Hangi İslam

 

Bu yazı /kitap Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

Aşağıdaki yazıyı Word dosyası olarak indirmek için tıklayın.

 

HANGİ İSLAM

İyiligi sonsuz, ikramı bol olan Allahın adıyla..

 

Hamd ancak Allah içindir. Ona Hamd eder, Ondan yardım diler. Ona sığınır ve yalnız ona tevekkül eder ve onun afvını isteriz… Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden ona sığınırız. Hakikat şu ki: Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek kimse yoktur.
Allahtan başka ibadete layık ilah olmadığına şahadet ederim. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk onun, her türlü medh-u sena onundur ki O her şeye kadirdir. Ve yine şahadet ederim ki, Hz.Muhammed(s.a.v) onun kulu ve rasulüdür.

Değerli Kardeşlerim; Buradaki konular asla Müslümanların kafasını karıştırmak veya alimlere dil uzatmak veya alimleri devre dışı bırakmak gibi asla alğılanmamalıdır.! Gayemiz Araştırarak ,okuyarak, anlayarak, manalarını iyi etüd ederek saglam bir islam Akidesine sahip olabilmektir.

 

Hangi İslam ?

Oldukça garip bir soru. Ne demek hangi islam? Kaç tane islam var ki? Elbetteki îslam bir tanedir. O da Kur’an’daki islam’dır. Ancak böyle bir ayırım yapmadan gerçeği anlatabilmek oldukça zordur.

Çünkü, îslam oldukları iddiasında olan ve temel referansları itibariyle birbirinden büyük farklılıklar gösteren anlayışlar hakkında bir yargıda bulunmak için bu ayırımı yapmak zorunluluk arz etmektedir.

Diğer bir anlatımla, gerçek olan Kur’an’daki islam’la, uydurulmuş (kültürel/ilahî din) olan lslam’ı(!) birbirinden ayırabilmek için bu soruyu sorduk- Bu iki anlayışı (dini) dayandıkları değerlere göre tanımlayabilir veya kavrayabilirsek o oranda doğruyu seçmemiz mümkün olacaktır.

Yoksa; yarısı hak, yarısı batıl olan bir anlayışı din edinmiş oluruz ki; bu bizi ‘şirk‘e düşürür. Evet, gerçek din ile gerçek din adına uydurulmuş dinleri birbirinden ayırmak için bildiğimiz doğruları ortaya koymaya çalışırken, ‘ne diyorsak tamamen ve tek doğru bizim dediklerimizdir’ iddiasında değiliz; isabet ettiğimiz gibi yanıldığımız da olacaktır.

Yine de doğru olduğuna inandığımız şeyleri başkalarına ulaştırmak ve özellikle “Tevhid‘i” bozan, hakka batılı karıştıran, geleneksel kültürlerini din haline dönüştüren ve üstelik bunu îslam adına yapan Müslümanların(!) durumlarım yeniden değerlendirmelerine katkıda bulunabilirsek amacımıza ulaşmış olacağız.

Müslümanların parçalanıp bölündükleri; her bir grubun kendisini ‘hak’, diğerini ‘batıl saydığı bilinen bir gerçektir. Temel kaynağı Kur’an olan ve kendisini peygaınber (sav)le pratize eden îslam, ne yazık ki, Peygamberimizin ölümünden hemen sonra ki yıllarda başka görüş ve düşüncelerin kaynaklan ile kirlenmeye başladı. Bu kirlilikle birlikte Müslümanlar da giderek ana kaynaklarından uzaklaşmaya başladılar.

Böylece farklı ‘din anlayışları ortaya çıktı, öyle ki, bizzatihi Allah’ın korumasında olan Kur’an’ın metni dışında, islam’a ait bütün değerler az veya çok bu değişiklikten nasibim aldı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen tarihi süreç içinde, her dönemde Allah’ın ipi Kur’an’a tutunabilen mü’minler, dini Allah’a has kılarak bu değişmenin/ sapmanın dışında kalmayı ve Tevhidi inançlarını korumayı başardılar.

Bunu başaramayanlar ise “Kur’an Islamı” yerine geleneksel/kültürel bir inanca sahip oldular. Ve böylece bu sürecin neticesinde Müslümanlar temelde iki ana gruba ayrılmış oldular: Kur’an İslam’ına bağlı olanlar ve Kur’an îslamı’ndan sapanlar.

Tevhidi islami düşünceyi koruyan Kuran İslamı’nın bağlıları, dinin esası sayılmayan konularda zaman zaman farkıl görüş geliştirmiş olmaları onların Kur’ani çizgiden uzaklaştıktan veya saptıkları anlamına gelmemelidir. Dinin teferruatına dair düşünce farklılığı tamamen Sünnetullah’ın gereğidir ve insan olmanın doğasından (fıtratından) kaynaklanmaktadır.

Tevhidi İslam ‘in yolunu sürdüren, Kur’an ve Sahih sünneti ölçü alan bu kimselerin yoluna “Hak” yol diyoruz. Öte yandan, Kur’an islam’ından uzaklaşanlar, inançlarında Kur’an a da yer vermekle birlikte, beşeri görüş, düşünce ve geleneksel kültürleriyle ve özellikle islam öncesi sahip oldukları eski dinlerinin kutsallarıyla hak ve batılın birbirine karıştığı kiiltürel-ihali yeni bir din oluşturdular.

İsminden başka islam’la ilgisi kalmayan bu dinin bağlıları, dinlerini oluşturdukları değerlere göre birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Örneğin daha çok kültürel değerlerden etkilenen kişinin din anlayışı ile eski dininin kutsallarına öncelik veren kişinin din anla* yışı arasında bu önceliklerine göre farklılıklar oluşmaktadır.

Birisinde, inancın merkezinde geleneksel kültür varken, bir diğerinde merkezi atalar dini işgal etmektedir. Bu grupta yer alanları Tevhidi islam’dan sapanlar olarak nitelemekteyiz. Bu yol ise “batıl” yoldur. Anlaşılması ve içinden çıkılması en zor olan konu ise, “hatırda olanların kendilerini gerçek îslam olarak görmeleri ve “hak yolda olanları dinden sapma ve sapıklıkla suçlamalarıdır. Oysaherkesin kabul ettiği gibij gerçek birdir.

Burda temel sorun, gerçeğin neye göre tesbit edileceğidir. Yani doğru ve yanlışı belirlemede neyin ölçü alınacağıdır. Bu sorunun cevabı kuşkusuz ölçü Kur andır* şeklinde olacaktır, o halde şimdi Kur’an’ı ölçü alarak “hak” ve “batılın ne olduğunu ortaya koymaya çalışalımalıyız.

Müslüman Olmak (Nasıl Müslüman Olunur)

Bir kimse öğrenci olmadığı halde, kendisine öğrenciyim demekle, memur olmadığı halde memurum demekle, mühendis olmadığı halde mühendisim demekle iyi insanım demekle, dürüstüm, erdemliyim demekle, filanca yaşam biçimini benimsiyorum demekle, yani sadece ‘ben buyum” demekle dediği şey olmuş olur mu?

Elbetteki olmaz. Zira her şeyin kendisine göre şartlan vardır. O şartlar oluşmadan, yerine getirilmeden, elde edilmeden hiçbir şey olunmaz. İslam’la ilgisi olmadığı, islam’a ters düştüğü, islam’ı gerçek anlamda benimsemediği veya gereklerini yerine getirmediği, şartlarına uymadığı halde kendisine “Elhamdülillah Müslümanım” dedigi için kimse Müslüman sayılmaz.

Her şeyin olduğu gibi Müslüman olmanın da kendine özgü şartları vardır. Bu şartlara uymayan, bu şartları bulundurmayan veya bu şartlan taşımayan kişinin kendisini Müslüman olarak görmesi, gerçekten birşey ifade etmez.

O Müslüman olmanın başta gelen şartı, Allah’a ve Kitab’ına inanmaktır, ikinci şartı da, bu inanış biçiminin Allah’ın istediği şekilde olmasıdır. Yani, hiç kimsenin, ben, istediğim gibi inanırım demeye hakkı yoktur.

Bir kimse, Allah’ın kitabında belirlendiği şekilkide inanmadıkça, inancının bir değeri yoktur. İman üç bölümden oluşur. Birinci şartı, inanmaktır.

İkinci şart ise, inanmanın geçerli olabilmesi için, doğru biçimde olmasıdır. Yani Kur’an’ın belirlediği biçimde olmasıdır. Üçüncüsü de, inandığını yaşamaktır. Yaşama dönüşmeyen inancın, doğru olmayan inanç gibi bir değeri yoktur. Örneğin okula kayıt yaptırmak tek başına yeterli değildir.

Öğrenci olmak için okula/öğrenime devam etmek şarttır. Tıpkı bunun gibi yalnızca inanmak tek başına yeterli değildir, İnanıyorum demekle inanç gerçekleşmez. İnancın gerçekleşmesi için, inanılan şeye nasıl inanılması gerekiyorsa öyle inanmak gerekir. Bu da Müslümanlığın öngördüğü şartları yerine getirmekle olur. Bu değerlendirmemizin ışığı altında kendilerine Müslümanız demelerine rağmen İslam’la ilgisi olmayanları dört gruba ayırabiliriz.

Bunlar:

a -islamı bilmeyenler

b -yanlış bilenler, hak ile batılı birbirine karıştıranlar

c - münafıklar

d -inancını hayata geçiremeyenler.

Yaşadığı hayatı İslam’a göre düzenlemeyi amaç edinmeyen ve bu amacı gerçekleştirmek için gayret göstermeyen bir kişinin inancının gereği yaptığı bütün işler geçersizdir. Ne var ki her Müslümanın inancında ihlaslı olmada ve inancını yaşama geçirmede farklılıklar olabilir.

Hatta Mü’min bîr kimse, zaman zaman günah olan bir fiili isleyebilirken, diğer bir mü’minde takvada yarışanlardan olabilir. Bu bakımdan, Müslümanın zaman zaman hata yapması, günah işlemesi onun Müslüman olma özelliğini iptal etmez. Ancak bir Müslümanın günahında ısrarcı olması ve günah işlemeyi alışkanlık haline getirmesi onu “mücrim” yapar.

Günümüzde öylesine garip bir durumla karşı karşıyayız ki islam’ın koyduğu kuralları geçersiz ve gereksiz saydığı halde, islam’ın bir kısmını çağdışı gördüğü halde, İslam’ı yeterli ve akılcı bulmadığı halde yine de Müslüman olduğunu söyleyenler var.

Bu durumun nasıl bir çelişki olduğunu sorgulamak ve ortaya gerçeği çıkarmak için Müslümanlığın ve Müslüman olmanın ne demek olduğunun tanımını yapmak bir zorunluluk olmuştur. Evet, nedir Müslüman olmak? Müslüman olabilmek veya Müslüman sayılabilmek herkese göre değişen bir şey midir?

