Hadis – Kuran çelişkilerine örnekler
Bu yazı Kuran’daki din sitesinden alıntıdır.
Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde önce Kuran’ın kendi diliyle Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğunu anlattık. Daha sonra ise Peygamberimizin hadisleri yazdırmamasından, mana ile hadis naklinin getirdiklerinden ve daha bir çok incelediğimiz konudan, hadislerin neden dinin kaynağı olamayacağını gördük. Bu bölümde ise hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin sonucunda uydurulan hadislerin dinin temel ve tek kaynağı olan Kuran ile nasıl çeliştiklerini anlayacağız. Yani yapılan yanlışlığın sonuçlarını görüp, dinin tek kaynağı olan Kuran’a dönmenin önemini kavrayacağız. Kuran ile çelişen hadisleri göstermek için en ünlü hadis kitaplarının hadislerini seçtik; daha zayıf hadis kitaplarını sizin tahmininize bırakıyoruz. Kuran ile çelişen hadislerin olması tüm hadisleri reddetmemiz, Kuran’a gidip dini yeniden kavramamız için yeterlidir. Kuran ile çelişen binlerce hadis vardır. Biz bu bölüme on tane örnek vermeyi yeterli görüyoruz. Zaten kitabımızdaki bir çok konunun akışı içindeki açıklamalarda, Kuran ile çelişen hadisler sergilenmektedir.
Biz Kuran’ın Allah sözü olduğunu nereden biliyoruz? Kimisi, Kuran öyle söylüyor diyebilir. Peki birileri Allah’a iftira olarak başka kitapları göstererek: “Bu da Allah katındandır.” derlerse ne diyeceğiz? Biz Kuran’ın Allah sözü olduğunu ancak Kuran’ı inceleyip, Kuran’ın içerdiklerini değerlendirip iddia edebiliriz. Allah’ın mesajının doğruluğunu tartışmak bizzat mesajın kendisiyle alakalıdır. Aynı mantıkla, hadisleri incelersek Allah’ın dininin kaynağı olmaya layık olup olmadıklarını görürüz. Nasıl Kuran’ın dinin kaynağı olup olmadığı bizzat Kuran’ın irdelenmesiyle tartışılabilirse, hadislerin dinin kaynağı olup olmadığı mevzusu da hadislerin irdelenmesiyle karara bağlanabilir. Kitabımız boyunca Kuran’ı ve hadisleri inceleyip dinin kaynağının ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini açığa kavuşturmayı amaçladık. Bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz hadisler, hadislerin dinin kaynağı olmaya ne kadar layık(!) olabileceklerini ortaya çıkaracaktır.
Kitabımızda eleştirdiğimiz hadisler, hadisçilerin kabul ettiği, en ünlü hadis kitaplarının hadisleridir. Hadisçilerin reddettiği, yalandır(mevzudur) dediği hadisleri almadık. örneğin “Allah kendisini yaratmayı isteyince atı koşturdu ve onu koşturup terletti. Sonra kendisini bu terden yarattı.” veya “Allah melekleri iki kolunun ve göğsünün kıllarından yarattı.” veya “Allah’ın gözleri hastalandı, melekler Allah’ı ziyarete geldi.” veya “Allah’ı rüyada gördüm. Uzun saçlı güzel bir genç suretindeydi. Yeşil bir elbise giymiş, altın nalınları vardı.” hadisleri bunlara örnektir. (Hadis Müdafası İbni Kuteybe sayfa 66 – 67) Meşhur hadisçilerin bu tarz uydurma hadisleri nakledenleri yalanladıkları ve bu hadisleri kabul etmedikleri doğrudur. Fakat bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde en ünlü, en doğru, en güvenilir hadis kitaplarındaki hadisleri görünce, hadis kitaplarında doğru ile yalanın ayırt edilemeyecek şekilde karıştığını, hadis toplarken gösterilen doğru ile yalanı ayırt etme çabasının bir işe yaramadığını anlayacağız. Zaten Kuran yeterli, eksiksiz, tüm teferruatları içeren kitabımız olduğuna göre böyle çabalara da gerek yoktur.
Kuran’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı elbette içinde bir çok çelişkiler bulacaklardı.
4 Nisa Sûresi 82
Hiç şüphesiz Hatırlatıcı’yı biz indirdik biz. Onun koruyucuları da gerçekten biziz.
15. Hicr Sûresi 9
Nisa suresindeki ayetten dinimizin kaynağının çelişkisiz olduğunu öğrenebiliriz. Allah Kuran’ın çelişkisiz olduğunu söyleyerek hem Kuran’ın doğruluğunu, hem de dinin kaynağının sahip olması gereken özelliği öğretiyor. Kuran ile çelişen hadislerin olması, hadislerin Allah katından olmadığının ve dinin kaynağı olamayacağının ispatıdır. Ayrıca Hicr suresindeki ayetten Kuran’ın korunduğunu , böylece dini kaynak olarak korunmuş bir kitaba sahip olduğumuzu anlıyoruz. Bu bölüm ve bundan sonraki 3 bölümde, hadislerin Kuran’la, kendi içlerinde ve mantıkla çelişkilerini sergilememiz sonucunda hadislerin korunmadığını ve binlerce uydurma ile düzeltilemeyecek şekilde karıştıklarını göreceğiz. Yani bu bölümlerde hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin korkunç sonucunu görüp; çelişkisiz ve korunmuş olan dinimizin tek kaynağı Kuran’a, yalnız Kuran’a dönmenin gerekliliğini daha da iyi kavrayacağız.
Kuran : ” … O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur.”
42 Şura Suresi 11
Hadis: “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”
Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1
Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının sözde en doğrusu olarak gösterilen, tek hadisini inkar edenin kafir olacağı söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkar eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın, hiçbir mecazi ifadeyi çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını söylemenin saçmalığını uzunca anlatmaya gerek var mı?
Kuran: “Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.”
112 İhlas Suresi 4
Hadis: “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.”
Hanbel 5/243
Yine bu hadiste hiçbir mecazi manayı çağrıştırmadan, Allah’a parmak, parmaklarına da soğukluk atfederek Allah şekilleştirilmektedir. Bu hadis1 İhlas Suresi’nin Allah’ın hiçbir şeye denk olmadığını söyleyen ayeti gibi daha birçok ayetle de çelişir. Eğer hadisteki “el” ifadesi mecazi bir manaya gelip insani eli çağrıştırmasa kabul edilebilir olurdu. örneğin “Her şey Allah’ın elindedir.” dediğimizde cümlenin akışından her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğu anlaşılır. Fakat Allah’a parmak, parmaklara soğukluk atfeden bu hadisten böyle mecazi bir manayı kimse çıkaramamaktadır. üstelik bu hadiste Allah ile Peygamber’in el sıkışması gibi kabul edilemez bir ifade de yer almaktadır. Şimdi bu hadisleri din kabul eden hadisçiler, mezhepçiler mi gerçek Müslümandır, yoksa hadislerdeki yanlışlıkları görüp Kuran’ı yeterli gören Kuran Müslümanları mı?
3 DİN DEĞİŞTİREN öLDüRüLSüN Mü?
Kuran: “Dinde zorlama yoktur.”
2Bakara Suresi 256
Hadis: “Dinini değiştireni öldürün.”
Nesei 78/14,Buhari 12/1883
Allah’ın hükmünü hadisle aşmaya, Allah’ın dinini kendi kafalarına uydurmaya çalışanların bu uydurması yüzünden çok kelleler gitmiştir. Radikal dinci örgütlerin yaptığı katliamları bu örgütlerin zihinlerinde meşrulaştıran bunun gibi hadislerdir. Evlerinin bodrumunu insan mezarına çevirenleri Diyanet kınamaktadır, ama aynı Diyanet Buhari ve Nesei gibi hadis kitaplarını da övmekte, dinin kaynağı olarak göstermektedir. Bu ne biçim bir iştir? Eğer Sunniliği savunursanız bu katliamlara karşı çıkmanız boşunadır. çünkü bu katliamlara temel olacak deliller Sunni hadis kitapları ve mezhep izahlarında mevcuttur.
Kuran: “Doğrusu hiçbir günahkar bir başkasının günah yükünü yüklenmez.”
53 Necm Suresi 38
Hadis: “ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”
BuhariK. Cemiz 32,33,34
Ne akla, ne de Kuran’ın genel mantığına uymayan bu hadis de uydurmacılığın Kuran ve akılla çelişkilerine örnektir.
Kuran: “Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hepiniz birbirinizdensiniz.”
3 Ali İmran Suresi 195
Hadis: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
Buhari 9/1391
Kuran hayır üreten erkeğin de kadının da önünü açık tutarken, hadisler kadının önünü kapamaktadır. Kadın konusu, Peygamber’e iftira olarak uydurulan hadislerin en çok olduğu konulardan biridir. Ayrıntılı bilgi için 21. ve 22. bölümleri okuyunuz.
Kuran: “Zulmedenler dedi ki: Siz olsa olsa büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.”
25 Furkan Suresi 8
Hadis: “Peygamber Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendi. Günlerce ne yaptığını bilmez durumda ortalıkta dolaştı.”
Buhari 76/47 Hanbel 6/57,4/367
Muhammed Abduh ve Mutezile’nin bu hadise itirazlarına karşın Muhammed Ebu Şehbe hadisi şöyle savunur: “Eğer Abduh sihir hadisini inkar etmişse akıl ve nakil ilimlerinde söz sahibi el Maziri, el Hattabi, Kadı İyaz, İbn Teymiyye, İbnul Kayyım, İbn Kesir, en Nevevi, İbn Hacer, el Kurtubi ve Alusi gibi pek çok alim de O’nun hem rivayet ve hem de dirayet yönünden doğru olduğunu ispat etmişlerdir.” Şehbe, Buhari ve Müslim’in de hadisi kabul ettiğini anlatır ve sihir sonucu olanları hadislere dayandırarak şöyle aktarır: ” Peygamberimiz’e sihir yapılmıştı. Öyle ki hanımları ile cinsi münasebette bulunmadığı halde bulunduğunu zannederdi. Süfyan bunun en şiddetli sihir olduğunu söylemiştir.” (Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, sayfa 152153)
Kuran’a göre ise Peygamber’in büyülendiğini söyleyenler zalimlerdir. En güvenilir (!) hadisçilerin çoğuysa Peygamber’in büyülendiğini söylemektedir. Lütfen bu önermelerden mantık kuralları içerisinde sonuç önermesini çıkarın ve zalimin kim olduğunu söyleyin.
Kuran: “Ey iman edenler!Herhangi birinize ölüm gelip çattığında vasiyet zamanı aranızda tanıklık şöyle olsun: Kendinizden adalet sahibi iki kişi yahut, yolculuk etmekte iken ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin dışınızda iki kişi”
5 Maide Suresi 106
Hadis: “Varis için vasiyet yoktur.”
Hanbel 14/238
Kuran’da hem Maide suresindeki bu ayette hem diğer ayetlerde vasiyet anlatılır. Vasiyetten arta kalanlar Kuran’da tavsiye edilen şekilde dağıtılır. Vasiyeti iptale yönelik bu hadis aslında Kuran’ın bir hükmünü iptale yönelik bir girişimdir.
8 EN BüYüK AZAP RESSAMLARA MI?
Kuran: “Gerçekten Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediğini bağışlar.”
4Nisa Suresi 48
Hadis: Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır.
BuhariTesavir, 89
Kuran’a göre en büyük günah Allah’a ortak koşmadır. Allah ortak koşmayı affetmeyeceğini söylemekte, bunun dışında her günahın affedilebileceğini belirtmektedir. Bu yüzden Allah’ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar da ortak koşanlardır. Oysa Buhari’nin yukarıda alıntıladığımız hadisine göre en şiddetli azaba ressamlar uğrayacaklardır. (Mezhepçi, hadisçi İslam’ın sanat düşmanlığı sonucunda uydurdukları hadisleri kitabın 18. bölümünde okuyabilirsiniz.) Bu hadis başta Kuran ile çelişmektedir. Ayrıca mantık ile çelişen bu hadisin çeliştiği başka hadisler de vardır. örneğin diğer bir hadise göre cehennemde en şiddetli cezaya satranç oynayanlar çarptırılacaktır. (Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, sayfa 9697)
9 ALTIN TAKILIR MI, İPEK GİYİLİR Mİ?
Kuran: “De ki; ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram etmiş? De ki: ‘ Bunlar dünya hayatında iman edenler için, kıyamet gününde ise yalnızca onlarındır. Bilen bir topluluk için biz ayetleri böyle detaylı anlatırız’”
7 Araf Suresi 32
Hadis: “Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.”
Müslim 2/16
Altın ve ipek hem erkek için, hem de kadın için bir süs eşyasıdır. Kuran’da hiçbir ayette yasaklanmazlar. Allah inananların dünyada da bu süslerden yararlanabileceklerini söyler ve erkek kadın ayrımı yapmaz. Her hadisinin doğru olduğu iddia edilen Müslim’in bu hadisi Kuran’ın belirttiğimiz ayeti ile çelişir.
10 DEPREMLERİN SEBEBİ OLAN BALIĞIN CİNSİ NE?
Kuran: “Bundan sonra yeri yumurta biçimine soktu.”
79 Naziat Suresi 30
Hadis: “Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca Dünya’da depremler olur.”
İbni Kesir Tefsiri 2/29 68/1’in açıklamaları
Kuran, mucizevi bir şekilde dünyanın yumurta biçiminde elipsoid olduğunu, ceninin oluşumunu, evrenin oluşumunu, rüzgârların aşılayıcı olması gibi bir çok konuyu açıklarken (Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize kitabında bu konuyu çok detaylı bir şekilde işledik), hadislerde yer alan yukarıdakilere benzer hurafeler hem Kuran’la, hem de mantıkla çelişirler. Dünyayı balığa oturtan, depremleri balığın kuyruğunun sallanmasına bağlayan bu zihniyete bir soralım: Bu balık palamut mudur, yunus mudur, lüfer midir? Lütfen bir hadis daha bulup, bizi aydınlatın!
Yazının / kitabın devamını Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.
Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.


19 Eylül 2009 - 03:09
Aşırı yüceltmeci bir Peygamber tasavvuru sonucunda, tevhid inancından saparak teslis inancına yönelen Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar arasında yer alan bazı zümreler de Allah(c.c)’a ait olan sıfatları Hz. Peygamber(s.a.v)’e izafe ederek tevhid inancından sapmışlardır. İzafe edilen bu sıfatlardan biri de hüküm koyma yetkisidir.
Hz. Peygamber, kendisine izafe edilen “hüküm koyma yetkisi” ile birlikte Allah’ın kulu ve elçisi konumundan çıkarılarak, Allah(c.c)’ın ortağı konumuna getirilmiştir. Hatta daha ileri gidilerek, Allah(c.c)’a ait olan sıfatlar din adamlarına ve tarikat şeyhlerine de izafe edilmiştir. Bu anlayışın zamanla inanç ilkeleri arasına yerleşmesi sonucunda, tevhid inancından uzak bir din anlayışı ortaya çıkmıştır. Üstelik bu inanç, “sünnete ehli” sloganı adı altında sergilenmiş ve savunulmuştur. Hz. Peygamber, insanları “tevhide çağırırken” bu çağrısının yanında “beni de ilah edinin” demesi asla söz konusu olamaz.
İşin en ilginç yanı da, bu görüşe sahip olanların büyük çoğunluğunun tabi olduğu İmam-ı Azam Ebu Hanife, tabilerince ileri sürülen görüşün tam aksine bir görüş beyan etmektedir.
İmam-ı Azam Ebu Hanife şöyle demektedir;
“…Yine şahitlik ederiz ki Resulullah, Allah’ın emirlerine ters düşen hiç bir şeyi emretmemiş, ALLAH’IN EMİRLERİ DIŞINDA BİR HÜKÜM DÜZÜP KOŞMAMIŞ VE KİTAP’TA YER ALMAYAN BİDATLER UYDURMAMIŞTIR. O, ZORLAMAYLA HÜKÜM ÇIKARANLARDAN DA DEĞİLDİR. (Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife, 87-88.)”
Bkz: Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul, 1998, s. 352; Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Denge Yayınları, İstanbul, 2003, s.171; H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.
Kur’an’da; “Hükmün sadece Allah’a ait olduğu” ve “Allah’ın hükmüne kimseyi ortak etmediği” apaçık bir şekilde buyrulmaktadır.
- Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. HÜKÜM SADECE ALLAH’A AİTTİR. O SİZE KENDİSİNDEN BAŞKASINA KULLUK ETMEMENİZİ EMRETMİŞTİR. İŞTE DOSDOĞRU DİN BUDUR. FAKAT İNSANLARIN ÇOĞU BİLMEZLER.(12/Yusuf, 40)
- Sonra da, “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. HÜKÜM ANCAK ALLAH’INDIR. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler” dedi. (12/Yusuf, 67)
- De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. VE O, KENDİ HÜKMÜNE KİMSEYİ ORTAK ETMEZ. (18/Kehf, 26)
Kur’an’ın buyruklarına rağmen, Allah’tan başka bir varlığı hüküm koyucu olarak kabul eden bir kimse hem Allah’ın ayetlerini inkar etmek suretiyle kafirler zümresine, hem de hüküm koyucu olarak kabullendiği varlığı Rableştirmek suretiyle de müşrikler zümresine ilhak olmuştur.
Kur’an müminlerine, Hz. İbrahim(a.s) ve onunla birlikte olanlar da gerçekten çok güzel bir örnek vardır. (60/4)
Ebu’l Al’a Mevdudi, Tevbe suresi 31nci ayetinin tefsirinde; “Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rab ittihaz ettiklerini ve onlara hüküm koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini” beyan etmektedir.
Bkz: Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, Tevbe suresi 31nci ayetin tefsiri.
Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz; “İslam’da helal ve haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu, bu yetkiyi kendisinde görenlerin ilahlık iddiasında bulunduklarını, haramı helal, helali de haram kılmanın şirk olduğunu” ifade etmektedir. Bkz: Mehmet Nuri YILMAZ, “Helal ve haram üzerine” Hürriyet- 16.02.2007
Ayrıca Tevbe suresinin 31nci ayeti kerimesi, Allah’tan başka bir varlığa hüküm koyma/helal ve haram kılma yetkisi atfederek onları rab edinenlere apaçık bir uyarıdır. Eğer düşünüp öğüt alırlarsa!
- Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın yanında rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa tek bir ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir. (9/Tevbe, 31)
Ayetin Tefsirlerinden Örnekler:
“Rivayet olunduğuna göre, Adiyy b. Hatim, henüz Hıristiyanken bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi. Hz. Peygamber o esnada Berâe (Tevbe) suresini okuyordu. O, bu ayete gelince, Adiyy: “Ben Hz. Peygamber’e “Biz, onlara tapmıyoruz ki?” dedim. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (a.s.): “Onlar, Allah’ın helal kıldığını haram kılmıyorlar mı? Bundan dolayı siz de onları haram kabul etmiyor musunuz? Yine o ruhban ve ahbar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal saymıyorlar mı, böylece de sizler onları helal kabul etmiyor musunuz?” buyurdu. Ben de, “Evet” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.); ‘İşte bu onları rabler edinmektir” buyurdu, demiştir.
Bkz: Mefâtihu’l-Gayb, Fahruddin Er-Râzi.
“Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiyy b. Hatim, İslam’ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber’e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: “Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: “Siz onların haram ilan ettiklerini haram, onların helal kabul ettiklerini helal sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?” Adiyy, “Evet böyledir” diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), “İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir” buyurdu. Bkz: Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi.
Hz. Peygamber’in “hüküm koyucu” özelliği olduğunu iddia edenler tarafından görüşlerine delil olarak; Araf suresinin 157nci, Haşr suresinin 7nci, Nisa suresinin 59, 65nci ve Ahzab suresinin 36ncı ayetleri gösterilmektedir.
Ne gariptir ki, Hz. Peygamber’e “hüküm koyma yetkisi” izafe etme gayretiyle zoraki tevil ve tefsir ettikleri ayetleri delil olarak gösterirlerken, “Allah’ın hükmüne hiç kimseyi ortak etmediğini” apaçık bir şekilde beyan eden ayetlere karşı nedense körler ve sağırlar gibi davranmışlardır.
Her şeyden önce bir görüşün Kur’ansal dayanağa sahip olduğunu kanıtlama adına Kur’an’dan bir delil gösterirken, Kur’an’ın nasıl bir Kitap olduğunu çok iyi bilmek hem çelişkiye düşmemek, hem de cehaletin ortaya çıkmaması açısından büyük bir önem arz etmektedir.
Kur’an’ın, en büyük özelliklerinden birisi içeriğinde hiçbir kuşkunun, çelişkinin, eğriliğin ve eksikliğin olmamasıdır. Bu olguda Kur’an’ın Allah katından indirilen bir Kitap olduğunun delilidir.
Kur’an’dan mealen:
- Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. (4/Nisa, 82)
- Bu Kur’an, başka birileri tarafından uydurulmuş değildir. Ancak o, kendisinden öncekileri doğrulayan, Allah’ın hükümlerini açıklayan, içinde hiçbir kuşkuya yer bulunmayan ve Âlemlerin Rabbi katından gelen kitaptır. (10/Yunus, 37)
- Hamd, o Allah’a ki kuluna kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. (18/Kehf, 1)
- Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (6/Enam, 38)
- Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Rabbin, asla unutkan değildir. (19/Meryem, 64)
1. ARAF SURESİ 157NCİ AYET:
Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olduğuna dair Araf suresinin 157nci ayeti kerimesi delil olarak gösterilirken, buna karşın Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesine körler ve sağırlar gibi davranılmak suretiyle, adeta Kur’an’ın bir kısmına inanılıp, bir kısmı inkar edilmiştir.
- Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (7/A’râf, 157)
- Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.(66/Tahrîm, 1)
Düz mantıkla bir şöyle bir sorgulama yapacak olursak; iddia edildiği üzere Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinde Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olduğu ileri sürülmekte, fakat Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesinde de Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır; Ya Hz. Peygamber’e helal ve haram kılma yetkisi verilmemiştir, yada (Hâşâ!) bu iki ayet arasında bir çelişki söz konusudur. Kuran’da herhangi bir çelişkinin olması söz konusu olamayacağına göre, o halde çelişkiyi Kur’an’da değil, İlahi mesajı özümseyemeyen ve Kur’an ayetlerini zoraki tevil ve tefsir ederek Kur’an dışı inançlarına uyarlamaya çalışan kör mukallid mantığa teslim olmuş zihinlerde aramak yerinde olacaktır.
Kur’an’ın özelliklerinden biri de ayetlerin birbirini tefsir etmeleridir. Ünlü müfessir Fahruddin Er-Râzi’nin dediği gibi; “Allah’ın kelâmını, yine O’nun kelâmıyla tefsir etmek doğruluk ve isabet derecesi en fazla olan tefsir şeklidir. Allah en iyi bilendir.”
Araf suresi nüzul sırasına göre 39ncu sırada inen Mekki bir suredir, Tahrim suresi ise Medeni sure olup, nüzul sırasına göre 107nci suredir. Araf suresinden çok daha sonra inen Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesi; Hz. Peygamber’in haram ve helal kılma yetkisi olmadığını, bu yetkinin sadece Allah(c.c)’a ait olduğunu vurgulayarak, Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinde yer alan “Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar” buyruğunda verilen mesajın “Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi değil, bilakis kendiliğinden bir hüküm koymadığını, tebliğ ettiği hükümlerin vahiy olduğunu” tefsir ederek, bu konudaki yanlış anlamlandırmaları ortadan kaldırmaktadır.
Ayrıca Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinin sonunda yer alan “ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya” buyruğundan da, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği hükümlerin vahiy kaynaklı olduğu ve bu hükümlerin Kur’an’da yer aldığı anlaşılmaktadır.
* Selmani Farisi’nin anlattığına göre: “Helal, Allah’ın Kitabında helal kıldığı şeyler, Haram da; yine Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Hükmünü belirtmediği şeyler ise affedip mübah kıldığı şeylerdir.” Bkz: Sünen-i Tirmizi, Libas, 6(1726).
* Selmân-i Fârisî (r.a) şöyle demiştir: “Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sâde yağ, peynir ve firâ(yâni yabanî eşek veya deriden mamul elbise)’nın hükmü soruldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Helâl, Allah’ın, Kitâb’ında helâlliğini bildirdiği, haram da Allah’ın, Kitâb’ında haramlığını bildirdiği şeylerdir. Kitâb’ın söz etmediği şey de, Allah’ın afv ettiği şeylerdendir.” Bkz: Sünen-i İbn Mace, At’ime, 60(3367).
Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere, helal ve haramlar konusundaki bütün hükümler Kur’an da yer almaktadır.
Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş, Araf suresinin 157nci ayeti kerimesini şöyle açıklamaktadır;
“Araf 157’nci ayette Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır. Ayetin amacı, Peygamber’in tebliğ ettiği din kurallarının, hükümlerin kendi sözleri değil, kendisine gelen vahiy sözleri olduğunu belirtmektir. Kıyamete kadar geçerli olan din, sadece vahiyle konulmuş olan hükümlerdir. Bunlar tüm insanları bağlar. Haramlar da vahiylerle sabit olan yasaklardır.”
Bkz: Prof. Dr. Süleyman Ateş, “Din hükümleri vahiyle kondu” Vatan- 15.02.2008
Şamil İslam Ansiklopedisinin “İhlal” maddesinde de şu bilgiler yer almaktadır:
“”De ki, bana söyleyin Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldınız. Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?” (Yunus, 10/59). Yine bir çok ayette bu durumlar dile getirilmiştir (en-Nahl, 16/116; el-Enam, 6/119). İSLAM ALİMLERİ BU NASSLARDAN, HELAL VE HARAM KILMA HAKKININ YALNIZ ALLAH’A AİT OLDUĞUNU ANLAMIŞ VE BÖYLE KABUL ETMİŞLERDİR. Âlimlerin vazifesi bunları tebliğ etmekten ileri gidemez (el-Kardavî, a.g.e, 30)”
Bakınız: Şamil İslam Ansiklopedisi, “İhlal” maddesi.
