Sünni veya şii olmak zorunda mıyız ?
Bu yazı Haber10 sitesinden alıntıdır.
İHSAN ELİAÇIK
Irak’taki durum giderek içinden çıkılmaz bir hal alırken, en son Saddam’ın idamı ile Şiî-Sünnî gerilimi ve saflaşması bir kez daha tetiklendi.
“Büyük Şaytan”, daha önce Şiîlere saldırttığı, Kürtlere kimyasal bomba attırttığı Saddam’ı, döndü Kürtlere yargılattı, Şiîlere astırdı. Malum, yargılayanlar Kürt, asanlar Şiîydi.
Hani o tipik “emperyalist” taktik vardı ya; böl, parçala, yut politikası…
Tıkır tıkır işliyor.
Ve hiç birimiz hiçbir şey yapamıyoruz.
Müslüman dünya tam bir akıl tutulması yaşıyor.
Şiîlik veya Sünnîlik artık para da etmiyor.
Iraklı ve İranlı Ayetullahlar “Sünnînin kanı Şiîye haramdır” diye açıklama üstüne açıklama yapıyor. Mekke’de Şiî ve Sünnî alimler toplantısından ortak beyanatlar çıkıyor; ama nafile…
Türkiye’de bir zamanlar, sağcı ve solcu kahvehanelere “aynı silahla” ateş edildiğinin ortaya çıkması gibi, Sünnî ve Şiî camilere “bir el” aynı silahlarla ateş ediyor, bomba atıyor. Tam anlaşma sağlanmışken, bir de bakıyorsunuz patlamalar, kurşunlamalar yeniden başlıyor.
“Büyük Şeytan”, zayıf karnımızla oynamayı, oraları deşmeyi çok iyi beceriyor. Buldu kaynağı, keyifle deşeliyor, yarayı kanatıyor, kışkırtıyor, bizimle oyum oyum oynuyor.
Ve biz, hepimiz çaresizlik içinde seyrediyoruz.
***
Peki, suçu büyük şeytana atıp, işin işinden çıkmak öyle kolay mı?
Düştüğümüz bu halden Müslüman dünyanın hiç mi kabahatı yok?
Bir “yara” var ki adamlar deşeleyip duruyor.
Bu yarayla sen zamanında yüzleşmemiş, yangına körükle gitmişsin. Şiî ve Sünnî itikatları oluşturmuşsun. “Şiî veya Sünnî olunmadan Peygamberin yolundan gidilemez” demişsin yıllarca. “Şiî veya Sünnî olmak zorunda mıyız?” diyenlere mezhepsiz, telfikçi, itikadı bozuk vs. diyerek dışlamışsın. Velhasıl Şiîliği veya Sünnîliği bütün zamanların “imanı” haline getirmişsin, din yerine koymuşsun.
Şimdi çek ceremesini, dövünmek vaktidir bu an.
***
Hz. Peygamber, veda hutbesinde “Bu söylediklerimi, burada olanlar olmayanlara anlatsın, belki onların içinden daha iyi anlayan çıkar” buyurmuş…
“Bu ümmetin başı mı sonu mu hayırlıdır bilinmez” demiş…
Ne demek bunlar?
Bunu, Şiîliğin veya Sünnîliğin rantını yiyenler söyleyemez, ben söyleyeyim:
“Öncekiler de yanlış yapabilir” demek!
Öncekiler de sonrakiler de…
Demek ki “Öncekiler hep iyi yaptı, ne yaptılarsa iyiydi. Biz onlardan farklı bir şey yapamayız” diye bir şey yok.
Akif’in dediği gibi “Böyle gördük dedemizden” sözü dinen merdud.
Şimdi, kendisine Şiî veya Sünnî diyerek, İslam’ı iyi anlamanın yegane yolu olarak bu ikisinden birine tabi olmayı şart görenlere soruyorum: Elinizde “Böyle gördük dedemizden” mazeretinden başka ne var?
Boşuna eyet hadis sıralayarak Şiî veya Sünnî olmamızın vacip olduğu edebiyatı yapmaya kalkmayın. Bunların hepsinin yeri tarihin çöp sepetidir. Tarih ve hayat bunun böyle olmadığını göstermiştir. İspatı işte Irak’tır. Dahası Çaldıran’dır, hatta Sıffin’dir.
Bütün o küf bağlamış sayfalar, varaklar, Şiî ve Sünnî itikatları, amentüleri fostur.
İstediğiniz kadar ayet, hadis sıralayın. 72 fırka edebiyatı yapın, fırkay-ı naciyeler düzün. Hz. Peygamber ne Şiî idi, ne de Sünnî. Ne Hz. Ali Aleviyim dedi, ne de Hz. Ebubekir Sünnîyim.
Bütün bunlar hep onlardan sonra ve “onlara rağmen” ortaya çıktı.
Fakat gel gör ki onları geçti.
İnsanlar şu an Şiî veya Sünnî olduğu için mutlu mu oluyorlar?
Ne işe yarıyor sizin bu Şiîliğiniz veya Sünnîliğiniz?
Hesaplaşma, kan, revan, kıyım…
Tarihte de böyleydi. Çünkü işin doğuşu sakat, yanlış.
Bunların hepsi tarihin altında ezilmek, geçmişi kutsamak, öncekileri yanılmaz kabul etmek, zamanı onların çağında dondurmaktan başka bir şey değil.
Tarih, şu an derin bir sessizlik içinde değil mi?
Kulak ver dinle; bir ses, bir seda işitebiliyor musun Çaldıran’dan, Sıffin’den, Cemel’den…
Tarih bir olaylar yığınından, tecrübe ve birikimden, bundan dolayı da zenginlikten başka nedir ki? Ve bu olaylar yığınından, zenginlik, tecrübe ve birikimden bir sonuç çıkaramıyor, tarihi tekerrür ettirip duruyorsan, müstahaksın, çek ceremeni, dövünmek vaktidir bu an.
***
Tabiîki bu tarih, o geçmiş, şu kalbura dönmüş coğrafya her şeye rağmen bizim. Acısıyla tatlısıyla, günahı ile sevabı ile üstleneceğiz. Geçmişin yükünden kaçmayacağız. Yenilmiş ve yıkılmış bir uygarlığın sorumsuz nesilleri olmak bize yakışmaz. Bu tarihin ve coğrafyanın, varsa insanlığa bir borcu hepsi bizimdir, üstleneceğiz. Varsa bir suçu, hepsi bizimdir onlar adına hesabını vereceğiz. “Bize ne” demiyeceğiz. Bu tarihi sahipleniyorsak, kendimizi onların yerine koyuyoruz demektir. Onlar adına insanlığın önünde şu an biz varız ve onları savunmasız ve yapayalnız bırakmayız. Bizden sonrakilerin, bize de aynısını yapmasını istemiyorsak bu sürekliliği gözetmek zorundayız.
Bu cennet bu cehennem bizim.
***
Fakat bütün bunlar tarihin altında ezileceğimiz anlamına gelmez.
Geçmişe “sünger” çekmekten değil “süzgeç” olmaktan bahsediyorum.
Tarih akıyor ve “Zamanın Sahibi” her an yeni bir iş ve oluşta…
Yepyeni alemler/durumlar mümkündür. Yeniden doğuş, tazeleniş muhal değildir. İbret geçmişte olabilir; ama umut bugünde ve gelecektedir.