Bunun Kur’ an’a dâyâlı, kendine özgü bir tanımı yokmu? Kendine göre şartları yok mu Müslüman olmanın? Bu şartları kim belirlemelidir?
Bu konuda Allah’tan başka belirleyici var mı? Bu soruların cevabını ararken önümüze iki ayrı yol çıkmaktadır:

1-Müslüman olmanın şartlarını Allah’ın kitabı belirler. Allahin koyduğu ölçülerin esas alınması zorunludur.

2-Herkes bu şartları istediği şekilde belirleme hakkına sahiptir.

İkinci yolun kabul edilmesinin mümkün olmadığına iman etmek zorunda olduğumuza göre, Müslüman olmanın şartlarını Allah’ın kitabı belirler
. Herkes Allah’ın yaptığı tanıma (Kitabına) bakmak ve Müslüman olup olmadığına Ona göre karar vermek zorundadır. Şimdiye değin yapılan Müslümanlık tanımlarının yetersiz veya yanlış oluşu ve dileyenin dilediği gibi (işine geldiği gibi) anlamasına uygun oluşu veya yeterince açık ve net olmayışından olsa gerek, kendilerini Müslüman olarak tanımlayıp öyle gördükleri halde Kur’an’daki islam’ı bilinçsizce reddedenler ortaya çıkmıştır,

Bir karşılaştırma yapacak olursak;

Dinini Allah’a has kılarak O’na kulluk yapmayı, yaşamının ana gayesi sayan da Müslümanım diyor; Allah’la birlikte birçok ilah edinmiş, yaşamını, insanlarca belirlenen esaslara göre düzenleyen, heva ve hevesine göre yaşayan da.

Allah’ın Kitabına uymayı, Müslümanlığının esası sayan da; Kitab’a yalın bir saygı duymanın ötesinde O’nunla ilişkisini tamamen kesmiş olanlar da.

islam en üstün hayat nizamıdır diyen de; din ayrı devlet ayrı diyen de. Yalnız mü’minleri dost edinenler de; mü’minleri bırakıp, kafirleri dost edinenler de. İçinde bulunduğu İslam dışı hayatı islam’la değiştirmenin mücadelesini veren de; o hayatı benimseyen, hatta onu İslam’a karşı korumaya çalışan da.

Küfrü reddeden de; ona rıza gösteren de. Doğru ve yanlışı Allah’ın kitabı ve sahih sünnet belirlemelidir diyen de; heva ve hevesini, bidat ve hurafeleri din edinen de. Kur`anın öngördüğü şekilde inanan ve yaşayan da; mürşidinin, şeyhinin veya cemaatinin öngördüğü şekilde inanan, ve yaşayan da.

Velî olarak Allah yeter diyen de; Allah ‘la kendi arasında tayin ettiği aracıları veli edinen de.

Mürşit Kur`andır diyen de; insanları mürşid edinen de. Rehber Kur`andır diyen de; biz Kur’an’ı anlamayız, bize üstadlarımızın dedikleri yeter diyenler de.

Allah’tan başka şefaat edici olan yoktur diyen de; Allah’tan başkalarını şefaatçi seçen/tayin eden de.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki bu kadar zıt kutupların hepsinin Müslümanlık olması mümkün olmadığına göre, Müslümanlık hangisi? Acaba yanlışlık nerede? Yanlışlık kuşkusuz ki islam’da ve Müslümanlık’ta olamaz. Yanlışlık İslam’ı ve Müslümanlığı gereğince bilmemektedir. Maalesef kendilerine Müslümanım diyen birçok kimse, Islarnı da Müslümanlığı da gerçek anlamı ile bilmiyor, îşte bundan dolayı kime Müslüman deneceğini açıklamaya, kim Müslüman, kim değil; kim inanan, kim inanmayan; kim mü’min, kim kafir sorularına cevap aramaya çalışacağız.

Geleneksel kültürümüzde yeretmiş, bütün yanlışların başı veya başlangıç noktası olarak gördüğümüz bir batıl inançtan başlayarak bu konu yu açıklamaya çalışalım.

Şimdiye değin yığınla insanımız „la ilahe illallah“ sözünü söyleyen ve kabul eden Müslümandır, yalanı ile aldatıldı. İyi niyetle ortaya konmuş olduğuna inandığımız bu ilke, başlangıçta doğru gibi algılansa da sonuçta nasıl bir yanlışın ve sapmanın alt yapısını oluşturduğu, Müslüman’ın tanımını yaptığımızda ortaya çıkacak tır.

Müslüman, Allah’a eş koşmadan inanan, Kur’ anı inancının ve hayatının ana kaynağı olarak gören, İslam’ı sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi alarak benimseyen, İslam’ı hayata hakim kılmanın mücadelesini veren ismi ne olursa olsun, İslam’dan kaynaklanmayan bütün sistemleri ve düzenleri (laiklik, demokrasi, kapitalizm) reddeden, onları islam’la değiştirmeyi Allah’a kulluğunun şartı sayan, Dini yalnızca Allah’a halis kılan, din adına ortaya çıkan bid’at ve hurafeye dayalı aracıları (veli, şeyh, mûrşid v.s) ilah laştırtrılmayı şirk sayan, Peygamber’in nasıl yediğini, içtiğini, nelerden hoşlandığını değil, O’nun islam’ı nasıl yaşadığını, küfre, zulme ve haksızlıklara karşı nasıl mücadele verdiğini sünnet olarak görendir. Kur’ an’a göre Müslüman olmanın iki boyutu vardır; biri itikadı (teorik) boyut, diğeri amelî (pratik) boyut. Müslümanlık yalnız inanmaktan ibaret olmadığı gibi amelden de ibaret değildir.

Teori ve pratik birbirini tamamlar; biri olmadığı zaman, diğeri de bir değer ifade etmez. Müslüman sayılmada sözde inanmanın bir önemi yoktur. Hayatı Kur’an’ın ilkelerine göre düzenlemeyi benimsemeden/istemeden, bütün özellikleri ile (hüküm koymada, helal ve haramı belirlemede, Rızık vermede, kullukta, otoritede…) Allah’ı birlemeden Müslüman olunmaz. Müslüman yalnız şehadet kelimesini söylemekten değil, Kur’an’ın tümünden sorumludur. Kur’an’ın tümüne muhataptır. İslam’ın şartı sadece beş değildir: Kur’an’ın iki kapağı hepsi islam’ın şartıdır. Teoride Müslüman olmak yetmez.


Kur’an, yolunu sürdürenleri, peşinden gidenleri Cennete götüreceğine dair söz vermektedir. Kur’anın belirlemediği hiçbir yol sahibini Cennete götürmez. Cennet Kurana göre inanmanın ve yaşamanın karşılığıdır. Kim ki Cenneti istiyorsa Müslüman olmak; kim ki Müslüman olmak istiyorsa Allah’ın kitabında gösterdiği yoldan gitmek ve o yolun dışındaki bütün yolları reddetmek zorundadır.

Yani, bir kimse hem Müslüman, hem de başka bir görüşün benimseyeni olamaz hem Allah’ın yolunu, hem de başka yolları gidilecek yol olarak göremez. Böyle yapan ya cahil ya yanılmakta, ya da münafıktır.

Kısaca Müslümanlık, herkesin işine geldiği gibi anladığı, tanımladığı ve uyguladığı bir din değil. hal bole olunca ister istemez şu söz gerçekleşiyor ben inandım Müslüman oldum ama ben Kurana değil Kuran bana uyacak mantığı ortaya çıkıyor…iyi düşünmek lazım…..Kur’an bizden nasıl inanmamızı ve yaşamamızı istiyorsa öyle inanmak ve yaşamak zorundayız. Şehadet kelimesi ise bu kabulün sadece bir parçasıdır.

İslam’ı bir bütün olarak benimseyen ve ona göre yaşamak isteyen kimse Müslümandır. O bütünü parçalara ayırmak, ayıranı dinden çıkarır. Ve o kimse günde binlerce kez la ilahe illallah da dese, gerçekten hiçbir şey ifade etmemiş olur.

Yani, sadece la ilahe illallah demekle Müslüman olunmaz.

 

Kavramların Önemi

Kavramlar tıpkı yazı yazmada ve okumada kullanılan harfler (alfabe) gibidir. Nasıl ki okuyup yazmak bu harfleri bilmeye bağlıysa, harfler bilinmeden okuyup yazmak mümkün değilse; tıpkı bunun gibi Kur’anî kavramları bilmeden de Onu gereğince anlamak mümkün değildir.

Her düşünce ve inancın kendisini en doğru ve anlaşılır olarak, ancak kendi kavramları ile ifade edebileceği bir gerçektir. Bu bakımdan, bir düşünceyi, görüşü anlamak veya tanımlamak için en uygun yöntem o düşüncenin kavramlarını kullanmaktır. kur’an’in kavramları da Kur’an’ın alfabesi gibidir.

Kim ki Kur` an’ı gereğince anlamak istiyorsa Kur’an’ı kavramları bilmek zorundadır.

Örneğin, ilahın, ibadetin, dinin, Rabbin, sabrın, tagutun, şirkin, velinin, zulmün, şükrün… kavram olarak anlamlan bilinmeden, Kur’an’m mesajım anlamak, Kur’an ı Kur’an’ca kavramak ve ölçü edinmek mümkün olamaz. Kavramları bilmek öylesine önemlidir ki, bir tek Tevhid kavramının bile ne anlama geldiğini bilmediğimiz zaman, Kur’anın bizim için hiçbir anlamı olmayan, bomboş bir kitap halice dönüşeceğini görürüz.

Kur’an’la ilk muhatap olan toplumun, kavramları bilmeme gibi bir sorunları yoktu. Zira Kur an, onların anlamlarını bildiği kavramları kullanmış ve onların dili ile vahy edilmişti. Onlar kendilerine söylenen her sözün doğru anlamını biliyor ve Kur’ an’ın kendilerinden ne istediğini anlıyorlardı.

Ne var ki Kur’ani kavramlar, tarihi süreç içinde harici etkilerle ya anlamlarını yitirdi ya da anlam değisikliğine uğradı. Böylece, Kur’an’ın onlara yüklediği anlam, yerini değişik ve tamamen karşı anlamlara bıraktı. Bunun neticesinde de bugün Kur’an’ın orjinal mesajı, muhatabında istenilen inanç ve anlayışı gerçekleştirememektedir.

Deyim yerinde ise, Kur’an, bu şekilde susturulup söz hakkı elinden alınmıştır.

Kavramlardaki bu değişiklik Kur’an’ın anlaşılmasına yansıdığı için, Kur’an sözcük olarak, metin olarak hiçbir değişikliğe uğramadığı halde, anlamda değişikliklere uğrayarak etkisiz hale dönüştü. Hatta yer yer olumsuz etkiler yapan(yaptırılan) bir kitap oldu. Konunun daha iyi anlaşılmasına ve öneminin kavranmasına katkıda bulunmak için örnek bazı kavramların gerçek tanımlarını yapmaya çalışalımcagiz:

a-Sabır

b-Zikir

c-İbadet

d-Veli

 

a-Sabır Kavramı

Kur’an’da, direnme, karşı koyma, yılmama, dayanma, inancının mücadelesini vermede her türlü zorluğa ve zulme direnme, başa gelen acı ve kötü olaylara karşı dayanmanın ve umutsuzluğa (ye’ise) düşmemenin karşılığında kullanılan sabır; aynı zamanda harama ve günaha sürükleyecek nitelikteki nefsin arzu ve isteklerine karşı koymak anlamına da gelmektedir.