2. HAŞR SURESİ, 7NCİ AYET:
- Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet hâline gelmesin diye. Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir. (59/Haşr suresi, 7)
En çok çarpıtılan ayetlerin başında Haşr suresinin 7nci ayeti gelmektedir. Salt olarak ayette yer alan “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.” ifadesi alıntılanmak suretiyle, ayetin anlam bütünlüğü koparılıp “Hz. Peygamber’in “hüküm koyma yetkisi” olduğuna delil olarak gösterilmektedir.
Oysaki, ayetin siyak – sibak bütünlüğü göz önüne alındığında, Hicretin 4ncü yılında Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmeleri sonucunda onlardan kalan (340 adet kılıç, 50 adet zırh gömlek, 50 adet miğfer, su kuyuları, araziler, ekinlikler, hurma bahçeleri gibi. Bkz: M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/296-297) malların Müslümanlar arasında bölüşülmesi ile ilgili olduğu müşahede edilecektir.
Benî Nadîr Yahudilerinden kalan malların nasıl bölüşülmesi gerektiği ayeti kerimenin ilk bölümünde açıklanmaktadır. Bu malların Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ait olduğu -yalnız zengin Müslümanlar arasında bölüştürülerek, onların daha çok servet ve güç sahibi haline gelmemeleri için- Allah, peygamber, peygamberin yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar arasında bölüştürülmesi emredilmektedir. Dikkat edilirse, ayette Hz. Peygamber’in malların bölüşümü hakkında her hangi bir hüküm vermediği, hükmün yalnız Allah(c.c) tarafından verildiği ve Hz. Peygamber’in Allah(c.c)’ın verdiği hükme uygun olarak malları bölüştürdüğü görülecektir.
Hz. Peygamber, Allah(c.c)’ın hükmü doğrultusunda malları bölüştürürken, her halde zengin Müslümanlardan bazı kimselerin itirazına muhatap olmuş olmalı ki, Allah(c.c), “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının.” diye buyurarak onları uyarmıştır.
Sonuç olarak; Hz. Peygamber malların bölüşümü konusunda kendiliğinden bir hüküm koymamış, sadece kendisine vahyedilene uymuştur.
- Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir. (6/Enam, 106)
- Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (10/Yunus, 15)
- De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (46/Ahkaf, 9)
Ve kendisine vahyedileni tebliğ ederek elçilik görevini kusursuzca yerine getirmiştir.
- Allah’a ortak koşanlar dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmezdik, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. PEYGAMBERLERE DÜŞEN SADECE APAÇIK BİR TEBLİĞDİR. (16/Nahl suresi,35)
- “Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. PEYGAMBER’E DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.” (29/Ankebut suresi, 18)
- Ey Peygamber! RABBİNDEN SANA İNDİRİLENİ TEBLİĞ ET. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir. (5/Mâide, 67)
19 Eylül 2009 - 11:17
bunların cevabına üstteki yazılarımda verdim selametle…
19 Eylül 2009 - 11:21
15-Ayetlerimiz kesin birer belge olarak kendilerine okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar”Bundan başka bir Kur’an getir yada onu değiştir.”dediler. De ki”Onu kendiliğimden değiştiremem, bu olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”BİZİM UYDUĞUMUZ NEDİR?
ALLAH KURANINDA RESULULLAH SİZE ÖRNEKTİR BUYURUYOR BU DİNİ GETİREN BU DİNİ EN İYİ YAŞAYANDIR YANİ RESULULLAH O RABBİNE GİDİYOR VE UYUYOR BİZDE ONA UYUYORUZ BU AYETE MUHATAP OLANLAR KİMLERDİR ACABA DİYE DURUP DÜŞÜNMEMİZ LAZIM İYİCE BİR DÜŞÜNMELİYİZ
AYRICA SANA VAHYİ VE HİKMETİ VERDİK BUYURUYOR
SELAMETLE…
19 Eylül 2009 - 11:25
DEDİĞİM GİBİ YA KAFİRLİKLE YA ŞİRKLE SUÇLANIYORUZ İMA İLE DE OLSA BİLMİYOR MUSUNUZ Kİ TEKFİR ETMENİN BİLE ŞARTLARI VARDIR
RESULULLAH ŞÖYLE BUYURMUŞTUR BİR MÜMİNE KAFİR DİYENİN SÖZÜ ELBETTE DİYENE DÖNER….AMAN DİKKAT SÖZLERİMİZE DİKKAT
BURADA KİMSE KURANI İNKAR ETMİYOR ZATEN SÖZLERİMİZE DİKKAT EDELİM İFTİRA ATIYORUZ
19 Eylül 2009 - 11:37
zehirli.org adresinden kuranı yorumlamak yazısını bir okuyun
20 Eylül 2009 - 04:19
Selam,
KEHF
27-Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! O’nun sözlerini değiştirecek yoktur. O’ndan başka sığınılacak ta bulamazsın.
54- Andolsun biz bu kur’anda insanlara her çeşit misali açıkladık. İnsan herşeyden çok mücadelecidir.
56-Halbuki biz resulleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafirler ise hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan ikazı alaya alırlar.
57-Rabbinin ayetleriyle öğüt verildiği halde, onlardan yüz çevirip önceki günahlarını unutandan daha zalim kim olabilir. Biz onların kalplerine ekinnet, kulaklarına da vakrayı koyduk. Sen onları doğru yola çağırsanda , ebediyen hidayete eremezler.
100-Onlara o gün cehennemi öyle bir göstereceğiz ki..
101-Zikrimize gözleri örtülü, işitmeye de tahammül edemiyorlardı.
102-O kafirler beni bırakıpta kullarımdan veliler edineceklerini mi sandılar. Cehennemi biz onlara bir konak olarak hazırladık.
103-Deki “Amelleri boşa gidenleri size bildirelim mi ?
104-O kimselerin dünyadaki çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel ve sağlam iş yaptıklarını sanıyorlardı.
105-Rablerinin ayetlerini ve O’na lika olmayı inkar etmişlerdi de, yaptıkları bütün ameller boşa çıkmış oldu. Artık kıyamet günü onlara hiçbir ölçü tutturmayız.
106-İşte böyle, onların cezası cehennemdir. Ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için.
110-De ki “Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.
NAHL
64-Bu kitabı sana, insanların ayrılığa düştükleri şeyleri açıklaman, iman edecek kimselerede bir hidayet, bir rahmet olarak indirdik.
ENBİYA
42De ki “Gece yada gündüz sizi Rahmman’dan kim koruyabilir?” Ama onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.
45-De ki “Ben sizi ancak vahiyle korkutup uyarıyorum.” Uyarıldıkları zaman sağırlar davete uymazlar.
RAD
28-Onlar iman etmiş ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olmuştur. Evet iyi bilin ! kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.
36-Kendilerine kitab verdiklerimiz sana gelen vahiyle sevinç duyuyorlar. Böyleyken hizipleşenlerden ayetlerin bir kısmını inkar edenler de vardır. De ki “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben O’na davet ediyorum, dönüşüm de O’nadır.
RUM
30-Yüzünü dine bir hanif olarak çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtratına ki, Allah’ın yaradışında bir değişiklik bulamazsın. İşte eskimez din budur. Fakat insanların ekserisi bilmez.
58-Andolsun ki bu kur’anda, insanlar için her türlü misali açıkladık. Sen onlara başka bir ayette getirsen o kafirler yine “Siz uydurduğunuz sözü Allah’a nispet edenlersiniz” diyeceklerdir.
59-İşte bilmeyenlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
NUR
46-Andolsun apaçık ayetler indrdik. Allah dilediğini doğru yola kılavuzlar.
ALİ İMRAN
19-Allah katında din islamdır. O kitab verilenler kendilerine ilim geldikten sonra ihtiraslarından dolayı aralarında anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah’In ayetlerini inkar ederse, iyi bilsin ki Allah seri ül hesabtır.
78-Kitab ehlinden bir grupta uydurduklarını kitabdan sanasınız diye dillerini eğip bükerler. Halbuki o kitabtan değildir. “Bu Allah katındandır” derler oysa Allah katından değildir. Allah’a karşı, kendileri bilip dururken yalan söylerler.
79-Kendisine kitab, hüküm ve resulluk verilen birinin dönüpte insanlara:”Allah’ı bırakıp beni rab edinin demesi yakışmaz. Oancak “Öğrendiğiniz ve okumakta olduğunuz kitab gereğince Rabbe halis kullar olun” demesi uygundur
80-Ve o size “Melekleri ve resulleride rabler edinin” diye emretmez. Siz hiç müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi.
ENFAL
2-Gerçek mümiler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır. Yalnızca Rablerine tevekkül ederler.
Devam edecek.
Esenlikle..
21 Eylül 2009 - 05:21
Selam,
BAKARA
75-Siz(müminler), onların size inanacağını mı umuyorsunuz. Halbuki bunlardan bir fırka varki Allah’ın kelamını işitir, akılları yattığı halde, bile onu tahrif ederler.
78-Onların bir kısmı ümmidir,(Allah’ın)kitabını bilmezler. Ancak emaniyeyi (söylenti ve zan üzeri yazılmış şeyler) bilirler. Böylece zan içinde dolaşır dururlar.
79-Kendi elleriyle yazıp, uydurdukları kitabı az bir kazanç için “bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun. Vay hallerine ki elleriyle yazdıklarından ve kazandıklarından ötürü.
99-And olsun sana apaçık ayetler indirdik. Fasıklardan başkası onları inkar etmez.
159-İndirdiğimiz apaçık deliller ve hidayetin kendisi olan ayetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, gizleyenler varya onlara Allah lanet eder, edebilecek olanlar da.
165-İnsanlardan bazıları Allah’a başka şeyleri eş tutuyorlarda onları Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa inanların Allah sevgisi daha şiddetlidir. O zulmedenler azabı görecekleri zaman bütün kudretin Allah’a ait olduğunu ve gerçekten azabının çok şiddetli olduğunu keşke bilselerdi.
170-Onlara Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde “Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduk ise ona uyarız” dediler. Ataları birşey bilmiyor ve doğru yol üzerinde değillerse de mi, onlara uyacaklar.
186-Kullarım senden Beni sorarlarsa muhakkak Ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Ohalde onlarda Benim davetime icabet etsinler, bana hakkıyla iman etsinler ki doğru yola ulaşsınlar.
257-Allah müminlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkar edenlerin velileri de tağuttur, onları nurdan karanlığa çıkarır. Onlar cehennemliktir, orada ebedi kalacaklardır.
MÜCADELE
19-Bunları şeytan istila etmiş, onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. Onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin şeytanın taraftarları kaybedeceklerdir.
ŞURA
46-Onların Allah’tan başka yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için çıkar bir yol yoktur.
ANKEBUT
41-Allah’tan başka veliler edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. halbuki evlerin en çürüğü şüphesiz örümceğin evidir, keşke bilselerdi.
KASAS
70-İşte O Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Evvelde de ahirde de hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur. Ancak O’na döndürüleceksiniz.
71-De ki “Hiç düşündünüz mü? Eger Allah üzerinizdeki geceyi kıyamet gününe kadar uzatsaydı,Allah’tan başka size ışık getirecek ilah kimdir. Hala işitmeyecekmisiniz.
72-De ki Allah üzerinizdeki gündüzü kıyamete kadar devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir. Hala görmeyecekmisiniz.
NİSA
45-Allah sizin düşmanlarınızı bilir. Gerçek bir yardımcı ve veli olarak Allah yeter.
80-Kim resule itiat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.
82-hala kur’anı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eger o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.
AHZAB
1-Ey resul! Allah’tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz allah herşeyi hakkıyla bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
2-Rabbinden sana ne vahyediliyorsa onun ardınca git. muhakkak Allah habir dir.
Devam ederiz inşallah..
Esenlikle..
23 Eylül 2009 - 11:57
CEMİL BEY
HAKARATİ VE SUÇLAMAYI BIRAKIP İLMİ CEVAPLAR VERİR MİSİNİZ?
BU AYETLER HADİSLERLE İLGİLİ DEĞİL
ALLAHTAN BAŞKASINI RAB EDİNME YAZISINDA SİZE BİR SORU SORDUM BUNUN CEVABINIDA İSTİYORUM
ŞEFAAT KONUSUNDAKİ YAZIMIDA OKUMUŞSUNUZDUR İLMİ DELİLLER GETİRİN AÇIKLAYIN
26 Eylül 2009 - 03:57
Selam,
SAD
29-Bu sana indirdiğimiz mübarek bir kitabdır ki, insanlar ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleride ibret alsınlar.
YASİN
69- Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmazda…O sadece bir öğüt ve apaçık bir kur’andır.
70-Bu diri olanları uyarmak, kafirlere de azap sözünün hak olması için.
74-Onlar Allah’tan gayrı birtakım ilahlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.
İSRA
9-Şüphesiz bu kur’an insanları en doğru en sağlam yola iletir. Salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdele.
88-De ki “And olsun, eğer insanlar ve cinler bu kur’anın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı da olsalar, onun bir benzerini getiremiyeceklerdir.
89-Yemin olsun biz bu kur’an da insanlar için çeşitli misaller getirdik. Yinede insanların çoğu inkar ederler.
ENAM
19-De ki “Şahitlik yönünden hangisi daha büyüktür.” De ki “Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu kur’an vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah’la beraber başka ilahlar olduğuna siz şahitlik edermisiniz ?” De ki “Ben buna şahitlik etmem”, “O ancak bir tek ilahtır ve gerçekten ben sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım” de.
51-Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları kur’an ile uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir veli ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar.
94-Bugün siz, ilk defa yarattığımız zaman ki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah’ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlerine güvendiğiniz ortaklarınızı da yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.
CUMA
5-Kendilerine tevrat teklif edildikten sonra onunla amel etmeyenlerin durumu cildler halinde kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.
MÜDESSİR
49-Şimdi o kur’andan yüz çevirirlerken ne mazeretleri var ?
50-Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri,
51-Aslandan kaçmaktalar
54-Hayır! Hayır! o kur’an kuşkusuz bir öğüttür,
55-Dileyen onu düşünür,
56-Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacakta O’dur, bağışlıyacakta.
Esenlikle..
26 Eylül 2009 - 05:13
Selam,
Abdülhalık
iletini şimdi okudum
ne hakareti ne suçlaması
neden bahsediyon
sen hadisleri yazcanda
biz ayetleri yazmıyalım mı
ayetler mi rahatsız mı etti
senin ilim dediğin hadislerse
sende kalsın
Hadis ilmimiz yok dedikse
okumadık demedikki
hadislerle iş tutmayız demek istedik
sevgili admin hadisler konusundaki
hissiyatımızı sana bildirdi
galiba sen yazılanları
anlayarak okumuyorsun
fesübhanallah
bide şöyle düşün
Allah ayetlerini insanlara/insanlar
için gönderecek lakin
insanlar onu anlayamayacak
Doğrusu bu bir iftiradır
Allah’ın adaletine inanmamaktır.
Rabbimi tenzih ederim.
Okumayı bilirsen hadislerle
elbette alakalıdır.
Galiba sen beni uyutmıyacan
neyse geçelim öbür sayfaya
Esenlikle..
25 Ekim 2009 - 18:54
ayetler mi rahatsız mı etti???HAŞA BENİ AYETLER DEĞİL AYETLERE VERİLEN YANLIŞ HÜKÜMLER RAHATSIZ EDER
CEMİL KARDEŞİM BİR KENDİNE DÖNÜP BAK BENCE ŞUAN SEN RAHATSIZSIN NİYE DİYE SORACAK OLURSAN VERDİĞİN AYETLERİN O KADAR ANLAMI VAR Kİ NE DEMEK İSTEDİĞİNİ AÇIKLAMA YAPMADAN ANLAYAMAM BENCE KARDEŞİM SENDE DELİL BULAMAMA RAHATSIZLIĞI VAR KIRACAK BİŞEY DEDİ İSEM KUSURA BAKMA…………………SELAMETLE
26 Ekim 2009 - 04:15
selam
he Abdül ben rahatsızım
ayetlerin o kadar anlamı varmış ki..
zaten apaçık değil; değil mi?
ahsenel hadis örnekleri yetmiyor,
başkalarının rivayetleride lazım değil mi?
Allah dilediğini/dileyeni hidayet eder.
esenlikle…
03 Kasım 2009 - 14:15
siz benim ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz apaçıklık konusu tartışılır apaçıktır kuran denilen ayeti yanlış yorumlayıp delil olarak getirmeyin
selametle
08 Kasım 2009 - 09:41
Selam,
Abdülhalık..kuran elbette apaçık olanın okunmasıdır.Bu mushaf ise okumayanlara, okuyamıyanlara Allah’ın, resulu aracılığıyla insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak rahmetinin bir ziyadesidir.
Allah’ın kelimeleri(kevni ayetleri) tükenmez. Her an yeni bir şen’dedir.
Bu sayfada mevzu olan mushaf içindeki Allah’ın hadisleriyle(vahyiyle), mushaf dışı hadislerdir ki tümü insanların rivayetleridir. İsrailiyatı bile vardır.
Yorumsuz ayetleri yazayım.
78.her nerede olursanız olun ölüm size yetişir. sağlam kaleler içinde bulunsanız da kurtulamazsınız. onlara bir iyilik erişirse “bu Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa “bu sendendir.” derler. de ki”hepsi Allah
‘tandır”. bu kavme ne oluyor ki hiç HADİS anlamaya yanaşmıyorlar. nisa
87.kendinden başka ilah olmayan Allah sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. bunda asla şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru HADİS söyleyen kimdir. nisa
185.onlar Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah’ın yarattığı herhangi birşeye, ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? artık bundan sonra hangi HADİSE inanacaklar.ARAF
111.gerçekten de onların kıssalarında akıl sahiplerine büyük ibretler vardır.bu uydurulacak bir HADİS değildir.ancak kendinden önce inen ilahi kitabları tasdik eden, herşeyin ayrıntılı açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.yusuf
6.insanlardan kimide varki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutmak için HADİSİN boş ve gayesiz olanını satın alır. onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.lokman
23.Allah AHSEN ELHADİSİ ikizli ahenkli bir kitab olarak indirdi. ondan rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileride kalpleride Allah’ın zikrine karşı yumuşar.işte bu Allah’ın rehberidir. Allah onunla dilediğini doğru yola çıkarır,kimde şaşırmışsa artık onu doğru yolu gösterecek yoktur.zümer
6.işte bunlar Allah’ın ayetleridir.bunları sana hak olarak açıklıyoruz.artık Allah’a ve ayetlerine inanmadıktan sonra hangi HADİSE inanacaklar.casiye
34.eğer doğru iseler onun benzeri bir HADİS getirsinler.tur
44.bu HADİSİ yalanlıyanları bana bırak.biz onları bilemiyecekleri bir yönden derecelerle azaba yaklaştırıyoruz.kalem
50.artık bundan başka hangi HADİSE inanacaklar.
bu ayetleri okuduktan sonra, ki ayet=zikir= hadis= vahiy
olabiliyor. ayrıca tek tek tartışılır.
eğer bunlar resulun kendi okumasıdır diyorsan ki çok iddialı okumalar var yada hadis Allah’ındır oda resulde tecelli etmiştir diyorsan, bize uymaz.
korunan zikir kevni ayetlerdeki gerçeklik payıdır diyorsan ki, zahiriyle batınıyla doğrudur.bu da Allah’a aittir.
hiçbir resulde rablık iddiasında bulunmaz.
beşer bir resulun her sözüde vahiy değildir.
zekeriya kendisi vahyetmez, vahyolanı aktarır.
öyleyse beşere ait hadislerle Allah’a ait hadisler ayrılır
dolayısıyla resuller hakkı söylemiştir.
esenlikle..
15 Kasım 2009 - 14:56
BU YAZIYI İYİCE OKUYUN LÜTFEN
Özellikle son zamanlarda birtakım kimseler: “Bize Kur ân kâfidir. Allah bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bilerek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allah’ın Resûlü’nün sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O’nun dinde hüccet oluşu, sıhhati ve râvîleri hususunda şüphe uyandırmaya gayret etmekte;1 birtakım kimseler de Hz. Peygamber’in sünneti karşısında gevşek davranmakta “sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergilemekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği zaman da dudak bükmektedirler. Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allah, Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini çok müstesna bir yere oturtmakta ve O’na itaati kendisine olan itâatla bir tutmaktadır.
Kur’ân’da, Hz. Peygamber’in, bilhassa inananlar için Allah’ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O’na insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygamber’e İtaat, Allah’a İtâatla birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O’na itâatin lüzûmu vurgulanmaktadır.
Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.
Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber tarafından Muaz b. Cebel Yemen’e vâli olarak gönderilirken verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir.2 Ayrıca, ashâb-ı kirâmın uygulamaları da gerek Hz. Peygamberin sağlığında ve gerekse vefâtından sonra bu yönde olmuş problemlerinin çözümünde dâima, önce Kur’ân’a, ardından sünnete başvurma şeklinde olmuştur.3
Şimdi yapmış olduğumuz bu tesbitleri Kur’ân âyetlerinin nasıl ortaya koyduğunu görelim.
Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın insan olarak bize, kendi içimizden bir kimseyi peygamber olarak seçip bizlere canlı bir hayat örneği göstermiş olması büyük bir lütuftur.
1) Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın İnananlar İçin Büyük Bir Lütfü Olduğunu İfâde Eden Âyetler:
“Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 3/164).
“Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka Tanrı yoktur. O’na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe, 9/128-129) .4
Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun kıymetini bilerek, âyet-i kerîmede 5 de işâret edildiği gibi, O’nu canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin yolundan gitmek olacaktır.
Hz. Peygamber’e îman Müslüman olmanın önde gelen şartlarındandır. O’nun adı kelime-i şehâdette Yüce Allah’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O’na inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.6 Hiç şüphesiz, Hz, Peygambere îman, O’nun sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir anlam ifâde etmektedir. Bu da, O’nun Allah’tan alıp bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir, yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğunun kabulünü, kısacası O’nun her bakımdan örnek alınmasını gerektirir.
İşte, Hz. Peygamber’in dindeki bu müstesnâ yerini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce Allah tarafından O’nun bize, her yönüyle kendimize örnek olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir.
2) Hz. Peygamberi Örnek Bir İnsan Olarak Gösteren Âyetler:
Kur’ân’da gayet açık ifâdelerle Hz. Peygamber’in Yüce Allah tarafından mü’minler için örnek alınması gereken model bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde şu veya bu konuda diye bir kayıt koyulmamış olması O’nun insanlar için her yönüyle örnek olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.
İşte bu konudaki bazı âyetler şunlardır:
“Andolsun Allah’ın Resûlünde sizin için -Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/ 21).
Bu âyette, Resûlullah’ın, Allah’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak ileri sürülmesi, böylece onu Örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hususuna bağlanması O’nun sünnetine dinde ne kadar değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kur’ân, Hz. Peygamberin mü’minler için örnek bir insan olduğunu belirtmekle kalmaz aynı zamanda onun büyük bir ahlâk üzere olduğunu da şöyle vurgular:
“Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb’inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/ 1-4).
Sünnetin dindeki değerini ortaya koyan unsurlardan birisi de genelde onun da bir vahiy mahsûlü oluşudur. Nitekim, Kur’ân’a baktığımız zaman vahyin sadece kendisi ile sınırlandırılmadığına, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine dâir birçok işâretleri görürüz.
3) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın Dışında da Vahiy Geldiğini İfâde Eden Ayetler:
Kur’ân’da Yüce Allah’ın kullarına olan vahyinin genelde şu şekillerden birisi ile olduğu belirtilir:
“Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir” (Şûrâ, 42/51).
Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, genel olarak dilediği kullarına bu yollardan herhangi birisi ile hitap ettiğini belirtmiş; kullarına olan hitâbını bir kitapla kayıtlamamıştır.
Bundan başka, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:
“Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8
Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:
“Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10
Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:
“Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).
Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.
Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.
Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:
“O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19
Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22
Hz. Peygamberin Kur’ân dışında da Yüce Allah’tan vahiy aldığını gösteren delillerden birisi de hiç şüphesiz O’na Kur’ân’ı tebliğ görevi yanında bir de Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisinin verilmiş olmasıdır. O, bu görevi elbette sadece kendi şahsî bilgi ve içtihâdıyla değil Yüce Allah’tan aldığı ilhamla yapacaktır.
4) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı Açıklama Görev ve Yetkisinin Verildiğini Gösteren Âyetler:
“Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar…” (İbrâhîm,14/4).
“Sana bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl,16/ 44).
Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki bazı âyetlerin tefsirine Resûlü’nün izahı olmadan ulaşmak mümkün değildir.23
“Biz sana Kitâb’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun” (Nahl, 16/64).24
Hiç şüphesiz, Yüce Allah, bu âyetlerle kendisine Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisini verdiği peygamberini bu hususta yardımsız bırakmamış ve bu konuda Kur’ân dışı vahiylerle de O’nu beslemiştir. Nitekim şu âyet de bu hususa işâret etmektedir:
“(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer.” (Kıyâmet,75/16-19).25
Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın vaad ettiği bu beyânını, hem bazı âyetlerin ileride inecek bazı âyetlerle daha da açılacağı, hem de izâha muhtaç bazı âyetlerin yine kendisinin vahyi ve öğretmesi ile Resûlü tarafından açıklanacağı şeklinde değerlendirmek gerekir.
Kur’ân, kendisine indirilen ve ilâhî vahyin kaynağı olan Yüce Allah ile irtibat hâlinde olan Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ı anlama ve açıklama hususunda en yetkili kişi olduğunda ve dolayısıyla mü’minlerin O’nun sözlü ve fiili açıklamalarına sarılmaları gerektiği hususunda bir şüphe yoktur.
Hz. Peygamberin Kur’ân’ı açıklaması, mücmel olan bazı âyetleri tafsil, bazı umûmî hükümleri tahsis, anlaşılması güç bazı âyetleri açma, müphem olanı belirtme, bazı garip kelimeleri beyan etme, edebî inceliğe sâhip âyetlerin maksadını bildirme, varsa neshi işaret etme gibi şekillerde olmuştur.26 O, bu maksatla Medine Mescidi’ni bir okul hâline getirmiş, ashâbın her müşkülünü bıkmadan ve usanmadan çözmeye çalışmış ve söz ve hareketleri ile âdeta yaşayan bir Kur’ân olarak onlara örneklik etmiştir.27
Yüce Allah, Hz. Peygamber’e izâha muhtaç Kur’ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O’na Kur’-ân’da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.