Şurası bir gerçek ki, bir mağarada varoluş sancıları çeken bir öksüzün dünyaya getirdikleri, bir güneş gibi insanlığın şafağında doğan o muazzam mesaj, ne yazık ki doğduğu topraklara gömülmüştür. Pers’in ve Bizans’ın köhnemiş telakkileri onu istila etmiştir. “Rum” suresinin öncesine dönülerek, Pers-Roma rekabetinin, İslâm içinde Şiî-Sunnî kılıfı altında yeniden hortlatılmasına mani olunamamıştır. Buna çanak tutulmuş ve fakat farkına bile varılamamıştır. Dünya, var gücüyle, içerden ve dışarıdan o mağaradan yükselen sesin üzerine yürümüş, onu boğmak ve yok etmek için elinden geleni ardına koymamıştır. “Söyletmen vurun” diyerek, “Böyle gördük dedemizden, bu de nereden çıktı” diyerek saldırmışlardır; hala da saldırmaktadırlar.
Oysa o mağaradan dünya semalarına yayılan, karanlık dehlizleri yırtarak yükselen bir insanlık parıltısıydı.
Bunları şunun için söylüyorum:
Kur’an’da şöyle bir ayet var: “Size söz verilen şey de rızkınız da göktedir (sema).” (Zariyat, 51/22)
Yani: 1- Size sözü edilen cennet ve cehennem ile yediğiniz rızıkların kaynağı göktedir. 2- Kendine bak, yeryüzüne bak, kendine güven ve göklere yönel. İstikbalin, geleceğin, rızkın, sana söz verilen engin ufuklar oradadır. 3- Bir şeyi aşmanın yolu ondan daha yükseğe (sema) sıçrayabilmektir. Bu nedenle içinde bulunduğun durumdan ümitsizliğe kapılma. Tarihin, geleneğin, tabiatın, kendinin ve konjoktürün zindanlarından kurtul. Bunların seni ezmesine fırsat verme. Tıkandığın yerde, tıkanıklığı aşacak yeni bir hamle yap; tıkanıklığa neden olan şartları aş, gerilimin dışına çık, seni boğan karanlık dehlizleri yırtarak yüksel…
***
Şimdi, şu Şiîlik-Sünnîlik gerilimini “yırtarak aşmanın” zamanı gelmedi mi?
Hep böyle geçmişin olumsuz mirası altında ezilip duracak mıyız?
Tarihin tortularını sürdürmek zorunda mıyız?
Bizim olmadığımız bir dünyada ortaya çıkmış gerilimleri, ayrılıkları, gayrılıkları, hataları, yanlışları sürdürüp durmak akıl tutulması değilse nedir?
Rızkımız (ekmeğimiz, aşımız, geleceğimiz, hayatımız) ve bize vaat edilen şey (vahdet, birlik, güç, kudret) bu gerilimleri aşmada, yeni bir hamle ile sıçrama yapmada değil midir?
Bu sıçramayı yapmaya engel olan nedir?
İran devrimi günlerinde söylenen ve fakat kendilerinin de aşamadığını gördüğüm o sloganı tarihî, siyasî, mezhebî bütün gerekleri ile birlikte hayata geçirmenin zamanı çoktandır geldi geçiyor; “la Şiîyye la sünniye İslâmiyye İslâmiyye…”
Ben bunu laf olsun, birlik beraberlik mesajları versin diye söylemiyorum. Bütün gerekleri ile birlikte teorik ve pratik olarak yaşıyorum: “Şiî imamet mitolojisini” ve “Sünnî saltanat ideolojisini” aşmadıkça İslam dünyasının önünde yeni ufuklar açılmayacaktır!
İnşa çağında, ihya çağlarından kalma bu gerilimleri artık aşmalıyız. İnşa çağının Müslümanı kendini Şiî veya Sünnî olarak adlandırmak zorunda değildir. Hele bu davaları sürdürmek zorunda hiç değildir.
Geçmişin iyilikleri, güzellikleri, doğrulukları bizim; hepimizin, yanlışlıkları kendilerinindir. Hesabı bize kalsa da, ceremesini biz çekiyor olsak da yanlışlar ilelebet süremez; iyilik, güzellik, doğruluktur baki olan.
Şu Şiî-Sunnî davası Müslüman dünyanın bir yanlışıydı. Bunu kabul edelim. Tevhid dinine, bölgeyi ve insanlığı Pers-Roma rekabetinden kurtaran vahdet dinine hiç yakışmadı, yakışmıyor. Hala dava edip durmanın kime ne faydası var?
Makus talihi çevirecek, yaraları saracak, tekrar Rum suresinin o muazzam mesajını diriltecek bir önder, bir fikriyat, bir heyecan, bir topluluk çıkacak elbet bu ümmetten; yeter ki bu ülküye çağırın, icabet edilecektir.
Allah’a ve ahiret gününe inanan, doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alan, bizzat peygamberi uyulacak en güzel örnek kabul eden, doğruluk ve dürüstlük yolundan (sırat-ı müstakim) şaşmayan, saf bir yürek temizliği içinde (ihlas) yüzünü fıtrat dinine çeviren, ana insanlık yolundan (hablun minennas) yürüyen, bunu aynı zamanda Allah’ın yolu belleyen sade bir “Müslüman” olmak yetmiyor mu? Bundan daha güzel ne olabilir?
Akif’ten ilhamla, söz geldi, tam yeri:
Ne Sünnî ne Şiî, bırakınız, sade Müslüman olunuz.
Ben ki “Sünnî” bir muhittenim bunu benden duyunuz.
Her hizip kendinde olanla sevinir; bense kurtuluşu O’nda buldum.
“Hâşa, asla” derseniz, başka bir şey diyemem işte perişan yurdum.
Recep İhsan Eliaçık
-
Hamzat’a
diyip duruyorsun ki 73 fırka 1 kurtulacak buda 4 hak(!) mezhep diye. 1 i krulacak diyip 4 tane anca siz kurtarabilirsiniz. kılıfıda hazır yalan hadis ile fırkai naciye diye. zaten bu dinin içinde her şeye bir kılıf bulmuşsunuz.
1.demişsin aynı çatı altında toplanan topluluk. bir grubun aynı çatı altında toplanması için dinin hususi konularında fark olmaması gerekir. örneğin abdest. abdesti sahih olmayanın namazı kabul olmaz. en hayırlı amel olarak adlandırılan namaz. hanefi mezhebinde kan abdesti bozarken; şafii mezhebinde bozmaz. bu kadar önemli bir konuda farklılık gösteren bu iki grubu AYNI ÇATI ALTINDA TOPLAYAMAZSIN.
2. ulul emr; senin dediğin gibi her ilim sahibi, her takva sahibi kişiler değildir. ulul emr sahibi kişiler normal beşer olmaz,olmamalıdır da zaten. kıyamete kadar hükmedecek bir din gönderen Allah(cc) beşere bırakması ne kadar mantıklı. Allah(cc) şeçtiği ve kıyamete kadar Allah(cc) gönderdiği din üzerine hükmedecek Ehl-i Beyt’ten başkası değildir.
3.Ehl-i Beyt’in kim olduğuna gelince sizin dediğiniz gibi hanımları, damatları falan değildir. Hz. Peygamber(saa),Hz. Fatıma(sa) ve 12 İmam(as)’dır. ve bunlar hilafetin gerçek sahipleridir.bunuda ehli sünnet alimlerinin kaynaklarıyla gösterelim.
-
Ehl-i Sünnet alimlerinden Gadir-i Hum hadisini rivayet eden
muteber raviler şunlardır:
1) İmam Fahruddin Razi, Mefatihul- Gayb tefsirinde.
2) İmam Ahmed Salebi, Keşful- Beyan tefsirinde.
Celaluddin Suyuti, Durrul- Mensur tefsirinde.
3) Ebul- Hasan Ali bin Ahmed-i Vahidi en-Nişaburi, Esbabun-Nuzulda.
4) Muhammed bin Cerir Taberi, Tefsir-i Kebirde.