Ne var ki zamanla gerçek anlamını yitiren ve anlam değişikliğine uğrayan sabır kavramı, Müslümanın anlayışında da değişiklik yaparak onu zulme seyirci yapmış, haksızlıklara karşı rıza göstererek boyun eğdirmiş, her türlü kötülüğe ve fitneye karşı sessiz hale getirmiş, izzet ve şerefinin ayaklar altında çiğnenmesine tepki gösteremez hale düşürmüştür.

Oysa ki, Müslüman’dan istenen sabır, küfre, zulme ve haksızlığa karşı verdiği mücadelede, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için yaptığı cihad’da karşılaşacağı her türlü zorluğa karşı direnmek, başına gelecek her türlü belaya karşı yılmadan, usanmadan yoluna devam etmede kararlı olmak ve her türlü çileye karşı dayanmaktır:

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (110)

” Rabb’in, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra savaşan ve sabredenlerin yanındadır. Elbette bütün bunlardan sonra Rabb’in bağışlayan, esirgeyendir” (Nahl-110)

Sabır korkaklık ve ürkeklik değil, cesaret ve yiğitliktir. Sabu‘, yeis değil, umuttur. Kur’an’da sabır, genellikle

sabretmek ve salih amel işlemek“,

cihad edip sabretmek,”

’sabredip takva sahibi olmak” kalıplan ile kullanılmaktadır,

Bu nitelemeler de bize, sabrın, salih amelle, cihad etmeyle, takva ile içice ve birlikte olduğunu göstermektedir.

Sabırın Kur’an’daki anlamı budur günümüzde anlam değişikliğine uğradığından veya kavram olarak gerçek anlamı her yönü ile bilinmediğinden., Müslümanlar sabır adına zulme rıza gösteren, kötülüğe seyirci kalan pısırık insanlar olmuşlardır. Acizlik ve uyuşukluk sabır sayılmıştır. Zillete rıza sabır olmuştur,Kur’an’a baktığımızda yüce Allah, kulunu sürekli sabırla imtihan etmektedir. Sabretmeyenler, imtihanı kaybedenler olarak nitelenmekte ve Cennetten yoksun bırakılacakları bildirilmektedir.

Kim ki direnir; cesaretle, umutla hakka sarılır, zulme baş kaldırışında uğradığı bütün belalara karşı koyar ve hak yolunda her türlü zorluğa katlanır ve sabırla Allah’a yönelirse imtihanı kazanacaktır,

إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (11)

“Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için magrifet ve büyük mükafat vardır.” (Hud -11)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمْ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ (142)
“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilimden, sabredenleri(sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i imran 142)

Her konuda olduğu gibi, sabır konusunda da Resuller bizim için en iyi örneklerdir. Onlar Kur’an’ın rehberliğinde Allah’ın yolunda yürürlerken karşılaştıkları her türlü engeli (zulmü, işkenceyi,) sabırla, sabırdan aldıkları güçle nasıl ki aşmışlarsa, onların yolunu sürdürme iddiasında olan Müslümanlar da kötü olana, harama, günaha, zorluğa, zulme karşı direnmede sabra sığınmalıdırlar….

 

b- Zikir Kavramı

Sözcük olarak, anma, anımsama anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da, evreni kavrama, Kuranı anlama, Allah’a yönelme, Kur’an’ın ve vahyin diğer bir ismi, Allah’ı anma, hatırda tutma gibi anlamlarda kullanılmıştır. Zikir kelimesi türevleri ile birlikte Kur’an’da 300 den fazla yerde geçmektedir, Kur’an’ın kendisi de bir zikirdir. Çünkü O, bize Allah’a yönelmenin yolunu göstermekte, Onu tanımamız ve bilmemiz konusunda yardımcı olmak amacıyla evrende olan canlı ve cansız birçok şeyi dikkatimize sunmakta ve onlarla bize hatırlatmada bulunmaktadır. Allah’ı zikretmek, kulluğumuzun en büyük özelliği olmalıdır. Zikir, sanıldığı gibi sadece belli sözlerin tekrarı ile gerçekleşmez.

Zikir, Allah’ı düşüncemizde ve yaşantımızda söz sahibi yaparak, Onun yasalarına göre hareket etmek ve O nun koyduğu ölçülere göre yaşamakla gerçekleşir. Zikir, insanın Allah’ı yüceltmesidir ki o yüceltme, yaşantımızı düzenlemede tercihlerimizle ortaya çıkar. O’nun verdiklerine karşı nankörlük etmemek ve verdiklerini rızasına en uygun şekilde kullanmaktır.
Kısacası zikir Allah’ın Kur’anını yaşamaktır.belli, sözlerin tekrarı değildir.

Zikir, “Ey Allah’ım, senin olmadığın hiç bir yer senin görmediğin hiçbir şey senin duymadığın hiçbir söz olamaz. O halde ben bu bilinçle, yani seni bu şekilde, sürekli aklımda tutarak, sanki devamlı benimle birlikteymişsin gibi düşünerek, bütün davranışlarımda senin koyduğun kurallara göre hareket etmeliyim“ ifadesiyle somut anlamını bulur. Öyle ya, Allah’ı bu şekilde anan (zikreden) bir kimsenin, bu anışı(zikri) gönlünde ve aklında yaşattığı sürece, Allah’ın gösterdiği yoldan sapması mümkün olabilir mi? Yukanda da değindiğimiz gibi, zikir, sanıldığı gibi bir takım sözlerin veya kelimelerin belirli sayılarda tekrar edilmesi demek değildir.

Zikir, Allah’ı sürekli akılda tutarak, onun gösterdiği yoldan gitmektir. Zikir. Allah’ı sözle anmak değil, gönülden onaylayarak bilinçli bir şekilde O’nun hükümlerine teslim olmaktır. Teslim olmak ise, istenilen şeyi yapmakla gerçekleşir. Yoksa yüzlerce kez ‘La ilahe illallah’ sözünü tekrar etmekle Allah zikretmiş sayılmayız.

Allah’tan başka ilah yoktur (la ilahe illallah) deyiminin yüzlerce, binlerce kez tekrar etmeyi zikir sayanlar, sözde bir saygınlıkla Ona saygıda bulunanlar, bütün hayatı kapsaması gereken bir gerçeği, bazı sözlerin tekrar edilmesi işine hapsederek, amacından uzaklaştmmş bulunuyorlar. Kaldı ki bu çevreler ‘zikrin’ kelime olarak geçtiği 300′ün üzerindeki ayeti dikkate almamakta, bu konuda kullandıkları kimi ayetleri de yanlış algılamakta ve anlatıldığı gibi değil, anlamak istedikleri şekilde anlamlandırarak kendi hakim kültürlerine uydurmaktadırlar. Zikrin söz konusu edildiği bazı ayetlere bakmakta yarar var, Kuran, kendisinin bir zikir olduğunu belirtmektedir.

“O zikri (Kitab’ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz“ (hicr 9 )

Evet görüldüğü gibi Allah Kur’an’ında zikirin Kur’an olduğunu ve Kur’anı yaşamanın zikir olduğunu söylemektedir.Ne varki günümüzde zikir anlam değişikliğine ugrayıp Kur’anı bir yaşayışdan sadece birkaç kelimeleri tekrar etmekle yetinme yerini almıştır.

Yada şöyle diye biliriz bu gibi kavramların tahribi ile kur’anın değişmeyecgini, koruyucusuda Allah’ olduğuna göre,Kur’anın değişmeyeceğini bilen İslam düşmanları, bizleri kavram yanılgısına ugrattıgını düşünmek yerinde olacak sanırım.

Her şey açık ve nettir. Ayetle devam edelim

“O zikri (Kitab’ı) Biz indirdik Biz; ve Onun koruyucu da elbette biziz” ( hicr9)

vahyin karşılığında kullanılmıştır. Demek ki, zikir kelimesi günümüzde sanıldığı gibi sadece Allah’ı bazı söz ve hareketlerle anmak anlamına gelmemektedir, Kuşkusuz Kur’an’da zikir, Allah’ı anmak anlamında da kullanılmıştır.

Ve Allah, bizden kendisini anmamızı istemektedir. Bizim yanlıştır dediğimiz şey, bu anmanın yerine getiriliş biçimidir, Elbetteki kî Allah ‘ı anmak(zikretmek) şarttır. Ama bu anma nasıl olacaktır? Allah’ı anmak, mutlaka tesbihle ve belli sözlerin tekrar edilmesi ile mi olmalıdır?

Yoksa, namazla, zekatla, hacc’ la, cihad’la, kısaca Allah’ın bütün hükümlerine karşı boyun eğerek, itaat ederek, helal ve haramlara dikkat ederek hayrı ve şerri gözeterek, yani ne yaparsak yapalım Allah’ın bizimle beraber olduğu düşüncesini taşıyarak, Allah’ı aklımızdan hiç çıkarmayarak mı olmalıdır ?

Bir takım sözleri tekrar ederek mi, yoksa Onu razı etmeyi esas alarak, Ondan korkarak, O’na gönülden yalvararak, Ona sığınarak, güç ve destek isteyerek mi? Zikretmeyi tesbih çekmek ve birtakım sözleri belirli sayılarla tekrar etmek olarak görenlerin

الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ (28)

“Onlar inanan ve Allah’ı anmakla (zikretmekle) gönülleri huzur bulan kimselerdir.
Bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur
(13 Rad -28)

ayetini delil göstererek kendilerini haklı saymaları, zikir kavramını gerçek anlamı ile yani, Kur’an’da ifade edilmek istenen anlamda değil, ona kendi anlayışlarına göre anlam vermelerinden kaynaklanmaktadır. Elbetteki, mü’minler ancak inanmakla ve gönüllerinin Allah’ı anmasıyla huzur bulurlar. Buna hiçbir muiminin itirazı olamaz. Ancak, gönüllerin Allah’ı anması nasıl olacaktır? Önemli olan bu soruya doğru cevap vermektir. Herkes eline tesbihi alsın ve günde beşyüz veya bin kez la ilahe illallah desin ve bu şekilde gönlü Allah’ı anmış olsun diye bilirmiyiz?

Böyle yapan gerçekten bu ayetin gereğine uymuş mu olur? Önce bu ayetin neyi ifade ettiğinej neyi anlatmak istediğine bakalım. Ayetin, gerçekten neyi anlatmak istediğini, daha iyi anlamamız için bir önceki ve sonraki ayetlerle birlikte ele almamızda yarar var:


“İnkar edenler: “Ona Rabb’inden bir ayet (belge l mucize) indirilmeli değil miydi?
diyorlar. De ki: “Allah, dilediğini (bu tür sözlerle) saptırır. Yöneleni de kendisine iletir
.(13 Rad 27)

“Onlar inanan ve Allah’ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. iyi bilin ki gönüller ancak Allah’ıanmakla huzur bulur .(13 Rad 28)

“îşte mutluluk ve güzel gelecek o inanıp güzel işler yapanlarındır” (13 Rad-29).