5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:
Hz. Peygamber, sadece Kur’ân’da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur’ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O’nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.
Bu bakımdan O’nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:
“Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65).
“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 33/36).
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itâat ettik” demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 24/51).
“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün…” (Nisâ, 4/59).28
Hz. Peygamber’in Kur’ân’da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.
Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:
İmrân b. el-Husayn’ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: “Kur’ân’da olandan başkasından bahsetmeyin” deyince, İmrân: “Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah’ın Kitabında gördün mü?” Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: “Bütün bunları Allah’ın
Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır.” 29
Hz. Peygamber’e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur’ân’da olmayan hususlarda O’na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.
6) Hz. Peygamber’e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:
“Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır” (A’râf, 7/157).
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe, 9/29).
Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir”;31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: “İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır.” 32
Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34
Yine, Kur’ân’da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.
Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu yetkisini Yüce Allah’tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetki ve O’nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur’ân’daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber’in bu hükmü, “O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri’ yani kanun koyucu Allah’tır, Resûlü’ne de O’ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen “Şâri” sıfatı verilmiştir.
Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibi-
Bundan başka, Kur’ân’da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah’a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O’nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: “Bana itâat eden Allah’a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir.” 40
7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:
“Kim, Peygamber’ e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80).
“… Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının…” (Haşr, 59/7).
Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber’e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:
“Deki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itâat edin!’ Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/31-32).
Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah’a îman, O’nu sevme ve O’na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.
“Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…” (Nisâ, 4/64).42
Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah’ın O’na indirdiği Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur’ân’ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah’a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah’ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât’ın sözleridir. Nitekim, Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43
Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e itâati emrettiği gibi, O’na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.
“Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisâ, 4/14).
“Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).
“Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah’ın cezası çetin olur” (Enfal, 8/13).44
Hz. Peygambere itâati emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O’na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O’na inanmanın tabiî bir sonucudur.
Yüce Allah Kur’ân’da Hz. Peygamber’e kuru bir itâatin ve O’na karşı gelmemenin de ötesinde O’na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah’ın Resûlullah’a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
9) Hz. Peygamber’e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:
“Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzâb, 33/6).45
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).
“Ey îman edenler! Allah ve Resûlü’nün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurât, 49/1-2)46.
Son olarak, Hz.Peygamber’e itâat eden ve O’nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:
10) Hz. Peygamber’in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:
“… Şâyet O’na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz…” (Nûr, 24/54).
“… Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah’ın yoluna götürürsün” (Şûrâ, 42/52-53).
“Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun” (Mu’minûn, 23/73).47
Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah’ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur’ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O’nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur’ân’ın ve O’nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.
NETİCE
Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah’ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O’na inanmak sadece O’nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O’na itâat etmeyi de gerektirir.
Yüce Allah O’nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O’nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.
Ayrıca O’na indirilen vahiy sâdece Kur’ân’dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab’ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen “hikmet” de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O’nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan “zelle” tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O’nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O’nun sünnetinin sağlamlığını ve O’na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber’e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O’nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.
Yine âyetlerde, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber’in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.
Bundan başka, Kur’ân’da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e verilmiştir. Bu itibarla Kur’ân’da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber’in sünneti şer’î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber’in, O’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve O’nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.
BU HERŞEYİ AÇIKLIYOR SANIRIM İŞİMİZE GÖRE AYET YORUMLAMAMALIYIZ ALİMLERE DANIŞILMALIDIR
APAÇIKLIKTAN MAKSAT LEVHİ MAHFUZUN APAÇIK OLMASIDIR
Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:
“Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8
Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:
“Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10
Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:
“Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).
Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.
Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.
Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:
“O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19
Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22
18 Kasım 2009 - 06:38
Selam,
Sn.Abdülhalık
yazını okuduk da
9.uncu bölümdeki Ahzab 56 nın çevirisi yanlış gibi geldi
salat namaz değilmi kardeşim.
bütün salatları namaz çeviripte
burda neden tevella oldun. yok öyle doğru çevirelim
Allah ve melekleri resule namaz kılar. ey iman edenler sizde ona teslimiyetle namaz kılın ve selam edin. 33:56 bu kadar
Diyorsun ki hikmet sünnettir
sen diyorsun Allah’ın demediğine dedi diyenler kimlerdir
biliyormusun
kurandan kaçmak için ne numaralar
sana hikmetle ilgili pek çok ayet yazabilirim
lakin şunlar yeterli gibi
23.Rabbin kesin olarak şunları emretti. Ancak kendisine kulluk edin,ana babaya iyilik edin. onlardan biri veya ikisi birden senin yanında yaşlanırsa sakın onlara “öf” bile deme,onları azarlama. onlara güzel ve tatlı sözler söyle
24.Onlara acıyarak tevazu kanadını indir ve “ey rabbim! onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sende onlara öyle merhamet et” de.
25.Rabbiniz, içinizdekileri sizden daha iyi bilir. eğer iyi kimseler olursanız elbette Allah çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır.
26.Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarını ver. malını israf ederek saçıp savurma.
27.Çünkü malını saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. şeytan ise rabbine karşı çok nankördür.
28.Şayet rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan o zamanda kendilerine yumuşak bir söz söyle.
29.Elini boynuna bağlama,, onu büsbütünde açıp saçma. sonra kınanmış ve eli boş açıkta kalırsın.
30.Gerçekten rabbin dilediği kimsenin rızkını genişletir ve daraltır. Allah kullarının hallerinden haberdardır, her şeyi görendir.
31.Geçim korkusuyla evlatlarınızı öldürmeyin. onlara da sizede rızkı biz veririz. şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.
32.Zinayada yaklaşmayın, şüphesizki o çok çirkin ve kötü bir yoldur.
33.Allah’ın haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. kimhkasızlığa uğrayarak öldürülürse biz onun velisine bir yetki verdik. o da öldürmede ileri gitmesin. çünkü o yardım olunmuştur.
34.Rüşdüne erinceye kadar yetimin malınada yaklaşmayın. Meğer ki bunu en iyi şekilde çoğaltıp koruma maksadı olsun. birde ahdinizi yerine getirin. verilen sözde elbette sorumluluk vardır.
35.Ölçtüğünüz zaman tam ölçün, doğru terazi ile tartın. bu daha hayırlıdır, sonuç itibarilede daha güzeldir.
36.Hakkında bilgi sahibi olmadığın birşeyin ardına düşme. çünkü kulak, göz ve kalpten herbiri bundan sorumludur.
37.Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boycada dağlara eremezsin.
38.Kötü olan bütün bu yasaklar rabbin katında sevilmeyen şeylerdir.
39.Bunlar sana rabbinin VAHYETTİĞİ HİKMETLERDİR. Allah ile beraber başka bir ilah edinme, sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cahim e atılırsın.
hani resulun içtihadıydı.
esenlikle..
19 Kasım 2009 - 11:53
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).
BURADA BİR YANLIŞ YOK EĞER NAMAZ ANLAMINDA OLSA İDİ ALLAH(CC) VE MELEKLER HAŞA PEYGAMBERE SECDE ETMİŞ OLUR İNSANLARIDA BUNA TEŞVİK ETMİŞ OLURDU SALATN ÇEŞİTLİ ANLMLARI VARDIR BURADA PEYGAMBERE SALATU SELAMDAN BAHSEDER NİTEKİM AYETİN SONUNDA ONA İÇTENLİKLE SELAM EDİN BUYURUYOR YANİ BURADA ÇEVİRİ YANLIŞ GİBİ OLMAMIŞ
HİKMETTEN MAKSAT RESULULLAHIN SÜNNETİDİR VAHİY ALLAHIN HİKMETİDİR AYETTE BİZ SANA VAHYİ VE HİKMETİ VERDİK BUNLAR AYRI AYRI ZİKREDİLMİŞ BULAR AYNI KAVRAMLAR OLSAYDI NİÇİN AYRI ZİKREDİLSİN???
26 Kasım 2009 - 06:16
sn cemil batur ve sn abdülhalik
ikinizinde dediği doğru verdiğiniz deliller KURAN dan
yalnız kafama takılan şu Kuran içindeki ayetlerin kesinliğine değişmezliğine Allah’ın sözü olduklarına bi çok ayet yervermiştir. yani Kuran için hiçbir şüpheye düşemeyiz. fakat Hz. Muhammet’in Kuran dışındaki sözleri davranışları insanlar tarafından yorumlanmıştır, anlatılmıştır. bir virgül bile değişse anlam değişir. işte ben burda şüpheye düşerim. ellbette Hz. Peygamberimiz yaşadığı zamana ışık tutmuş o zaman insanları en doğru şekilde aydınlatmıştır. fakat hiç mi hata olmadı dersiniz onu ve hayatını bize anlatanlarda. örneğin emevi ve abbasi dönemlerinde müslümanlar üzerinde baskı kurmak için bazı uygulamalar ve sözler değiştirilmedi mi yani.
benim asıl öğrenmek istediğim belki görmemişimdir. yada anlayamamışımdır. Kuran da Hz. Muhammet için yazılan hadislerin günümüze değişmeden geleceğini şüpheye yer bırakmadan açıklayan bi ayet var mı? Kuran’ın kesinliği gibi el değmeden ve değiştirilmeden ahiret gününe kadar saf kalacağını açıklayan bi ayet var mı??
yoksa ??? o zaman soru işaretleri başlar. çünkü yazılarda geçen bazı hadisler gerçekten Kuranla ters düşmüyor mu? bir tanesi bile hatalı olsa hadislerin, onu yazan kişiye güven sarsılır. bence sorunumuz bu.
birşey daha var kafamı meşgul eden: Kuran hemen yazılmış ezberlenmiş ve kitap haline getirilmiş Peygamberimiz zamanında. peki bu kadar değerli olan hadisler kaybolmasın çarpıtılmasın diye neden onlarda aynı zamanda yazılmamış. Hz Muhammet’in yanında sürekli biri varmıydı her hareketini tam anlamıyla yazsın çizsin. çoğu hadis kitabı 200 yıl sonrasına ait.
hadisler insanlar tarafından yazılmıştır. ve doğruluğu tartışılır. Hz. Muhammet de yazdırmadığına göre onun kontrolünden geçmediğine göre, Kuran da hadislerin doğruluğunu ispatlayacak ayetler bulunmadığına göre kör gibi her hadisi kabul edemeyiz.
bunda şüphe duymakta haksız mıyız? lütfen bana Allah’ın sözlerini kanıt göstererek açıklayınız.
26 Kasım 2009 - 06:22
bir açıklama bekliyorum. teşekkürler.@ABDÜLHALIK
26 Kasım 2009 - 06:22
bir açıklama da sizden bekliyorum teşekkürler.@cemil batur
28 Kasım 2009 - 01:34
ÇİĞDEM HANIM;
İLK ÖNCE SÜNNETİN NE OLDUĞUNU ÖĞRENELİM KURANDAN
Kuran’ın Emrettiği Sünnet
Kitaba başlamadan önce, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine cevap vermek gerekir.
Öncelikle bilinmelidir ki, sünnet, Kuran’dan ayrı değildir. Sünnet; son ilahi kitap Kuran’ın -Kuran’ın ifadeleriyle- son peygamber, alemlere rahmet, büyük ahlak sahibi, müminlere pek düşkün, onların sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, onların ağır yüklerini üzerlerindeki taassup zincirlerini indiren Allah (c.c.) elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından ortaya konmuş evrensel yorumudur.
Bu yorum olmadan Kuran’ın anlaşılması ve hayata geçirilmesi mümkün olmaz. Örneğin, Kuran müminlere; diğer müminlere karşı şefkatli olmayı, güzel söz söylemeyi, tevazulu davranmayı emretmiştir. Kafirlere karşı ise, sert ve caydırıcı olmayı farz kılmıştır. Temizliği şart koşmuştur. Ancak bunların nasıl gerçekleştirileceği Kuran’da detaylandırılmaz. Nasıl şefkat gösterileceği ya da “sert ve caydırıcı”davranılacağı, bunların ölçüsü bildirilmemiştir. Peki mümin, bunların nasıl ve ne ölçüde uygulanacağını nereden öğrenecektir. Kuran şu hükmü verir:
“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi, 21)
Resulullah (s.a.v.), örnektir. Mümin, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine bakar ve uygulamaları oradan öğrenir. Nitekim sünnete bakıldığında hemen görülür ki, Resulullah (s.a.v.) ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda küçük işlerle meşguliyet gibi bir basitlik değil, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve hassasiyet yatmaktadır. Bu durum, Resulullah (s.a.v.)’ın ümmetine Kuran ile birlikte bir de “hikmet”i öğretmekte oluşunun bir sonucudur. Bir ayet, bu konuyu şöyle açıklar:
“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Ali İmran Suresi, 164)
Resulullah’a İtaat
Resulullah’ın (s.a.v.) müminler için taşıdığı hayati önem, ona hitap eden ayetlerde şöyle vurgulanır:
“Şüphesiz, biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah’a ve Resûlü’ne iman etmeniz, O’nu savunup-desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için. Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih Suresi, 8-10)Resulullah’a biat eden, Allah’a biat etmiştir. Bu ilahi kural, bir başka ayette şöyle açıklanır: “Kim Resulullah’a itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa Suresi, 80)
Dikkat edilirse, ayette “Resulullah’a itaat”kavramı üzerinde durulmaktadır. İşte bu kavram, Resulullah’ın (s.a.v.) az önce değindiğimiz “örnek olma”vasfının yanında, ikinci bir vasfını, “hüküm koyucu”özelliğinden kaynaklanmaktadır. Kuran göstermektedir ki, Resulullah’ın (s.a.v.) emirlerine ve koyduğu kullara uymak, aynı Allah’ın (c.c.) kitabındaki ayetlere uymak gibi farzdır. Nitekim bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu yasaklama ve emretme yetkilerini şöyle açıklar:
“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)Bir diğer ayette ise şöyle denir:
“… Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun…” (Haşr Suresi, 7)
Bu ayetler, peygamberin, Kuran’da haram kılınmış olan şeylerin dışında da bazı şeyleri ümmetine yasaklayabileceğini göstermektedir. Bu nedenledir ki, peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizi bir şeyden men ettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin.”(Buhari, İ’tisam 2)
Başka ayetlerde de peygamberin sözkonusu “hüküm koyucu”özelliği haber verilir. Müminlerin anlaşamadığı herhangi bir konu, Resulullah’a (s.a.v.) götürülecek ve o karar verecektir:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi, 59)
Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu hüküm verici özelliği o denli kesindir ki, buna itaat etmeyen, hem de kalbinde bir sıkıntı duymadan, seve seve itaat etmeyenler mümin sayılmazlar:
“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi, 65)
Bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) hükmünün kesinliğini şöyle vurgular:
“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)Resulullah’ın (s.a.v.) bu “hüküm verici”vasfına karşı çıkmak, onun verdiği hükme karşı gelmek ise küfürdür ve cehennemle cezalandırılır:
“Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!…” (Nisa Suresi, 115)
Peygamberin hüküm koyuculuğu ve örnek olma vasfı, Kuran’da bu denli muhkem bir biçimde açıklanmışken, Resulullah’ı (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirmeyi savunmak, kuşkusuz Kuran’a aykırı bir düşüncedir. Muhammed Esed’in de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi “her yaptığı işte ve her emrinde ona ittiba etmek, İslam’a ittiba etmenin kendisidir. Onun sünnetinden uzaklaşmak ise islam’ın hakikatinden uzaklaşmaktır.”(Muhammed Esed, el-İslam ala Mufterakit-Turuk, s. 110)Nitekim Ashab-ı kiram da öyle yapmış, her işlerinde Kuran’la birlikte Kuran’ın hayata geçmiş hali olan Resulullah’a (s.a.v.) uymuşlardır. Bir sahabeden şu söz aktarılır:
Tirmizi, Menakıb 7/147
“Biz hiç bir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i (SAV) peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız. ” (Nesai, Taksir 1
Sünnet olmadan muradullah anlaşılabilecek
olsaydı Kur’an Efendimiz (s.a.v)’e sadece “tebliğ”
görevi verir, ayrıca “beyan/açıklama” görevi vermezdi.
Temel ibadetlerin nasıl yapılacağına ilişkin
olarak Kur’an’da herhangi bir detay verilmemiş olması,
Kur’an’ın hayata intikalinde Efendimiz
(s.a.v)’in tuttuğu merkezî rolün en açık ifadesidir.
Fazlasöze hacet yoktur.
2. Sünnetin/hadislerin tahrip edilmeye
müsait bir alan olduğunu söylemek Müslümanların
zihinlerinde veya tasavvurlarında ne gibi
algılara yol açar ? Bu algıların yapacağı tahribatın
boyutu ne olur ?
Sünnet’in/hadislerin nakli meselesi üzerinde
şüpheler oluşturarak Kur’an’ı “şahsî görüşlere açık”
hale getirmek ahir zamanda müptela olduğumuz
bir hastalık. “Hadislerin naklinde beşer unsuru yer
almıştır” gerekçesiyle Sünnet/Hadis alanını “tekinsiz”
ilan edenler, Kur’an’ın da aynı beşer unsuru vasıtasıyla
nakledildiğini nedense hep görmezden
gelir. Burada denebilir ki, “Kur’an ilahî koruma altındadır;
ancak Sünnet/hadisler için böyle bir garanti
yoktur.” Biz de buna karşılık deriz ki, Kur’an’ın
ilahî garanti altında olması, mesela melekler vasıtasıyla
korunması gibi bir durumu anlatmaz. Yüce
Allah Kur’an’ı bu Ümmet eliyle korumuştur ve bu
durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Kur’an’ı koruyan Ümmet Sünnet’i niçin tahrif eder?!
Bu noktada ikinci bir itiraz da, Kur’an’ın tevatüren
nakledildiği, hadislerin büyük çoğunluğunun
naklinde ise böyle bir durumun söz konusu olmadığı
şeklinde ileri sürülebilir. Buna mukabelemiz de
şöyle olacaktır: Yukarıda sözünü ettiğimiz temel
ibadetlerle ilgili hadisler büyük ölçüde tevatür seviyesine
ulaşmamış rivayetlerden oluşmaktadır. Bu
şu demektir: Bu rivayetleri “güvenilmez” ilan ettiğiniz
zaman İslam’ın temel ibadetlerini bile yerine getirmeniz
imkânsızlaşır. Bu durumu, Din’in bireysel
ve sosyal bütün boyutlarına teşmil edebilirsiniz.
Kur’an-Sünnet İlişkisi
Bu ilişkiyi şu şekilde başlıklar altında tasnif edebiliriz:
1. Sünnet’in Kur’an’ı teyit edici özelliği.
Kur’an bir konuda hüküm getirir, Sünnet de o hükmü halin icaplarına göre farklı şekillerde ifadeye koyar. Ancak burada Sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükmü teyit etmekten başka bir fonksiyon icra etmez.
Bunun örneği, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. (Ancak) karşılıklı rızaya binaen yapılan ticaret olursa başka”[1] ayeti ile Efendimiz (s.a.v)’in şu hadisidir: “Bir müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan (başkasına) helal değildir.” Bu hadisin, mezkûr ayetin getirdiği hükmü farklı bir şekilde ifade ve bu şekilde teyit ettiği açıktır.
2. Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği.
Kur’an’da açıklanyama ihtiyaç gösteren ayetler bulunduğu açıktır. Bizzeat Kur’an bu noktayı şöyle ifade etmektedir: “Ey Resulüm! Cebrail sana vahiy getirdiği zaman) onu hemen ezberleyivermek için dilini kımıldatma. Doğrusu o vahyolunanı sana ezberletmek ve okutturmak bize aittir. Öyleyse biz onu Cebrail’e okuttuğumuzda sen onun okunuşunu takip et (dikkatle dinle). Sonra onu beyan etmek de bize aittir.”[2]
Burada Allah Teala, Kur’an ayetleri zımnında ayrıca beyana ihtiyşaç gösterenler bulunduğunu ve o beyanın da yine vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e gösterileceğini ifade buyurmaktadır.
Kur’an’ın beyan edilmesi gereken ayetler ihtiva ettiği gerçeği bir diğer ayette de şöyle zikredilmektedir: “Sana da Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”[3]
Bir önceki ayette Kur’an ayetlerini beyan etme işini bizzat Allah Teala tekeffül buyurmuşken, bu ayette beyan işinin Efendimiz (s.a.v)’e ait bir görev olduğu belirtilmektedir. Acaba burada bir tezat yok mudur?
Bu soruya cevabımız “hayır”dır. Zira Efendimiz (s.a.v) aşağıda ayrıntılarıyla zikredeceğimiz gibi Kur’an’ı beyan ederken –haşa– kendiliğinden bir şey söylememekte, tam aksine, Kur’an’ı beyan sadedindeki Sünnet, vahiyle Efendimiz’e öğretilmektedir. Ancak bu vahiy kur’an dışı bir vahiydir.
Bunun böyle olduğunu, yukarıda mealini zikrettiğimiz el-Kıyâme ayeti ortaya koymaktadır. Zira o ayete yakında baktığımızda şunu görüyoruz: Allah Teala, Kur’an ayetlerinin beyanının kendisine ait olduğunu ifade buyurmaktadır. Öyleyse Kur’an’ın beyana ihtiyaç gösteren her ayetinin ya başka bir ayet veya Kur’an dışı vahiy tarafından yerine getirilmiş olması gerekir. Birinci ihtimal tamamiyle geçersizdir. Zira Kur’an’ın beyana muhtaç her ayetinin yine bizzat Kur’an’ın başka bir ayeti tarafından beyan edildiğini göremiyoruz. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Öyleyse Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetlerin, Efendimiz (s.a.v)’e Kur’an dışı (gayri metluvv) bir vahiyle iletildiğini söylemek zorundayız. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler de zaten bu noktayı ayan beyan ortaya koymaktadır.
Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği teknik olarak birkaç şekilde gerçekleşmektedir.
A. Kur’an’ın “mücmel” nasslarını tefsir veya “müşkil” nasslarını beyan eden sünnet.
Kur’an’da “Namazı kılın, zekâtı verin” buyurulduğu halde namazın nasıl, ne zaman, ne miktarda kılınacağı, zekâtın kim tarafından, hangi mallardan, ne miktarda ve kimlere verileceği hususları açıklanmamıştır. İşte bütün bu ve benzeri hususların beyanı Sünnet tarafından yapılmıştır.
B. Kur’an’ın umum ifade eden ayetlerini tahsis eden sünnet.
4/en-Nisâ; 23-4 ayetlerinde kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar zikredilmiş ve sonunda da, “Bunların dışındakiler size helal kılındı” buyurulmuştur. Ancak Efendimiz, “Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamaz”[4] buyurmak suretiyle ayette geçen “bunlar dışındakiler” ifadesini tahsis etmiştir.
C. Kur’an’ın mutlak ayetlerini takyit eden sünnet.
Kur’an’da, “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin”[5] buyurulmuştur. Bu ayet “el kesme” işini mutlak bırakmış, hangi elin, neresinden kesileceğini veya iki elin mi, yoksa bir elin mi kesileceğini ayrıca belirtmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in uygulaması, sağ elin bilekten kesileceğini hükme bağlayarak bu ayettekı ıtlakı takyid etmiştir.
3. Kur’an ayetini nesh eden sünnet.
Bu husus ulema arasında ihtilaflıdır. Sünnet’in Kur’an’ı nesh edici özelliğinin bulunmadığını söyleyenler yanında, özellikle mütevatir sünnetin Kur’an ayetini nesh edebileceği görüşü Hanefîler tarafından benimsenmiş ve şöyle örneklendirilmiştir:
Kur’an’da, “Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara münasip bir şekilde vasiyette bulunmak Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur”[6] buyurulmak suretiyle vasiyetin, mal bırakacak kimse için bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir. Ancak Efendimiz (s.a.v), “Bilin ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık mlirasçı lehine vasiyet yoktur”[7]
Keza Kur’an’da, “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman…”[8] buyurularak namaza kalkıldığı zaman abdest alınması emredilmiş ve abdestin nasıl alınacağı ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bir kısım ulema, bu ayetin zahirinin her namaza kalkıldığında abdest alınmasını gerektirdiği kanaatindedir. Ancak Sünnetbu hükmü nesh etmiş ve bir tek abdest ile birkaç namazın kılınabileceği hükme bağlanmıştır.
4. Kur’an’da yer almayan birtakım konularda hüküm koyan sünnet.
Kur’an-Sünnet ilişkisi bağlamında en fazla tartışılan nokta burasıdır. Bir yaklaşıma göre Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getirdiğini söylemek, Hz. Peygamber (s.a.v)’i –haşa– Allah Teala’ya ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala’nın ortağı değil, elçisidir. Dolayısıyla Sünnet’e böyle bir yetki tanımak Hz. Peygamber (s.a.v)’e iftira olduğu gibi, aynı zamanda şirktir.
Bu yaklaşımın ciddiye alınır yanı bulunmadığını birçok yönden ortaya koymak mümkündür. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Sünnet’in Kur’an’da bulunmayan müstakil hükümler getirebileceğini/getirdiğini söyleyenler, bunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in –haşa– kendi arzusuna göre yaptığını söylememektedir. Bu türlü sünnetler de tıpkı Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetler maddesinde belirttiğimiz gibi gayri metluvv (Kur’an dışı) vahiyle sadır olmaktadır. Yani Kur’an ayetiyle bu türlü sünnetlerin kaynağı birdir.
Kur’an’da Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da vahiy aldığını gösteren ayetlerin bulunduğu vakıası, bu söylediğimizi ispat eden en önemli delildir. Ezcümle Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesinin Sünnet olduğunu birçok delil ortaya koymaktadır. İkinci olarak 66/et-Tahrim, 3 ayeti Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışı vahiy aldığını hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte haber vermektedir:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip bir kısmından da vaz geçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, “Bunu sana kim bildirdi?” dedi. Peygamber, “Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi” dedi.”