5) Hafız Ebu Naim İsfahani, Ma Nezele Minel- Kurâni Aliyyin ve Hilyetul- Evliyada.
6) Muhammed bin İsmail Buhari, Tarih c. 1, s. 375de.
7) Müslim bin Haccac Nişaburi, Sahih c. 2, s. 325de.
8 ) Ebu Davud Secistani, Sünende.
9) Muhammed bin İsa Tirmizi, Sünende.
10) Hafız bin Ukde, Kitabul- Velayetde.
11) İbn-i Kesir-i Şafii Dimaşki, Tarihinde.
12) İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned c. 4 s. 281 ve 371de.
13) Ebu Hamid Muhammed bin Muhammed Gazali, Sırrul- Aleminde.
14) İbn-i Abdulbirr, İstiabda.
15) Muhammed bin Talha eş-Şafii, Metalibus- Seul s. 16da.
16) İbn-i Meğazili eş-Şafii, Menakıbda.
17) Nuruddin bin Sabbağ el-Maliki, Fusulul- Muhimme s. 24 de.
18)Hüseyin bin Mesud Beğevi, Mesabihus- Sünnede.
19) Ebul- Müeyyid Muvaffak bin Ahmed Hatip Harezmi, Menakıbda.
20) Mecduddin bin Esir Muhammed bin Muhammed eşŞeybani, Camiul- Usulda.
21) Hafız Ebu Abdurrahman Ahmed bin Ali Nesai, Hasaisul- Alevi ve Sünende.
22) Süleyman Belhi el-Hanefi, Yenabiul- Meveddenin 4. babında.
23) Şahabuddin Ahmed bin Hacer el-Mekki, Savaikul-Muhrika ve el-Menhul-
Melekiyyede. (İbn-i Hacer, özellikle Savaikin 1. babının 25 sayfasında bütün
bağnazlığına rağmen şöyle diyor: Bu hadis (Gadir Hadisi) hiç şek ve şüphe
taşımayan sahih bir hadistir; içinde Tirmizi, Nesai ve Ahmed bin Hanbelin de
bulunduğu bir cemaat tarafından rivayet edilmiştir. Gerçekten onu rivayet
edenler oldukça çoktur.)
24) İbn-i Mace el-Kazvini, Sünende.
25) Hafız Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah Hakim Nişaburi, Müstedrekte.
26) Hafız Süleyman bin Ahmed Taberani, Evsetde.
27) İbn-i Esir-i Cezri, Usdul- Gabede.
28) İbn-i Cevzi, Tezkiretul- Hevassil- Ümme s. 17de.
29) Ebu Ömer Ahmed bin Abdurrabbih, Ikdul- Feridde.
30) Allame Semhudi, Cevahirul- Akdeynde.
31) İbn-i Teymiyye Ahmed bin Abdulhalim, Minhacus- Sunnede.
32) İbn-i Hacer Askalani, Fethul- Bari ve Tehzibut- Tehzibde.
Ebul- Kasım Muhammed bin Ömer Carullah Zimahşeri
Rebiul- Ebrarda.
33) Ebu Said Secistani, Kitabud- Diraye fi Hadisil- Velayede.
34) Ubeydullah bin Abdullah Haskani, Duatul- Huda ila Eda-i Hakkil- Muvalatda.
35) Rezin bin Muaviye el-Abdurey, el-Cemu Beynes- Sihahis- Sittede.
36)İmam Fahr-u Razi, Erbainde. (Bütün ümmetin bu hadishakkında icma ettiğini
söylemektedir)
37) Mukbili, Ehadisul- Mütevatirede.
38) Suyuti, Tarihul- Hülafada.
39) Mir Seyyid Ali Hemedani, Meveddetül- Kurbada.
40) Ebul- Feth, Hasaisul- Alevide.
41) Hace Parsa-i Buhari, Faslul- Hitabda.
42) Cemaluddin Şirazi, Erbainde.
43) Abdurrauf el-Menavi, Feyzul- Kadir fi Şerh-i Camius- Sağirde.
44) Muhammed bin Yusuf-u Genci eş-Şafii Kifayetut- Talibin 1. babında.
45)İbrahim bin Muhammed Himvini, Feraidus- Simtaynda.
46) Kadı Fazlullah bin Ruzbehan, İbtalul- Batılda.
47) Şemsuddin Muhammed bin Ahmed Şerbini, Siracul- Munirde.
48) Ebul- Feth Şehristani eş-Şafii, Milel ve Nihelde.
49) İbn-i Asakir Ebul- Kasım Dimaşki, Tarih-i Kebirde.
50) İbn-i Ebil- Hadid el-Mutezili, Nehcul- Belağa Şerhinde.
51) Alauddin Simnani, Urvetul- Vuskada.
52) İbn-i Haldun, Tarih kitabının mukaddimesinde.
53) Mevla Ali Muttaki Hindi, Kenzul- Ummalda.
54) Şemsuddin Ebul- Hayr Dimaşki, Esnel- Metalibde.
55) Seyyid Şerif Hanefi el-Curcani, Şerh-i Mevakıfda.
56) Yahya bin Şerefun- Nebevi, Tehzibul- Esma vel- Lügatda.
57) Hafız Ebu Bekr Hatib-i Bağdadi, Tarih-i Bağdadide.
58) Nizamuddin Nişaburi, Tefsir-u Garaibul- Kurânda. (HakezaTaberi, İbn-i Ukde ve
İbn-i Haddad Gadir hadisini nakletmişlerdir.)
Alimlerinin ekseriyeti itiraf etmektedirler ki Hicri10. yılda, Veda Haccında,
Zilhiccetul- Haramın 18. gününde, Mekkeden dönerken Peygamber-i Ekrem (s.a.a)
Gadir-i Hum denen yerde bütün ashabını bir araya topladı. Peygamber-i Ekrem
(s.a.a)in emriyle önden gidenler geri döndürüldü ve geride kalanların da oraya
yetişmesi sağlandı. Birçok alim ve tarihçilerin rivayet ettiğine göre 70,000
kişi, imam Salebi (tefsirinde) ve Sibt bin Cevziye (Tezkiretu Havassil- Ümme fi
Marifetil-Eimmede) göre ise Gadir-i Humda 120,000 sahabe hazır bulunmuştur.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) minbere çıkarak oldukça uzun birhutbe okudu. Bu
hutbenin çoğu yerinde Hz. Ali (a.s)ı övdü, Hz. Ali(a.s) hakkında inen ayetleri okudu.
Oradaki Müslümanların dikkatini Hz. Ali (a.s)ın yüce makamına çekti ve şöyle
buyurdu: Ey insanlar! Ben size kendi nefsinizden daha evla değil
miyim?
Onlar; Evet, evlasın dediler.
Bunun üzerine şöyle buyurdu:
Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.
Sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
Allahım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol, ona
yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.
Daha sonra bir çadır kurmalarını emretti, Aliye de o çadırda oturmasını söyledi.
Orada hazır bulunan bütün ümmete şöyle buyurdular:
Gidin Aliye biat edin; zira ben Allah-u Teala tarafından sizden Ali için biat
almakla görevlendim.
O gün Aliye ilk biat eden, Ömer, sonra Ebu Bekir, sonra
Osman, sonra Talha, sonra Zübeyr idi. Orada tam üç gün
boyunca Ali’ye biat ettiler.