Ayet, önceki ve sonraki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde ortaya şu gerçeği koymaktadır:

Müşrikler her fırsatta Peygamberimizi (Ra’d-27′de olduğu gibi), peygamberliğini kanıtlamaya davet ediyorlardı. Peygamberden, peygamber olduğuna dair mucizeler istiyorlardı. Eğer peygamberse diğer peygamberler gibi mucize göstermeliydi. “Ona gökten yardımcı melekler inmeli“, ”kendisine Rabb’inden hazineler verilmeli‘, “ölüleri diriltmeli“, ”altından ırmaklar akan bağları, bahçeleri olmalı değil mi?” diyorlardı.

Allah da inanmakta direnen ve bahane arayanlara cevaben: Bu bahanelerle doğru yoldan saptıklarını, bu tür bahanelere kanmayıp Kitab’a yönelenlerin de doğru yolu bulduğunu, ve onları, Allah’ın, kendisine ileteceğim söylemektedir,( Ra’d-27′nin devamı Ra’d-28′de) de yüce Allah şöyle demek tedir: Allah’ın zikrine -ki burada zikir Kitap anlamında kullanılmıştır- gönülden inananlar bu inançlarında kuşkusuz olduklarından, gönülden kabul ettiklerinden huzurludurlar. Çünkü kuşkusuzca inanmaları onlara huzur vermektedir, Allah’ın zikri, Allah’ın sözü demektir.

Kim ki bu zikre/söze gönülden inanırsa en güzel işi yapmış ve o, Allah’a yönelmiştir. Yani, Mümin Allah in zikrine inanmakla en güzel işi yapmış, mutluluk ve güzel geleceği haketmiştir. Görüldüğü gibi, zikir, Kur’an’ın diğer bir ismi anlamında kullanılmıştır.

“Allah’ı zikretmekle, yani Allah’ın, sözünü kuşku duymadan kabul etmekle gönüller huzur bulur” anlamına gelen ayeti, hergün belli bir sayıda bazı sözleri tekrar etmeye dayanak göstermek, ona yanlış anlam vermekten veya onu kendi doğrularına uydurmaktan başka birşey değildir Diğer bir ayette:

“Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.”

(Bakara - 152)

diyen Rabb’imizin bu ayetini tasavvuf anlayışı ile açıklarsak o zaman Allah; “siz tesbih çekerek, beni zikrederseniz ben de size, tesbih çekerek karşılık veririm (zikrederim)” mi demek istiyor?

Yoksa: “siz bana kulluk yaparsanız, ben de bunun karşılığında yaptığınızı unutmayarak size nimetler veririm’ mi demek istiyor? Elbetteki bizim Allahı zikretmemiz demek, kulluğumuzu ona has kılmaktır;

Rabb’imizin bizi zikretmesi de bize mükafat olarak Cennet de dahil vereceği nimetlerdir. Yoksa bu ayete ‘Allah’ın hergün ve belli sayılarda ‘ey kulum…, ey kulum/ diyerek kullarım anar şeklinde bir anlam vermek asla doğru olamaz.

 

c- İbadet Kavramı

ibadet, düşüncenin, inancın pratiğe dönüşmesinin adıdır denilebilir. Kişinin inancı adına, inandığı değerler adına yaptığı herşey ibadet kapsamına girer, ibadet kavramı bütün bir düşünceyi ve hayatı kuşatan, insanın yapmakta olduğu herşeyi kapsamına alan bir kavramdır.

Ne var ki günümüzde., bütün bir hayatı kuşatan bu kavram, alabildiğine dar bir alanla sınırlandırılarak, sadece bazı şeyler için kullanılan bir deyim, olmuştur. Bu kavram, İslamın bütün pratiğini kapsarken, bunun daraltılması ve sadece bazı hareketlere (namaz, oruç, hac,.,,) indirgenmesi ile İslam da hayatın bütününden koparılarak sadece bazı alanların dini haline dönüştürülmüştür.

Onun için Müslümanın inancında ibadet kavramı gerçek değerini/yerini almadıkça İslamın bir bütün olarak kavranması ve yaşanması mümkün değildir. Bu yüzden diyoruz ki ; ibadet kavramı doğru anlaşılmadıkça, islam doğru anlamak mümkün değildir. İbadet, kulun her şeyini borçlu olduğu varlığın, kendisine çizdiği rotada yürümesidir. Bir yanda Mabud, diğer yanda abid. ibadet, kulun (abidin) yaratıcının (Mabud’un) ipine tutunmasıdır.

Ve bu tutunma sadece belli şeylerde değil, hayata dair ne varsa hepsinde olmalıdır. Yaşadığı hayatı Allah’ın koyduğu esaslara göre düzenlemeyi amaç edinen bir kulun yaptığı meşru her şey ibadettir.

Evet,
o kulun çalışması, okuması, yemesi, içmesi, gezmesi… ibadettir.

İslamı bir yaşam biçimi olarak almayan ve İslamı hayata hakim kılmayı hayatının amacı saymayan bir kimsenin yaptığı hiçbir iş ibadet sayılmaz. İslam adına, din adına yaptığı her sey boşa gider. Ne namazı, ne orucu, ne haccı ona fayda sağlamaz; kısaca yaptığı her sey boştur. Onun yaptıkları, ibadet değil adettir.

Bir işin ibadet sayılması için, o işi yapanın yeryüzünden fitnenin kaldırılması ve dinin tamamen Allah ‘a ait olması amacını taşıması gerekir. Evet, bîr davranışın ibadet olabilmesinin ölçüsü budur. Ve sevap, bu ibadet ölçüsü içinde yapılan işe verilen karşılıktır. Ölçüsü bu olmayan işe karşılık verilecek sevap yoktur. o iş boşa gitmiştir. Yapana hesap gününde hiçbir yarar sağlamaz.

Yapılan işin iyi, güzel ve doğru bir iş olması bu gerçeği değiştirmez. Ayrıca davranışın ibadet sayılmasının önündeki en büyük engellerden biri de riya‘dır.

Riya ibadeti öldürür, hatta şirke kapı açar. Amaçsız, ruhsuz ve özsüz davranışlar/hareketler- şekil olarak ibadet görülse de- alışkanlıkların körü körüne sürdürülmesinden başka bir anlam içermez.

İşin dindarlık ve Allah adına yapılıyor oluşu bu gerçeği değiştirmez, Tanımından da anlaşıldığı gibi, ibadet, sadece bazı şeyleri yapmakla sınırlı bir şey olmayıp, kişinin bütün iş ve davranışlarını kapsar. Her alanda olduğu gibi, ibadette de Tevhidi korumak zorundayız. Yani ibadet yalnızca Allah’a ait olmalıdır. Allah’ın dışında hiçbir varlığa ibadet edilmez.

Kurallarını İslam’ın belirlediği, yüce Allah’ın Kitab’ında açıkladığı esaslara göre yapılmayan ibadet sahih değildir:

Allahu teaale şöyle buyurur:

“Ben cinleri ue insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Za-riyat-56).

İbadet kavramı sadece bazı davranışlarımıza karşılık kullanıldığı ve anlamı doğru bilinmediği için, kul da kapsamı daraltılmış anlam içinde ibadet olarak nitelenen işleri yapmakla kendisini yeterli görmüş ve böylece Allah’ın dinini heva ve hevesine dayalı bir inanca dönüştürmüştür.

Görünürde Allah’a, yönelmiş olsada özde atalar dininin izleyicisi olmuştur. İbadet, İslam’a ait ne varsa, Allah’ın ne kadar hükmü varsa, bunların davranışa dönüşmesi demek iken onu sadece bazı davranışlardan ibaret (namaz oruç, zekat,,/) sayanlar bu anlayışın gereği olarak da dinin çok az bir bölümünü yerine getirdikleri halde, tümüne uyduklarını sanmaktadırlar.

Oysa ki ibadet, Allah’a bütün hükümlerinde (siyasi, sosyal, ekonomik, idari, kısacası yaşama ait ne varsa*..) itaatin pratiğe dönülmesindeki içtenlik, uygunluk ve istekliliktir. İtaat etmenin biçimidir, emrin yerine getirilmesidir.

Diğer önemli bir husus ta, ibadetin kime yapılacağıdır. Bu soruyu her Müslüman tereddütsüz bir şekilde Allah’a diye yanıtlarken bu pratikte gerçekleşmemekte ve ibadetin, gerçek anlamını ve kapsamını bilmeyen kimi Müslümanlar(!) Allah’la birlikte bir çok varlığa ibadet etmektedirler. Zira, inanıyoruz ki hiçbir Müslüman, Allah’la birlikte veya Allah’a rağmen başka bir varlığa bilinçli bir şekilde ibadet etmeyi asla kabul etmez.

Ve yine inanıyoruz ki, kul kimin, koyduğu kuralları davranışa dönüştürüyorsa ona ibadet etmiş olacağını kavrarsa Allah’tan başka ibadet ettiği bütün varlıkları ve varlıkların kurallarını terk edecektir. Yani, birçok Müslüman ibadetin anlamını yanlış bildiği için, Allah’la birlikte başka varlıklara da ibadet etmek durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, Allaha ibadet etmek demek Allah’a itaat etmek demektir.Tağuta itaat edende Taguta ibadet etmiş olmaktadır.

“Allah’ı herşeyden üstün görenler ve O’nu herşeyden üstün sayarak yüceltenler Onun koyduğu yasalara boyun eğerek ve o yasalarını içtenlikle uygulayarak, ibadetlerini Allah’a; bunun dışında kalanlar., yani kendi yanlarından uydukları kuralları benimseyip, onlan pratiğe geçirenler de kurallarına uydukları varlıklara ibadet etmiş sayılırlar. Bu da onların Allah için ve din adına yaptıkları herşeyin iptal olmasına geçersiz sayılmasına neden olmaktadır:

“Bu böyledir. Çünkü inkar edenler batıla uymuşlar; inananlar ise Rabb’lerinden gelen hakka uymuşlardır. (Allah da böylece herkesin hakettiğini vermiştir). İşte Allah, onların durumlarını, insanlara böyle anlatır” (Muhammed-3).

Kur’an’da ibadet kelimesi kulluk, itaat ve dolaylı olarak ilahlık iddiasında bulunma anlamında kullanılmıştır.

Her ne amaçla olursa olsun, insanın, başkasını ibadete değer görmesi veya Allah’a ibadette başka bir varlığı aracı yapması, yapacağı işin (ibadetin) şirke dönüşmesi ile karşı karşıya kalmasına neden olur. Zira, insanların, kimi kişilere, değerlere, güçlere bağlanması, onların koyduğu hükümlere itaat etmesi, onlara, ibadet etmesi anlamına gelmektedir.