Burada eşinin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine verdiği sırrı başkasına açıkladığı belirtilmekte ve bunu da Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’e bildirdiği açıkça belirtilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v)’in o eşinin o sırrı başkasına söylediği hiçbir Kur’an ayetinde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu haber Efendimiz (s.a.v)’e gayri metluvv bir vahiyle iletilmiştir demekten başka yol yoktur.
Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu ortaya koyan bir diğer ayet de 8/el-Enfâl, 7 ayetidir: “Hatırlayın ki Allah size, iki taifeden birinin sizin olduğunu vahyediyorddu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz…”
Burada geçen “iki taife”den biri, Ebû Süfyân idaresinde Şam’dan gelmekte olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehil komutasındaki Kureyş ordusudur. Ayetin konumuz açısından önem arz eden yeri, iki taifeden birinin Mü’minler’e daha önce vaat buyurulduğunu belirtmesidir. Oysa Kur’an’ın hiçbir ayetinde böyle bir vaat yer almamaktadır. Dolayısıyla söz konusu vaat, Kur’an dışı bir vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e iletilmiş o da ashabına bildirmiştir.
Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.
Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lugat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]
Netice
Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.
Vahiyden aldığı bu yetkiye istinadendir ki Sünnet, haram-helal konusunda olduğu gibi ibadetler ve muamelat sahasında da hüküm koyma mevkiindedir. Yukarıda zikrettiğimiz (kadının, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamayacağını belirten) hadis dışında, mesela ehlî eşek etlerinin yenmesini yasaklayan hadis de aynı özelliktedir. Usul kitaplarında daha fazla örnek görülebilir.
Kur’an’ın hangi hususları yer vermesi gerektiğini ve neleri ihtiva etmemesi icap ettiğini belirlemek bizlerin yetkisinde değildir. Kur’an’da yer alan nice hükümler vardır ki, Sünnet tarafından ortaya konanlardan daha az önemli olduğu kesindir.
Mesela yukarıda değindiğimiz abdest ayeti böyledir. Bu el-Mâide ayetinde abdestin nasıl alınacağı neredeyse bütün detayları zikredilerek belirtilmişken, namazın nasıl kılınacağı konusunda hiçbir izah yer almamaktadır. Oysa abdest, namaz için teşri kılınan bir vasıtadır ve kendisi müstakil bir ibadet değildir. Böyle olduğu halde namaz hakkında Kur’an’da niçin izahat verilmediği sorusunun cevabı, Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmeden verilemez. Bu tarz pek çok mesele zikredilebilir.
Meselenin bir de şöyle bir boyutu var: Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getiremeyeceğini söyleyenler, çoğunlukla Kur’an’ın ihtiva etmediği hükümler ve durumlar hakkında içtihad yapılmasını hararetle savunanlardır. Hatta bunlar içinde Kur’an’da yer alan hükümlerin dahi bağlayıcı olmadığını söyleyenler vardır. Bu durumda hayatın idamesi için yeni içtihadlar yapılması zarureti doğmaktadır.
Ancak bu durum şöyle bir netice doğurmaktadır: Sünnet vahiy kaynaklı olduğu halde Kur’an’da bulunmayan hükümler getiremez; ama bizler içtihad ederek Kur’an’da bulunmayan konularda (hatta “tarihselcilere göre: Kur’an’ın yer verdiği teşrii hükümler sahasında bile) içtihad ederek hüküm koyabiliriz, koymalıyız.
Sonuçta Sünnet’ten esirgenen bir teşri yetkisi, kendisini içtihad aynasında gören herkese tanınmış olmaktadır. Bu da ayrı bir garabet olarak önümüzde durmaktadır.
[1] 4/en-Nisâ, 29.
[2] 75/Kıyâme, 16-9.
[3] 16/en-Nahl, 46.
[4] el-Buhârî, “Nikâh”, 27; Müslim, “Nikâh”, 37.
[5] 5/el-Mâide, 38.
[6] 2/el-Bakara, 180.
[7] el-Buhârî, “Vesâyâ”, 6; Ebû Dâvud, , “Vesâyâ”, 6; İbn Mâce, , “Vesâyâ”, 32.
[8] 5/el-Mâide, 6.
[9] 4/en-Nisâ, 59.
[10] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülganî Abdülhâlık, Hücciyyetu’s-Sünne
UN:F [1.7.7_1013]
ÇİĞDEM HANIMPEYGAMBERLERİN ÖZELLİKLERİNDEN OLAN SIDK VE DOĞRULUK ONLARIN YALAN SÖYLEMEDİĞİNE ALAMETTİR
BİZ ŞUAN DİNİ GEREKTİĞİ GİBİ YAŞAMIYORUZ GÜNAH İŞLİYORUZ FAKAT ASHAP BÖYLE DEĞİLDİ ÇOK DİKKAT EDER VE YALAN GİBİ BÜYÜK GÜNAHLARDAN ŞİDDETLE KAÇINIRLARDI HATTA YAPMAZLARDI PEYGAMBERİMİZ BANA YALAN İSNAT EDEN CEHENNEMDEKİ YERİNİ HAZIRLASIN BUYURUYOR ONLAR GERÇEKTEN ALLAHTAN KORKAN İNSANLARDI ASHABIN FAZİLETİ BELLİDİR
ASHAP DIŞINDA MÜNAFIKLAR HADİS UYDURMUŞLAR FAKAT GÜNÜMÜZDE UYDURMA HADİSLERİ BİLDİREN MÜÇTEHİT ALİMLER VARDIR MÜÇTEHİT NE DEMEKTİR DİYE SORACAK OLURSANIZ SÜNNETİ ŞERİATA GÖRE YORUMLAYAN İNSANLARDIR
Müçtehit; Kur’an’ın sırlarını hakkıyla bilen, içtihat yapabilen, İslâmî ilimlerin bütün hükümlerinde otorite olan her fıkıh bilginidir. Bu zâtlar âyet ve hadislerin sırlarını bilme yeteneğine sahip seçkin insanlardır. Aklî ve naklî ilimlerin derinliklerine dalmış, keşfettikleri çeşitli cevherleri Müslümanların istifadesine sunmuşlardır.
Müçtehitlik, yüksek ve seçkin bir makamdır. Kişi o makama iddia ile değil; ilimde derinlik kazanma yanında Cenâb-ı Hakk’ın ikram ve ihsanı ile çıkabilir. O sahada onlarla yarışmak her kişinin kârı değildir. Dikkatle bakılırsa enbiyaya vâris olmanın en şanlı ve en muhteşem bir örneği, onlarda görülebilir. Büyük müçtehitlerin her biri hidayet nuruna mazhardır. İlâhî hükümlerdeki maksatları idrak etmek onları uygulama sahasına koymak, onların görevidir.
Sahabeden sonra şartlar değişmeye başladı. Muamelatta, ticarette, sanatta, ziraatta yeni gelişmeler meydana geldi ve yeni problemler ortaya çıktı. Örf ve adetlerde değişmeler oldu. Elbetteki, bu ihtiyaçlara lakayt kalınamazdı. İşte bu devrede her bir müçtehit, kendisine düşen görevin ağırlığını takdir ederek pek büyük bir gayret ve dikkatle içtihatta bulundu. Bütün yetenek ve gayretlerini sarf ederek fıkıh ilminin kural ve kanunlarını tespit ettiler. İşte bu zâtlar sayesinde içtihat ilmi kemal noktasına erişti.
Müçtehidde Bulunması Gereken Şartlar Şunlardır:
1-) Arapça’nın kurallarını bütün incelikleriyle bilmelidir.
2-) Kur’an’a ait ilimleri tam anlamıyla bilmelidir.
3-) Müçtehidin, din bilginlerinin ortak kararına aykırı hareket etmemek için hakkında kesin karar verilmiş olan bütün hükümleri bilmesi lâzımdır. Bunu bilmesi içinde tâ ashaptan itibaren bütün İslâm bilginlerinin nerelerde ayrılıp, hangi konularda birleşmiş olduklarını araştırmış olması gerekir.
4-) Müçtehit, kıyasın vecihlerini bilmelidir. Zira, içtihadın ruhu kıyastır. Bu sebeple bir müçtehit, fıkıh metodolojisinin kıyas bölümündeki bütün rükünleri, çeşitleri, hükümleri, şartları ayrıntılarıyla bilmelidir.
5-) Müçtehit örf ve adetleri de bilmelidir.
6-) Müçtehit olan zâtın, dinî hükümlerle ilgili olan hadisleri ezberleyip onların doğruluk derecesini, rivayet edenleri; mütevâtir mi, meşhur mu, ahad mi, mensuh mu olduğunu bilip ihata etmesi şarttır. Yine bu hadisleri rivayet eden zâtların cerh ve ta’dil açısından ahvallerine de vâkıf olmalıdır.
7-) Fıkıh metodolojisinde zikredilen esaslar, kaideler ve şartlar müçtehitte kabiliyet haline gelmelidir.
Sadece bu şartların gerçekleşmesi de değildir. İçtihat için doğuştan bir yetenek, dehâ derecesinde bir zekâ ve kabiliyette şarttır. Abdulkerim Zeydan, Usûl-ü Fıkıh adlı eserinde, bu hususu şöyle açıklıyor:
“Müçtehit latif bir idrake, fıkıh ilmine kavrayışlı bir akla, safi bir zihne, seçkin bir ferasete, güzel bir anlayışa, harika bir zekaya sahip olmalıdır. Bunlara sahip olamayan bir kimse içtihat kaidelerini bilse bile müçtehit olamaz.” Bundan sonra da şöyle bir misal verir: ” Bir insan edebiyat ve şiirde ne kadar bilgisi olursa olsun, doğuştan gelen yeteneği yoksa şair olamaz.”
Yine bu konuda, İmâm-ı Mâlik Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “İlim, kesret-i rivayetle değildir; belki o bir nurdurki, Allah-u Teâla onu kalbe koyar da onunla hak ile batıl bir birinden ayırt edilir.”
Evet, içtihat için ilahî bir hediye de şarttır. Yani çalışarak kazanılan şartlar içtihadın cesedi ise, Allah tarafından verilenler de içtihadın ruhu hükmündedir. Takva ve salih amelde yeterince hassas olmayan bir insan ilimde ne kadar ileri olursa olsun onun içtihadına itibar edilmez.
Bir kimsede yukarıdaki şartlardan birisi veya bir kısmı bulunmazsa, o kimseye terim anlamıyla müçtehit denilmez. Kendi kendine iddia etmekle sultan olunmaz. Zira, delil istenilir.
İlim ve irfan sadece insanın şahsi gayretine ve çalışmasına ait olsa elbetteki pek eksik kalır. Çünkü, insanın fikri de, aklı da sınırlıdır. Binaenaleyh, bunlarla her şeyin, her hakikatin mahiyetini, esasını ihata etmek mümkün değildir. İlim ve marifetin gelişmesi için İlahî ilham da lâzımdır. Ancak o zaman basiret nuru parlar, birçok sırlar ve hakikatler o nur ile keşfedilebilir. Evet, ilham ve ilâhî yardıma mazhar olan bir insan hakikatlerin keşfine muktedir olabilir.
İçtihat için pek büyük bir kabiliyet ve pek geniş malûmat yanında pek büyük bir takva, salahat ve yüksek bir ahlâk da gerekir. Hafızalarını bütün Kur’an ile ve yüz binlerce hâdis-i şerifle süslemiş nice büyük zâtlar bile içtihada cesaret edememiş, içtihat iddiasında bulunmamışlardır. Çünkü bu yetkiye sahip olmayanların içtihat yapmaları, sorumluluğu gerektirir. Binaenaleyh içtihada kabiliyeti olmayanların bir müçtehidi taklit etmekten başka çıkış yolları yoktur. Aksi halde, dinin kutsi hükümlerini korumak ve devam ettirmek mümkün olmaz.
Ehl-i sünnet dairesinde olan müçtehitlerimizin hepsinin, kâmil bir hidâyet ve doğru bir yol üzerinde olduklarına itikat etmek, Müslümanlar üzerine bir vecibedir. Çünkü, başta Peygamber Efendimizin (asm.) ve sahabe-i kiramın en güzide, en salahiyetli vârisleri bu büyük müçtehitlerdir. Bunların, evliyanın da sertacı olduklarında ümmetin ortak görüşü söz konusudur. Allah, dine ait hükümleri yerleştirmek ve şeriatın hikmetlerini Kur’an-ı Kerim ve Sünnetten çıkarma hususunda bu zâtlara özel bir ihsanda bulunmuştur.
Hakikaten onlar şeriat ve hakikatin kendilerinde ortaya çıktığı derin bilgi sahibi asfiyaların en büyüklerindendir. Şu halde onlardan herhangi birini hafife almak, tezyif etmek veya onlarla eşitlik dava etmek en azından haddini bilmezliktir.
“Sebep olan yapan gibidir,” kaidesince onlar kıyamete kadar gelecek bütün Müminlerin yaptıkları ibadetlerden hissedardırlar. Küllî fazilet ve ilim noktasında onların topuğuna dahi yetişilemez.
Bu meselede, Bediüzzaman Hazretleri, “Başta müçtehi-din-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatların şahları, aktabları mı efdaldir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir:
“Umum Müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed ibn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkındedirler. Fakat, hususî faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır.”
Müçtehitlerden bazıları Sahabe-i Kiram Hazretlerini gördüler, onlarla sohbette bulundular ve onlardan ilim ve edep tahsil ettiler. Şer’i ahkâma ait kaide ve kanunları Kur’an ve hadislerden çıkardılar. Bu hükümleri çıkarma konsunda azamî derecede dikkat gösterdiler. Akıl ve nakle dayanan dini konuları içeren kitaplar yazdılar. İşte onların bu fedakârâne çalışmaları ile fıkıh ilmi tam bir istikrar ve istikamet kazandı.
Müctehidler Örnek İnsanlardır
Müçtehitler, meslek ve meşreplerinde ciddiyete, hal ve hareketlerinde de rıfk ve mülayemete son derece dikkat ederlerdi. Onlar, “Kalplerin sevgilisi, akılların öğreticisi, ruhların sevgilisi olmuştur.” olmuşlardı. Mugalatadan, aldatmaktan, şöhretten, riya ve tasannudan şiddetle nefret ederlerdi. Hakikati araştırma ve ona ulaşmada son derece gayretliydiler.
Müçtehitler ilim ve marifette birer umman oldukları gibi güzel ahlakta da örnek şahsiyetlerdi. Mübarek yüzlerinde muhabbetle karışık bir vakar parlardı. Allah-u Teâla Hazretleri ilmi, hikmeti, iffeti, şecaati, sehaveti onlarda toplamıştı.
Dinin ulviyeti kalplerinde yer tutmuştu. Ruhları güzel seciye ve faziletler ile doluydu. İstikamet ve adalet onlarda yaratılıştan gelen yetenek halindeydi. Hak yolunda hiçbir kuvvet onları adaletten men edemezdi.
Onlar, fıtraten temiz, kuvve-i kudsîyeye sahip birer insan-ı kâmildiler. Kalbleri nefsani hastalıklardan uzaktı. Onlar, hakkı izhar ve tebliğde aldatmak ve hileden son derece uzaktılar, zâten kâmil bir akıl; insanı cahilane cesaretlerden men eder.
Onlar, hak ve hakikatin aşığı idiler. Hakikat kimin ağzından çıkarsa çıksın, onu kabulde ve teslimde asla tereddüt göstermezlerdi. Benlikten, gururdan, kibirden son derece nefret ederlerdi. Nitekim İmâm-ı Şafiî, “Hakikatin münazara ettiğim kimselerin elinden çıkmasından memnun olurum.” buyurmuştur.
Onlar, hakkın tecellisine o derece sarsılmaz bir aşk ve muhabbetle bağlı idiler ki, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmezlerdi. İcabında canlarını bile esirgemezlerdi. Bir takım zâlim melikler ve müstebit sultanlar bu fukaha-i izam hazretlerine her türlü eza ve cefâyı tatbik ettiler, İslâmiyetin nurani sayfalarını akıllara durgunluk veren karanlıklara çevirdiler, vicdanları ebediyyen sızlattılar. Meşru olmayan arzu ve zevklerini yerine getirmek, mevki ve makamlarını muhafaza etmek için o imamları kendi siyasetlerine alet etmeye çalıştılar, fakat buna muvaffak olamadılar. Bütün bu eza ve cefaya rağmen o büyük zâtlar hak davalarında sebat edip, hakikatten zerre kadar taviz vermediler. Son nefeslerine kadar hak gördükleri mesleklerinden ayrılmadılar.
İmam-ı Azam, Ahmed bin Hanbel gibi büyük müçtehitler en zâlim sultanlara karşı hakikati söylemekten çekinmemişlerdir. İmâm-ı Azam kendisine teklif edilen rütbe ve payeleri reddederek hapishaneye girmeyi, hatta mazlum olarak ölmeyi tercih etti. İmâm-ı Ahmed de hapishanede zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde hakikatleri söylemekten çekinmedi.
Müçtehitler, hakkı ihya, batılı iptal yolunda hatır ve gönül tanımazlardı. Öyleki, haksız taraf babaları ve çocukları dahi olsa hiç tereddütsüz aleyhlerine hüküm verirlerdi. Yegane maksatları Allah rızasını tahsil etmekti. Allah korkusu kalplerinde o kadar yer tutmuştu ki göz yaşları bazılarının yanaklarında izler bırakmıştı.
Onlar vüs’at-ı ihataya mâliktiler; gördükleri, işittikleri, okudukları şeyleri zihinlerinde, hafızalarında muhafaza ederlerdi. Bu nimeti Hak Teâla Hazretleri onların fıtratlarına bahsetmişti.
Hafızaları çok vüsatli birer malûmat hazinesiydi. Ayaklı kütüphane tabiri gerçekten bu gibi zâtların unvanıdır denilse yeridir. Meselâ; İmâm-ı Mâlik, bir milyon hadis-i şerifi hıfzetmişti.
Bununla beraber, nice hadis alimi vardır ki, binlerce, yüz binlerce hadis ezberledikleri halde, o hadislerin ihtiva ettikleri şer’î hükümleri çıkarmaya muktedir olamamışlardır.
Nitekim, bir gün hadis üstadı İmâm-ı A’meş, fıkıh imamlarından İmâm-ı Ebu Yusuf tan bir meselenin hükmünü sorar. İmâm-ı Yusuf cevap verince, İmâm-ı A’meş; “Bu hükmü nereden istihraç ettin?” diye sorar. Ebu Yusuf da; “Senin bana rivayet ettiğin hadisten.”, der ve hadisi okur. Bunun üzerine İmam-ı A’meş: “Ben bu hadisi, sen daha dünyaya gelmeden ezberlemiş olduğum halde bu güne kadar manasını böyle anlamamıştım.” diyerek İmâm-ı Ebu Yusuf un fıkıh ilmindeki derecesini takdir eder.
Müçtehitlerin bir kısmı tabiîn, diğer kısmı da tebe-i tabiîn devrinde yetişmişlerdir.
Bu devirler ilim ve marifet için en güzel bir zemindir; ilim ve irfanın baharıdır. O zamanda hikmet ve marifet tohumları, az bir zamanda neşv ü nema bularak marifet çiçekleri açardı. Meselâ; Süfyan b. Uyeyne dört yaşında hafız olmuştu .
Müçtehidîn-i İzam Efendilerimiz ilim ve irfanlarını sahabelerden aldılar ve onların malûmatına kemaliyle vâris oldular. Sahabelerin bütün ahvallerini, faziletlerini, biyografilerini bilirlerdi. Herhangi bir hâdisenin zuhurunda evvela Kitap ve Sünnete sonra sahabe-i kiramın içtihatlarına müracaat ederlerdi. Bunlarda açık bir hüküm bulamadıkları meselelerde kendi rey ve içtihatları ile amel ederlerdi.
Onların mertebeleri, istidatları, ilim ve irfanları gayet yüksekti. Bunlar asr-ı saadete daha yakın olduklarından bizzat o asrın feyzine vâris olmuşlardı. Bir kısmı, Sahabe-i Kiram efendilerimizi bizzat görüp onlardan İslâmî ilimleri tahsil etmişler, içtihada ait prensipleri onlardan ders almışlardı. Bu ise, ulvi bir makam ve şereftir.
Müçtehitler, Sahabe-i Kiram gibi Kur’an âyetlerinin bütün meziyet ve sırlarını anlamışlardı. Ashab-ı Kiramın ittifak ettikleri meseleleri aynen kabul ederlerdi. Üzerinde ortak görüş olan meselelerde içtihada teşebbüs etmezlerdi. Müçtehitler Sahabe-i Kiram Hazretlerine hayırlı evlat oldular. Dine ait meseleleri araştırma ve incelemede ümmete dayanak noktası olup zorluklarını hallettiler. Asıl ve ayrıntıya ait fıkhî meseleleri bir araya toplayıp kitap haline getirerek, ümmete kıyamete kadar istifade edecekleri engin ve zengin bir hazine bıraktılar.
İçtihatta kemal mertebesine nail olmak şerefi ancak dört büyük imama nasip olmuştur. Kuran ve sünnetin sırlarına hakkıyla vâkıf olan bu zâtlar, ruhlarını güzel ahlâk, salih amel ile süslemişlerdir. Bu zâtların her biri birer irfan harikasıdırlar. Müslümanların açmazlarını halletme hususunda birbirlerini tamamlamışlardır.
Peygamber Efendimize (asm.) kemal derecede vâris olan bu zâtlar, akılları hayrette bırakan hizmetleri ile vicdan-ı umumînin takdir ve hürmetlerine mazhar olmuşlardır.
Müçtehidîn-i Kiram Hazretlerinin bu ümmete pek büyük, pek faydalı hizmetler yaptıkları inkâr edilemez. Tarihin sayfaları mütalaa edilirse bu hizmetlerin nice örnekleriyle karşılaşılır.
28 Kasım 2009 - 01:36
HADİSLER ASHAP TARAFINDAN YAZILMIŞTIR
RESULULLAH’IN FAZİLET VE MENKIBELERİ
4316 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“İnsanlar (Kıyamet günü) diriltilecekleri zaman yerden ilk çıkacak olan benim. Onlar (huzur-u ilahiye) geldiklerinde (onlar adına) hatipleri ben olacağım. (Allah’ın rahmetinden) ümidlerini kestiklerinde (rahmet ve mağfireti) onlara ben müjdeliyeceğim. O gün Livâu’l-hamd (şükür sancağı) benim elimde olacak. Ademoğlunun Allah’a en kerim olanı da benim. Bunda fahr yok!”
Tirmizi, Menakıb 2, (3614).
4317 – Ubey İbnu Ka’b radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok.”
Tirmizi, Menakıb 3, (3617).
4318 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.
- Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim.
- Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.
- Yer bana tahâr, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.
- Ben, bir aylık mesafede olan duşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.
- Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.”
Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, humus 8; Müslim, Mesacid 3, (521); Nesai, Gusl 26, (1, 210-211).
Nesai bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir:
“Ben, cevâmi’u'l-kelim (veciz sözlerle de gönderildim).”
4319 – Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “İnsanlara karşı üç şeyle faziletli (üstün) kılındık:
- Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı.
- Arzın tamamı bize mescid kılındı.
- Toprak bize, su bulamadığımız zaman, tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı.”
Müslim, Mesâcid 4, (522).
4320 – Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. ama bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum.”
Buhari, Fezâilu’l-Kur’ân 1, İ’tisam 1; Müslim, İman 239, (152).
4321 – Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ademoğlu nesillerinin en temizinden süzüle süzüle gelerek içinde bulunduğum nesilde ortaya çıktım.”
Buhari, Menakıb 23.
4322 – Yine Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misali, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?” der. İşte ben bu kerpiçim, ben peygamberlerin sonuncusuyum.”
Buhari, Menakıb 18; Müslim, Fedail 21, (2286).
4323 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hâzin (kapıcı melek): “Sen kimsin?” diye seslenir. Ben:
“Muhammed’im!” derim. Bunun üzerine:
“Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum!” diyecek!”
Müslim, İman 333, (197).
4324 – İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) yatsı namazını kıldı. Sonra namazdan çıkınca elimden tuttu. Bathâ-i Mekke’ye kadar gidip orada beni oturttu. (Yere dairevi) bir hat çizip:
“Hattından dışarı çıkma! Sana bazı kimseler gelecek, sakın onlara bir şey söyleme. Zira onlar seninle konuşacak değiller!” buyurdu. Sonra dilediği yere çekip gitti. Ben çizgimin içinde otururken bana bir grup insan geldi. Esmer rankleriyle sanki Hindûlara benziyorlardı. (Pek uzun olan) saçları, vücutlarını öylesine örtmüştü ki, ne bir avret yerlerini ne de bir elbiselerini görüyordum. Bana kadar geldiler, ancak çizgiyi geçmediler. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm(ın gittiği yere) yürüdüler.
Gecenin sonuna doğru Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ben otururken yanıma geldi ve çizgiden içeri girdi. Dizime dayanıp yattı. Yatınca (ağzından) soludu. Ben oturuyordum. O da dizime dayanmış vaziyette böyle duruyorduk. Derken, üzerinde beyaz elbiseler olan bir grup adam geldi. Güzelliklerinin derecesini Allah bilebilir. Bana kadar yaklaştılar. Bir kısmı Aleyhissalatu vesselam’ın baş tarafına, bir kısmı da ayakları tarafına oturdular. Sonra aralarında konuşarak:
“Biz şimdiye kadar bu peygambere verilen gibisinin, bir başkasına verildiğini hiç görmedik. Bunun gözleri kapalı, kalbi uyanık. Ona bir misal verin!” (dediler ve şu temsili anlattılar):
“Bir efendi köşk yaptırmış, sonra bir ziyafet verip sofra kurmuş, insanları yiyip içmeye çağırmıştır. İcabet edenler gelip yemeğinden yiyip, suyundan içmiştir. İcabet etmeyenleri de cezalandırmıştır” dediler ve kalktılar. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm da kendine geldi ve:
“Şunların ne dediklerini işittim. Onların kim olduklarını biliyor musun?” dedi. ben: “Allah ve Resûlü bilir!” dedim.
“Onlar meleklerdi!” buyurdu ve ilave etti:
“Onların getirdikleri temsilin manasını anladın mı?”
