz. Bu bağlayıcılık ancak Haber-i Ahad ile amelde geçerlidir. Yalanın yanında doğrunun tercih edilmesi için hadisi rivayet eden ravide adalet, sika/güvenilir olma zapt, hadisi rivayet ettiği kişiyi görmüş olma ve yaptığı rivayette takvalı olma özellikleri bulundukça, yalan zannı/şüphesi yok olur ve böylece de ravi hakkında bu şüphe sabit olmaz. Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayet edilen Haber-i Ahad ile amel etmek kıyasen vacib olur. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’den bize ulaşan bir Haber-i Ahadı bir hükme delil kabul etmek, şehadetin kabulü ve onun gereğince bir konuda hükmetmek gibidir. Böylece Haber-i Ahad, Kur’an’ın işaret ettiği bir delil ile hüccet/delil kabul edilir.

Bu hususa işaret etmek üzere Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

نَضَّرَ اللَّهُ عَبْدًا سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ “Benim sözümü, işitip onu kavrayan ve gereğini yerine getirenin Allah yüzünü nurlandırsın. Fakih olmadığı halde fıkhı taşıyan niceleri vardır. Kendinden daha fakih olana fıkhı ulaştıran nice fıkıh taşıyıcıları vardır.”[1]

Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem hadisinde نضرالله عبيداً ifadesi yerine نضرالله عيداً ifadesini kullanıyor. عبدا kelimesi cins isim olup bir veya daha çok kişiler için kullanılır. Buna göre hadis, Resulün hadislerini nakleden bir veya birden fazla sayıdaki kişileri övdüğü anlamını vermektedir.

Üstelik Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem sözünün ezberlenmesine, yerine getirilmesine çağırıyor. Bu nedenle onun sözünü tek veya toplu halde iken işiten herkese bu farz olmaktadır. Onun gereğini yerine getirenin ve kendisi dışındaki bir şahsa onu nakledenin diğer kimse üzerinde etki bırakabilmesi, nakilcinin sözü kabul edilebilir olduğunda geçerlidir. Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in hadisini başkalarına ulaştırma çağrısı, onun sözünü kabule çağrıdır ki bu da hadisi nakledenin naklettiği hadisin Resulün sözü olduğunu doğrulamasını yani nakilcinin güvenilir, emin, takva sahibi, zapt sıfatına sahip, neyi taşıdığını ve neye çağırdığının bilincinde olmasını gerektirir. Böylece raviden yalan söylemiş olma zannı tamamen ortadan kalksın ve ravinin doğru söylediği kanaati tercih edilsin. Bu da, Sünnetin sarahatıyla ve delaletiyle Haber-i Ahadın hüccet olduğunun delilidir.

Bütün bunlara ilave olarak Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem, oniki elçiyi kendilerini İslâm’a davet etmek üzere oniki krala gönderiyordu. Bu olayda her krala yalnızca tek elçi gönderilmişti. Eğer Haber-i Ahad ile yapılan bir tebliğe bağlanmak caiz olmasaydı Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem İslâm’ın tebliğinde bir kişinin gönderilmesiyle yetinmezdi. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu ameli de Haber-i Ahadın tebliğde hüccet olduğunun apaçık delilidir.

Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem elçilerinden birisi vasıtasıyla valilerine yazılar gönderdiği halde valilerinden hiçbirinin aklında Resulün mektubunu ulaştıran elçinin bir kişi olmasından dolayı Resulün emrini infaz etmeyi terk etmek gibi bir düşünce geçmiyordu. Bilakis valiler, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in elçisinin kendilerine ulaştırdığı hükümlere ve emirlere bağlanıyorlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu hareketi de Haber-i Ahadın hüccet olduğuna, Şer’î hükümlerde, Resulün emirlerinde ve yasaklamalarında haberi ahad ile amel etmenin vacib oluşuna açıkça delalet etmektedir. Yoksa Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem valilerine bir elçi göndermekle yetinmezdi.

Raviye güvendikleri sürece Sahabe-i Kiram’ın Haberi Ahadı kabul ettikleri, Haber-i Ahad ile amelin onlar arasında meşhur bir olay ve çokça yapılan bir davranış olduğu sabittir. Aynı zamanda Haber-i Vahid olduğu için kendilerine ulaşan bir haberi herhangi bir Sahabenin reddettiğine dair bir olay da yoktur. Sahabe ancak raviye güvenmedikleri zaman ravinin verdiği haberi kabul etmiyorlardı. Böylece Kitap, Sünnet ve Sahabenin icmaı ile Haber-i Ahadın, İslâm’ın tebliğinde ve Şer’î hükümlerde hüccet olduğu sabittir.