Müslümanın inancında, hüküm Allah’ın’dır ve itaat de O’na olmalıdır. Allah’tan başka veya Allah’la birlikte bazı kişi, kurum ve kuruluşların koydukları hükümlere uymak onlara itaattir. Ve bu itatin gereği yapılan her türlü iş de ibadettir. Ve bu ibadet şekli, sahibini küfre düşüren bir ameldir.

” Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. “ (39 Zümer- 17).

İbadet kelimesini itaatten, ilahlık iddiasından soyutlayarak, dar bir alana sıkıştırmak Kur’an’ı anlamada ve yaşamada da aynı daralmaya neden olmaktadır. Ve bunun sonucunda İslam yanlış anlaşılmakta, insanlar delalete ve sapıklığa düşmektedirler.

îbadet Allah’a has kılınmalıdır, ibadeti Allah’a has kılmak ise yalnız ve yalnız Onun koyduğu kuralları geçerli sayarak pratiğe geçirmeyi gerektirir:

“De ki: Bana dinî yalnız Allah’a halis kılarak O’na kutluk etmem emredildi” (39 Zümer-11).

d) Veli Kavramı

Sözcük olarak, dost, arkadaş, yardımcı ve gözeten anlamlarına gelmektedir. Kur’an’da veli kelimesi Allah’a atfen kullanıldığı gibi, kul için de kullanılmıştır. Evliya kelimesi velinin çoğuludur. Veliyyullah, mümin için kullanılan bir terimdir; Allah’ın kendisine veli ve mevla olduğu kişi demektir. Mevla sadece Allah için kullanıllır. Allah, kulun mevlasıdır.

Fakat, kul Allah’ın mevlası olamaz. Veli, Allah’ın sıfatı olduğu gibi kulun da sıfatıdır. Yani, Allah kulun velisi olduğu gibi, kul da Allah’ın velisi olabilir. Günümüzde velilik kavramına gerçek anlamından başka anlamlar yüklenerek amacından saptırılmış ve onunla islam inancına birçok bid’at ve hurafe sokulmuştur. Bu kavramın yanlış anlaşılmasından dolayı dine sokulan bidat ve hurafelerden kurtulmak için, bu kavramın doğru anlamını bilmek gerekir. Zira şu bir gerçektir ki, Islamın kavramları bozulmadan îslami anlayışın bozulması mümkün değildir, îslami kavramlar doğru anlaşılmadan da Islam doğru anlamak mümkün değildir.

Din ve dine ait bütün kavramlar kendi mensuplarınca tarihi süreç içinde başka faktörlerin de devreye girmesiyle öylesine tahrip edildi ki, dinin ortadan kaldırdığı ne kadar cahili adet, sapıklık, bid’at ve hurafe varsa yeniden Müslümanların hayatında yer etmeye başladı. Öyle ki dine ait ne varsa hepsi tersyüz edildi, îşte velilik kavramı da tersyüz edilen kavramlardan bir tanesidir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, Veli, dost, arkadaş, yardımcı demektir. Ve kim, kimin dostuysa onun velisîdir.

Keza isteyen istediğine veli (dost) olabilir- Ancak dini ifsad edenler (bozanlar) Veli’lik sıfatını, Allah’ın kendisine yakın gördüğü, diğer kullarından üstün değeri olan kimselere verdiği bir armağan (rütbe) olduğunu öne sürerek insanları aldatmaktadırlar.

İşin doğrusu şudur: Allah’ı seven ve onun emirlerine/hükümlerine gönülden/isteyerek boyun eğen bağlanan her kul Allah’ın velisidir. Velilik belirli kişilerin tekelinde olmayıp, her mü’mün’in sahip olabileceği bir özelliktir.

Veliliği bazı kişilere has bir özellik (sıfat) olarak algılamak ve bu sıfatı taşıyor olma özelliğinden dolayı onları olağanüstü konumda görmek, söz ve davranışlarda kutsamak şirktir. Allah’ın bazı kullarına olağanüstü özellikler verdiğini ve bu kulların da gelecekten haber verme, görülmeyeni görme , bilinmeyeni bilme, masum olma, şifa dağıtma, görüş ve düşüncelerinde yanılmaz olma gibi üstün özellikler taşıdıkları iddiası İslam dışıdır ve bir kuruntudan ibarettir.

Kuruntu ise dinde asla ölçü değildir. Bilakis bu tür iddialar Kur’an tarafından lanetlenerek reddedilmektedir. Allah, elçisi de dahil hiçbir kulunu gayb’ına ortak etmediğini Kitab’ında bildirmektedir. Bu gerçeğe rağmen veli olduğu söylenen / sanılan bazı kimselerin gelecegi bildiklerini iddia etmek, kavramın ne kadar yanlış değerlendirildiğinin, en somut örneğidir.

Yine Kuran, Allah’a , Kitabına ve Elçisine bağlanmayı, kurtuluşa ermenin ancak böyle mümkün olacağını çok açık bir biçimde bildirmiştir. Buna rağmen bazı kimselerin ölü veya diri insanlardan, falcılardan, muskacılardan, şeyhlerden, mürşidlerden, sihirbaz ve kahinlerden yarar ummaları ve onların kurtarıcılığına umut bağlamaları kuruntudan başka bir şey değildir. Ve bu kimseler “deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar” umduklarına kavuşamayacaklardır.

Evet, Allah mü’minlerin velisidir;

اَللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنْ الظُّلُمَاتِ اِلٰى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاۤؤُهُمْ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنْ النُّورِ اِلٰى الظُّلُمَاتِ اُولَۤئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (257)

„Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.“ (2 Bakara- 257).

Mü’minler Allah’ın velisidir.

Mü’minler, Rasulü ve Mü’minleri veli edinirler:

إِنَّمَا وَلِيُّكُمْ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ (55)

“Sizin veliniz yalnızca Allah, O’nun Rasulü ve namaz kılan, zekat veren ve rüku eden mü’münlerdir” (5 Maide - 55).

Müminler, Şeytanı (4/119 ), kafirleri (3/28), yahudi ve hiristiyanları (5/51), zalimleri (Şura - 8) veli edinmezler.
Öyle ki , islam’ı dışlayan, ona karşı koyan/ Allah’ın Düşmanlarıyla dost olan kimse, baba veya kardeş de olsa, yine de veli (dost) edinilmez:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنْ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ (23)

“Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları veliler (dost) edinmeyiniz. Sizden her kim onları veli (dost) edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir” (9Tevbe 23)

Gerek yukarıdaki ayetlerde ve gerekse diğer birçok ayette, veli kavramının ne anlama geldiğini Kur’an gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna rağmen, başta tasavvuf inancını/düşüncesini benimsemiş olanlar olmak üzere daha birçok din mensubu, dine ait birçok konuda yaptıkları ifsadı bu kavramda da yaparak, veliliği seçilmis /atanmış kişilerin özelliği olarak nitelendirdiler. Onlara göre, Allah, seçtiği bu kullarını bütün kötülüklerden koruyor ve bütün isteklerini kabul ediyor.

Bu anlayışın veliliğe yüklediği anlam, neticede onların Allah’ın tasarruf alanına girmesine yol açmaktadır. Sonuçta bu insanlar, oradan edindikleri güçle de, yağmur yağdırma, kötülükleri savma, dünyanın batmasına ve gökten başımıza taş yağmasına engel olma, isteyenin yardımına ulaşarak onlan kötülerden ve kötülüklerden koruma/kurtarma gibi üstün özellikleri olan, bilim kurgu filmlerindeki süpermenlere bile taş çıkartan , süper kullardır.

Tasavvufun bu velileri öylesine süpermenlerdirler ki öldükten sonra bile kurtarıcılığa devam etmektedirler. Öyle ki bir çok kimse bu ölülere dua ederek onlardan yardım dilemektedir.

İnsanların Kur’an’ı anlamaları ve hayatlarını Ona göre düzenlemeleri, Müslüman olabilmenin şartıdır. Kuran anlaşılmalıdır.

O anlaşılmadan, Müslümanlık adına hiçbirşey doğru anlaşılmaz. Kuşkusuz bu konuda kavramlara büyük bir iş düşmektedir. Kavramların gereğince bilinmesi, doğru olanla yanlış olanın birbirinden ayrılmasına, hakla batılın iyice açığa çıkmasına yardımcı olacaktır. Buraya kadar yukarıda sıraladığımız örneklerle kavramların önemini vurgulamaya çalıştık.

Anlaşılan o ki kavramlar anlaşılmadan, doğru ve kendine özgü anlamları ile kavranmadan, Kuranın gereğince anlaşılması mümkün değildir.

 

Sünnet ve Hadis Anlayışı

Bilinen genel ve klasik tanıma göre sünnet, Hz, Muhammed (sav)’in söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir.

Sözcük olarak da alışılmış yol, tutulan yol, izlenen örnek, adet gibi anlamlara gelmektedir. Bu genel çerçevenin içinde Peygamber’in Kur’an ı pratîze etme şekline sünnet, söyledikleri sözlere de hadîs diye tanımlama yapabiliriz.

Yukarıdaki tanımlan geçerli ve doğru olduğunu kabullenirsek o zaman sünneti de hadisi de yok saymak, inkar veya reddetmek demek Peygamberi devre dışı bırakmak demektir. Ki buda dinin bir kısmım yok saymayla eş değer bir cürümdür. Zira, Peygambe sav’in fonksiyonel gerçekliği Kur’an’la sabittir. Kur’an varsa Peygamber(sav) de vardır; Peygambe(sav) varsa yaptıkları ve söyledikleri de vardır. Bu imanı bir hakikattir.

Sünnet ve hadis konusu, 1400 yıldır Müslümanlarca üzerinde en çok tartışılan ve konuşulan bir konudur. Ne yazık ki yapılan bütün çalışmalar, konunun açıklığa kavuşmasına bir katkı sağlamamış, daha da tartışılır hale getirmiştir, Herkes kendi yanındakini doğru, diğerlerininkini yanlış ve islam dışı olarak nitelemektedir.

Aslında bu fazla yadırganacak birşey de değildir. Çünkü kaynak olarak sıralamada birinci, fakat başvuruda sıralamaya bile alınmayan Kur’an, doğru anlaşılmadıkça ve sıralamada olduğu gibi kaynak alınmada da birinci sıraya konmadıkça doğru bir sonuç elde etmek mümkün olamaz. Ne zaman ki, Kur’an ölçü olarak alınır; doğru ve yanlış O’na göre belirlenmeye başlanırsa, ancak o zaman sünnet ve hadis de gerçek anlamını bulur ve dindeki gerçek işlevine kavuşur.