“Allah ve Resûlü bilir!” dedim. Aleyhissalatu vesselam açıkladı:
“Rahmen (olan Rabbimiz) cenneti kurdu. Kullarını ona davet etti. Kim davete icabet ederse cennete girer, kim de icabet etmezse onu cezalandırır.”
Tirmizi, Emsal 1, (2865).
4325 – Abdullah İbnu Hişam radıyallahu anh anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalatu vesselam, Ömer radıyallahu anh’ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer:
“Ey Allah’ın Resûlü! Sen bana, nefsim hariç herşeyden daha sevgilisin!” dedi. Resûlullah hemen şu cevabı verdi:
“Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!”
Hz. Ömer radıyallahu anh:
“Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam:
“İşte şimdi (kâmil imâna erdin) ey Ömer!” buyurdular.”
Buhari, Fedailu’l-Ashab 6, İsti’zân 27, Eyman 3.
4326 – Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak.”
Resûlullah’ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam’a kavuşma temennisini kasdettiğini bildirdi.”
Müslim, Fezail 142, (2364).
4327 – Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh hazretleri anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu?
Şöyle cevap verdi:
“Hz. Adem ruhla cesed arasında iken!”
Tirmizi, Menakıb 1, (3613).
4328 – İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Sizden hiç kimse yoktur ki ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere yanından ayrılmayan “karîn” tevkil edilmemiş olsun!”
“Size de mi ey Allah’ın Resûlü!” denildi.
“Bana da!” buyurdular. Ancak, Allah ona karşı bana yardım etti de o müslüman oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!”
Müslim, Münafıkûn 69, (2814).
4329 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Bana bir mü’min selam verdi mi, kendisine mukabele etmem için Allah ruhumu bedenime iade eder. Ben de mutlaka selama mukabele ederim.”
Ebu Davud, Menasik 100, (2041).
4330 – yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Medine’ye girdiği gün, şehirdeki her şeyi aydınlık bürüdü, vefat ettiği günde ise her şey karardı. Defin işinden çıktığımız zaman hepimiz kalplerimizi (vahyin inkıtâı sebebiyle) üzüntülü bulduk.”
Tirmizi, Menakıb 3, (3622).
4331 – İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (Hz. İbrahim’in duası olan): “Ey Rabbim şüphesiz ki o putlar insanlardan pek çoğunu saptırmıştır. Kim bana uyarsa muhakkak ki o bendendir. Kim de emirlerime karşı gelirse, şüphesiz ki sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin” (İbrahim 36) mealindeki ayeti ile, Hz. İsa’nın duası olan: “Eğer onlara azab edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette sen dilediğini yapmaya kadirsin ve sen herşeyi hikmetle yaparsın” (Maide 113) mealindeki ayeti tilavet buyurdu ve ellerini kaldırdı, şöyle yalvardı: “Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” ve ağladı. Allah Teâla Hazretleri:
“Ey Cibril, Muhammed’e git! dedi. -Rabbin bildiği halde- niye ağladığını sor!” diye emretti. Cebrail aleyhisselam, O’na gelip niye ağladığını sordu. (Rabb Teâla’ya dönüp Muhammed’in) ne söylediğini -O çok iyi bildiği halde- haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâla Hazretleri:
“Ey Cebrail! Muhammed’e git ve ona söyle ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz.”
Müslim, İman 346, (202).
4332 – İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir. İmran radıyallahu anh der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin taleb edilmeden yemin ederler.”
Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18).
4333 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş değmeyecektir.”
Tirmizi, Menakıb (3857).
4334 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.”
Müslim, Fedailu’s-Sahabe 221, (2540).
4335 – Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile, beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve:
“Hala burada mısınız?” buyurdular.
“Evet!” dedik.
“İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu:
“Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.”
Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207, (2531).
4336 – Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Bir yerde ölen Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, Kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.”
Tirmizi, Menakıb (3864).
4337 – Said İbnu’l-Müseyyeb, Hz. Ömer radıyallahu anh’tan naklediyor: Demişti ki: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı dinledim, buyurmuştu ki: “Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti:
“Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir.”
Hz. Ömer der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (devamla) ilave etti:
“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.”
Rezin tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi’u'us-Sağir’de Suyuti kaydeder (Feyzu’l-Kadır 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u'l-İlm’de kaydetmiştir (2, 91).
ASHABIN FAZİLET VE MENKIBELERİNİN YÜCELİĞİ
4338 – Said İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle söylediğini işittim:
“Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talhâ cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa’d İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avi cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh cennetliktir.”
(Râvi der ki: Zeyd) onuncuda sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim?” diye sordular. (Bu taleb üzerine):
“Said İbnu zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti:
“Allah’a yemin ederim. Onlardan birinin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömrü boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselam’ın ömrü kadar uzun olsa bile”
Ebu Davud, Sünnet 9, (4648, 4649, 4650).
4339 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ümmetim(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekr’dir. Onlar içinde Allah’ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer’dir. Haya cihetiyle en şiddetli olanı Osman’dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali’dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muaz İbnu Cebel’dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit’tir. Kur’ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka’b'dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh’dır. Ebu Zerr’den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verada Hz. İsa aleyhisselam gibiydi.”
Hz. Ömer radıyallahu anh (hased etmişçesine): “Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz?” dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
“Evet. Bu hasletleri onda var bilin!” buyurdular.”
Tirmizi, Menakıb (3793, 3794).
4340 – Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben aranızda ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Benden sonra “iki’ye uyun” dedi ve Ebu Bekr ile Ömer’e işaret etti. (Sözlerine devam ederek): “Ammar’ın davranışlarını örnek alın. İbnu Mes’ud ne söylemişse tasdik edin” buyurdu.
Tirmizi, Menakıb (3804).
4341 – Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Geceleyin (rüyamda) bana salih bir adam gönderildi. Sanki Ebu Bekr, Resulullah’a yamanmış gibiydi, Ömer de Ebu Bekr’e yamanmış gibiydi. Osman da Ömer’e yamanmış gibiydi.”
Cabir der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanından kalktığımız zaman dedik ki: “(Rüyanın yorumu şöyle olmalıdır: “Oradaki salih kimse Resûlullah’tır. Onların birbirlerine yamanmaları, Allah’ın, peygamberiyle gönderdiği işin (dinin) sorumluları olmalarıdır.”
Ebu Davud, Sünnet 9, (4639).
4342 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben kendimi cennete girmiş gördüm. Derken Ebu Talha’nın hanımı Rumeysa ile karşılaştım (radıyallahu anhüma). Bir de hışırtı kulağıma geldi.
“Bu kim(in hışırtısı)?” dedim.
“Bilal(in)!” dediler. Avlusunda bir cariye bulunan bir köşk gördüm.
“Bu kime ait?” dedim.
“Ömer İbnu’l-Hattab’ındır!” dediler. İçine girip bakmayı arzu ettim. Ancak senin kıskanç olduğunu hatırladım ve geri döndüm!”
Ömer, bu söz üzerine ağladı ve:
“Sana karşı da mı kıskanç olacağım ey Allah’ın Resûlü!” dedi.”
Buhari, Ta’bir 31, 32, Bed’ü’l-Halk 9, Fezailu’l-Ashab 19, Nikah 107; Müslim, Fezailü’s-Sahabe 21, (2395). Yazardan Not: (Hazreti Ömer Radiyallahu anh gibi birisinin ve tüm ashabın kıskançlığı olmaz, gıpta etmesi kastedilmiş olabilir. Onlar yardımseverlikte olduğu gibi iyilikte de Allah rızası için yarışırlardı… Allahu alem)
4343 – Hz. Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ey Bilal! Ne ile benden önce cennete girdin? Her ne zaman cennete girdiysem, her seferinde önümde senin hışırtını işittim. Dün gece de cennete girmiştim, önümde (yine) senin hışırtını duydum. Sonra altından şerefeleri olan murabba bir köşke geldim.
“Bu köşk kimin?” diye sordum.
“Araplardan birinin!” dediler. Ben cevaben:
“Ama ben de bir Arabım, (benim olmadığına göre) bu köşk kimin?” dedim. Bunun üzerine:
“Kureyş’ten birinin!” dediler. Ben tekrar:
“Ben de bir Kureyşliyim, bu köşk kimin?” dedim. Bu sefer:
“Muhammed ümmetinden birinin!” dediler. Ben de:
“Muhammed benim, bu köşk kimin?” dedim. Bunun üzerine:
“Ömer İbnu’l-Hattab’ın!” dediler, radıyallahu anh. Bunun üzerine bilal:
“Ya Resûlullah! Her ezan okuyuşumda iki rek’at namaz kıldım. Her ne zaman hades vaki oldu ise derhal abdest tazeledim ve Allah’a iki rek’at namaz kılmayı üzerimde borç gördüm” dedi. Bilal’in bu açıklaması üzerine Aleyhissalatu vesselam:
“İşte bu iki şey sebebiyle (cennete girmede benden evvel davranmış olmalısın)” buyurdular.”
Tirmizi, Menâkıb, (3690).
4344 – Amr İbnu’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a sordum:
“(Ey Allah’ın Resulü!) İnsanların hangisi size daha sevgilidir?”
“Aişe!” buyurdular.
“Ya erkeklerden?” dedim.
“Babası!” buyurdular.
“Sonra kim?” dedim.
“Ömer!” buyurdular ve başka bazı erkekler saydılar.”
Buhari, Meğazi 63; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 8, (2384); Tirmizi, Menakıb, (3879).
4345 – Usame İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında oturuyordum. Ali ve Abbas radıyallahu anhümâ gelip (huzuruna girmek için) izin istediler. Aleyhissalatu vesselâm:
“Ne getirdiler biliyor musun?” buyurdular.
“Hayır, bilmiyorum!” dedim.
“Ama ben biliyorum, onlara izin ver!” buyurdular. (İçeri aldım), onlar da girdiler.
“Ey Allah’ın Resûlü! Ehlinden hangisi sana daha sevgili? Sormaya geldik!” dediler. Aleyhissalatu vesselam:
“Fatıma Bintu Muhammed” buyurdular.
“(Kan bağı) olan ailenden kimi sevdiğinizi sormuyoruz. (Yakınlarından kimi sevdiğini) soruyoruz” dediler.
“Ehlimin bana en sevgili olanı, kendisine (hidayet ederek) Allah’ın nimetlendirdiği, (azad edip evlat edinmemle de) kendimin ikram etmiş olduğu kimsedir!” buyurdu ve Üsâme İbnu Zeyd radıyallahu anhümâ’yı zikretti.
“Pekalâ sonra kim?” dediler.
“Sonra Ali İbnu Ebi Talib!” buyurdular. Bunun üzerine amcası Abbas radıyallahu anh:
“Ey Allah’ın Resûlü! Amcanı en sona bıraktın!” dedi.
“Ali hicrette senden önce davrandı!” cevabını verdiler.”
Tirmizi, Menakıb, (3821).
4346 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında insanları derecelendirir ve şöyle sıralardık: (Ümmet-i Muhammed’in, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan sonra en efdali) Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, (Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu sıralamayı işitir) bize itiraz etmezdi (Radıyallahu anhüm ecmain).”
Buhari, Fezailu’l-Ashab 4, 7; Ebu Davud, Sünnet 8, (4627, 4628); Tirmizi, Menakıb, (3707).
4347 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Üseyd İbnu Hudayr ve Abbâd İbnu Bişr radıyallahu anhüma karanlık bir gecede Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında idiler. (Sohbet bitince) yanından ayrıldılar. Derken önlerinde iki nur peydah oldu. Yolları ayrıldığı zaman her birinin bir nûru vardı.”
Buhari, Mesâ’ıd 78, Menakıb 28, Menakıbu’l-Ensar 13.
EBU BEKR SIDDİK Radıyallahu Anh
4348 – Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Ebu Bekr Radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanına girmişti. Aleyhissalatu vesselam:
“Müjde. (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah’ın ateşten azad ettiği kimsesin!”
buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi.”
Tirmizi, Menakıb, (3679).
4349 – Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Cebrail aleyhisselâm yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi.”
Hz. Ebu Bekr atılıp:
“Ey Allah’ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!” dedi.
Aleyhissalatu vesselam:
“Ey Ebu Bekr, ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!” karşılığında bulundular.”
Ebu Davud, Sünnet 9, (4652).
4350 – Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardım varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Benim müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr’i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla’nın dostu (halilullah’tır).”
Tirmizi, Menakıb, (3662).
4351 – Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) halka hitap ederek buyurdular ki:
“Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindekini tercihte muhayyer bıraktı. O kul, Allah’ın nezdindekini tercih etti.”
Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı. Biz, Aleyhissalatu vesselam’ın, Allah tarafından muhayyer bırakılan bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlamasına hayret ettik. Meğer, muhayyer bırakılan o kul Aleyhissalatu vesselam’ın kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr imiş.
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekr’dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, mutlaka Ebu Bekr’i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı kendine halil kıldı). Ancak (aramızda) İslam kardeşliği ve İslam muhabbeti var ((bu) efdaldir).
Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bbırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr’in kapısı açık bırakılacak.”
Buhari, Fezailu’l-Ashab 3, Menakıbu’l-Ensar 45, Mesacid 80; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 2, (2382); Tirmizi, Menakıb, (3661).
4352 – Ebu’d-Derda radıyallahu anh anlatıyor: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu Bekr radıyallahu anh elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalatu vesselam (onu bu halde görür görmez):
“Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!” buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve:
“(Ey Allah’ın Rasûlü!) Benimle İbnu’l-Hattab arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam da:
“Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!” buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer radıyallahu anh, davranışından pişman oldu. Ebu bekr radıyallahu anh’ın evine gitti ve:
“Ebu Bekr evde mi?” diye sordu. “Hayır!” cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalatu vesselâm’ın yanına geldi ve selam verdi: Aleyhissalatu vesselam’ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr radıyallah’ı korkuttu. derhal diz çökerek:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam (hepimize):
“Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: “Sen yalancısın” dediniz. Ebu Bekr ise: “Doğru söyledin” dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?” buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler.”
Ebu’d-Derda der ki: “Bundan sonra, (Resûlullah’ın hatırı için) Ebu Bekr’e hiç eziyet edilmedi.”
Buhari, Fezailu’l-Ashab 5, Tefsir, A’raf 3.
4353 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hastalığı şiddetlenince, kendisine cemaate namazı kimin kıldıracağı soruldu:
“Ebu Bekr’e söyleyin, halka namazı o kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe radıyallahu anha:
“Ebu bekr yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olsa (dayanamayıp ağlar ve ağlamaktan halka kıraati duyuramaz, (namaz kıldırma işini) Ömer’e emretseniz!” dedi. Aleyhissalatu vesselam yine: “Ebu Bekr’e söyleyin, namazı kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe önceki sözünü tekrar etti. Aleyhissalatu vesselam: “Ona (Ebu Bekr’e) emredin, namazı kıldırsın!” dedi ve:
“Siz (kadınlar) kendi kafanıza göre düzende Hz. Yusuf’un kadın arkadaşları gibisiniz!” diye söylendi.”
Buhari, Ezan 46.
4354 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı vefata götüren hastalığı şiddetlendiği zaman, halka namazı Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh kıldırıyordu. Pazartesi günü, cemaat saf olmuş halde namaza durduğu sırada Aleyhissalatu vesselam hücresinin perdesini açtı, ayakta olduğu halde bize bakıyordu. Yüzü sanki bir mushaf yaprağı gibi (uçuk) idi. Sonra tebessüm ederek güldü. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı (böyle) görmenin sevinciyle namazı bozayazdık. Hz. Ebu Bekr derhal safta namaz kılmak üzere geri çekildi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm7ın namaza geldiğini zannetmişti. Ancak Aleyhissalatu vesselam, bize işaret ederek namazı tamamlamamızı söyledi ve perdeyi indirdi. O gün vefat etti.”
Buhari, Ezan 46, 94, Amel fi’s-Salat 6, Meğazi 83; Müslim, Salat 98; Nesai, Cenaiz 7, (7, 4).
4355 – Urve rahimehullah anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer’e müşriklerin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a yaptıkları kötülüklerin en fenası hangisi idi?” diye sordum. Şunu anlattı:
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm namaz kılarken Ukbe İbnu Ebi Mu’ayt’ın kendisine gelerek ridasını boynuna geçirip şiddetli şekilde boğduğunu gördüm. O sırada Ebu Bekr radıyallahu anh gelerek onu itti ve:
“Sen, Rabbim Allah’dır dediği için mi bir adamı öldürmek istiyorsun? O size Rabbinizden açık hükümler getirdi!” dedi.”
Buhari, Fezailu’l-Ashab 5, Menakibu’l-ensar 29, Tefsir, Mü’min 1.
4356 – Süfyan rahimehullah dedi ki: “Kim, Hz. Ali’nin imamete, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer’den daha çok hak sahibi olduğu kuruntusuna düşerse, Hz. Ebu Bekr’i, Hz. Ömer’i, Muhacirleri ve Ensarları toptan hatakârlıkla itham etmiş olur. Bu bozuk akidesiyle onun amelinin semaya yükseleceğini zannetmiyorum.”
Ebu Davud, Sünnet 8, (4630).
HZ. ÖMER’İN FAZİLETİ
4357 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Hz. Ömer radıyallahu anh, Hz. Ebu Bekr’e:
“(Ey Ebu Bekr!) Allah’ın Rasulü Muhammed aleyhissalatu vesselam’dan sonra insanların en hayırlısı” diye hitab etmişti. Hz. Ebu Bekr:
“Sen böyle söylersen ben (de sana) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan işittiğimi söyleyeceğim. Demişti ki: “Güneş, Ömer’den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı.”
Tirmizi, Menakıb, (3685).
4358 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua etmişti: “Allahım, İslâm’ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl: Ebu Cehil ile veya Ömer İbnu’l-Hattab ile. Bunlardan Allah’a daha sevgili olanı Ömer’di.”
Tirmizi, Menakıb, (3682).
4359 – Yine İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer’in diline ve kalbine koydu.” İbnu Ömer der ki: “Halkın başına ne zaman bir iş gelmiş, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer radıyallahu anh’ın dediği üzere Kur’ân’dan bir vahiy gelmiştir.”
Tirmizi, Menakıb, (3683); Ebu Davud, Harac 18, (2962).
4360 – Salim, babası radıyallahu anh’tan naklediyor: “Dedi ki: “Ben Ömer radıyallahu anh’ın bir şey için: “Zannederim ki bu şöyledir” deyip de dediği gibi olmadığını hiç görmedim. (Nitekim bir gün), Ömer otururken güzel bir adam yanından geçti. Ömer: “Zannımda yanıldım.” Veya:
“Bu adam cahiliye devrindeki dini üzere devam etmektedir.” Veya:
“Bu, cahiliyede kavminin kâhiniydi!” dedi ve: “Şu adamı bana çağırın!” buyurdu. Adam çağrıldı. Ömer:
“Zannımda yanıldım veya sen cahiliye devrindeki dinin üzeresin! veya cahiliyede sen onların kâhini idin!” diyerek hakkındaki tereddütlerini dile getirdi. Adam:
“Bugünkü gibi bir gün görmedim (yani bugün gördüğüm şeyi hiç görmedim). Bugün müslüman bir kimse (olmayacak şekilde) karşılandı” dedi. Hz. Ömer: “Sana yemin veriyorum, benim istediklerimi doğru olarak söyleyeceksin!” buyurdu. Adam:
“Cahiliye devrinde ben onların kâhinleri idim!” dedi. Ömer ona:
“Dişi cinninin sana getirdiği haberlerin en acayibi hangisi idi?” dedi. Adam: “Bir gün ben çarşıda iken, bana dişi cin geldi. Ondaki korkuyu biliyorum. Dedi ki: “Sen cinni ve onun ye’sini ve başı üzerine devrilmesinden (yani kulak hırsızlığından men olarak haber alamayışından) sonraki ümidsizliğini ve sırtlarına ince çullar konulmuş genç develerle yetişilip yakalamasını görmedin mi?”
Ömer şöyle dedi: “Doğru söyledi. Ben onların putlarının dibinde uyurken, bir adam bir buzağı ile geldi ve kesti. O zaman ona birisi öyle bir bağırdı ki, bu kadar yüksek sesle bağıran birisini hiç işitmemiştim. Şöyle diyordu:
“Ey celih (ey düşmanlığını açığa vuran kimse)! Emrun necih (zafer bulmuş bir iş), recülün fasih (fasih konuşan bir adam) var. Senden başka ilah yoktur diyor!”
Oradaki cemaat o adama doğru sıçradılar.
(Hz. Ömer devamla dedi ki): “Ben bunu görünce kendi kendime: “Ben bu işin arkasında ne olduğunu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım!” dedim. Sonra o zat yine bağırdı:
“Ey celih, emrun necih, recülün fasih (Ey düşmanlığnı açığa vuran kimse! Muvaffak olacak bir iş, fasih konuşan bir adam (var)! Lâilahe illallah! diyor!” Ben kalktım. Aradan çok geçmeden “Bir peygamber (çıktı)” dendi.”
Buhari, Menakıbu’l-Ensar 35.
4361 – Hz. Ömer radıyallahu anh demiştir ki: “Üç şeyde Rabbime muvafakat ettim:
- (Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resulü! Makâm-ı İbrahim’de bir namaz yeri edinsen!” dedim, arkadan “İbrahim’in makamını namazgâh edinin” (Bakara 125) ayeti nazil oldu.”
- “(Bir gün) “Ey Allah’ın Rasûlü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühâtu’l-mü’minin örtünseler!” dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu.”
- “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hanımları kıskançlıkta birleştiler. Ben de: “O sizi boşarsa Allah O’na sizden hayırlısını verir” demiştim, bunun üzerine şu ayet indi. (Mealen): “Rabbi O’na sizden daha hayırlı olan, Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, ibadet ve itaatte sebat eden, günahlarından tevbe eden, allah’a kullukta bulunan, orucunu tutan hanımlar nasib eder ki, onlardan dul olanı da bâkire olanı da bulunur” (Tahrim 5).
Buhari, Talak 32, Tefsir, Bakara 9, Ahzab 8, Tahrim 1; Müslim, Fezailu’s-sahabe 24, (2339).
28 Kasım 2009 - 01:39
Özellikle son zamanlarda birtakım kimseler: “Bize Kur ân kâfidir. Allah bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bilerek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allah’ın Resûlü’nün sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O’nun dinde hüccet oluşu, sıhhati ve râvîleri hususunda şüphe uyandırmaya gayret etmekte;1 birtakım kimseler de Hz. Peygamber’in sünneti karşısında gevşek davranmakta “sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergilemekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği zaman da dudak bükmektedirler. Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allah, Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini çok müstesna bir yere oturtmakta ve O’na itaati kendisine olan itâatla bir tutmaktadır.
Kur’ân’da, Hz. Peygamber’in, bilhassa inananlar için Allah’ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O’na insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygamber’e İtaat, Allah’a İtâatla birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O’na itâatin lüzûmu vurgulanmaktadır.
Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.
Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber tarafından Muaz b. Cebel Yemen’e vâli olarak gönderilirken verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir.2 Ayrıca, ashâb-ı kirâmın uygulamaları da gerek Hz. Peygamberin sağlığında ve gerekse vefâtından sonra bu yönde olmuş problemlerinin çözümünde dâima, önce Kur’ân’a, ardından sünnete başvurma şeklinde olmuştur.3
Şimdi yapmış olduğumuz bu tesbitleri Kur’ân âyetlerinin nasıl ortaya koyduğunu görelim.
Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın insan olarak bize, kendi içimizden bir kimseyi peygamber olarak seçip bizlere canlı bir hayat örneği göstermiş olması büyük bir lütuftur.
1) Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın İnananlar İçin Büyük Bir Lütfü Olduğunu İfâde Eden Âyetler:
“Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 3/164).
“Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka Tanrı yoktur. O’na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe, 9/128-129) .4
Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun kıymetini bilerek, âyet-i kerîmede 5 de işâret edildiği gibi, O’nu canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin yolundan gitmek olacaktır.
Hz. Peygamber’e îman Müslüman olmanın önde gelen şartlarındandır. O’nun adı kelime-i şehâdette Yüce Allah’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O’na inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.6 Hiç şüphesiz, Hz, Peygambere îman, O’nun sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir anlam ifâde etmektedir. Bu da, O’nun Allah’tan alıp bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir, yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğunun kabulünü, kısacası O’nun her bakımdan örnek alınmasını gerektirir.
İşte, Hz. Peygamber’in dindeki bu müstesnâ yerini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce Allah tarafından O’nun bize, her yönüyle kendimize örnek olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir.
2) Hz. Peygamberi Örnek Bir İnsan Olarak Gösteren Âyetler:
Kur’ân’da gayet açık ifâdelerle Hz. Peygamber’in Yüce Allah tarafından mü’minler için örnek alınması gereken model bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde şu veya bu konuda diye bir kayıt koyulmamış olması O’nun insanlar için her yönüyle örnek olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.
İşte bu konudaki bazı âyetler şunlardır:
“Andolsun Allah’ın Resûlünde sizin için -Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/ 21).
Bu âyette, Resûlullah’ın, Allah’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak ileri sürülmesi, böylece onu Örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hususuna bağlanması O’nun sünnetine dinde ne kadar değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kur’ân, Hz. Peygamberin mü’minler için örnek bir insan olduğunu belirtmekle kalmaz aynı zamanda onun büyük bir ahlâk üzere olduğunu da şöyle vurgular:
“Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb’inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/ 1-4).
Sünnetin dindeki değerini ortaya koyan unsurlardan birisi de genelde onun da bir vahiy mahsûlü oluşudur. Nitekim, Kur’ân’a baktığımız zaman vahyin sadece kendisi ile sınırlandırılmadığına, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine dâir birçok işâretleri görürüz.
3) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın Dışında da Vahiy Geldiğini İfâde Eden Ayetler:
Kur’ân’da Yüce Allah’ın kullarına olan vahyinin genelde şu şekillerden birisi ile olduğu belirtilir:
“Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir” (Şûrâ, 42/51).
Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, genel olarak dilediği kullarına bu yollardan herhangi birisi ile hitap ettiğini belirtmiş; kullarına olan hitâbını bir kitapla kayıtlamamıştır.