——————————————————————————–

[1] İbni Mace,Mukaddime, 232; Ahmed b. Hanbel, Bakî Müs. Mukessirîn, 12871, Müs. Medineyyîn, 16153; Daremi, Mukaddimeh, 230</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sünnetle İstidlal/Delil Getirmek</p>
<p>——————————————————————————–</p>
<p>Sünnetin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in sözleri, fiilleri ve sükutu olduğu ve Kur’an gibi Sünnete tabi olmanın da vacip olduğu bilinmektedir. Ancak elbette ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bir sözü söylediğinin veya bir fiili yaptığının veya bir söz ve fiil karşısında sükût ettiğinin tespit edilmesi gerekir. Sünnet tespit edildiğinde, gerek Şer’î hükümlerde olsun, gerekse akaidde olsun, Sünnetle istidla/delil getirmek sahih olur.</p>
<p>Sünnet bu tespit edilmeye binaen hüccet sayılır ve böylece Şer’î hüküm veya inanılması gereken akide ile ilgili hususlardan birisi sayılır. Ancak Sünnetin tespit edilmesi; ya kesinliği yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan yeterli sayıdaki bir topluluğun rivayeti şartıyla, Sahabeden bir topluluğun Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den, Tabiinden bir topluluğun Sahabeden ve Tabii’t Tabiinden bir topluluğun da Tabiinden rivayet etmesi ile gerçekleşir ki Sünnetin bu türüne “Mütevatir Sünnet” veya “Haber-i Mütevatir” denir. Ya da Sünnetin tespit edilmesi; Tabii’t Tabiinden bir kişinin veya farklı kişilerin Tabiinden, Tabiinden bir kişinin veya birilerinin Sahabeden, bir Sahabenin veya farklı Sahabelerin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayeti şeklinde sübutu zanni olur. Hadisin bu türüne de “Ahad Hadis” veya “Haber-i Ahad” denilir. Buradan hareketle, Haber-i Mütevatir ve Haber-i Ahad yoluyla rivayet edilen fakat Tabiin veya Tabii Tabiin asrında meşhur olan “Haber-i Meşhur” veya “Haber-i Müstefid”, Haber-i Ahad kapsamında olup üçüncü bir Hadis grubunu oluşturmaz. Çünkü Haber-i Ahad derecesinden tevatür derecesine ulaşmadığı için delil getirmedeki konumu da değişmez. İster Sahabe, ister Tabiin, isterse Tabii Tabiin asrında olsun, rivayet zincirindeki sıralamalardan herhangi birisinde “Ahad” varsa Hadis, Ahad Haber sayılır. Hatta iki halkada tevatür olsa birisinde ise ahad rivayet olsa bile durum değişmez. Dolayısıyla Sünnet ya “Mütevatirdir” ya da “Ahad”dır. Bir üçüncüsü yoktur.</p>
<p>“Haber-i Ahad”, sahih veya hasen olduğu zaman, ister ibadet, ister muamelat ister cezalarla ilgili hükümler olsun Şer’î hükümlerin tamamında delil olarak kullanılır ve onunla amel etmek de gerekir. Haber-i Ahad ile delil getirmek haktır. Şer’î hükümlerin ispatında Haber-i Ahad ile delil getirmek Şer’an sabittir ve bu konuda Sahabenin Allah onlardan razı olsun icmaı vardır. Şeriatın, bir davanın ispatı konusunda bir kişinin şehadetine itibar etmesi bunun delilidir. Şehadet ise bir Haber-i Ahaddır. Sünnetin rivayetinin ve Haber-i Ahadın kabulü şehadetin kabulüne kıyas edilir. Bu durum Kur’an’ın nassı ile sabittir. Kur’an mali konularda iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetine göre hüküm vermektedir. Zinada dört erkeğin şehadetini, hadlerde ve kısasta iki erkeğin şehadetini esas almaktadır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir şahidin şehadeti ve hak sahibinin yemin etmesine göre hüküm veriyor, emzirme konusunda ise yalnızca bir kadının şehadetini kabul ediyordu. Bunların hepsi Haber-i Ahaddır. Sahabenin hepsi de aynı esas üzere yürüdü ve onlardan herhangi birinin buna muhalefet ettiği rivayet edilmedi. Yargıda yalanın yanında doğrunun tercih edilmesinin bağlayıcılığı vardır. Şüpheler olduğu sürece, bir haber yalan töhmeti altında kalacağı için doğruluk ortadan kalkar ve sabit olmaz. Bu bağlayıcılık ancak Haber-i Ahad ile amelde geçerlidir. Yalanın yanında doğrunun tercih edilmesi için hadisi rivayet eden ravide adalet, sika/güvenilir olma zapt, hadisi rivayet ettiği kişiyi görmüş olma ve yaptığı rivayette takvalı olma özellikleri bulundukça, yalan zannı/şüphesi yok olur ve böylece de ravi hakkında bu şüphe sabit olmaz. Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayet edilen Haber-i Ahad ile amel etmek kıyasen vacib olur. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’den bize ulaşan bir Haber-i Ahadı bir hükme delil kabul etmek, şehadetin kabulü ve onun gereğince bir konuda hükmetmek gibidir. Böylece Haber-i Ahad, Kur’an’ın işaret ettiği bir delil ile hüccet/delil kabul edilir.</p>