Sünnet ve hadis, islamın ilk yıllarında, daha doğrusu Peygamber(sav) hayatta iken, kavram olarak tanımları yapılmış ve kayda geçirilmiş şeyler değildi. Kur’andan sonra İslam’a referans olarak alınan sünnet ve hadisin kavram olarak tanımlarına, dileyen dilediğince anlam vermiş ve verdiği anlama göre de bir inanç şekli ortaya koymuştur. Sözlük tanımları üzerinde hemen hemen aynı şeyler söylenirken, kavramsal tanımlarda aynı birliktelik sağlanamamıştır,

Günümüzde ise yeniden Kur’an’a dönüş hareketi ile beraber, zaman içinde İslamî anlamları ya tamamen kaybolmuş veya kısmeti İslamî olan inançlar, Kur’an’a göre sorgulanmaya başlanmış; Kur’ana uygunluk esası çerçevesinde herşey gerçek anlamına göre anlaşılmaya ve değerlendirilmeye başlanmıştır.

Tarihî süreç içinde, Müslümanlar belki de üç kez ve bu oranda ciddi bir şekilde Kur’an’a dönüşü yaşamaya başladılar denilebilir.

Ölçü Kur’an alınınca, islam adına İslam’a sokulan ne kadar hurafe varsa, onların îslamî olmadıkları anlaşılmaya başlanmış ve Müslümanlar, Kuran’ın öngördüğü bir bakış açısına kavuşmuşlardır.

İsminden başka islam’la hiçbir ilgisi olmayan, sözde İslamî olan anlayış ve düşünce sahipleri Mekkeli Müşriklerin benzeri bir tutumla, yeniden Kur’an’a dönen Müslümanları suçlamakta ve islam adına gerçek islam’a ve taraftarlarına acımasızca saldırmaktadırlar.

Öyle anlaşılıyor ki, Sünnet ve Hadis konusu doğru anlaşılmadıkça, îslamî anlayışın Kur’anla bütünleşmesi mümkün olamayacaktır.

Ve Kur’an İslamî ile sünnet ve hadis adına uydurulmuş İslam olmak üzere, birbirinden farklı iki ayrı islam varlığını sürdürmeye devam edecektir. Sünnet ve hadisi Kuran açısından tanımlayıp gerçek anlamlarına göre değerlendirmeden sahih bir inanca sahip olmak mümkün değildir.

 

Sünnet

Sünnet; Peygamber (sav)in insan olma sıfatıyla şahsına ait yaptıkları şeyler değil; Peygamber olarak Allah’ın hükümlerini, yani Kuranı pratize etmesi ile din adına yaptığı uyguladığı ve yaşanarak bize ulaşan hal ve hareketlerdir. Peygamber (sav) in kişisel olarak yaptıkları şeyler bu tanımın kapsamı dışındadır. Peygamber(sav), Allah’ın hükümlerim pratiğe geçirmede bizim için örneklik teşkil etmektedir.

Ve Peygamber, elçi Hz.Muhammed olarak yaptıkları ile bizim için bağlayıcıdır, insan hz.Muhammed olarak yaptıklarım yapmak gibi bir sorumluluğumuz yoktur.

Sünneti, Kur’an’ın pratize edilmesi olarak görüyor ve bu pratiğin de yaşanarak bize ulaştığını kabul ediyoruz. Bu anlamı ile hadis de sünnetin kapsamı dışındadır.

Sünnetin tanımını şimdiye değin yapılan tanımlardan ayırıyor ve İslami anlayışımıza uygun olarak sünnete:

‘Peygamberin Kar’an hükümleri ve bu hükümler çerçevesinde dine dair kuralların uygulanış biçimidir’ diyoruz. Yani, hükmü Allah’ ait olup ta uygulaması Peygamberce yapılan davranışa sünnet diyoruz.

Namazın rekat sayısı ve kılınma biçiminde olduğu gibi. Bu yönü ile Peygamber(sav) ve sünneti bizim için bağlayıcı olup, onsuz İslam’ı yaşamamız mümkün değildir.

Ayrıca peygamber (sav)’ın kendi içtihadı ile hayata geçirdiği ve yaşanarak sürdürülen fiilleri de sünnet kapsamındadır.

Bu fiiller sözle (hadisle) bize intikal etmiş de olsa pratiğe geçirildiği için sünnet sayılmaktadır. Bu tanımın dışında kalan fiil ve sözleri sünnetin kapsamı içinde görmüyoruz.

 

Hadis

Hadis;Pratiği olmayan ve yaşama geçirilmemiş, rivayet olarak bize intikal etmiş “Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir

Söz (hadis), sünnet gibi değildir. Zira, söz bir konu ile ilgili bir kez söylenmiştir. Sünnet ise, sürekli ve defalarca tekrar edilerek (yaşanarak) bize kesin bir bilgi (mütevatir) olarak ulaşmış ve sabitleşmiştir.

Söylenen sözü dinleyen veya duyan onu bir başkasına aktarırken sözün orjinalini değil, sözden ne anlamışsa, aklında ne kalmışsa onu aktarır. Çünkü, insanın yaratılışı gereği bir şeyi olduğu gibi (tamamiyle) aklına yerleştirmesi ve bir başkasına da orjinal biçimi ile aktarması mümkün değildir. Kişi, ancak kendisine söylenenden veya duyduğundan ne anlamışsa onu aktarır. Onun için ”hadisleri, Peygamberin sözleri olarak değil,
peygamberin söylediği söylenen sözler olarak görüyoruz
. Bu konumu île hadislere, içinde Peygamber (sav)in sözleri olabilir ihtimali ile bakmaktayız.

Zira, Kıır’an’dan sonra İslam’ın ikinci derecede kaynağı kabul edilen Kütûb-i sitte diye anılan hadis kitaplarına baktığımızda bu kitapların ortalama hicri 200. yılda yazıldığını ve derlendiğini görmekteyiz. Ayrıca, bu kitaplardaki dokuz/onbin civarındaki hadisin yüz binlerce (yedi yüzbin/sekiz yüzbin) hadisin içinden seçildiği eser sahiplerince ifade edilmektedir.

Şimdi, Peygamberimizden yaklaşık ikiyüz yıl sonra ve bir milyona yakın hadis içinden dokuz/on bin hadisin seçilmiş olması bu konudaki haklılığımızı pekiştirmektedir.

Öyle ya, bir milyona yakın uydurulmuş hadisin içinden doğru olabilir diyerek tekrarları da saymazsak- dört bin, beş bin civarında hadis seçilerek kayda geçirilmiştir. Bu oran bile hadisler konusunda nasıl bir çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır.

Işin diğer bir boyutu da sahih diye kitaplarda yer etmiş hadislere baktığımızda bir çoğunun Kur’an’a açıkça ters olduğu görünmektedir.


Peygamberimizin Kur’ana ters birşey söylemesinin mümkün olmadığı gerçeği göz öynünde bulundurulursa, bu kitablarda yer etmiş bir çok hadisinde uydurma olduklarınıda rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela en ufak bir araştırma yaparsaniz göreceksinizki; bırakalım Peygamberimizden 200 yıl sonra hazırlanan hadis kitablarınıda, daha Peygamberimizden hemen sonra, Hz.Ebu Bekir Hz.Ömer Hz.Osman.Hz Ali dönemlerinde hadisler ile nasıl hüküm verildiğine bir göz atın.

Bu konu ile ilğili (hadislerin anlaşılması adlı bölüme mutlaka bakın)

Hadisleri değerlendirirken şu gerçeği göz önünde bulundurmakta yarar var.

Hadisleri gerçeğe yakınlığına göre üç bölüme ayırmak gerekir:

1- Sahabenin kendisinin de Peygamberle beraber yaptığı bir işe dair rivayetler.

2- Yapıldığına şahid olunan bir hareketi anlatan rivayetler.

3- Herhangi bir konu ile ilgili duyulan veya anlatılan sözler. Kişi yaptığı bir hareketi bir başkasına aktarırken daha az yanılır. Bu gerçekten yola çıkarak diyoruz ki, Peygamber(sav)le birlikte yaptığı bir işi başkasına aktarmada daha az yanılma olduğundan, bir hareketi anlatan hadis, sadece duyduğunu aktaran hadis gibi değildir. Keza, insan gördüğü bir şeyi de, duyduğu şeyden daha az yanılma payı ile ifade eder.

O bakımdan hadis, yapılan veya görülen bir işi aktarıyorsa; bu hadis, sadece duyulan bir sözün rivayeti olan hadisten daha güçlüdür. Şu da bir gerçektir ki hiçbir hadisin Peygamber(sav)e ait olduğu konusunda kesinlik yoktur.Bütün sözler rivayete dayanmaktadır.

Rivayete dayanan bir şeyde de zann (sanı) vardır. Bu bakımdan gerek sünnet ve gerekse hadis, inançta itikad’da esas alınmaz. Amelde ise bizim tanımladığımız biçimiyle sünnet bağlayıcı özelliğe sahiptir.

Hadis ise, değerlendirme amacıyla kendisine gidilmesi gereken bir kaynaktır. Zira iman etmek, kuşkusuz olmayı; yüzde yüz emin olmayı gerektirir. Bu eminlik özelliğine ise yalnızca Kuran sahiptir. Çünkü, Kur’an Allah tarafından korunmuştur. Hadis ise, ne Kur’an gibi korunmuş, ne de zamanında kayda geçirilmiştir.

Peygamber(sav)in hadis yazımını yasaklamasından dolayı Kur’anın pratize edilişi olarak tanımladığımız sünnet ise, Kur’an gibi olmasa da yaşanarak bize kadar ulaşmıştır. En azından yapılan işin hükmü Kur’an’da olduğundan doğruluğu sabittir. Ancak zamanla bazı değişikliklere uğramış olabilir.

Yine de hükmü Kur’an’da olduğundan uyulması şarttır. Şu gerçek çok iyi kavranmalıdır; Eğer hadis îslam’ın olmazsa olmaz şartı olsaydı tıpkı Kur’an gibi koruma altına alınırdı. Oysa mevcut kaynaklara göre hadis yüz- yüzelli yıl sonra derlenmeye ve yazılı metinlere geçmeye başlanmıştır.

Bu işi yapanların ifadelerine göre bize sunulan hadisler yüzbinlerce hadisin içinden seçilmiştir. O bakımdan hiçbir hadise kesinlikle Peygamberi s a v)in sözüdür denilemez. Ancak Peygamber(sav)in sözü olduğu ihtimali vardır denilebilir. İhtimaller de inanca esas teşkil etmeyeceğine göre, hadislere yararlanma amacıyla gidilmelidir.

Bu anlayış sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil, tersine onlara gerçek anlamlarım (işlevlerini) kazandıran bir anlayıştır.

Değil sünnet ve hadisi dışlamak, Müslüman, Kur’an’ca belirlenen alanın dışında kalan konularda bir şey yaparken bu iş daha önce nasıl yapıldığının bilgisine ulaşmak ister. Ve öncelikle o konuda Peygamber(sav)in, ashabının, kendisinden önce yaşamış İslam alimlerinin yaptıklarına ve düşüncelerine bakar, onlardan da yararlanarak karar verir. Değil Peygamber(sav) ve sahabesi, en sıradan birisinin bile ne düşündüğünden, nasıl yaptığından yararlanmak Müslüman için kaçınılmaz bir zorunluluktur,

Burada dikkat edilmesi gereken bu yararlanmada Kur’an’ın ölçü alınmasıdır. Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, yapılması ve kaçınılması gerekenleri belirlerken, geçmişin bilgisine ihtiyaç vardır. O bakımdan Peygamberin elçilik ve insanî boyutundan da, hadisten de, ashabının söyledikleri ve yaptıklarından da, islam alimlerinden de yararlanırız.