Bundan başka, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:
“Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8
Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:
“Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10
Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:
“Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).
Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.
Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.
Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:
“O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19
Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22
Hz. Peygamberin Kur’ân dışında da Yüce Allah’tan vahiy aldığını gösteren delillerden birisi de hiç şüphesiz O’na Kur’ân’ı tebliğ görevi yanında bir de Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisinin verilmiş olmasıdır. O, bu görevi elbette sadece kendi şahsî bilgi ve içtihâdıyla değil Yüce Allah’tan aldığı ilhamla yapacaktır.
4) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı Açıklama Görev ve Yetkisinin Verildiğini Gösteren Âyetler:
“Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar…” (İbrâhîm,14/4).
“Sana bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl,16/ 44).
Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki bazı âyetlerin tefsirine Resûlü’nün izahı olmadan ulaşmak mümkün değildir.23
“Biz sana Kitâb’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun” (Nahl, 16/64).24
Hiç şüphesiz, Yüce Allah, bu âyetlerle kendisine Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisini verdiği peygamberini bu hususta yardımsız bırakmamış ve bu konuda Kur’ân dışı vahiylerle de O’nu beslemiştir. Nitekim şu âyet de bu hususa işâret etmektedir:
“(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer.” (Kıyâmet,75/16-19).25
Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın vaad ettiği bu beyânını, hem bazı âyetlerin ileride inecek bazı âyetlerle daha da açılacağı, hem de izâha muhtaç bazı âyetlerin yine kendisinin vahyi ve öğretmesi ile Resûlü tarafından açıklanacağı şeklinde değerlendirmek gerekir.
Kur’ân, kendisine indirilen ve ilâhî vahyin kaynağı olan Yüce Allah ile irtibat hâlinde olan Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ı anlama ve açıklama hususunda en yetkili kişi olduğunda ve dolayısıyla mü’minlerin O’nun sözlü ve fiili açıklamalarına sarılmaları gerektiği hususunda bir şüphe yoktur.
Hz. Peygamberin Kur’ân’ı açıklaması, mücmel olan bazı âyetleri tafsil, bazı umûmî hükümleri tahsis, anlaşılması güç bazı âyetleri açma, müphem olanı belirtme, bazı garip kelimeleri beyan etme, edebî inceliğe sâhip âyetlerin maksadını bildirme, varsa neshi işaret etme gibi şekillerde olmuştur.26 O, bu maksatla Medine Mescidi’ni bir okul hâline getirmiş, ashâbın her müşkülünü bıkmadan ve usanmadan çözmeye çalışmış ve söz ve hareketleri ile âdeta yaşayan bir Kur’ân olarak onlara örneklik etmiştir.27
Yüce Allah, Hz. Peygamber’e izâha muhtaç Kur’ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O’na Kur’-ân’da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.
5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:
Hz. Peygamber, sadece Kur’ân’da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur’ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O’nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.
Bu bakımdan O’nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:
“Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65).
“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 33/36).
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itâat ettik” demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 24/51).
“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün…” (Nisâ, 4/59).28
Hz. Peygamber’in Kur’ân’da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.
Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:
İmrân b. el-Husayn’ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: “Kur’ân’da olandan başkasından bahsetmeyin” deyince, İmrân: “Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah’ın Kitabında gördün mü?” Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: “Bütün bunları Allah’ın
Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır.” 29
Hz. Peygamber’e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur’ân’da olmayan hususlarda O’na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.
6) Hz. Peygamber’e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:
“Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır” (A’râf, 7/157).
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe, 9/29).
Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir”;31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: “İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır.” 32
Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34
Yine, Kur’ân’da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.
Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu yetkisini Yüce Allah’tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetki ve O’nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur’ân’daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber’in bu hükmü, “O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri’ yani kanun koyucu Allah’tır, Resûlü’ne de O’ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen “Şâri” sıfatı verilmiştir.
Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibi-
Bundan başka, Kur’ân’da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah’a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O’nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: “Bana itâat eden Allah’a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir.” 40
7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:
“Kim, Peygamber’ e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80).
“… Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının…” (Haşr, 59/7).
Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber’e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:
“Deki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itâat edin!’ Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/31-32).
Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah’a îman, O’nu sevme ve O’na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.
“Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…” (Nisâ, 4/64).42
Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah’ın O’na indirdiği Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur’ân’ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah’a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah’ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât’ın sözleridir. Nitekim, Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43
Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e itâati emrettiği gibi, O’na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.
“Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisâ, 4/14).
“Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).
“Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah’ın cezası çetin olur” (Enfal, 8/13).44
Hz. Peygambere itâati emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O’na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O’na inanmanın tabiî bir sonucudur.
Yüce Allah Kur’ân’da Hz. Peygamber’e kuru bir itâatin ve O’na karşı gelmemenin de ötesinde O’na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah’ın Resûlullah’a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
9) Hz. Peygamber’e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:
“Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzâb, 33/6).45
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).
“Ey îman edenler! Allah ve Resûlü’nün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurât, 49/1-2)46.
Son olarak, Hz.Peygamber’e itâat eden ve O’nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:
10) Hz. Peygamber’in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:
“… Şâyet O’na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz…” (Nûr, 24/54).
“… Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah’ın yoluna götürürsün” (Şûrâ, 42/52-53).
“Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun” (Mu’minûn, 23/73).47
Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah’ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur’ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O’nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur’ân’ın ve O’nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.
NETİCE
Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah’ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O’na inanmak sadece O’nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O’na itâat etmeyi de gerektirir.
Yüce Allah O’nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O’nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.
Ayrıca O’na indirilen vahiy sâdece Kur’ân’dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab’ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen “hikmet” de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O’nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan “zelle” tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O’nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O’nun sünnetinin sağlamlığını ve O’na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber’e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O’nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.
Yine âyetlerde, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber’in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.
Bundan başka, Kur’ân’da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e verilmiştir. Bu itibarla Kur’ân’da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber’in sünneti şer’î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber’in, O’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve O’nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.
DİPNOTLAR:
1) Gerçi bu tip gayretler yeni değildir. Temeli ilk devirlere kadar uzanmaktadır. Fakat biz bu ifâdemizle, dikkatleri özellikle günümüze çekmek istedik. Bu konuda bkz. Ebû Zahv, el-Hadîs vel-Muhaddisûn, Mısır, 1378/1958, s.21; es-Sibâî, es-Sünnetü ve Mekânetühâ fî’t- Teşrî’ıl-İslâmî, Kâhire, 1966, s.11-14; Abdulğaniy Abdulhâlık, Hucciyyetu’s-Sünne, Beyrût, 1407/1986, s.278; KIRBAŞOĞLU, M.Hayri, Kur’ân’a Göre Sünnetin Konumu, (Basılmamış makale), s.1-3.
2) Tirmizî, Ahkâm, 3; Müsned, V, 230; Ebû Dâvûd, Akdiye, 11.
3) Bu konudaki geniş örnekler için bkz. Hucciyyetü’s-Sünne, s.283-291.
4) Bu konuda bir başka âyet de bkz. Bakara, 151; Tevbc, 61; Enbiyâ, 107: Cuma, 2-4.
5) Ahzâb, 6.
6) Bkz. A’râf, 158; Nisâ, 136; Tevbe, 91: Nûr, 62; Fetih, 8-9, 13; Hucurât,15; Teğâbün, 8.
7) Bkz. Bakara, 251; Âl-i İmrân, 48; Nisâ, 54; Sâd, 20; Zuhruf, 63.
9) eş-Şâfıî, er-Risâle, s.78.
10) Dârimî, I. cilt, 117; Te’vilü Muhtelifi’l-Hadîs, s.166; Kurtubî, I.33.
11) Bkz.Ankebût, 31-32; Hicr, 52-77.
12) Âl-i İmrân. 38-40.
13) Âl-i İmrân, 42-45.
14) Bunlardan iki örnek için bkz. Enfâl, 9-10; Tahrîm, 3; Bakara, 142-144.
15) Bkz. Buhâri Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Mesâcid, 166; Ebû Dâvûd, Salât, 2; İbnu Mâce, Salât, 1; Müsned, I, 333, 111, 30.
16) Buhârî, Ezân, 18.
17) Bkz. Nisâ, 105; Mâide, 48-49,67; En’âm. 106; Ahzâb. 1-2;Câsiye, 18.
18) Çünkü Yüce Pcygamber’ini övmüş, O’ndan razı olduğunu belirtmiş ve O’nu ümmetine şâhit yapmıştır. Bkz. meselâ Enbiyâ, 107; Ahzâb, 45-46; Bakara. 143.
19) Benzeri âyetler için bkz. Yûnus, 15; Ahkâf, 9; Bakara, 142-144.
20) Bu konuda örnekler için bkz. Tevbe, 43, 84; Enfâl,67; İsrâ, 74; Ahzâb, 2,37; Abese, 1-10; Yûnus, 94; En’âm, 35,52; Tahrîm, 1; Nisâ, 105; Münâfıkun, 6. Bu konuda ayrıca bkz. el-Matrafî, Âyâtu’l tâbi’l-Mustafa (sav), Kâhire, 1977.
21) Bu konuda bkz. Şâtıbî, el-muvâfakât, IV.15; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1935-1939, VI.4571
22) Hucciyyetu’s-Sünne. s.340.
23) Bkz. Taberî, 74.
24) Şu âyetlere de bkz. Bakara, 151: Nisâ, 105: Mâide, 67; Kıyâmet, 19.
25) Benzeri bir âyet. Nisâ,l 13.
26) Bu konuda geniş bilgi ve örnekler için bkz. Suat Yıldırım, Peygamberimizin Kur’ân Tefsiri, İstanbul, 1983.
27) Bu durumu en güzel bir şekilde Hz. Âişe’nin (r.anha) şu sözleri ifâde eder: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi.” Yani O, söz ve davranışları ile tamâmen Kur’ân’ı yaşayan bir insan örneği veriyordu. Bu rivâyet için bkz. Müslim, 6, Salâtu’l-müsâfırîn, 18, no:139.
28) Benzeri âyetler için bkz. Nûr, 47-52.
29) Şâtıbî, el-Muvâtakât, IV.19; İbn Abdiberr, Câmiu Beyâni’l-İlm ve Fadlih, Medine, 1388/1968, II.234.
30) Mâide. 3; En’âm, 145.
31) Ebâ Dâvûd, c.I, s.54.
32) Bkz. İbn Mâce, Sayd, 9; Etımme, 31; Ebû Dâvûd, Etımme, 34; Muvatta, Sıfatu’n-Nebiy, 30. Müsned, II.97; es-San’ânî, Sübülüs-Selâm, IV.76.
33) Nisâ, 23.
34) Buhârî, Nikâh, 27.
35) Kirpi etinin haramlığı konusunda bkz. el-Muvâfakât, IV.23.
36) Bkz. Müslim. 34. es-Saydu ve’z-Zebâîh, 3, no:12.
37) Arâf, 157.
38) Hadisin muhtelit varyantları için bkz. Ebû Dâvûd. es-Sünne, 6.bab, no:4604, 4605; Tirmizi, 42, İlm, 10; İbn-i Mâce, Mukaddime, 2; Darimî, es-Sünnetü Kâdıyetun ale’l-Kitâb, 49; Müsned, IV.131: el-Müstedrek, I.109 Ayrıca bkz. Kenzu’l-Ummâl, I.173-174; Mukaddimetân. s.195; Hatib Bağdâdî. Kitâbu’l-Kifâye fi İlmi’r-Rivâye. s.8.10, 12: el-Muvâfakât, IV.10-11.
39) Bkz. Taberî, V.147; Râzî. III.357: Tûsî. Tibyân, III. 235-236; İbn-i Hazm, el-İhkâm, I.97-98.
40) Buhâri, Cihâd, IV.8; İ’tisâm, VIII. 139-140; Ahkâm, VIII, 104; Müslim, İmâre. III. 1466. 41)Taberî, III. 143; Râzî, II. 650.
42) Bu konudaki başka âyetler için bkz. Âl-i İmrân, 132,172: Nisâ. 13, 59, 61, 65, 69; Mâide, 92; Arâf, 157,158; Enfâl, 1, 20, 24, 46; Tevbe,. 62, 71, 91; Nûr, 51-54, 56; Ahzâb. 33, 36, 37, 64-66, 71: Muhammed, 33; Fetih, 17-18; Hucurât, 14; Mücâdele, 13; Teğâbün, 12.
43) Bir örnek olarak bkz. Hz.Ebû Bekr’in bir uygulaması, Zehebî, Tezkim, I, 2.
44) Bu konuda başka âyetler için bkz. Nisâ. 42,80-81: Enfâl, 13.27; Tevbe, 61, 63, 120; Nûr. 47-50, 63; Ahzâb, 36, 57; Muhammed, 32; Fetih, 10, 17; Hucurât, 1-3; Mücâdele,9; Cin, 23.
45) Bu âyeti şu hadîs-i şerif ne güzel açıklamaktadır: “Hiç biriniz ben, kendisine, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan da daha sevgili olmadıkça îman etmiş olmaz.” Bkz. Buhârî, Îmân, 8; Müslim, Îmân, 70; Nesâî, Îman, 29; İbn Mâce, Mukaddime, 9: Dârimî, Rikâk,29.
46) Benzeri âyetler için bkz. Nûr, 62-63: Hucurât, 3-5.
47) Benzeri âyetler için bkz. Nisâ, 83: A’râf, 158; Yûsuf, 108; Neml, 79; Ahzâb, 45-46; Yâsîn, 1-5.
48) Hakka, 44-47: “Şayet O, bazı sözler uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağ elinden yakalar, sonra da onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse de buna engel olamazdı.”
Doç. Dr. Mevlüt Güngör Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül-Sayı :21, Ekim-Kasım-Aralık 1993 Sayı :22 Yıl :1993
28 Kasım 2009 - 01:43
HADİSLERİN YAZILMASI BU EHLİ SÜNNET VEL CEMAATİN GÖRÜŞÜ SAPIK MEZHEPLERİN DEĞİL
PEYGAMBERİMİZ HADİS YAZILMASINI YASAKLAMADI
HADİS YAZMAYI YASAKLAYAN HADİSLER:
Ebu Sa’îdu’l-Hudrî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir: “Benden (Kur’ân dışında) bir şey yazmayın. Kim benden, Kur’ân’dan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden (şifâhî) rivâyette bulunun, bunda bir mahzur yok. Ancak, kim bilerek bana yalan nisbet eder (ve söylemediğim şeyi söyletirse) ateşteki yerini hazırlasın”.
Zeyd İbnu Sâbit de: “Kur’ân ve teşehhüdden başka bir şey yazmadık” demiştir.
Yasaklama üzerine Hz. Ömer, Muaz İbn Cebel, İbnu Abbâs, Abdullah İbnu Ömer, Ebû Mûsa, Ebu Hüreyre gibi başka sahâbelerden de (radıyallahu anhüm ecmain) rivâyetler gelmiştir.
HADÎSLERİN YAZILMASINA İZİN VEREN RİVAYETLER
Hadîslerin yazılmasına ruhsat veren, yazıldığını gösteren rivâyetlere gelince, bunlar da çoktur. Bunlardan biri, yazdığı hadîsler, kitap halinde sonraki nesillere intikal eden Abdullah İbnu Amr (radıyallahu anh)’a aittir. Der ki:
“Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den işittiğim şeyleri ezberlemek arzusuyla yazıyordum. Kureyş beni menederek: “Sen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan her duyduğunu yazıyorsun, halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir insandır, öfke ve rıza, her iki hâlde de konuşur” dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ancak durumu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e arzettim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak: “Yaz, dedi Nefsimi elinde tutan Allah’a kasem ederim, buradan haktan başka bir şey çıkmaz”.
Abdullah İbnu Amr, (radıyallahu anh)’ın sistemli şekilde hadîs yazdığını te’yid eden bir rivâyet Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’ye aittir ve üstelik Buhâri’de kaydedilmiş bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle buyurur: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den çok hadîs (bilmede) Abdullah İbnu Amr hâriç, bana yetişen yoktur. O, beni geçer, zira o yazardı, ben ise yazmazdım”.
Hadîslerin yazılması hususunda ruhsat ifade eden rivâyetler bundan ibâret değildir. Hâfızasından şikâyet edenlere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “Sağ elinizi yardıma çağırın”, “İlmi yazı ile bağlayın” gibi tavsiyeleri, bazı konuşmaların yazılı metnini isteyenlere yazılı verilmesi, hepsi de hadîsten ibâret olan -uzunluğu birkaç satırdan bir kaç sayfaya ulaşan- ve sayısı 300′ü bulan pek çok “mektup (yani yazılı vesika)” ların varlığı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, hadîslerin yazılması hususundaki ruhsatına yeterli delillerdir. Sadece mektuplar değerlendirilse bile Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Kur’ân’dan başka bir şeyin yazılmasına sistematik, ısrarlı bir muhalefette bulunmadığı, tam tersine, medenî hayatta yazının geniş çapta kullanılmasına büyük ehemmiyet verdiği anlaşılır. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)
HADİS YAZMA YASAĞININ MAHİYETİ:
İslâm âlimleri, hadîslerin yazılmasını yasaklayan ve tecvîz eden rivâyetleri değerlendirerek şu durumları tesbit ederler:
1- Yasak ilk yıllara aittir. İlk yıllarda henüz Kur’ân ve hadîsleri tefrik edecek derecede dinî kültür seviyesi gelişmemişti. Üstelik okuma-yazma bilenler sayıca azdı. Bunların hadîs yazmaya da tevessül etmeleri, hem Kur’ân’a gösterilmesi gereken alâkayı azaltacak hem de bir kısım iltibaslara yol açabilecekti. Halbuki asıl olan, Kur’ân’ın muhâfazası ve neşri idi. Onu her çeşit şüphe tevlid edecek durumlardan, iltibaslardan uzak tutmak gerekiyordu. Binâenaleyh müslümanlar, Kur’ân’a olan mârifet ve âşinalıklarını artırdıkça, okuma-yazma bilenlerin sayısı arttıkça bu yasak kaldırılmış, ruhsat gelmiştir.
Bu nokta-i nazardan, yasakla ilgili rivâyetlerin kâhir ekseriyetle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “Vahiy kâtipleri” meyânında zikri geçen sahâbelerden gelmiş olması mânidârdır.
2- Yasak, hâfızası kuvvetli olanlara hastır. Maksat da, onların yazıya güvenerek, hadîsleri hıfza alma işini ihmal etmelerini önlemektir. Hâfızası zayıf olanlar yazma hususunda izin istediler ve kendilerine izin verildi.
3- Hadîsin yazılmasındaki yasak, Kur’ân’ın yazıldığı sayfâlarla ilgilidir. Yani aynı sayfaya hem Kur’ân ve hem de hadîs yazılması yasaktır. Ayrı ayrı sayfalara yazılması yasaklanmamıştır.
Nitekim fiilî durum kesinlikle şunu göstermektedir:
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kur’ân gibi, hadîslerin de yazılmasını bir prensip haline getirerek, yaygın bir tatbikat şekline sokmamıştır. İsteyen yazmakta, isteyen ezberlemektedir. Bütün sahâbiler (radıyallahu anhüm) şu husûsu bilmekte müşterektirler: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözleri ve fiilleri kendileri için hüccettir, delîldir. Bizzat Kur’ân, sünnet ve hadîslerin ehemmiyetinden bahsetmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’de hadîslerine ehemmiyet verilmesi, neşredilmesi, her çeşit yalan ve tahrifattan korunması için sık sık dikkatleri çekmiştir. Nitekim mütevâtir hadîsler arasında en çok tarîkle geleni: “Bana yalan nisbet eden cehennemdeki yerini hazırlasın” hadîsidir.
Bu bilgilerde müşterek olan Ashâb (radıyallahu anhüm), fıtrî meyline, ferdi zevk ve kapasitesine uygun şekilde Sünnet karşısında farklı tavırlar göstermiştir: Kimisi ezberlemiştir. Kimisi hem yazmış, hem ezberlemiştir. Kimisi yazmıştır. Kimisi hadîs öğrenmek için “karın tokluğuna” sağlığında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, vefatından sonra da hadis bilen Ashâb’ın peşini bırakmamış ve bildiğini de başkasına anlatmak için ders halkaları kurup talebeler yetiştirmiştir. Kimisi normal hayatını sürdürmüş, sorulunca veya münasebet düşünce hadîs rivâyet etmiştir. Kimisi de rivâyeti sıhhatli yapamama endişesiyle fazla hadîs rivâyet etmekten şuurla kaçınmıştır.
İnsanlar her devirde böyle değil mi? Herkes âlim ruhlu, herkes sofu tabiatlı, herkes münzevîmeşreb, herkes yazmaktan veya ezberlemekten zevk alır durumda olur mu?
Şu halde, hadîsin yazılmasıyla ilgili olarak gelen farklı rivâyetleri, biraz da insan fıtratının bu tabiî yapı ve seyri ile açıklamak gerekiyor.
Hadîslerin yazılması husûsunda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın herkese şâmil sıkı ve sistemli bir emri olmayınca, ilme meyil ve hevesi olanlar tabiî bir şekilde bu işi yapmışlar, zaman zaman tereddüt ve problemler çıktıkça da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e mürâcaat etmişlerdir. Bu çeşit, husûsî heves sâhipleri her defasında, yazma husûsunda ruhsat ve izin almışlardır. Aksini ifâde eden rivâyet mevcut değildir. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)İlmi talep etmeye koşun. Sadık bir kimseden işitilecek bir hadis–i şerif, dünya ve dünya hazinelerinin hepsinden daha hayırlıdır. Kendine fayda veren iki hadis bile öğrenip, onları başkasına da öğreten ve onlardan faydalanan, altmış yıllık nafile ibadetten daha fazla sevap alır.
İlmi talep etmek, her Müslümana farz olduğu gibi, ilmi neşretmek de böyledir. Hadis–i şerifte de, hikmetin, mü’minin kaybolmuş malı olduğu, nerede bulursa, derhâl alması gerektiği bildirilmiştir.
Ayrıca, “Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsinler! Belki de kendilerinden daha anlayışlı birine tebliğ etmiş olabilirler. Sözlerimi işitip belledikten sonra, başkalarına aynen aktaranın Allah yüzünü ağartsın.”(1) Bu hadis–i şerifleri baş tacı eden âlimler gereğini yerine getirmek için gerçekten büyük uğraşlar vermişlerdir.
Hz. Ebû Zerr el–Gıfârî Radıyallahu Anh şöyle demiştir:
“Kılıcı enseme dayasanız dahi Resûlullah’tan duyduğum bir sözü, başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o sözü muhakkak size yetiştiririm.” Bu söz, hadis ilmine verilen önemi göstermektedir.
HADİSLER EFENDİMİZ ZAMANINDA ONUN GÖZETİMİ ALTINDA YAZILMIŞTIR….
28 Kasım 2009 - 01:54
ÇİĞDEM HANIM;
İNŞALLAH YAZILARIMI EKSİKSİZ OKUDU İSENİZ HERŞEYİ ANLAMIŞSINIZDIR
AYRICA SİZE
ZEHİRLİ.ORG SİTESİNİ TAVSİYE EDİYORUM ORADA DA SORULARINIZA CEVAP VEREBİLİRSİNİZ BİRDE SİZDEN RİCAM İNTERNETTEKİ HER DİNİ SİTEYE GİRMEMENİZDİR KİMİSİ BATIL İNANÇLI EHLİ SÜNNET DIŞINDA OLABİLİYOR SİTELER KONUSUNDA LÜTFEN DİKKATLİ OLUN BU GİBİ BİLGİLERİ SİTELERDEN ÇOK GERÇEK ALİMLERİN KİTAPLARINDAN EHLİ SÜNNET ALİMLERİNDEN ÖĞRENİN BEN SİZE İSTERSENİZ YAZAR YAYINEVİ VE GÜVENİLİR SİTELER KONUSUNDA YARDIMCI OLABİLİRİM
UNUTMAYIN SİZ MÜSLÜMANSINIZ VE İNŞALLAH EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT YANİ KURAN VE SÜNNET AHKAMI İLE HAREKET EDEN BİR HANIMEFENDİSİNİZ ÖZELLİKLE GÜNÜMÜZDE SÜNNET VE PEYGAMBERİ TAHRİF ÜZERİNE BÜYÜK OLAYLAR DÖNÜYOR ONUN İÇİN ÇOK DİKKATLİ OLMALI YAZILARI TEMİZ BİR KALBİ NİYET KURARAK AKLI SELİM İLE TARAFSIZ BİR ŞEKİLDE OKUYARAK VE EHLİ SÜNNET ALİMLERİNDEN YARDIM ALARAK DEĞERLENDİRMELİSİNİZ Kİ DOĞRU YOLU BULASINIZ
BİZ ACİZANE OLARAK BU YAZILARI KURANDAN SÜNNETTEN VE EHLİ SÜNNET ALİMLERİMİZİN TEMİZ VE PAK DÜŞÜNCELERİNDEN KURAN VE SÜNNETE UYGUN MANTIKLI GEREKÇELERİNDEN YOLA ÇIKARAK YAZDIK
ALLAHA EMANET OLUN ALLAH DOĞRU YOLDAN AYIRMASIN
29 Kasım 2009 - 02:53
Selam Çiğdem,
Abdülhalık’ın sansür önerisinin aksine sana bol bol veri toplamayı, topladığın bu verileri Allah’ın sana, özellikle sana bahşettiği akıl ve vicdan ölçütünde değerlendirmeni öneririm.
Zehirli.org sitesine de bak, başka yerlere de…
Sonuç olarak, inanan bir kimse olacaksan “… Allah’ın sözünden sonra hangi hadise iman edeceksin ?”