-
4. demişsin ki ‘önderimiz muhuttin arabidir’ diye. fususul hikemi hiç okudunmu? neleryazdığını gördün mü? arabi kitabında kendisini -haşa- Hz. Peygamber(saa) ile ortak görüyor ve kendisini O’na denk biliyor sende bunu önder kabul ediyorsun. ve kitabında diyorki arabi: ‘benim ruhum yaratıldığında daha Adem(as) toprakla su arasındaydı.’ Peygamber (saa) hadisini kendisi için kullanacak ve kendisini -haşa- O’na eşit görecek sende bu yalanları görmeden onu kabul edip önder bileceksin. ki muhuttin arabi vahdeti vucut inancına sahip, önderinse seninde bu yönde olman gerekir. ki bu düşüncenin bu dinde yeri yoktur. bu düşünce temelde TEVHİD inancında problemi olan kişilerin uydurmalarıdır. benim sana tavsiyem TEVHİD inancını önce araştır, çünkü tevhid inancı bozuk olan bir kimsenin zaten doğruyu görmesi imkansızdır.
-
imamet meselesi ise:
Abdülaziz bin Müslim’den şöyle rivayet ediliyor : Ali b. Musa-i Rıza(as)
zamanında Merv’de idik. O şehre vardığımız ilk gün,yani Cuma günü
merkez camiinde toplandık. Halk, imamet meselesini ve insanlar
arasında bu konuyla ilgili pek çok ihtilafın olduğunu konuşup
tartışıyordu. Ben efendim ve mevlam İmam(as)’ın yanına varıp halkın
konuştuğu meseleyi kendilerine arz ettim.İmam(as) tebessüm ederek şöyle buyurdu: “Ey Abdülaziz!
Halk cahil kalıp hileyle dinlerinden sapmış. Allah Tebarek ve Teala
dinini peygamberi için tamamlamadıkça ve içinde her şeyin beyanı
olan Kur’an’ı ona indirip helal, haram, hudut, ahkam ve ihtiyaç duyulan
her şeyi tamamıyla açıklamadıkça peygamberin ruhunu almadı. Allah
(cc) şöyle buyurmuştur: “ Biz, kitapta hiçbir şeyi
bırakmadık.” (Enam/38) Allah-u Teala, Resulullah(saa)’in ömrünün
sonunda vaki olan Veda Haccı’nda şu ayeti nazil etti: “Bugün dininizi
ikmal ettim,size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak İslam’ı
seçip beğendim.” (Maide/3)İmamet meselesi,dini tamamlayan ve onu kemale erdiren bir
meseledir. Hz. Resulullah(saa) vefatından önce, dinin nişanelerini
ümmetine açıklamış, onun yollarını onlara izah etmiş onları doğru yola
iletmiş, Hz. Ali (as)’yi onlara bir İmam ve kılavuz tayin etmiş ve halkın
ihtiyaç duyduğu her şeyi açıklamıştır. Kim Allah’ın kemdi dinini kamil
etmediğini düşünürse gerçekte Allah’ın kitabını reddetmiştir.Allah’ın
kitabını reddeden de kafirdir. Acaba halk İmametin kadrini ve ümmet
arasındaki konumunu biliyor mu ki, onların bu konudaki seçimleri de
doğru olsun?İmametin kadri ve değeri halkın kendi akıllarıyla
ulaşabileceğinden veya kendi görüşleriyle anlayabileceğinden ya da
kendi seçimleriyle bir imamı seçebileceğinden daha büyük; şanı daha
ulu, makamı daha yüce,alanı daha engin, dibi daha derindir. İmamet
öyle bir makamdır ki, Allah-u Teala İbrahim(as)’i nübüvvet ve Halillik
(Allah’ın dostu olma) makamından sonra üçüncü bir makam ve fazilet
olarak onunla şereflendirip bu makamla onun adını yüceltmiştir. Allah-
u Teala şöyle buyurmuştur: ‘ Ey İbrahim! Ben seni insanlara imam
kılacağım.’ (Bakara/124) İbrahim(as) sevinçle ‘ Benim zürriyetimden
de mi?’ dediğinde Allah-u Teala ‘ Benim ahdim zalimlere ulaşmaz.’Buyurdu. Bu ayet kıyamete kadar her zalimin imametini iptal
etmektedir. Böylece İmamet, ümmetin seçkinlerine mahsus kılınmış
oldu. Sonra Allah(c.c) imameti Hz. İbrahim’in soyundaki seçkin ve
temiz insanlara vererek ona ikramda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:‘‘ Ve ona(İbrahim’e) İshak’ı armağan ettik,üstüne de Yakub’u ve
hepsini de Salih kişiler kıldık ve onlara hayırlı işleri; namaz
kılmayı,zekat vermeyi vahyettik ve onlar bize ibadet eden
kişilerdi.’’ (Enbiya/72-73)İşte İmamet böylece sürekli olarak onun neslinde baki idi; Hz.
Resulullah(saa) onu miras alıncaya kadar daima asırdan asıra,
nesilden nesile imameti birbirinden miras alıyordu. Allah-u Teala onlar
hakkında şöyle buyurmuştur: ‘‘ İbrahim’e gerçekten yakın olanlar, ona
uyanlarla bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah inananların dostu ve
yardımcısıdır.’’(Al-i İmran/68)Böylece İmamet, Hz. Resulullah(saa)’a mahsus kılınmıştı.
Hazret de onu Allah’ın emriyle – Allah’ın farz kıldığı şekilde –
Hz. Ali(as)’nin uhdesine bıraktı;daha sonra bu makam onun, Allah’ın
kendilerine ilim ve iman verdiği seçkin nesline intikal etti. Allah (cc)
onlar hakkında şöyle buyurmuştur: ‘‘ Kendilerine ilim ve iman
verilenlerse (kıyamet günü dünyada ve berzahta bir saatten fazla
beklemediklerine dair yemin eden suçlulara cevap olarak) derler ki:
Andolsun ki siz, Allah’ın kitabında diriliş gününe kadar (kabirde) yatıp
kaldınız;işte bu dirilme günüdür.’’(Rum/56) Öyleyse İmamet, kıyamet
gününe dek sadece Hz. Ali(as)’nin soyunda baki kalacaktır. Çünkü Hz.
Resulullah(saa)’dan sonra hiçbir peygamber yoktur. O halde bu cahil
insanlar İmamı (kendi reyleriyle) nasıl seçebilirler? -
Selam sevgili dostlar…
Gerçekten hiç düşündünüz mü? Tek bir kitap varken, iki ayrı birbirini düşman ve kafir gören mezhep var. Ve karşılaştırıldığında bu mezhepler birbirinden gerçekten temel farklılıklar taşımaktadır.
Şiilik ve Sunnilik ayrımı peygamberin ölümü ile başlar. Şii ve Sunni olarak en keskin varlığını peygamberin ölümünden kısa bir süre sonra göstermiştir.
Peki şii ve sunniyi ayıran İslam’ı yorumlama şekli midir?
Şii ve Sunniler arasındaki savaşlar bu yorum farklılıklarından mı kaynaklanır?Öncelikle şunu söyleyelim: ilk şii sunni ayrımının yaşandığı günlerde şiiler ve sunniler arasında hiçbir farklılk yoktu. Ne ibadet, ne düşünce olarak birbirlerinden farklıydılar.
Şii ve Sunni ayırımı, tamamiyle Muaviye’nin iktidar hırsına dayalıdır. Karşısında da Hz.Ali’nin hakimiyeti bırakmama isteği vardır.
Şii ile Sunniler arasındaki diğer tüm farklılıklar, zaman içerisinde birbirlerine olan tepkilerinden ve eski dinlerden getirilen alışkanlıklar ile oluşmuştur.
Yani bu ayrımın kaynağı Kur’an değil, yönetme isteği, yani maddedir.
İşin ilginç yanı; bugün şii-sunni ayrımına neden olan siyasi konularda bir görüş diğerini kabul etse bile bir birleşme mümkün değildir.