Ancak, Kur’an’a uyanı alır; Kur’an’a rağmen olanı ve Kur’an’na’ uymayanı da atarız.

Tarihi tesbit’lerle bize ulaşan Peygamberimizin tercihleri, tavırları, kararları bizim için davranışlarımıza kaynak ve referans teşkil eder. Söz gelimi, müşriklerle bir sözleşme yapacaksak ve bunun daha önce Peygamberce bir uygulaması varsa, Peygamberce yapılmış bu uygulama bizim için örneklik teşkil eder. Bu boyutu ile Peygamberin Kur’an’ın kapsamı dışındaki uygulamaları da mü’minleri bağlayıcı bir esastır.

 

Peygamber ve Peygamberliği Yanlış Anlamak

Peygamberi ve peygamberliği doğru anlamadan, İslamı doğru anlamanın mümkün olamayacağı bilinen bir gerçektir. Bu gerçeği, Kurana götürerek, mevcut anlayışımızı yeniden gözden geçirmek ve Kur’an’ın şaşmaz doğrularına uymayan yanını atmak zorundayız. Biliyoruz ki:

Peygamber, Allah’ın vahyini kullarına sunmak için, kullan içinden seçtiği elçidir, Onu diğer insanlardan ayıran, farklı ve üstün kılan, elçilik boyutudur.
İnsan Muhammed ile Peygamber Muhanımed(sav) ayrı ayrı değerlendirilmeden, peygamberliği doğru tanımlamak mümkün değildir, insan olma boyutu ile Hz. Muhammed (sav), fiziki anlamda bizden farklı olmayan, bizim gibi acıkan, susayan, yorulan, üzülen, sevinen, öfkelenen, unutan”. bir insandır.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (110)

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve kulluğunda Rabbine hiç kimseyi ortak koşmasın” (18 Kehf-110).

Gerek ”sünnetle‘, gerek “hadisle‘ ilgili değerlendirme yaparken, peygamberin bu yönünü dikkate almak zorundayız. Peygamberin kendi şahsı ile ilgili yaptıkları, bizim için yapılması ve uyulması şart olan şeyler değildir, Diyelim ki, Peygamber(sav) renklerden beyazı seviyor diye, bizim de beyazı sevmemiz; yemeklerden kabağı seviyor diye, bizim de kabak yemeğini sevmemiz gerekmez.

Bizi bağlayıcı olan ve asıl uyulması gereken O’nun peygamberlik boyutudur. Ne var ki peygamberlik boyutu, bağlılarınca doğru değerlendirilmediğinden sünnet de yanlış anlaşılmaktadır. Öncelikle ifade edelim ki, Peygamber ( sav), ne Allah’a, ne de O’nun gönderdiği dine ortak olmadığı gibi, kendiliğinden din adına hüküm koyan da değildir.

O, sadece konulmuş olan hükümleri açıklayan, bildiren ve uygulayandır, insanları kendine değil, Allah’a çağırandır. Hüküm koyucu yalnız Allah’tır.

Kimi ayetlerde, Peygambere itaat etmemizi isteyen Allah bu itaat emri ile peygamlerlerin şahsen söyledikleri sözlere değil, vahye ait hükümleri açıklayan sözlerine itaat etmemizi kastetmektedir:

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا (105

” Şüphesiz, Biz, Kitab’ı sana, insanlar arasında, Allah’ın sana gönderdiği şekilde hükmetmen için hak ile gönderdik. Hainlerden taraf olma“ (4 Nisa-105).

Peygambere tabi olmak demek, o’nun kendisine değil, O’nun şahsında (O’nun Kuran’a uyduğu gibi) Kur ana uymak demektir, Çünkü, O bir elçiydi ve insanları Allah’a çağırıyordu:

قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ (50)

“De ki: “Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” ” (6 En’am-50).

Peygamberliğin doğru anlaşılması için, Peygamberliği, Kur’anın bir bütün olarak ifade ettiği anlam içinde ele alarak ve bütün ayetleri göz önünde bulundurarak değerlendirme yapmak gerekir. Ve bunun için de önce ‘Peygamberlik nedir?‘ sorusuna doğru cevap verilmelidir.

Peygamberlik Nedir?

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (28)

“Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler. (34 Sebe-28).

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ (21) لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُسَيْطِرٍ (22)

“Onlara öğüt ver; zira sen ancak bir öğütçüsün. Yoksa sen onlara musallat olmuş bir zorlayıcı değilsin” (88 Gaşiye-21,22).

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلَّا مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (48)

“Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Kim iman edip kendini düzeltirse bilsin ki onlar ne korkar ne de üzülürler” (6 En’am-48).

Bu ayetlerde de açıkça görüldüğü gibi, “,” însanlara, kendilerine indirileni açıklamak için,,.” (Nahl-44) seçilen Peygamberimizi adeta açıklama yerine kendiliğinden “din” koyma gibi bir konuma getirmek ve buna da sünnet demek, Allah’ın dini yanında başka bir din icat etmektir.

Oysa sünnet başka bir din değil, Kur’an’ın pratize edilişidir. “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmayan.,.” (En’am-38) ve ”dininizi tamamladım” (Maîde-3) diyen Allah, elçisine de bunu açıklama görevini vermiştir. Kur’anın pratize edilişi olan sünnet, İslam’ın “olmazsa olmaz’ şartıdır.

Ancak, Kur’ an’ın özünü kavrayamayanlar aşağıda yazılı ayetleri delil göstererek sünneti Kur’an’ın açıklaması olarak değil, Peygamberin din adına koyduğu kurallar ve bu kurallara uymayı da Allah’ın emri olarak nitelendirmektedirler. Bu anlayış ile Tevhid inancı bozulmuş, bid’at ve hurafe sünnet ve hadis adı altında dîne sokulmuştur.

Boylece Kur’ana güç yetirmeyen şirk, sünnet/hadis postuna bürünerek İslamı can evinden vurmayı başarmıştır. Sürekli olarak Kendisi ile birlikte Rasulüne itaat etmemizi; Rasulü bize neyi uygun görmüşse, ona uymamızı, sakındırdıklarından sakınmamızı, aramızdaki ihtilafları Rasule götürmemizi, O’nun vereceği kararlara içtenlikle uymamızı isteyen Allah’ın, bu hükümleri sanki Rasulüne dinde kural koyma yetkisi vermiş gibi anlaşılmaktadır.

Oysa ki Allah kendisinden başka hiç bir varlığa, dinde hüküm koyma hakkı/yetkisi vermediğini, Kitab’ında çok açık birşekilde ortaya koymaktadır. Peygambere hüküm koymada yetkisi verme gibi görülen bu ayetler Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirildiklerinde, peygamberin hüküm koyma hakkına sahip olduğunu belirten ayetler değil, peygamberlik konumunu ifade etmektedirler.

Zira, Kitap ve Peygamberlik vahy bütünlüğünü oluşturan iki ayrı parçadır. Yoksa, hiçbirimize Allah’tan, doğrudan peygamberin Hz.Muhammed (sav) olduğunu, Kur’an’nın Allah tarafından Hz,Muhammed (sav)’e gönderildiğini bildiren özel bir haber/ayet gelmedi, Biz Allah’ı da, Kitab’ı da Peygamberin aracılığı ile biliyoruz.

Böyle olunca da elçilik, vahyin bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu özelliğinden dolayı da elçiye itaat etmek, vahyi onaylamanın bir gereğidir. Bu konumundan dolayı peygambere itaat etmek peygamberin kendisine değil, O’nun şahsında vahye uymaktır. Peygamberi onaylamadan getirdiklerini onaylamak mümkün değildir. Kur’an’ın bütünlüğü içinde peygamberliğin/sünnetin konumu bu olmasına karşılık, günümüz anlayışında peygamber Allah’a dinde ortak edilmiş bir konumdadır.
Bu genel değerlendirmeden sonra söz konusu ayetlerden anlaşılması gereken anlam üzerinde biraz durmakta yarar var:

مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ وَمَنْ تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا (80)

“Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilesin kir biz seni onlara bekçi göndermedik” (4 Nisa-80).

Bizce bu ayetten anlaşılması gereken gerçek şudur: Yüce Allah demektedir ki,

Peygamberin size bildirdiği hükümler var ya, onlar Benim tarafımdan ona bildirilen hükümlerdir (Kur’an’ın ayetleri dir). Siz o hükümlere uymakla, o’na değil Bana itaat etmiş olursunuz.
Onun açıkladıklarına / söylediklerine itaat etmezseniz, aslında Bana itaat etmemiş olursunuz. Çünkü, o hükümler Bana aittir. Onun için, siz, o’na uymakla Bana uymuş olursunuz, Ve o, yaptığı çağrıda sizi kendisine değil, sizin de, O’nun da Rabb’i olan Bana çağırmaktadır.

Gerçek bu iken, bu ayetten yola çıkarak peygamberi dinde hüküm sahibi olarak görmekse Kur’an’ı ve Peygamberi yanlış değerlendirmenin sonucudur.

Tevhidin bozulması, hurafe ve bid’atların dini kirletmesi, şirkin inancımızda ve hayatımızda yer etmesi konusunda, peygamberlik ve sünnet anlayışımızdaki yanlışlığın, büyük payı var.

İslam adına işlenen bu cinayetlere kim ki ortak olmak istemiyorsa, bu konudaki yanlış inancını Kur’an’a göre sorgulamalı ve dini Allah’a halis kılan Müslümanları da Sünneti inkar edenler olarak suçlamayı bir kenara bırakıp, sünneti doğru anlamaya çalışmalıdır.

Aslında sünnetin yanlış anlaşılmasından dolayı geldiğimiz noktayı anlamak için, günümüz Müslümanların yaşadığı İslam’a bakmamız yeterlidir. Küfür, İslam’ın üstünü öylesine örtmüş ki, hayatın temel dinamiklerinin, küfrün oluşturduğu anlayışa göre belirlenmesi bile önemsenmez olmuştur. Daha da kötüsü dinin, mevcut anlayışa uyan kısmı kabul edilmiş, uymayan kısmı ise ya reddedilmiş, ya da gerektiği gibi önemsenmeyerek hayattan dışlanmıştır.

Başka bîr ayette:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru sözü söyleyin ki Allah’ta amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse işte o büyük bir kazanç elde etmiş olur” (Ahzap -70,71)

buyurulınaktadır. Bu ayet, iman edenlere kurtuluşun yolunu göstermektedir.

Nedir o yol? Allah’a ve Rasulüne itaat etmek ve bu yolun dışında kurtuluşa götürdüğünü iddia eden bütün yolları reddetmektir.Diğer bir ifade ile Allah’a ve Peygamberine uymadıkça, kurtuluşa ermek mümkün değildir. Allah’a ve peygamberine tabi olmayı ise Allah’ın koyduğu hükümler ve Peygamberin koyduğu hükümler olarak ikiye ayırıp, her birine ayrı ayrı uymak olarak anlaşılmamalıdır.