<p>Bu hususa işaret etmek üzere Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>نَضَّرَ اللَّهُ عَبْدًا سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ “Benim sözümü, işitip onu kavrayan ve gereğini yerine getirenin Allah yüzünü nurlandırsın. Fakih olmadığı halde fıkhı taşıyan niceleri vardır. Kendinden daha fakih olana fıkhı ulaştıran nice fıkıh taşıyıcıları vardır.”[1]</p>
<p>Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem hadisinde نضرالله عبيداً ifadesi yerine نضرالله عيداً ifadesini kullanıyor. عبدا kelimesi cins isim olup bir veya daha çok kişiler için kullanılır. Buna göre hadis, Resulün hadislerini nakleden bir veya birden fazla sayıdaki kişileri övdüğü anlamını vermektedir.</p>
<p>Üstelik Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem sözünün ezberlenmesine, yerine getirilmesine çağırıyor. Bu nedenle onun sözünü tek veya toplu halde iken işiten herkese bu farz olmaktadır. Onun gereğini yerine getirenin ve kendisi dışındaki bir şahsa onu nakledenin diğer kimse üzerinde etki bırakabilmesi, nakilcinin sözü kabul edilebilir olduğunda geçerlidir. Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in hadisini başkalarına ulaştırma çağrısı, onun sözünü kabule çağrıdır ki bu da hadisi nakledenin naklettiği hadisin Resulün sözü olduğunu doğrulamasını yani nakilcinin güvenilir, emin, takva sahibi, zapt sıfatına sahip, neyi taşıdığını ve neye çağırdığının bilincinde olmasını gerektirir. Böylece raviden yalan söylemiş olma zannı tamamen ortadan kalksın ve ravinin doğru söylediği kanaati tercih edilsin. Bu da, Sünnetin sarahatıyla ve delaletiyle Haber-i Ahadın hüccet olduğunun delilidir.</p>
<p>Bütün bunlara ilave olarak Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem, oniki elçiyi kendilerini İslâm’a davet etmek üzere oniki krala gönderiyordu. Bu olayda her krala yalnızca tek elçi gönderilmişti. Eğer Haber-i Ahad ile yapılan bir tebliğe bağlanmak caiz olmasaydı Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem İslâm’ın tebliğinde bir kişinin gönderilmesiyle yetinmezdi. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu ameli de Haber-i Ahadın tebliğde hüccet olduğunun apaçık delilidir.</p>
<p>Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem elçilerinden birisi vasıtasıyla valilerine yazılar gönderdiği halde valilerinden hiçbirinin aklında Resulün mektubunu ulaştıran elçinin bir kişi olmasından dolayı Resulün emrini infaz etmeyi terk etmek gibi bir düşünce geçmiyordu. Bilakis valiler, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in elçisinin kendilerine ulaştırdığı hükümlere ve emirlere bağlanıyorlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu hareketi de Haber-i Ahadın hüccet olduğuna, Şer’î hükümlerde, Resulün emirlerinde ve yasaklamalarında haberi ahad ile amel etmenin vacib oluşuna açıkça delalet etmektedir. Yoksa Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem valilerine bir elçi göndermekle yetinmezdi.</p>
<p>Raviye güvendikleri sürece Sahabe-i Kiram’ın Haberi Ahadı kabul ettikleri, Haber-i Ahad ile amelin onlar arasında meşhur bir olay ve çokça yapılan bir davranış olduğu sabittir. Aynı zamanda Haber-i Vahid olduğu için kendilerine ulaşan bir haberi herhangi bir Sahabenin reddettiğine dair bir olay da yoktur. Sahabe ancak raviye güvenmedikleri zaman ravinin verdiği haberi kabul etmiyorlardı. Böylece Kitap, Sünnet ve Sahabenin icmaı ile Haber-i Ahadın, İslâm’ın tebliğinde ve Şer’î hükümlerde hüccet olduğu sabittir.</p>
<p>——————————————————————————–</p>
<p>[1] İbni Mace,Mukaddime, 232; Ahmed b. Hanbel, Bakî Müs. Mukessirîn, 12871, Müs. Medineyyîn, 16153; Daremi, Mukaddimeh, 230</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>samet tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/01/mutevatir-hadis-var-midir/comment-page-1/#comment-1493</link>
		<dc:creator>samet</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Oct 2007 21:48:29 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=127#comment-1493</guid>
		<description>Selamun Aleyküm Kaç tane mütevatir hadis vardır.bunları inkar eden küfre girermi? Mütevatir hadislerden elinizde varsa bize email atarmısınız?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selamun Aleyküm Kaç tane mütevatir hadis vardır.bunları inkar eden küfre girermi? Mütevatir hadislerden elinizde varsa bize email atarmısınız?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