İşte gerçekler; maddeye göre böyle eğilip, bükülür.
saygılarımla… -
yaaaaaaaa biz hangi devirde yaşıoruz yapmayn bunu alevi sünni ayrımı yapılmaz artk bırakın insanlar birlikte yasasın benm canm yandı bu ayrm yüzünden lütfen artk bunu yapanlar geri kafalı insanlardır bana katılan varsa msnm Rockcikiz_66_06@hotmail.com ekleyn beni
-
Selamun Aleyküm,
Yüce Yaradanı Allah’ı çok seviyorum ve bir o kadar da korkuyorum.
Evlerine gittiğimiz Hintli aile sohbet sırasında Sünni mi Şii mi olduğumuzu sordu. Ben eşimin yüzüne bakarken o “Sünni” dedi. Eve geldim, ikisi arasındaki fark için internete girdim. Buradaki tüm yazıları okudum. Ben 5 vakit namaz kılıp, dualar ederken insanlara boş boş bakmış, dünya için yaşayan eşim ise bizim ne olduğumuzu tanımlayıvermişti. Canım annemse Hanefi mezhebinden olduğumuzu söylerdi. Bir de üniversitede ilk kez duyduğum bir kelime olup “Şafi” olduğunu söyleyen yakın bir arkadaşımız vardı. Kanın abdesti bozmadığını, köpek görünce abdestinin gittiğini söylemişti… Yıllardır Kuran-ı Kerim’in Türkçesini okuyup Yüce Rabbimin izin verdiği kadar anlamaya çalışıyorum… Her fırsatta “namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve sabırlı olun” diye sesleniyor… Bunca yaşananlardan, bunca yazgıdan sonra biliyorum ki; gazetelerde boy boy ortaya çıkan “gerçek sapıklar” dışında Allah’ın rızası için, Allah’ın adıyla başlayarak, iyi niyetle yapılan her dua, her ibadet “tek bir şekil şartı” gerektirmiyor ve hiç bir kul “sapık” sıfatına girmiyor sanırım…Elim kanıyorsa biraz beklerim, geçmiyorsa bantlarım, kan sızarsa da Allah’a sığınıp farz namazımı kılmak isterim…Şafi, Sünni ya da başka bir şey olduğumdan değil…Vakti geldiğinde yanlışım varsa affedilmeyi umarak Allah’ımın karşısına çıkmak istediğim için…Bildiğim yolda abdest alırım…Bilirim ki Allahım beni zor yollara sürüklemez…Bilirim ki üstüm başım elim yüzüm ayağım temiz olduğu kadar, namazda da dosdoğru olmamı, hem zikren hem kalben ona yönelmemi ister…Müslüman kardeşim eğer köpek görünce kendini abdesti gitmiş olarak hissedip yeniden abdest alırsa da ne güzel…
Ancak Kuran’ı Kerim’deki “mirasın erkeklere kızlardan bir pay fazla olarak verilmesi” konusunuysa tartışamam, Yüce Allah’ım öyle buyurmuşsa öyledir… Sorgu sual yapamam… Bu açıklamadan sonra “bildiğim yolda yaparım” diyemem.(Allahım dedirtmesin inşallah).
Kusura bakmayın yazılarda adı geçen alimlerin ve kaynakların çoğunu bilmiyorum… İlahiyat mezunu değilim… Kuran’ı Arapça olarak bilmiyorum ama internetten kendi kendime öğrenmeye çalışıyorum… Ancak Allah’a, Allah’ın birliğine, yüceliğine kalbi titreyerek iman eden, Kuran-ı okuduğunda O’ndan korkan ve kapısında ağlayıp bağışlanma isteyen her kul O’nun rahmetine muhtaç diye düşünüyorum… Ben düşündüklerimi paylaşırken, sadece ve sadece O’nun rızasıyla yapmış, bir parça doğru olan yola iletilmiş olmayı Allah’dan dileyerek yazıyorum. İnşallah bu kişiler de bu amaçla bilgilerini bize aktarmışlardır…Ne oyum ne de buyum… Allahımın Müslüman olarak yaratmaya layık gördüğü, bense Müslümana layık olarak yaşayıp son nefesimi de öyle vermek istediğim, O’na duaya, O’na yalvarmaya, O’nun affına her zaman muhtaç olduğum bir kuluyum. Yeterki bunu bana unutturmasın beni şaşırtmasın…
Yazdıklarımda Yaradanımın gücüne gidecek bir anlam varsa beni bağışlasın, hayırlısı ile, güzellikle doğruyu görmemi ve bulmamı nasip etsin inşallah.Allah’ın iyiliği hepimizin üzerine olsun, sağlık ve iç huzuruyla kalın inşallah…
-
esselamun aleyküm,
öncelikle esger’in yapmis oldugu il´k yorumdan bir hatirlatma yapmak istiyorum:
Bak gözxlerini açta bak çevrene.şiiler yahudi gibi dinsizlerle ugraşırken.yahudi ve dinsizlerde şiilerle ugraşıyor.Hiç sünni devletinin Bİr başka dine mensup birinin tavuğuna kış diye bildiğini gördün mü.
esger kardesim, ahmedinecad basa gelene kadar yahudiyle ugrasan cok azdi siilerin arasinda. Nihayet ki, ahmedinecad gibi yürekli bir adam iranin basina geldi de, gayrimüslimloere karsi siiler tarafindan daha yeni bir faaliyet basladi.
Ac tarih kitaplarini da, oku ve gör bak bakalim, Osmanli Imparatorlugu Avrupada Hiristiyanin ensesinde onu kilincla kovalarken, Persliler arka tarafta neler yapmis diye!!! Ne zaman ki Osmanli Avrupaya bir sefer hazirlamissa, iste ozaman Persliler, yani siiler, firsattan istifade Osmanlinin dogusunu kusatma altina almaya girismislerdir!! istersen buna “yalan” de bakalim. Tarih yazmistir bunu.
Anlat bakalim, Tarih kitaplarina Perslilerin müslüman olmayan bir millet veya toplulukla savasa girdikleri gecmismi???
Iki tane kardesim gecen yil Azerbaycana gitmisler. Bunlarin ikisi de bekar tabii ki. Bir otele yerlesmek istemisler bir kac günlügüne. Otelde bir Molla gelmis bunlarin yanina, sormus: bekarmisiniz? evet, diye cevap vermis bizimkiler.
Molla bizimkiler icin, otelde kalacaklari süre icin, nikahlamak icin birer kadin getirmek istemis. Bizimkiler de, biz sünniyiz, bizde böyle bisi yok degince, ozaman bu otelde kamakta yok diye cevap vermis Molla ve arkadaslarima cikmalari icin ricada bulunmus.Bu nasil düzen?? bu Fuhusun resmiyetlestirilmis hali degilmi yaaa?? Nikah, bir daha ayrilmamak niyetiyle kiyilir. ama neyse, fazla uzatmamak gerek…….
selamlar…..
-
Ağzına diline sağlık ihsan kardeş. Küfrün en çok korktuğu Tevhiddir.Kuran Hazreti musa peygamberle Firavun örneğini verirken Boşuna vermemiş, O Firavun ve firavun vari davranışları bize örnek olarak vermiş bizim de o davranışlara karşı uyank olmamızı istemiştir. Halkı Fırkalara ayırıyor. Erkek çocukları öldürüyor. Ve kadınları sağ bırakıyordu ve böylece. kedi zulmünü rahatça sürdürüyordu. Ama Allah Hazreti Musa Gibi Ölümü göze alarak mustazaf olanları bir araya getirip kendisinin korkulu rüyası olacak birini düşünememişti. işte sonunda helak oldu gitti. Aynen onun gibi firavun yok olunca başka firavun olmayacak mı Elbette olacak firavun ve musa insanlık tarihi var oldukça var olmaya devam edecek Firavunlar kendi rollerini Musalar da Kendi üzerine düşen rolleri oynamaya devam edecektir. diğer insanlar da bunlarla denemeye tabi tutulacaktır. Şunu Devamlı üzerine basabasa ısrarla söylüyorum.