Geleneksel kültürümüzde yer etmiş ve islam’a mal olmuş anlayışla bu ayete anlam verdiğimiz zaman kurtuluşa götüren iki yol vardır: Kurallarını Allah’ın koyduğu yol ile, kurallarını peygamberin koyduğu yol. îki ayrı hüküm koyucu !!

Bu, Allah’a eş koşmak değil midir? Denilebilinir ki, Peygamber kendi adına koyduğu kurallarda tamamen vahye dayanmaktaydı. Böyle olunca da bu kurallara uymak demek, Kur’an’a uymak demektir. İşte bir çoğumuzun yanıldığı ve çelişkiye düştüğü nokta burasıdır. Bu görüşü doğru sayarsak, Peygamberi Allah’ın dinine ortak kabul etmiş sayılacağımızdan,Tevhidi İnancı bozmuş oluruz. Ayrıca dinin bir bölümü olduğuna inanılan ve Peygamberce konulduğu iddia edilen kurallar, Kur’an gibi korunmaya alınmadığından, dinin bir kısmı (Peygambere ait olanı) zamanla tahrif olduğundan, bir kısmı tahrif olmuş bir dine nasıl hak din denilebilir? Çünkü Allah yalnızca kendi Kitabını korumuştur.

Şayet peygamberin kendi adına ayrıca koyduğu iddia edilen kurallar dinîn bir parçası olsaydı, Kur’an gibi koruma altına alınması gerekmez miydi? Kaldı ki Peygamber ashabına (arkadaşlarına) kendisine ait olan sözlerin yazılmasını, vahy ile karıştırılmasın diye yasaklamıştır, bu konu ile ilgili hadisler bölümünü mutlaka okuyun.

Zaten Peygamberimizin’de en korktugu olaylardan biride diğer ümmet’lerin peygamberlerini uçurdukları gibi kendisinide bu ummetin sevme adına onu uçurmasından korkuyordu.

Önceki ümmetlerin dinlerinden sapmalarının nedenlerinden olarak, onların Peygamberlerinin sözlerini vahye karıştırmış olmalarını göstermiştir. Peygambere itaat etmekten de” O’nun verdiğini almaktan da, yasakladıklarından sakınmaktan da maksat, O’nun kendisine değil. O’nun tarafından açıklanan ayetlere uymaktır.

Çünkü, o bize ayetleri/ vahyi getiriyordu. Getirdiği ayetler, bizim uymamız ve sakınmamız gereken şeyleri bildiriyordu. Peygambere itaat etmek demek, bu ayetlerin hükmüne uymak demektir. Nasıl kî Müslümanların dinine uyun dediğimiz zaman, Allah’ın dinine uyun demiş oluyorsak, Resule itaat edin emri de vahye uyun demektir, Allah’ın dini de desek, peygamberin dini de desek, Müslümanların dini de desek netice de aynı şeyi üç değişik şekilde ifade etmiş oluruz. İşte, “Allah’a ve peygambere itaat etmek“ sözü de bu anlamda kullanılmıştır. Peygambere itaat edin sözünden Peygamberin şahsına ait olan değil, Allah’a ait olan anlaşılmalıdır.

Tekrarlarsak, Peygamber din adına kural koyucu değil, dinin kurallarını pratize edendir. ‘Peygamberi sünnet’ te Kur’an’ı yaşayış biçimidir. Bu boyutu ile peygambere uymadan islam yaşanamaz. Çünkü, sünnet Kuran’in hayata aktarılış biçimidir.
Peygamber din adına kural koysun diye değil, insanlara Allah’ın dinini açıklasın ve onlara örnek olsun diye seçilmiştir.

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ (44) لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (45)

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ (46) فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ (47)

“Eğer (Muhammed) bizim hakkımızda sözler uydurmuş olsaydı( Eğer o kendi sözlerini vahiymiş gibi sunmaya kalkışsaydı), onu kıskıvrak yakalar, sonra da şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu kurtaramazdınız!” (69 Hakka 44,45,46,47).

قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنْ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِي السُّوءُ إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (188)

“De ki, ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim. ( 7Araf - 188)

وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِمْ بِآيَةٍ قَالُوا لَوْلَا اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (203)

“Onlara bir ayet getirmediğin zaman: ”kendin bir tane uydursaydın ya” derler. De ki: “Ben ancak, Rabbimden bana vahy olunana uymaktayım. Bu iman eden kimseler için Rabbinizden gelen basiretler, bir hidayet ve rahmettir” (7 Araf- 203).

 

 

Şefaat Etme Hakkı Var mıdır?

Şefaat terim olarak, bir kimsenin bağışlanmasını dilemek yardım etmek, bir kimseden, başkasına yardımcı olması için aracı olmak başkasının işini görmek için aracılık yapmak, suçlunun affı için aracılık etmek veya günahı olan kimsenin bağışlanması için Allah’la kul arasında aracılık yapmak anlamlarına gelmektedir.

Geleneksel kültürümüzde ise, Peygamberlerin, evliyanın ve kimi seçkin kimselerin, günahkar ve muhtaç olan kulların günahlarının bağışlanması için aracılık yapacakları ve Allah’ın da bu aracıların hatırına, günahkârların günahını bağışlaması olarak bilinmektedir.

Bu, aynı zamanda, Allah’ın değer verdiği kuluna bir ikramı, günahkâr kuluna da rahmetidir. Bu anlayışa göre, Allah, hesap günü peygamberlerine ve iyi/seçkin kullarına, günahı olan kimselerin bağışlanması için yetki verecek, onlar da uygun gördükleri kimselerin günahlarının bağışlanmasına ve cennete girmesine aracı (şefaatçi) olacaklardır.

Diğer islamı kavramlarda olduğu gibi, şefaat kavramına da gerçek anlamından başka anlamlar yüklenilerek, Müslümanların inançlarında büyük sapmalara neden olunmuştur. Şefaat kavramının yanlış anlaşılması neticesinde, insanların çoğu, seçkin (!) takva sahibi ve Allah’ın yanında yeri olduğu söylenen veya sanılan kimselere, hesap gününde kendilerine şefaat edecekler diye yönelmektedirler.

Bu da onların aldatılmalarına, uyutulmalarına ve sömürülmelerine neden olmaktadır. Şefaat, Kur’an bütünlüğü içinde yer almış, o bütünün bir parçasıdır. Böyle olduğu için de, Kur’an bütünlüğü içinde ele alınıp, Kur’an’ın ruhuna uygun bir tanım yapılacağına, Kur’an’ın bütünlüğüne ve özüne ters, gerçeklere aykırı bir tanımlama yapılmıştır.

Büyük bir çoğunluk, Kuran gerçeğine aykırı bu tanıma göre inancını şekillendirdiğinden, hesap günü yardımını umdukları (şefaat edeceklerine inandıkları) kimselere muhtaç oldukları inancıyla, onlara sığınmakta ve bu kurtancılara yönelmekte sıkı bir bağlılıkla bağlanarak Allah’a yaptıkları kulluktan daha fazla kulluk eder hale gelmektedirler.

Diğer yandan da, nasıl olsa “Peygamber bütün ümmetine şefaat ederek, bağışlanmalarını sağlayacaktır” inancı, Müslümanlarca dinin temel anlayışı haline getirildiğinden, birçok kimse “nasıl olsa şefaat edilerek bağışlanacağım’ düşüncesi ile Allah’a gereğince kuluk etmeyi bırakıp, şeytanın adımlarına uymaktadır.

Ona göre, işlediği günahlardan dolayı göreceği cezadan, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olduğu için, Peygamber şefaat edecek ve kendisini kurtaracaktır, işte bu anlayışın sahipleri, dini yaşanan hayatın belirleyicisi olmaktan çıkarmış, kuru bir inanca dönüştürmüşlerdir.

Şefaat inancı, Mekke dönemi müşriklerinin çok önemseyip öne çıkardığı bir inançtı. Müşrikler, Peygamber(sav)’den gelen çağrıyı reddediyor, inandıkları ve ibadet etikleri ilahların (Lat, Uzza, Menat , .} kendilerine şefaatçi olacaklarına inanıyorlardı.

Allah ta onlara verdiği cevapta, şefaat etme hakkının kendisinde olduğunu ve O’ndan başka hiçbir varlığın böyle bir hakka sahip olmadığını ve şefaat etme hakkının ancak Allah tarafından verilebileceğini ki öyle bir hakkı da hiç kimseye vermediğini ortaya koyarak, onların bu beklentilerim boşa çıkarıyordu, şimdi efendim bu şefaat meselesinde Allahın müşriklere verdiği cevap idi yani ozamanlar Müslümanların şefaat diye bir sorunu bile yoktu .!!! müslümanlar Allahın ayeti ile müşriklere cevap veriyorlardı.ne diyorlardı… şefaat yoktur…!!!!!!! Sizi ancak Allah kurtaracak gelin iman edin diyorlardı..onlarda hayır bu taptıklarımız bize şefaat edecek diyorlardı. Bu şefaat dialoğu böyle başladı. “
Dilediğine şefaat etme hakkı verecektir” ifadesi şu anlama gelmekteydi:
“Ey mürşrikler! Hiçbir varlık şefaat etme gücüne ve hakkına kendiliğinden sahip olamaz. Çünkü böyle bir hakkı vermek sadece benim elimdedir. Bu hakkı ancak ben dilediğime veririm. Ben vermedikten sonra sizin yöneldiklerinizin kendiliklerinden böye bu hakka sahib olamayacağını bilin, Ve bilin ki, Peygamber de dahil, şefaat etme hakkını hiçbir varlığa vermedim/’ Keza yüce Kuran:

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ (4)

Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O’nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (32 Secde - 4) diyerek bu gerçeği ifade etmektedir.


Yine Kur’an’a baktığımızda, iyi veya kötü, az veya çok kim ne yaptıysa karşılığını görecektir: ‘Kim zerre kadar iyilik işlemişse karşılığını görür.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (7)

وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَه (8)


Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.
Kim de zerre kadar kötülük işlemişse karşılığını görür
(99 zilzal 7,8)

Allahü taale şöyle buyurur:

وَاتَّقُوا يَوْمًا لاَ تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ هُمْ يُنْصَرُونَ (48)

Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının (2 Bakara 48);

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ (19)

“O gün kimsenin kimseye faydası dokunmaz. O gün hüküm bütünüyle Allah’ındır, (82 înfıtar 19)

Herkesin tek başına hesaba çekileceğini:

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (38)

“O gün herkes, yaptığının hesabını vermek için alıkolnur“(74 Müddesir. 38) ,

Tartıların kurulacağını, tartısı ağır gelenlerin cennetlik, hafif gelenlerin cehennemlik olduğunu:

فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ (6) فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ (7) وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ (8)

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ (9) وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ (10) نَارٌ حَامِيَةٌ (11)