Şu tırnak içerisinde yazdığım “hadis” kelimesini kasıtlı olarak “Arapçası” ile yazıyorum. Aynı Abdülhalık ve benzeri kimselerin sizi daha kolay yoldan çıkarabilmek ve kandırmak adına işlerine gelen kelimeyi türkçeye çevirip, işlerine gelmeyenleri Arapça veya Farsça olarak dile getirmeleri gibi…
Hani bir misilleme olsun…
29 Kasım 2009 - 02:57
Selam Çiğdem;
Bak Abdülhalık ve ağababaları ne güzel anlatmış:
“HADİS YAZMA YASAĞININ MAHİYETİ:
İslâm âlimleri, hadîslerin yazılmasını yasaklayan ve tecvîz eden rivâyetleri değerlendirerek şu durumları tesbit ederler:
1- Yasak ilk yıllara aittir. İlk yıllarda henüz Kur’ân ve hadîsleri tefrik edecek derecede dinî kültür seviyesi gelişmemişti. Üstelik okuma-yazma bilenler sayıca azdı. Bunların hadîs yazmaya da tevessül etmeleri, hem Kur’ân’a gösterilmesi gereken alâkayı azaltacak hem de bir kısım iltibaslara yol açabilecekti. Halbuki asıl olan, Kur’ân’ın muhâfazası ve neşri idi. Onu her çeşit şüphe tevlid edecek durumlardan, iltibaslardan uzak tutmak gerekiyordu. Binâenaleyh müslümanlar, Kur’ân’a olan mârifet ve âşinalıklarını artırdıkça, okuma-yazma bilenlerin sayısı arttıkça bu yasak kaldırılmış, ruhsat gelmiştir.
Bu nokta-i nazardan, yasakla ilgili rivâyetlerin kâhir ekseriyetle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “Vahiy kâtipleri” meyânında zikri geçen sahâbelerden gelmiş olması mânidârdır.
2- Yasak, hâfızası kuvvetli olanlara hastır. Maksat da, onların yazıya güvenerek, hadîsleri hıfza alma işini ihmal etmelerini önlemektir. Hâfızası zayıf olanlar yazma hususunda izin istediler ve kendilerine izin verildi.
3- Hadîsin yazılmasındaki yasak, Kur’ân’ın yazıldığı sayfâlarla ilgilidir. Yani aynı sayfaya hem Kur’ân ve hem de hadîs yazılması yasaktır. Ayrı ayrı sayfalara yazılması yasaklanmamıştır.”
Şu Abdülhalık ve ağababalarına bir sor bakalım, bu saydıkları maddelerden hangisi doğrudur ?
İsterlerse başka maddeler de uydurabilirler mi ?
Bunların mantığı da yöntemi de hep aynı…
Yerse pazarı işte…
29 Kasım 2009 - 16:58
VERDİĞİM MADDELER UYDURULMUŞ DEĞİLLERDİR AĞABABALAR DİYE ADLANDIRILANLAR MÜÇTEHİTLERDİR
ÇİĞDEM HANIM BEN DOĞRULARI AÇIKLADIM SEÇİM SİZİN FAKAT KURANI KENDİ KENDİNE YORUMLAYANLARDAN UZAK DURMALISINIZ HER YERE GİDİN ARAŞTIRIN DEMEK YANLIŞTIR NEFS KAYABİLİR ŞEYTAN VESVESE VEREBİLİR PEYGAMBERİMİZ BUYURUYOR Kİ KİŞİ ARKADAŞININ DİNİ ÜZEREDİR İNSAN ÇABUK ETKİLENEN BİR VARLIKTIR biz ilk önce hak olanı öğreneceğiz sonra incelemek amacı ile dilediğin yerlere bak ama hak olup öğrendiklerimiz bir kere bize yerleşsin!!!
BİR KERE KURANDAN MANAYI ÇIKARAN ARAPÇAYI İYİ BİLECEK TAKVALI BİR KİMSE OLACAK EDEPLİ BİR KİMSE OLACAK
BU SİTEDEKİ YAZILARI OKUDUYSANIZ ÜSLUPLARINA BAKTIYSANIZ EDEBE TAKVALI İNSANLARA AĞIR BAŞLI İNSANLARA YAKIŞACAK CİNSTEN DEĞİL MÜNAZARANINDA BİR ADABI VARDIR
BU GİBİ İNSANLAR NİÇİN böyle BİLİYOR MUSNUZ?
RESULULLAHIN SÜNNETİNE UYMADIKLARI KÜÇÜMSEDİKLERİ HATTA DALGA GEÇTİKLERİ İÇİN…
ÇÜNKÜ SÜNNET İNSANA EDEPLİ YAŞAMAYI ÖĞRETİR
KURAN NAMAZ KILIN DEMİŞTİR PEYGAMBERİMİZ NASIL KILINACAĞINI NELERİN NAMAZI BOZACAĞINI NELERİN BOZMAYACAĞINI ÖĞRETMİŞTİR
BEN ADMİNE SRUYORUM
NASIL NAMAZ KILIYORLAR MESELA NAMAZDA GÜLMEK NAMAZI BOZAR MI?
EZAN HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?
SÜT akrabalığı HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR
KENDİ MÜÇTEHİTLERİNİN VERDİĞİ HÜKÜM NEDİR?
VE HANGİ KAYNAKLARDAN YARARLANIYORLAR
KİM AYETİ TEFSİR EDİYORDA ONDAN ÖĞRENİYORLAR?
YOKSA KENDİ KENDİLERİNE Mİ TEFSİR YAPIYORLAR
YAPIYORLARSA EĞER HERKES TEFSİR ANLAM ÇIKARMA YORUMLAMA YAPABİLİR Mİ?
EĞER BENİM YUKARIDA SÖYLEDİKLERİM YALAN İSE YALAN OLDUĞUNA DELİL GETİRMESİNİ İSTİYORUM ADMİNİN
HİÇBİR İLMİ BİŞEY YAZMAMIŞ İLİMLE AÇIKLAMAMIŞ ŞU ŞUNDAN DOLAYI YANLIŞTIR KARDEŞİM
SEN YANLIŞ DÜŞÜNÜYORSUN YAZMAMIŞ SADECE USLUPSUZ BİR ŞEKİLDE ELEŞTİRMİŞ VE YALANLAMIŞTIR AMA NİÇİN YALANLAMIŞTIR BUNU BİLMİYORUZ
BAKIN İNSANIN İLMİ EDEBİ KADARDIR
VARDIM İLİM MECLİSİNE EYLEDİM TALEP İLİM GERİDE KALMIŞ İLA EDEP İLLA EDEP!!!
ŞU VARKİ İNSANLAR HERKESİ KENDİ GİBİ GÖRÜYOR BİZİM NEFSİMİZ YALANA ALIŞIK DİYE SAHABELERDE SÖYLER DİYE ŞÜPHE EDİYORLAR
AMA PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ NEFİS TERbİYESİ KALP TEZKİYESİ DİYE BİRŞEY VARDIR BİZ TEMİZLEYEMEDİYSEK TEMİZLEYENLER VARDIR ALLAHTAN ÇOK KORKANLAR VARDIR BİZ KORKMASAKTA HAKKIYLA….
SAYIN ADMİN YAZILARIMI OKUDU İSENİZ HERŞEYİ KURAN VE HADİSTEN AÇIKLADIM
PEYGAMBERİMİZ POSTACI DEĞİLDİR
14 Aralık 2009 - 04:42
selam
admin:
- aleyküm selam
14 Aralık 2009 - 04:45
selam
peygamberi seviyorum derken
onun hakkında yalan düzmek
nası bişey
Abdülden alıntı
PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ NEFİS TERbİYESİ KALP TEZKİYESİ DİYE BİRŞEY VARDIR BİZ TEMİZLEYEMEDİYSEK TEMİZLEYENLER VARDIR ALLAHTAN ÇOK KORKANLAR VARDIR BİZ KORKMASAKTA HAKKIYLA….
esenlikle
14 Aralık 2009 - 07:44
Selam
Çiğdem kardeş
sorduğun soruyu
kendi metninde kısmen kendin
cevaplamışsın
son cümlendeki sorunun cevabı
men asdaku minallahi hadisa nisa 87
Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir
şimdi bu Allah’ın bir hükmüdür
ilahidir,vahiydir,zikirdir,hadistir ve ayettir.
yani beşeri değildir beşeri sözlerden ayrılmıştır
resulde Allah’tan indirileni iletendir
Allah’tan indirilene nefsinden bir nokta bile
koyamaz koyarsa şah damarından
bilirsin ilgili ayet
ilahi hadisler gah yazılmak suretiyle
gah hafızlarlarca hıfz edilmiştir
Vahiyde öyle bir edebi uslup vardır ki
vahyin tümünü takriben biryıl gibi bir zaman içinde
altı yaşındaki bir cocuk bile hıfzedebilir
hafızalardan kolay kolay silinmez de
günümüze gelişi budur
mushaf olarak toplanmış ve
insanlara şeriat olarak kılınmıştır şura 13
şer’i vahiy tüm alemi kuşatmada yeterlidir
sonuçta ölüm vardır, dönüş rabbedir.
ne kadar dönüp dolaşılsa kuşatmanın
dışına çıkılamaz velevki bi sultan güç; bulunamaz
Eğer bu arkadaşın dediği gibi resulun her sözü
vahiy olsa idi o zaman resulde bir ilah olurdu ki…..
anladın ali imran 79-80
resul kuranıda tefsir etmez hiç kimsede edemez
tefsir işinide Allah yapar furkan 32-33
resulun o günkü muhatabları vahyin her kelimesini
tefsire gerek kalmadan anlıyorlardı.
kusursuz bir arabça olarak indirildi
sen diyorsun ki ikinizin dediğide doğru
ama olamaz
bak arkadaştan alıntı yaparak bir örnek vereyim
AMA PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ
gördün mü arkadaşın edebini
resulu sevdiğini söyler ona toz
kondurmazmış gibi gözükür
ama ona yalan isnad eder
imdi
eğer resulün sünneti dediği bu ise
yukarda hikmetten vahiyler konusunda
isra suresinden yazmış olduğumuz
32 ve 35 ayetlerden
(ki ona göre bu resulun hikmeti oluyor
resul kendi hikmetlerinden habersiz mi .)
çıkabilir mi ben vahye uyarım derken
ve nası vahye çağırırken
bumudur sünnet
beşeri hadislerin arasına serpiştirdiği ayetler
hadisleri ve sünnet dediğini temize çıkarmak için
alimlerinin okumalarıdır
ama her okuma, okuma olmaz
çünkü vakıa 79 var
esenlikle..
17 Aralık 2009 - 15:20
hırsızlık ve zina edebilir derken resulullah buna tabi ki izin vermemiş sadece yalanın onlardan daha büyük bir günah olduğuna işareten resulullah efendimiz böyle söylemiştir
AKLININ ALMADIĞI VEYA MANTIKLI OLARAK DÜŞÜNÜP ANLAYAMADIĞIMIZ HADİSLERE YALAN DEMEK NE KADAR DOĞRU SÖYLEYİN?
bunun açılımı şu hadiste gizli;iman sahibi her hataya düşebilir. Fakat hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez. [ibni Ebi şeybe Bezzar]
Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. çünkü onlar yalanla imanın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi. (Hazreti Âişe)
Ravi: Safvan İbnu Süleym
Tanım: Ey Allah’ın Resulü! dedik, “mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk Bu sefer: “Hayır! buyurdular
Kaynak: Muvatta, Kelam 19, (2, 990) KELİME OYUNLRIYLA İNSANLARIN KAFALARINI KARIŞTIRANLAR ÇOK BÜYÜK VEBALDELER MESELA BU HADİSTE PEYGAMBERİMİZ MÜSLÜMANIN CİMRİ VEYA KORKAK OLMASINA FETVA MI VERMİŞ OLUYOR?
burada hiçbir yalan yoktur ve ben üstte sorduğum soruların cevabını bekliyorum….
17 Aralık 2009 - 15:42
ALLAH BİZE ŞAHDAMARIMIZDAN DAHA YAKINDIR AYETİNİ YANLIŞ TEFSİR EDİP BURADA SÖYLÜYORLAR
TAMAM ALLAH BİZE YAKIN PEKİ BİZ YAKINMIYIZ?EVET O HERŞEYİMİZİ BİLİR GÖRÜR FAKAT BİZİM RABBİMİZLE OLAN BAĞIMIZ NE DERECE ONU NE KADAR SEVİYOR YADA KORKUYORUZ?ALLAH CC KENDİSİNE YAKINLAŞMAMIZ İÇİN BİR ÇOK AMELLER ORTYA KOYMUŞ ONUN BU AMELLERE İHTİYACI YOK BİZİM VAR
Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre Ona yaklaşmayı nasıl anlamamız gerekiyor?
Soruda geçen “yakın” ve “yaklaşma” ifadelerinin mesafe ve mekânla bir ilgisi yoktur. Allah’ın kuluna yakın olması, onun her türlü ihtiyaçlarını bizzat görmesi, bütün hücrelerinde her türlü icraatı kudret ve ilmiyle yapması, ona kendi nefsinden daha merhametli olması gibi manalar taşır. Kulun Allah’a yaklaşması ise onun razı olduğu bir kul olma vadisinde attığı adımlarla ilgidir. İmanındaki inkişaf, ilmindeki terakki, amelindeki ihlas onu Allah’a yakınlaştıran vasıtalardır.
Uzak, yakın, geçmiş, gelecek gibi ifadeler zaman ve mekânla ilgilidir. Maddî olan ve bir mekânda yer tutan varlıklar birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar. Maddeden ve mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her yerindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakındır. Keza, zamandan münezzeh olan Allah, zaman nehrinde akıttığı her bir varlığa onun nefsinden daha yakındır.
Allah’ın, mahlûkatına yakınlığı ve mahlûkatın ondan uzaklığı zaman ve mekân ölçüleriyle izah edilemez.
Bir misal: Siz okuduğunuz kitaba ondan daha yakınsınızdır; o kendisinde nelerin yazıldığını bilmez, siz bilirsiniz… Ve kitap sizden çok uzaktır, yani sizi anlamanın, tanımanın, seyretmenin çok gerilerindedir.
Kitabın ilk sayfasındaki bir kelime ikinci sayfadakine yakındır, onuncu sayfadakine ise uzaktır. Ama onları yazan ve bilen müellif, bunların hepsine aynı derecede, aynı seviyede ve aynı ölçüde yakındır. Hepsi, onun ilminde birlikte bulunurlar.
Yakınlık ve uzaklığın bir başka cihetini bize ders veren bir hadis-i kutsî: “Kulum bana nafilelerle yaklaşır…” Yakınlaşmanın mânevî olduğunu, kalbî ve ruhî olduğunu bu kutsî hadis ders veriyor bize… Nafile; farz ve vacipleri işledikten sonra kulun rabbine daha fazla yakınlaşmak, kalbini ulvî feyizlere daha ziyade açmak ve ömrünü rıza yolunda daha verimli harcamak niyetiyle yaptığı ibadetler, tefekkürler, ilticalar, şükürlerdir.
Böyle bir kul, Rabbine yaklaşma konusunda her gün biraz daha mesafe kat eder… Kat ettiği bu mesafeler de mânevîdir, rabbine yaklaşması da…
Büyük bir âlim düşünelim. Bu zâtın öğrencilerinin hepsi aynı mekânda bulunsunlar ve sıra ile ondan ders alsınlar. İlme henüz başlamış bir talebe, onun huzurunda oturup dersini aldığı zaman, o yakınlık içinde bir uzaklık vardır. Çünkü o genç adam, o büyük imamı, o dâhi âlimi anlamanın çok ötelerindedir. İlmi ilerledikçe hocasına daha çok yaklaşacak ve ona olan hürmeti, takdiri, hayreti gittikçe artacaktır…
Tahsilinin her safhasında, hocası o talebeye yakındır, onu yetiştirmekte, ilerletmektedir… Burada uzaklık hoca için değil, talebe için söz konusudur. Kâmil bir velîye mürit olmuş noksan bir insan da öyledir… Mânen terakki ettikçe onun ruh dünyasından, gönül âleminden daha fazla istifade edecektir. O büyük velî ise, o müridini mânevî terakkisinin her basamağında takip etmekle ona daima yakındır. Uzaklık mürşit için değil, mürit içindir.
Misallerden hakikate geçelim: Allah, kulunun madde ve mânâ âlemini daima terbiye etmekle, o kuluna onun nefsinden daha yakındır. Kul ise ancak belli sınırlar arasında iş görebilen noksan sıfatlarıyla, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkıyla anlamaktan çok uzak.
Allahın zatı, sıfatları, fiilleri ve isimleri daire-i rububiyettir. Allahın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak, İlahi isim ve sıfatların bir tecelligahı olan mahlukat alemini tefekkür etmek gibi kulluk görevler ise daire-i ubudiyettir.
İnsan, peygambere tâbi olmaksızın bu iki sahanın hiçbir meselesinde hüküm veremez. Verirse bu hüküm şahsî ve nefsî kalmaya mahkum olur.
İşte peygamberler birinci daireyi insanlara tanıtan ve onlara ikinci daireye ait görevlerini öğreten İlâhî elçilerdir.
BU NASIL BİR SÖZDÜR ALLAH TEFSİR YPAR YAHU PEYGAMBERİN GÖREVİ NEDİR O ZAMAN O KADAR HaDİSİ NİÇİN SÖYLEMİŞ?
ALLAH EZAN HAKKINDA SÖZLERİ HAKKINDA TEFSİR YAPMAMIŞ EVLATLIK HAKKINDA SÜT KARDEŞLİĞİ HAKKINDA
KARDEŞİM SİZİN AYETİ OKUYUP ÇIKARDIĞINIZ ANLAM BİLE AÇIKLAMA=TEFSİRDİR
ALLAH NAMAZIN NASIL KILINACAĞINI TAM BİLDİRMEMİŞ NAMAZI BOZAN ŞEYLERİ NAMAZIN VACİPLERİNİ?ORUCU BOZAN ŞEYLERİ VE AÇIKLAMALARINI MEKRUHLARINI NAMAZDA SECDENİN NASIL YAPILDIĞINI?SECDE EDİN BUYURMUŞ RÜKU EDİN!!!PEKİ NASIL OLACAK ŞEKİL OLARAK MAHİYETİ NEDİR?
Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara KİTAP VE HİKMETİ öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Ali İmran, 3/164)
ALLLAH İFTİRACILARIN ŞERRİNDEN KORUSUN ALLAH KALBİ SELİM VE AKIL İHSAN EYLESİN CÜMLEMİZE…AMİN
17 Aralık 2009 - 15:50
ayrıca ben resulün her sözünü vahiy demiyorum buradakiler farkındaysa hadis diyorum resulullahın sözlerine ve kuranı kerimin açıklayıcısı olduğunu söylüyorum bunlar ayrı kavramlar RESULE ALLAH CC BU GÖREVİ VERMİŞTİR BUNLARI ÜSTTE AYETLERLE AÇIKLADIM
VAHYE UYALIM DİYORLAR UYMAK VAR UYMAK VAR RESULULLAH VAHYE UYUYORDU FAKAT ONA GELEN NE HİKMETLER VAR KİMBİLİR O BİR PEYGAMBER KURANIN TBLİĞCİSİ ONA NE SIRLAR İHSAN EDİLMİŞTİR BİR DÜŞÜNELİM….HERŞEYİ MADDİ ANLAYANLARIN MANEVİYTA KARŞI GÖZLERİ KÖR!!!ALLAH BUNLARI YAPMAYA KADİR VE HAKİM
YOĞURTLA AYRAN AYNI ŞEY MİDİR?YOĞURT ASILDIR AYRANDA ASILDAN ÇIKAN FERAHLATAN BİR İÇECEK AMA ÖZÜ YOĞURTTUR….SELAMETLE
20 Aralık 2009 - 03:53
selam,
BU NASIL BİR SÖZDÜR ALLAH TEFSİR YPAR YAHU PEYGAMBERİN GÖREVİ NEDİR O ZAMAN O KADAR HaDİSİ NİÇİN SÖYLEMİŞ?
vela ye’tuneke bimeselin illa cinake bilhakkı ve ahsene TEFSİRA. Furkan 33
bir meselleri olmaz ki – onun gerçeğini ve en güzel tefsirini getirmiş olmayalım.
Abdül şimdi sen bu sözümü yalanlıyorsun.
söz bize ait değil kardeş, Allah’a ait. lakin seni bağlamaz, rivayetler varken neyine ki.
biz konuştuğumuz zaman delilimiz ayetlerdir. ya sen ? önce bunu anla sonra da sorularına neden cevap gelmediğini. ve şunu küpe yap.
insanlardan da öyleleri vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile nede kılavuz bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır. 8
Allah yolundan şaşırtmak ve saptırmak için kibirle tartışır. ona dünyada bir rüsvalık vardır. kıyamet günüde azabı tattıracağız. 9 hac
bilgi ve delil hangi kitapda dersin, bakara 2 ye bak.
esenlikle
21 Aralık 2009 - 19:01
33- Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.
BU AYETTE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HADİSLER HAKTIR BURADA TEFSİRDEN MAKSAT AÇIKLAMADIR AÇIKLAMA İSE HADİSTİR HADİSİN FAİLİ PEYGAMBER EFENDİMİZDİR ŞU DOĞRUDUR TEFSİR YAPAN ALLAHIN İZNİYLE YAPAR NEFES ALAN ALLAHIN İZNİYLE ALIR HATTA BEN ŞURADA ALLAHIN İZNİ İLE YORUM YAPIYORUM BUNUN MANASI ALLAH TEFSİR YAPAR DEĞİLDİR YUKARIDA SORULARIMA CEVAP VEREMEMEN ZATEN BUNU GÖSTERİYOR EZANLA İLGİLİ BİLGİ BULABİLDİN Mİ KURANDAN?
ALLAH ŞU HARAMDIER ŞU HELALDİR ŞUNU YAPIN DEMİŞ KURANDA HEP BÖYLEDİR ÜSLUP DİKKAT EDİN AÇIKLAMASINIDA PEYGAMBERİMİZE BIRAKMIŞTIR SÜNNETİN HADİSİN ASLIDA KURANDIR ARALARINDAKİ FARK HADİSİN PEYGAMBER SÖZÜ OLMASI VE AÇIKLAYICI OLMASIDIR AZ ÖNCE VERDİĞİM YOĞURT ÖRNEĞİ GİBİ NEDENİNİ BİLMİYORUM AMA SİZ BUNU BİR TÜRLÜ KABULLENEMİYORSUNUZ BİZİM İÇİNDE ALLAH İLK ÖNCE VAHİYDE FAKAT HADİS VEYA PEYGAMBER KURANDAN AYRI DEĞİL AYRICA PEYGAMBERİN SÖYLEDİKLERİNDEN İNSAN NAMINA YARARLI OLMAYAN NE VAR AYAKTA SU İÇMEMENİN BİLİMSEL OLARAK YARARLARI KANITLANMIŞTIR SÜNNETLERDE HEP BİR HİKMET VARDIR ÇÜNKÜ RESULULLAH EFENDİMİZ DEVAMLI ALLAH CC GÖZETİMİ ALTINDA İDİ RESULÜM NE VERDİ İSE ONU ALIN DEMESİ BUNA DİKKAT ÇEKİYOR RABBİMİZİN…
VE SANA BUNDAN ÖNCE KAÇ TANE AYETİ YANLIŞ TEFSİR ETTİĞİNİ SÖYLEDİM İNSAN TEFSİR YAPMAZ DİYORSUN BAK SEN BİLE YAPIYORSUN ÇÜNKÜ KURANI KERİM YORUMLARA AÇIK BİR KİTAPTIR OKUYUNCA BİRDEN FAZLA ANLAM ÇIKABİLİYOR ÇÜNKÜ HERKESİN BEYNİ FARKLI DÜŞÜNÜYOR ÖNEMLİ OLAN DOĞRU BEYİNLERDEN DÜŞÜNCELERDEN YARARLANABİLMEK SANA YANLIŞ OLARAK AKTARILAN AYETLERİN ANLAMINI VERİNCE GERÇEK ANLAMINI İTİRAZ ETMEDEN DİNLİYORSUN VE KABUL EDİYORSUN TEFSİR YAPAN ALİMLERİMİZİN TEFSİRLERİNDE KURANA AYKIRI BİRŞEYDE YOKTUR SAPIKLARI OKUYORSA BİR İNSAN YAPACAĞIMIZ BİŞEY YOK SAYMADIĞINIZ KİTAPLAR KURANI KERİM VE HADİSLER ÜZERE YAZILMIŞ OLAN ŞEYLER HİDAYET ALLAHTAN
SELAMETLE
24 Aralık 2009 - 14:01
SELAM KARDEŞİM
Siz hanifler bazı şeyleri yazıyorsunuz ama bunları size kim söylüyor bunların doğruluğuna delilleriniz nelerdir ayetleri söylemiyorum ayetlerin yorumlarını nereden alıyorsunuz?olay anlatmıyorsumuz manasını söylemiyorsunuz cevap verirken ayetlerin hangi olay üstüne nerede söylendiğini biliyorsanız cevap verirken şu olay üstüne şurada anlatılmak istenen tabi kimden görüş aldığınızı belirterek yoksa kendi aklınızdan mı bulduğunuzu belirterek ayet inerken şu sahabiler vardı şöyle şöyle olumlu veya olumsuz tepkiler sorular oldu diye tam bir mana verin
Sizin sitelerinizde kurandan herkes aklına göre birşey konuşuyor akıl bir yere kadar istikamet ve maneviyat olmazsa ….sizce HERKES kuranı anlayıp açıklayabilir mi?açıklayabilirse delil olarak 1 ayet 1 hadis gösterin…veya kuranda bir açıklayıcıdan bahsediyorsa bunun kim veya kimler olduğunuda söyleyin!!!veya sadece kuranla amel etmemiz gerektiğini söyleyen ayet getirin şunu unutmadan ayetle hadisi ayırmadan çünkü hadisin kaynağıda vahiydir hadis vahyin açıklaması tevilidir tevili zorunlu durumlarda….