Her insan kendi kendisine yetkili ve sorumludurlar. hiç kimse kendinin dışındaki insanlar adına yargılanmıyacaklar.Biz bizden sorumluyuz. biz ne kendimizden önce yaşamışlar adına ne de kendimizden sonra gelecek kuşaklar adına hesap vermiyeceğiz ve sorumlu da değili
z. Öyleyse Bizden öncekiler ne yapmışlarsa onlar yaptıklarının iyi veya kötü hesaplarını kendileri varaceklerdir.2/134- Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.
Öyleyse dedelerimizin babalarımızın gittiği yol doğru ise biz o yolu takip ederiz eğer onların gittikleri yol yanlış ise de biz doğru yolu bulmak zorundayız.İşte Firavuni güçler devamlı hakkın galebe gelmesini kesinlikle istemezler onun için devamlı birlik ve beraberliğin bozulmasını istemişlerdir. Yahudi dönmesi abdullah ibni sebe dörtyüz tane hadis uydurdum bu müslümanların bozulmasına yeter ve artar bile demiş Kuranla insanları bozamamışlar hadisle insanları bozmuşlardır. Be kardeş Madem ki kuran insanların doğru yolda yürüyebilmeleri i
çin her örnekten bir örnek vermiş ve hiç bir eksik de bırakmamış. Kuran gibi elde orjinalliği bozulmayan bir kitap varken ve şeytan böyle bir kitaba katkı koyamamışken ve bizim örnek aldığımız peygamber söylemiş ve yaşarken ondan söylemiş ve onda yaşadığı halde biz neden kurandan farklılaştırmaya çalışıyoruz. Mezheplerin çıkışı pygamberimizden yüzeli yıl sonra başlamış. yüzlerce binlerce mezhep ortaya çıkmış bunların dört tanesinin ehli sünnet diğerlerinin ise ehli sünnet dışı demişler. bunu söyleyenler sünni dediğiğmiz gurup. Şiilerde Doğru yolda olanlar on iki imama inananlardır demişler bunlarda imamlar masum görüşüyle kendilerinin gittiği yolu süslü göstermişler. her iki mezhep gurubu kendi yollarının doğru yolda olduklarını onaylattıran hadisler uydurmuşlar şii ve sünni düşmanlığı günümüze kadar aktarılp durmuştur. Neden Kuran değil de Mezhep.?Büyük şeytanlar kurana sarılan insanları bölemiyeceklerini anlamışlar da ondan mezhep taassuplarına insanları bölmüşler. ve biribirlerine düşman etmişlerdir. Bana söylermisiniz Hangi İki Mezhebin görüşleri biribirlerine uygundurç. Hepsi çelişkiler içerisinde oynayıp durmaktadırlar. bu yolu izleyen müfessirler de. de kesinlikle bir ttutarlılık yok. Allahın İnsanlara gönderdiği doğru ve yanlış birdir. Bir şey ya doğrudur yada yanlıştır. İk Şeyde bir doğru bir yanlış vardır. Kapı ya açıktır yada kapalı aynı anda kapı hem açık hem de kapalı olmaz. Temiz akıl sahiplerinin ve kalpleri marazlanmamış olanların Yol göstericisi kurandır. 2/2- Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir Kitap’tır. Kim Bu Kitabın dışında yol aramaya kalkarsa. o düp düz yoldan sapmıştır. Boş verin ahmedi mehmedi. siz kendinizi kurtarmaya bakın ki kendisini kurtarabilen başkasını ancak kurtarmak için çaba gösterebilir o sizin alim dediklerin
iz ve kendisinden şefaat beıkledikleriniz.
kendilerini kurtarabilecekler mi bakalım. selam ve sevgiler sunarım.


27 Jun 2007 9:43 am eTabi canım şii bilir Lailahe İllallah Muhammeden Resululah diyenein kanıda malıda namusuda haramdır.Ama nedense Sünni Alimleri Asırlar öncesinde olduğu gibi şimdide Şiiler kafirdir.Diyip onların kanı helal onlardan 8 öldüren cennete girer diyor.Sünni Şii asla kardeş olamaz.Allah Kelamında Buyuruyor Müminler kardeştir diye.
Bak gözxlerini açta bak çevrene.şiiler yahudi gibi dinsizlerle ugraşırken.yahudi ve dinsizlerde şiilerle ugraşıyor.Hiç sünni devletinin Bİr başka dine mensup birinin tavuğuna kış diye bildiğini gördün mü.Ama nedense şiilerle ugraşmayı onlara iftira atmayı çok seviyorlar.gidip papa gibi adamların elinden tutup biz sizin askeriniz diyorlar.Masal yazma.Şiilerin imamet mitelojisi demişssin.Sen imametin ne olduğunu biliyormusun ki konuşuyorsun.
27 Jun 2007 9:46 am ehttp://www.caferilik.com/kutuphane/diger/pesaver/0-17.htm
bu linke gir biraz şiilik ile sünnilik arasında ki farklar ve neden bir olunmuyor onlara bak.
27 Jun 2007 10:24 am eselam
yorum yapanlar neden yazanları tam okumadan yorum yaparlar anlamıyorum. sadece burada değil sitenin genelinde durum böyle. yazarın açık açık anlattığı konuyu alakasız şekilde tenkit etme adet haline gelmiş galiba. biraz ön yargısız olsak ne kaybederiz ki.
yazıda şii veya sünni diye ayrıldığımızdan dolayı başımıza gelenler güzelce anlatılmış ve ayrılmanın dinimizdede olmadığından bahsedilmiş. ne güzel. ama yorumcu şiiliği övüp sünniliği yererek aynı oyuna ortak olmuş.şimdi başka bi yorumcuda sünniliği över ve şiilere laf atarsa ne olacak. yazıdada geçtiği gibi hesaplaşma ,kan revan kıyım.. lütfen okurken ve yorumlarken biraz daha dikkatli olalım ve yapıcı şeylere ortaklık edelim.
selam ve dua ile
27 Jun 2007 11:35 am e(Rum 32)Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular. Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.
(Zuhruf 65):Partiler ve mezhepler aralarında tartıştılar. Acı azaptan dolayı vay zalimlerin haline.
Başka söze gerek var mı?Müslümanlar bir an önce atalar dini zihniyetini bırakıp vahye kulak vermelidir.
27 Jun 2007 7:40 pm ebahçelievler e giderken bi tane caferi camiisi vardı…yolumuz bazen oraya düşerdi..o camiiden ezan okunurken hep dinlemeye çalıştım ama tam olarak anlayamadım…normal ezana benziyodu ama farklılıkları vardı..bi de her zaman okunmazdı,öğlenleyin falan duyardım…
bilgisi olan arkadaşlar beni aydınlatırsa sevinirim…
28 Jun 2007 11:23 am ehakan:
sen yazıyı okuyup anladıgını sanıyorsun heralde.o yazıda şiiligin imameti bi efsane olarak nitelendirilmiş.Bu bile ayrılığı insanları tahrik etmeye yeter.sen yazmasını bildigine göre okumasınıda biliyorsun.Verdiğim linkte bi kitap var onu bi zahmet edip okursan sevinirim.yazımda görmüşsündür şii ve sünni sitelerine bi gir bak orda neler var neler yok.diyosunki başkası sünniligi övüp şiiligi yerseydi zaten bu yıllardır yapılan bişey sanki yapılmıyor mu ?
28 Jun 2007 11:28 am ecemil:
yazdıgın ayetler güzel.mezheplerin çıkış zamanlarını kimlerin çıkardıklarını bşildigini varsayalım.seninle Aynı düşünce yapısında olanlar demiyormu 4 hak mezhep digerleri batıl.Ve kendilerinden olmayanlara dinsiz cehennemlik gözüyle bakıyorlar.yazdıgın ayetlere dikkat et o ayetler aslında seni daha çok ilgilendiriyo…
28 Jun 2007 11:41 am ebirr.
ankarada caferi camisi sayısı 2 dir.biri etlikte biride keçiörende.caminin adını ve adresini verirsen sevinirim.
gel gelelim soruna:
caferiler ezanda peygamberimizi Allahın elçisi olduğuna dair şehadet ettikten sonra,Hz Alinin Allahın velisi olduğuna şehadet ederler.Nitekim bu Kuranda gecen bi ayettir.”Sizin veliniz,Allah,Resulü ve namaz kılarken ruku halinde zekat verenlerinizdir.”
gadirhum denilen yerde Peygamberimiz Hz. Ali’nin halifeliğini ve kendisinden sonra gelecek 12 halifesinin ismini saydıktan sonra,Ebuzer ezan okur ve
Eşheduenla aliyyen veliyyullah der.
bu olay bir çok hadis kaynaklarında anlatılır.Adamın biri gelip ebuzerin ezanı böyle okudugunu söyler.Peygamberimizde buyurur.Ben demedim mi yerde ve gökte ebuzer gibi dogru sözlüsü yoktur diye.
ama yok dersenki bu sonradan ekleme.Sizin sabah ezanlarınızda okunan esselatü hayrin minen nev peygamberimizin vefatından sonra ezana eklenmiş bişey.
ve hanya ala hayril amel derler.bu ezanın ilk okundıgıu zamanlarda vardır.Bunu ise siz okumuytorsunuz.ezanın aslında var olan şeyi adamın biri çıkarmış başka bişey eklemiş.
ezan vakitlerine gelince onuda bi ara anlatırım.
28 Jun 2007 11:48 am ehakan :
yazı güzel diyorsun adamın dediği Peygamberin iki kutsal emanetini bırak diyor.Ve bi dogru vardır Dogru ile yanlışı karıştır kullan diyor sence bu güzel bi yazımı vel hasıl
10 Aug 2007 1:06 pm eAllah resulü (s.a.v) şöyle buyuruyor.
Kıyamet günü hristiyanlar 71 fırkaya ayrılacaktır. bunların 70 fırkası cehenneme 1 fırkası cennete girecektir.
yahudilier 72 fırkaya ayrılacaklardır.bunların 71 fırkası cehenneme 1 fırkası cennete girecektir
benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır.Bunların 72 fırkası cehenneme 1 fırkası cennete girecektir.
Sahabeler soruyor; Ey Allahın resulü (s.a.v) o 1 fırka kim olacaktır. Allahın resulü ise o fırka bana ve ashabıma uyanlardır olacaktır. Şiilik dine sonradan girme bidat bir fırkadır. Şiiliğin kurucusu Muhammed bin Abdulvehhab necdi isimli kişidir. bu kişi ingiliz bir kişinin dini bozmak oyununa gelmiş ve şiilik isminde beraber bu mezheb i kurmuşlardır. Abdullah bin sebe isimli yemenli bir yahudi, islamiyeti içerden yıkmak için müslümanlar arasına ashab düşmanlığını soktu. bu cahile inanarak ashaba düşman olan cahillere şii denildi. bu yüzden şiiler Hz ali (r.a) efendimiz hariç diğer 3 halifeyi (r.a) sevmezler. şiilik batıldır namazı dahi 3 vakit kılarlar. ezanı değiştirmişlerdir. Ezanda haşa Haccetullah ve veliyullah gibi şeyleri kullanırlar. Ashabı kiramı sevmezler. Allah resulu buyurmuşturki; beni ve ashabımı, ehli beytimi sevmeyen cennete giremez diye. işte açık bir örnek. Ayrıca sünnilere içlerinden lanet ederler. onların inancında bu vardır. yalan söylediğimi diyen varsa buyursun.
10 Aug 2007 1:51 pm eSelam Hamzat;
Bir an için yazdıkların üzerinden ilerleyelim. Bu 73 fırkanın doğru yolda olanı hangisidir ? Siz diyorsunuzki, ehli sünnet vel cemaat tir. Bunlar hangileridir ? 4 hak mezhep… Peki bu hak mezheplerin sayısı neden 3 veya neden 5 değil ?
Üstelik bu 4 “hak” (!) mezhep dahi bir uyum içerisinde değil. Bu mezhepçi tayfa, 4 hak mezhep arasındaki ayrılığı “Rahmet” olarak tanımlar, kendileri ile diğerleri arasındaki ayrılığı ise “hak” ile “batıl” ın ayrılmasındaki fark gibi gösterir. Bu insafsız bir taksim değil mi?
Kimileri de, “hadis” adı altında piyasaya sürülen ve Peygamberimiz ile yakından uzaktan alakası olmayan sözler arasındaki “çelişkili” mevzuları izah edemeyince şöyle dediler:
Aynı “hak” mezheplerdeki farklılıkların “rahmet” olması gibi Peygamberimizin aynı meseledeki farklı söz ve davranışları da rahmettir.
Ben bunlara acıyorum ve şunu soruyorum: Madem bu “çelişki” bir rahmet ürünüdür, bakın Allah Rahman ve Rahim’dir. En büyük rahmet sahibidir. Şu halde neden O’nun kitabında böyle “çelişkili” Rahmet eserleri bulamıyoruz ?
Gelin görün ki; hakiki rahmet sahibi kitabının / sözünün “çelişkisiz” olması ile övünmüştür.
Siz insanlarla dalga mı geçiyorsunuz ? “çelişki ve ayrılığın” neresi rahmettir ?
Bakın ben size sizin anladığınız anlamda bir rahmet (!) göstereyim de aklınız şaşsın.
Aşağıdaki linkte verilen sayfanın en sonuna ilerleyin. Orada bir tablo var. Örnek olarak 100 konu ele alınmış…
Ne bakımından ele alınmış ? Sizin “rahmet” dediğiniz çelişkiler / ayrılıklar bakımından…
Mezheplerimiz
10 Aug 2007 2:53 pm efırka demişken sanan söyleyeyim. sahih buharide yazar (s.a.v) buyururki; beni ve ashabımı, ehli beytimi sevmeyen cennete giremez” şiiler Hz.ebubekir-i sıddık, Hz. ömer, hz. osman (r.a)efendileimizi sevmez. her daim sünnilere buğz ve lanet ederler, onlarda lütilik yani oğlancılık ahund ve meşhedi diye tabir ettikleri din adamları bunun caiz olduğunu söylerler. ve 3 vakit namaz kılarlar bunlar sapık olduklaarını açıklamamıza yeter
10 Aug 2007 6:02 pm eSelam Hamzat..
Kur’an dışı yazdıklarınız artık bana fıkra! gibi geliyor…
“tarikatlar” konusunda benim bir iletim var. Okumanızı tavsiye ederim…
10 Aug 2007 6:50 pm eEsger…
bilgilerin için teşekkürler…bu arada ben istanbul bahçelievler deki caferi camiisinden bahsettim…
şu anda istanbulda oturuyorum…ankarada etlik ve keçiörende var demişsin…işin garibi ankarada da uzun bi süre ikamet ettim…ve ikamet ettiğim yerler etlik ve keçiörendi…
ezan ve namaz vakitlerini de açıklayıver bi ara..
12 Aug 2007 4:03 pm eSelam Hamzat;
Sorumuza cevap vermemişsin.