Sizlerin sitelerinde herkes farklı telden çalıyor kimi yerde resulullahın ana_babasına kafir deniliyor kimi hanifler haniftir diyor
içinizden namazı hareket olarak kılanlar var bazıları manevidir diyor mesela ruku Allahın emirlerine boyun eğmektir diyor kısacası sizde içinizde bölünmüşsünüz mezheplere laf atıyorsunuz ama…
Hadislerin hiçbirini kabul etmiyorsunuz hadislerle ilgili başlıklarınız hadisleri hafife aldığınızın alameti…bazıları hayır inkar etmiyoruz diyorlar öyle ilmi siyaset yapıyorlar ki dikkat edin inkar ettikleri şeyler hep hadisle bize gelen amellerdir
çünkü biliyorlar direkt inkar ederlerse kabul göremeyeceklerini
Evet hanifler kuranı kendi kendilerine yorumlama yoluna gitmişler ve herkesin farklı düşünceleri var mezhepleri ayrılmış bölücü diye tanımlıyorlar ama kendi içlerinde zaten bölünmüşler ben havadan konuşmuyorum yaklaşık 1 senedir izliyorum bu siteleri ve bazı haniflere onlar birbirinden habersizken bazı sorular sordum hep farklı cevaplar kem küm şu bu…
belirli bir kural yok haniflerdeherşey serbest birinin aklına farklı bir fikir gelse bir tefsir gelse buda güzel olsa hanifler bunu kabul görüyor
herkes kuranı anlayabilir Allahı anlayabilir diyorlar kendi akıllarıyla yahu anlayabilse insanlar Allahı doğruyu Allah cc tövbe haşa niye bu kadar uğraşmış kitap ve peygamber göndermekle!!!kuran sade anlaşılsa idi niye 4 kitap 100 sayfa buna karşılık 25 nebi indirsin???ve kuranda adı geçmeyen nice peygamberler varken….
böyle düşünülünce bunların yanlış yolda olduğu zaten belli oluyor ALLAH AMAÇSIZ MIDA O KADAR PEYGAMBER GÖNDERMİŞ MADEM AKIL YETİYO KURANI KİTAPLARI ANLAMAYA SORUYORUM BUNA ÖZELLİKLE CEVAP İSTİYORUM VEYA ALLAH PEYGAMBERSİZ KİTAP İNDİRMEKTEN ACİZ Mİ?
SİZ PEYGAMBER SADECE VAHİY GETİRDİ DİYORSUNUZ PEYGAMBERİN GÖREVİNİ BİLMİYORSUNUZ PEYGAMBER KURANI İLK TEFSİR EDENDİR ALLAHIN GÖZETİMİ ALTINDA MÜÇTEHİTLER AYETLERE HBAKARAK HADİSLERİ TAHLİL EDER KURAN VE HADİSE GÖRE HÜKÜM VERİR KENDİ KENDİNE UYDURMAZ MANTIĞINA MAKMAZ AKLINA BAKMAZ KURAN VE SÜNNETE BAKAR OLABİLECEKLERİ CAİZ OLANI KONUŞUR
HANİFLER BENİM İSLAM ALİMLERİNE İHTİYACIMN YOK DİYORLAR FİİLSELDE BELLİ EDİYORLAR ONLARIN BU SÖZLERİ TAAAAA NEREYE DAYANIR BİLİYOR MUSUNUZ?PEYGAMBERE ONDAN SONRA ALLAHA ÇÜNKÜ MÜÇTEHİTLER BUNLARIN DIŞINA ÇIKAMAZLAR CAHİL CESUR OLUYOR DEDİĞİNİN NE ANLAMA GELEBİLECEĞİNİ ANLAYMIYOR HERŞEYE YETEN AKLI!!!
AKIL HERŞEYİ ÇÖZÜYORSA O ZAMAN BİZİM MATEMATİK DEHASI YAHUT ÇOK BÜYÜK BİR ALİM OLMAMIZ GEREKİYOR HATTA PEYGAMBER BİLE OLUNUR(!)BU GİDİŞLE
İŞTE BUNLAR KENDİ ARALARINDA BÖLÜNMÜŞ BİDAT BİR KURULUŞTUR DİNDEN ÇIKMALARI SÖZ KONUSUDUR
MEZHEPLERE LAF ATANLAR BAZI ŞEYLERİ KAVRAYAMIYORLAR
HERKES AYRIDIR ASLINDA BÖLÜNMÜŞTÜR
HERKESİN AYRI BİR AİLESİ VARDIR
MAHLUKAT BÖLÜNMÜŞTÜR(İNSAN,CİN ,ŞEYTAN,HAYVAN,BİTKİ VS…)
ÜLKELER BİLE BÖLÜKTÜR AYRI AYRI DEVLETİ VARDIR HERKESİN
YANİ AHYATIN HERYERİNDE AYRILIK VARDIR
SON AYRILIK CENNET VEYA CEHENNEMDE OLACAKTIR
FAKAT AYRILMA DOĞRU DÜZGÜN OLMALI GİDİLEN YOL RABBİMİZE ULAŞTIRMALIDIR MESELA EHLİ SÜNNET AMELİ İTİKADİ EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT VARDIR
MESELA AMELİLER HANEFİ ŞAFİ MALİKİ HANBELİ DİYE AYRILMIŞLAR BUNLAR DOĞRU YOLLARDIR HANGİSİNİ TUTARSAN DOĞRU YOLA ULAŞIRSIN
MESELA İSTANBULA GİTMEK İÇİN BİR SÜRÜ YOL VARDIR FARKLI YOLLARDIR AMA AMAÇ BİRDİR İST YE ULAŞIR ALLAH YOLUDA ÇOKTUR EHLİ SÜNNET MEZHEPLERİ BU YOLLARIN GÜZELLERİNİ ÇAMURSUZLARINI SEÇMİŞLER VE YOLDAN SAPMADAN İLERLİYORLAR KURANA SÜNNETE MUHALİF OLMAKSIZIN NE KADAR GÜZEL DEĞİL Mİ???
YOLUN YANLIŞI VAR DÜZGÜNÜ VAR ALLAH CÜMLEMİZİ DÜZGÜN YOLLARDAN GİDENLERDEN EYLESİN…..AMİN
27 Aralık 2009 - 03:34
Selam,
Abdül
şükür kavuşturana
eyisindir inşallah
33- Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.
BU AYETTE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HADİSLER HAKTIR
nasılda bağlantıyı yaptın ?!
hemen
EZANLA İLGİLİ BİLGİ BULABİLDİN Mİ KURANDAN
bir nida biliyorum ama cuma 9
senin bahsettiğin ezan değil
adı üstünde ezan,
yani senin eee..zannın
madem çok açıklama istiyon
Allah’ın kendinden başka ilah olmadığına
kendi şehadeti, yine resulununda
kendi resulu olduğunu bildirmesi
bana yeterli
inandım iman ettim
ikide bir tekrar etmem,
imanda tazelemem
o hep taptaze
senin bildiğin namaz, benim salatım değil
senin bildiğin oruç, benim savm’ım değil
senin bildiğin zekat, benim zekatım değil
senin bildiğin hac, benim haccım değil
işte öyle bir hanifim biiznillah
hadi şimdi alimlerine danış bakalım nedir benim durumum.
bi fal aç bakalım ona danış,
buna sor.
sakın kurana bakma
tefsir yapmak bizim ne haddimize,
Allah gerçeğini ve en güzelini yapmışken
veli-evliya konusunda diyorsan
vahyin kelime anlamlarını eğer-bükersen,
evirip-çevirip şeyhine şıhına
alimine müçtehidine yapıştırmaya kalkarsan
o zaman bi dur deriz.
esenlikle..
27 Aralık 2009 - 05:33
Selam,
Buhara
hoşgeldiniz.
demişsiniz ki
delilleriniz nelerdir, ayetleri söylemiyorum
diyorum ki niye ??
o günkü olayların benzerlerinin,
her zaman ve bu günde yaşandığının farkında değilmisiniz.
evet bu sitelerde herkes aklına göre bir şey
konuşuyor. sorgulama bize farz örneği
İbrahim
siz ne buyururdunuz.
bize göre ancak akıl rabbini bilebilebilir.
Hem bu kuran ancak akıl sahiplerine bir
öğüttür.
aklını ilahi olana değilde,
beşeri olana kiralayanlar
sonuçlarına katlanır
hadis vahyin tevilidir demişsin
şu kıyametin tevilini bi yap bakalım
ruku Allah’ın emirlerine boyun eğmektir
demişlerse ne güzel olmuş.
bölünme mölünme yok
yüzyılların geleneğinden kolay sıyrılınmıyor
bizim hadislerle sorunumuz şudur
1-sorumluluğumuz indirilen vahiy ile sınırlandırılmıştır
2-peygamberimizin sözleri başımız üzeredir,
lakin şimdi o yok
3-Allah hadisleri koruması altına almamıştır
çünkü ilahı olana beşeri karışamaz
bunlar ana sebebler yeter
hadislere bağlı amelleriniz sizin olsun
yani ecri
bak ben inkar etmedim,
abdüle cevaben yazdım
rivayetler bizi bağlamıyor
asıl kemkümcüler sizlersiniz.
herkes kuranı anlayabilir, Allah’ı anlayabilir demişsin
yalan yazma
kuranı anlayabilir , ama
Allah’ı anlayabilir yok.
hem vahiy anlaşılmıyacak idiyse niçin
alemlere öğüt olsun
vahyi bırakıp,
yani millet, sizleremi tabi olsun
doğrusu siz Allah’a karşı büyük sözler ediyorsunuz
yakında aleyhinize delil olarak kullanılabilir.
haniflerin kuranı okuma çabaları
takdire şayandır
Allah hepsinden razı olsun.
MESELA İSTANBULA GİTMEK İÇİN BİR SÜRÜ YOL VARDIR FARKLI YOLLARDIR AMA AMAÇ BİRDİR demişsin
oysa Allah tek yolun vahiy olduğunu işaret ediyor.
sanki seni tanıyor gibiyim.
esenlikle..
30 Aralık 2009 - 14:45
Allah’ın kendinden başka ilah olmadığına

kendi şehadeti, yine resulununda
kendi resulu olduğunu bildirmesi
bana yeterli
inandım iman ettim
ikide bir tekrar etmem,
imanda tazelemem
o hep taptaze:)
):) ümit ve korku arasında olmak nedir bilir misin?ne kadarda eminsiniz kendinizden gece yattığında imanlı yatıpsabah kalktığında imansız kalkanları haber veriyor peygamberimiz ahir zamanda insanların ,manlarının bu kadar tehlikede olduğunu haber veriyor peygamberimiz bile günde en az 70 kere tövbe ediyorken ve gece ayakları şişinceye kadar namaz kılıyorken senin bu güvenin nereden kaynaklanıyor?senin iman etme biçimin bir kere kurana aykırı iyi düşün….
cemil kardeşim yine açıklamamışsın bazı şeyleri anladığım kadarıyla neye niçin inandığını bilmiyorsun bir yolda olaımda ne olursa olsun hesabı …..taklitçilik vs….ama iyi temsil yapamıyorsun kabul et ezan sözlerini bul kuarndan kalimi şehadetide bl teyemmümün şartlarını nasıl bozulr apaçık kurandan bulyani senin youm getirdiğin apaçıklıktan ben sana diyorum kuran apaçıktır evet ama nasıl ayette anlatılmak isteneni iyi araştır ok alimler her işini kurana havale eder ona göre konuşursan daha iyi olur yani seni kurana havale etmek bi düşün
BUHARANIN DEDİKLERİ O KADAR DOĞRU Kİ BOŞUBOŞUNA DEMOGOJİ YAPMAYIN VE KARŞINIZDAKİLERİ SAF YERİNE KOYMAYIN BİZDE VAHYDEN BAŞKA İRŞEY DEMİYORUZ SÜNNET İLE VAHİY ARASINDA FARK OLDUĞUNU FAKAT BUNLARIN ARASINDA DA SIKI BİR BAĞ OLDUĞUNU İNKAR ETMİYORUZ ASIL VAHYE BİZ TABİYİZ BİZ VAHYİ NEFSLERİMİZE GÖRE YORUMLAMIYORUZ ve hadislerin korunması hakkındaki yazımı okumalsın ben onun khakkında yorum yapmıştım okumaığın için mi yoksa görmemezlikten geldiğin için mi aynı şeyleri söylüyorsun ilim akıl ister…dikkat ister SELAMETLE
30 Aralık 2009 - 14:51
inanmam demek yetmiyor bazı şeylere görsellik gerekli ben namaza inanıyorum ama hiç kılmıyorum oruca inanıyorum ama tutmuyorum gibi bişey resulullaha inaıyorum ama dedikleri beni bağlamaz demek istiyorsun o zaman kuranda seni bağlamıyor demektir eğer böyle ise iman çok büyük tehlikeye girer son nefeste imansız ölmeye sebep olur bu ise cehennemlik olmak demektir allah korusun ALLAHA İTAAT ETMEK İÇİN ALLAHI SEVMEK ŞART İNSAN SEVDİĞİNE İTAAT EDER ALLAHIN SEVDİKLERİNİDE BİZİM SEVİP TABİ OLMAMIZ GEREKİR ALLAH PEYGAMBERİMİZİ ÇOK SEVİYOR ONA RESULÜM DİYE HİTAP EDİYOR O SEVİYORSA BİZİMDE SEVMEMİZ VE RESULULLAHA İTAAT ETMEMİZ GEREKİR O HAKTAN BAŞKASINI KONUŞMADIĞINI KENDİ BİLDİRMİŞ O ZAMAN HAK OLANA NİÇİN TABİ OLUNMUYOR
04 Ocak 2010 - 06:41
Selam,
heyyy Abdül hey
La ilahe illallah
bir sözden ibaret birşey değildir
bir gerçeklik
bir farkındalık halinin kelimelerle
ifade edilmesidir.
bu gerçek vahiyde şöyle bildirilir
sen dağları görürsün de,yerinde durur sanırsın. oysa onlar bulutlar gibi yürümektedirler. 88
de ki “ben herşeyin sahibi ve kutlu beldenin rabbine kulluk etmekle emrolundum, müslümanlardan olmakla emrolundum.” 91
kuranı okumam emredildi. kim doğru yolu bulmuş ise kendi için, kimde saparsa kendinedir. de ki “ben sadece uyarıcılardanım.” 92
ve de ki “hamd Allah’adır. O size ayetlerini gösterecek sizde onları tanıycaksınız. rabbin amellerinizden gafil değildir. 93 neml
bu ayetlerden anlaşılacağı gibi Allah’ın varlığı gösterdiği ayetlerden anlaşılabilir.
akıl; evrendeki, ince ve muhteşem düzenin bir ilimle ve tasarımla varlık alemine çıktığını gerçeklerden hareketle farkeder. bunun bir emirle oluştuğunu, sahipsiz olamayacağını bilir.
müslüman bu gerçekliğe teslim olan, müminde bunda güvenlik bulandır.
şimdi bu ayetleri okuyamayıp ikide bir la ilahe illallah çekmek ne kazandırıyor, yada çekilmezse Allah’ın varlığına bir helal mi geliyor.
bilmem kaç yüz yada bin defa tekrar edince Allah’a yakın mı olunuyor.
benim itirazım bu şekilciliğedir.
yoksa
göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde aklı selimler için ayetler vardır. 190
onlar ayaktayken, otururken ve yan üzre yatarken Allah’ı zikrederlerler ve “rabbimiz sen bunları boşa yaratmadın, yücesin, bizi ateşin azabından koru ” derler. 191 ali imran
ayetlerinin bilincindeyiz. bu ayetlerde bile bir farkındalık hali anlatılmaktadır.
insan bu farkındalığa adapte oldukça müslüman sonrada mümin olur. yoksa ezbere bilmem kaç defe tekrar yaparak değil
Zikir ise bizim doğru sandıklarımızla değil, vahiyle bize bildirilen Allah indindeki gerçeklerin yaşanmasıyla olur,
örtülmüş gerçeklerin açığa çıkarılması için verilen mücadele ile. doğrusu bu tam bir zikirdir.
bu zikri okuyabilme fıtratımıza kodlanmıştır
yeterki benlik, bencilliğe kaymasın.
arının vahyi okuması bize örnek olsun.
vahiyle bağlantılı olarak yaşanan gerçeklik ve bunun yaşanması için yapılan mücadele ve destek salatımızdır, işte bu Allah’ın rızasını talep etmektir, buda zekatımız (Allah indinde arınışımızdır).
yoksa,
münafıklar sana geldikleri zaman “şehadet ederizki şüphesiz sen Allah’ın elçisisin ” derler. şüphesiz senin kendi elçisi olduğunu Allah bilmektedir. Allah münafıkların yalancı olduklarına şahittir 1 münafıkın
münafıklar bile muhammedin resulullah diyebiliyor.
böyleyken böyle Abdül, senin kuranda ara-bul dediklerini ben bulamadım
öyleyse benim için yok hükmündedir.
kusura kalma gayri
sen Allah’ı seviyorsun ama O’nun kitabını değil, başkalarının kitablarını okuyorsun
esenlikle..
07 Ocak 2010 - 11:59
bu şekilcilik değil sevgi muhabbet ve korkudur ALLAHI bu şekilde sevmeliyiz biz ibadete muhtacız ona muhtacız zikir etmemiz ibadet etmemiz lazım ALLAH zikredenleri sevdiğini buyuruyor insanın davranışlarından belli olur sevgisi bu şekilcilik değildir münafıklarda böyle ayrılır o yüzden imanın tanımı kalben inanmak ve dil ile söylemek gerektiğidir dilinle şehadeti getirmezsen insanlar senin müslüman olduğunu anlamayıp sana müslüman muamelesinde bulunmaya bilirler yani bu senin deyiminle şekilciliği bizden ALLAH istiyor fakat kalpte sağlam iman bulundurarak bu şekilcilik değil ALLAHIN bizden istediğidir senin lafın büyük yerlere gider peygamberimize kadar varır bilmiyor musun ki AllahA doğru dürüst ibadet edebilen odur
ENFAL : 45 – Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz
böyleyken böyle Abdül, senin kuranda ara-bul dediklerini ben bulamadım
öyleyse benim için yok hükmündedir.DEMİŞSİN
peki o zaman ALLAHIN emrettiği ezan ve teyemmüm ne şekil hani kuran apaçık herşeyi anlatıyordu yaaa demek ki bazı şeyleride sünnete bırakmış ALLLAH CC bak şimdi nasıl ihtiyaç var peygambere sünnete…
Mikdam bin Madi Kerib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
‘Dikkat! Bana Kur’an verildi Kur’an’la beraber Onun bir benzeri daha verildi. Dikkat! Yakında midesi tok rahat koltuğunda oturan bir kimse şöyle der:
−Şu Kur’an’a sımsıkı sarılın Onda helal olarak bulduğunuzu helal sayın haram olarak bulduğunuzu da haram sayın. Dikkat! Size ehli eşeklerin eti helal değildir. Yırtıcı hayvanlardan köpek dişi olanların eti helal değildir. Kendileri ile aranızda anlaşma bulunan kimselerin yitirdiklerini almanız size helal değildir. Ancak sahibinin ona ihtiyacı yoksa o zaman helal olur. Bir kimse bir kavme misafir olarak inerse onu ağırlamaları gerekir. Eğer onu ağırlamazlarsa o şahsın onları takip ederek ağırlamayana misilleme olarak cezalandırma misafir etmeme hakkı vardır’ buyurdu.”
27 Ağustos
PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
AL-İ İMRAN : 32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.
AL-İ İMRAN : 50 – “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah’tan korkun da bana uyun”.
AL-İ İMRAN : 51 – “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O’na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur”.
AL-İ İMRAN : 132 – Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin
İŞTE AYETLER APAÇIK BİLDİRİYOR RESULULLAHA İTAATİ İTAAT ETMEZSENİZ İŞTE BÖYLE KALIRSINIZ AHKAMLAR ALLAHA AİTTİR AHKAMLARI AÇIKLAMAK ALLAHA AİTTİR ÖNCEKİ CÜMLELERİNE BAKILIRSA HEP BİRBİRİNİ YALANLIYOR BURADAN ANLAŞILIYOR ZATEN İÇİN İŞİNDE İŞ OLDUĞU BAZI HANİFLERDEN DUYDUĞUM BİZ HER HADİSİ İNKAR ETMEYİZ BİZ HADİS DÜŞMANI DEĞİLİZ SANKİ BU SÖZLERİ SENDENDE DUYDUM AMA ŞİMDİDE KURANDA YOKSA İNANMAM DİYORSUN BU NE ÇELİŞKİ NEYE İNANACAĞINI KARIŞTIRMIŞSIN KARDEŞİM İŞTE SÜNNETSİZ DİNİN ZAFİYETLERİ
27 Ağustos
PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
AL-İ İMRAN : 32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.
AL-İ İMRAN : 50 – “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah’tan korkun da bana uyun”.
AL-İ İMRAN : 51 – “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O’na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur”.
AL-İ İMRAN : 132 – Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.
NİSA : 13 – İşte bütün bu hükümler, Allah’ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.
NİSA : 59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.
NİSA : 69 – Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!
NİSA : 80 – Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik
ENFAL : 20 – Ey iman edenler, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin!
sonuş olarak kimse aklına göre şunu yaparım bunu yaparım diyemez bu dinin sahibi ALLAHTIR ve görsel olarak dini en güzel şekilde yaşayan resulullahtır bizkimiz ki kendi kendimize hüküm veriyoruz bilip bilmeden ayetlerden anlam çıkarıyoruz büyük sözü dinlemek lazım
30 Ocak 2010 - 04:44
selamun aleyke
Ali kardeşim
potansiyeline hayran olmamak nemümkün
itiraf ederim ki
aniden sütten kesilmiş bebelere döndük
iyi ki varsın.
sevgiyle..
30 Ocak 2010 - 07:22
Selam,
Abdül sen şimdiden bize fırça atmaya başladın.
büyüyüpte fenaül fena olduğunda
halimi düşünemem gayri
biliriz ki Allahresulu bize Allah’ın hadislerini bildirir, biz bu hadisleri başımıza tac ederiz
senin hadis diye yazdıkların ise onun bunun rivayetleridir
üstelik sen bunları resulden işitmişte değilsin
bu konuda sana enam 144 ü tekrar hatırlatırım
Abdül sana bi soru
bilirsin ki Muhammed Allah’ın resulü nebiliğide mühürlenmiş olandır.
böyleyken,hiç bir ayette Allah’a ve nebisine itaat edin geçmez
sence neden
bir kopya vereyim
hem bilin ki Allah’ın resulu içinizdedir. eğer o pek çok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalplerinize ziynet yapmıştır. küfrü, fıskı ve isyanı size kerih göstermiştir. işte onlar irşad olanlardır. 49/7
eğer bu soruya doğru cevap verirsen;
bende teyemmümün ne olduğunu sana yazarım
yok
ben teyemmümün neolduğunu biliyorum diyorsan
diyorumki yanlış biliyorsun
hadi sana bir kopya daha vereyim
teyemmüme sadece 5/6 ve 4/43 den bakma birde
2/267 den oku
bakalım senin teyemmümüne uyuyor mu?
birde
hem biz kimizki ayetlerden anlam çıkarıyoruz büyük sözü dinlemek lazım derken
peygambere itaat konusundaki ayetleri bir çırpıda okuyup anlamlandırıveriyorsun,
isra 111 kebbirhu tekbira derken sen hangi büyükten bahsediyorsun.
esenlikle..
07 Şubat 2010 - 16:02
peygamberimiz hem nebi hem resuldür nebi kitap gönderilmemiş peygamber demektir resul ise kitap gönderilmiş her resül nebidir fakat her nebi resul olamaz SEN BİR KERE RESUL NEBİ KAVRAMINI İYİ ÖĞRENMELİSİN OK ALLAH ŞUNU YAPIN BUNU YAPIN DİYE EMREDER GÖRSEL OLARAK NASIL YAPILACAĞINI EDEPLERİYLE BERABER PEYGAMBERİMİZ ÖĞRETMİŞTİR
SENİN O BU DEDİKLERİN KURANI KERİMİN BİZE KADAR TAŞINMASINA VESİLE OLMUŞTUR AYRICA HADİSLERİN HEPSİ RİVAYETTİR DEMOGOJİ LAF OYUNLARI YAPMA AÇIKÇA SÖYLE İNANMIYORUM BUHARİYE MÜSLİME VS SÖYLE ŞİMDİ BENDE SANA SORUYORUM VE HANİFLERE SORUYORUM SİZ KURANDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEYE İNANMIYORSUNUZ HEPSİ İNSAN SÖZÜ VE RİVAYET YALANDIR DİYORSUNUZ PEKİ SİZİN HANGİ HÜKMÜNÜZÜ KURANDA GEÇİYOR NAMAZ ŞEKLEN DEĞİL MANEN OLUR DİYORSUNUZ PEKİ BÖYLE BİR NAMAZ EMRİ VARMI NAZAR YOKTUR DİYORSUNUZ NAZARIN OLMADIĞINA DAİR BİR AYET VARMI?MESELA AYI ETİ ASLAN ETİ HARAM DEĞİLDİR DİYORSUNUZ HARAM DEĞİL DİYE BİR AYETİNİZ VAR MI ALLAHTAN BİZİM UYDUĞUMUZ BİR PEYGAMBERİMİZ VAR ONA KARŞI TESLİMİYETİMİZ VAR BİZE O AÇIKLAYIP ÖĞRETİYOR RABBİMİZİN EMİRLERİNİ YOKSA ALLAH HAŞA SÜS DİYE GÖNDERMEDİ PEYGAMBERİMİZİ…. AYETTEN FARKLI ANLAMLAR KİM ÇIKARIYOR BİR DÜŞÜN BİZİM ALİMLERİMİZ AYET VE HADİSİ TAHLİL EDİYOR DİKKAT EDİN DEĞİŞTİREREK HÜKÜM VERMİYOR HADİSLERDE KURANDA AÇIKLAMASI YAPILMAYAN ŞEYLER AÇIKLANMIŞ EDEPLER ÖĞRETİLMİŞ İSLAM DİNİNİN RUHUNA TERS BİRŞEY OLMUYOR SİZ ALİAKSOY ALİ UMUC VS GİBİLERİN SÖZLERİNİ DİNLEYİN PEYGAMBERİMİZİN VE TAKVA SAHİBİ ALİMLERİN SÖZLERİNİ BIRAKARAK…
Hucurat 1-2 ayeti kerimesince
Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulunun önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten
sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Ey iman edenler! Seslerinizi, NEBİ’NİN sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize
bağırdığınız gibi, NEBİ’ye yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan
işledikleriniz boşa gider.