Özetle tekrarlayayım…
Hani sana göre “Ehli sünnet vel cemaat mezhepler arası ayrılıklar ve Peygamberimize izafe ettiğiniz (ki Allah’ın Resulünü bundan tenzih ederim) bir kısım sözlerdeki çelişkiler “rahmet” olarak tanımlanıyor ya….
En büyük Rahmet sahibi Allah’tır. O halde biz neden O’nun kitabında böyle “rahmet (!)” eseri çelişkiler bulamıyoruz ?
Bir cevap lütfen…
14 Aug 2007 3:15 pm ePeygamber efendimiz hadisi şerifte: “Benden sonra ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. 72’si helak olacak, 1′i kurtulacak. O da fırkaı naciyedir.” der. Bu hadisi şerifte fırka ve naciye kelimeleri anahtar hüviyeti taşır. Fırka demek: bir görüş etrafında birleşen kalabalık cemaat demektir. Naciye ise: kurtuluşa erenler, yani helak olmayanlar, demektir. İşte bunlar ehli sünnet yolunda olup, Ululemre tabi olan takva (Allah korkusu taşıyan) kişilerdir. Ululemir velayet ilmini bilen ve yaşayanlara denir. Onlar da şu velilerdir. Hatemülevliya Muhiddini Arabi (k.s.), Bursalı İsmailakkı (k.s.), Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.), Abdullah Bosnavi (k.s.) ve Abdülkerim Çiyli (k.s.)’dir.
Bunlar şeriatı Muhammediye’yi temel alıp, bu binanın üzerine tarikat ve hakikatı ekleyerek, en ufak bir sapma göstermeyen basiret sahipleridirler. Yani kalp gözü açık olanlardır. Her veli ululemir kapsamına girer. Ancak en cahilin anlayacağı seviyede açıklama yapmadılar, ya da yapamadılar. Şeriatı Muhammediye’den en küçük emir olan müstehabı atmak ya da küçümsemek ululemre ters düşer. Yani ululemrin istikametinde ve görüşü içinde yer alan açıklamalar şeriatı Muhammediye’yi esas alır. Şeriatı Muhammediye şeriatı Ahmediye’nin tabanıdır. Tek değil çift yürür. Bunların işlerinde, sözlerinde ve görüşlerinde şeytan ameli yoktur. Şeytan bunların sahasına giremez. Biz de bu yolu seçtik. Ve de onu tanıtıyoruz.
72 fırkaya ayrılıp helak olanlara gelince; onlar ehli sünnet dışına çıkmış olan ve İslam şeriatını yıkmak isteyenlerdir. Helak kelimesinin manası, ölmek demektir. Yani hidayetten nasibi olmayanlar demektir. Rahmeti nurdan almak yerine, nardan, yani ateşten almak isteyen şeytana tabi kimselerdir. Bu ise, şeytan tarafına geçmek olur ki, bir çeşit ölümdür. Rahmet açısından bunun gerçeği şöyle:
Nasıl ki peygamberimize İsrafil Allah’ın izniyle üç sene devamlı velayet ilmi, ilmi ledün ve ilahi ilimden ders verip, risaletin velayetten bir rütbe, bir makam olduğunu öğrettiyse, şeytan da kendi tarafında bulunan velayetten risalet karşıtı elemanlar yetiştirmiştir. Abdullah İbni Seba bunların başında gelir. Şeytanın insanda iktidar oluşturması, anasırın (toprak-su-hava-ateş) birbirine olan yakınlığının tabii sonucudur. Şöyle ki; demiri ocağa koyup nasıl kızıl bir ateş oluyorsa, kişideki şeytanlaşma onun misali olur
Hz. Ali (r.a.) bu nifakı yayanlardan 30 kişinin boynunu vurmuştur. Birini de yakmıştır. Fakat şeytan bu ayrımcılığını İslam’ın içine sokmayı başarmıştır. Daha sonra bu görüş Anadolu’ya sıçradı. Böylece alevilik doğdu. Helak içre olan bu 72 fırka, üç fırka olarak özleşti. İsimleri şöyle: kızılbaşlık, alevilik ve şiilik. Her üçü Hz. Ali’yi önder bilir. Kendilerine göre camileri vardır. Adı ‘cemevi’dir. Kendilerine göre ezanları vardır. Kur’an’a bağlı olduklarını söylerler. Şiiler bunların içinde sünnilere düşmanlığı en az olanlarıdır.
Bu yazıları okurken herkes şöyle bir soru soracaktır. Neden bunlar tanıtmayı uygun buldun. Neden bunların ahvali ile ilgilendin? Cevaben derim ki:
Bizim dışımızda, yani ehli sünnetin dışında velayetten bahseden iki yer vardır. Birisi alevilerdir. Ötekisi hukukta kullanılan velayettir. Velayet hukukta yakınlık anlamında kullanılır. Yani insanların insanlara yakınlığı aranan yerde. Din ile bağlantılı değildir. Tamamen mal-mülk gibi yerlerde kullanılır. İlimle, inançla bağlantılı hiç bir tarafı yoktur.
Fakat alevilik böyle değildir. O tamamen inanç sahasına yerleşmiştir. Gerçi alevilerin de ilimle işleri yoktur ve olamaz. Zira velayet ilminde Hakk bağlantılı öğretmenlik ve öğrenim vardır. Peygamberimiz hadisi şerifinde: “Kim ki bildiklerini (şeriatı Muhammediye içinde) tatbik ederse, Allah (c.c.) onu bilmediği ilme varis kılar” der. İmkanlarımız nisbetinde biz bu yolu seçtik. Uzun vadede evliyanın dediğini anladık. Önderimiz Muhiddini Arabi’dir. Denebilir ki, ehli sünnet yolunda peygamberimize ilmen ve ahlaken en yakın olan O’dur. Bu yakınlık sonucu Fususulhikem isimli kitap Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) tarafından tüm ademoğluna açıklanması için Muhiddini Arabi’ye verildi. Peygamberimiz ahirete göçtükten sonra tam 598 takvim yılı sonra bu olay gerçekleşti. İnsanın kalp içi uyanışı ile gerçekleşen bir yakınlıkla olur. Adına ‘mübeşşire’ denir. Günümüzde bunun karşıtı faksdır. Yani Hakk’ın izniyle Peygamberimiz Muhiddini Arabi’ye velayet ilmi tekniği ile ilmi faks çekmiştir. Ne var ki, ismi değişiktir. Yani ‘mübeşşire’dir.
Din içi, din dışı şeytan oyunlarının ardı arası kesilmez. Kıyamete kadar sürer gider. Alevilik dinin içinden, dinsiz ilim (fen ve teknoloji) dinin dışından, şeytanın gizli öğretmenliği ile sürüp gidiyor. Şeytanın geçmişte de böyle oyunları çok olmuştur.
Şeytanın lanet halkasına bağladığı en büyük devir firavunlar devridir. 1500 seneyi aşkın hanedan saltanatı Musa Peygamberin gönderilmesi ile son buldu. Kızıldeniz’de boğulan son firavunun karısı Asiye, peygamberlere en yakın olan iki kadından biridir. Hidayet-dalalet ikilisi son firavun nikahında mevcut idi. İki zıt unsurun nikahla birleşmesi, şeytanın insanla iç içe yaşadığının hikmetini gösterir. Firavunun Kızıldeniz’de boğulması dalaletin, yani şeytan amelinin Hakk katında er geç çökeceğine işarettir. Zira ateşle nur bir arada yaşayamaz.
Şeytanın Kabe’de hac ibadeti sırasında üç ayrı yerde temsil edilmesi ve taşlanması, İslam Dini’nde zıt unsurların mevcudiyetinin ne kadar önem taşıdığının açık belgesidir.
hamzat-36@hotmail.com