Şefaat nedir ? Kim, kime şefaat eder ?
Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.
Şefaat: Güç ve yetki sahibi birinden başkalarını affetmesi ve hatalarını bağışlaması konusunda aracılık etmektir. Kur’an’da bu konu şöyle ele alınmaktadır.
“Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine fayda ve zarar vermekten uzak olan putlara taparlar: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır.” derler. Ey Muhammed de ki; Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz? Allah onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” (10/18)
Allah insanların düşünüp akletmesi için ayetleri şöyle açıklıyor:
“(Ey Muhammed!) De ki övgü Allah’adır. Seçtiği kullarına selam olsun.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa ona koştukları ortaklar mı?” (27/59)
“Gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmeyeceği güzel güzel bahçeleri meydana getiren kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Hayır onlar taptıklarını Allah’a eşit tutan bir topluluktur.” (27/60)
“Yeryüzünü yaratılanların yerleşmesi için elverişli kılan, aralarında ırmaklar meydana getiren, oraya sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına engel koyan kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Hayır onların çoğu akletmeyen bir kavimdir.” (27/61)
“Darda kalanın yalvardığı zaman kendisine karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Pek az düşünüyorsunuz.” (27/62)
Karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kimdir? Allah’ın yanında başka bir tanrı mı? Allah onların koştuğu eşlerden yücedir.” (27/63)
“Yaratmaya başlayan sonra da onu tekrar edecek olan, size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? De ki eğer doğru sözlü iseniz açık delilinizi getirin.” (27/64)
Kur’an müşriklerinin bu iddialarını temelinden reddetmiştir. Böyle bir gücün kimsede bulunmadığını, mülkünde tasarrufuna ortaklar yaratmadığını, bu anlayışın büyük bir zulüm olup asla bağışlanamayacağını bildirmiştir.
Allah kendi mülkünde böyle birşeyi kimsenin yapma hakkı ve gücü olmadığını, eğer böyle bir şey olacaksa ancak kendi izniyle olabileceğini böyle bir izni ise kimseye vermediğini, Allah kullarını şirkten sakındırırken kendisi kendine ortaklar edinerek mülkünde hükümranlığını paylaşmadığını bu yetkinin tamamen kendisine ait olduğunu şu ifadelerle beyan ediyor:
“De ki şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (39/44)
“(Allah’ım!) Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ulaştır. Kendisine nimet verdiğin (peygamberlerin) yoluna, Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.” (1/5-7)
Kur’an o günün müşriklerine ait olan bu anlayışı reddetmesine rağmen; zamanla kurtlar kuzu postuna bürünerek bu düşünceyi müslümanların gündemine taşımışlar, istediklerini yapabilmek için de birtakım şahıs zaman ve mekanları kutsayarak onların yardımını istemeyi DİN’in emri gibi göstermeye çalışmışlardır. Allah’ın kullarından kendilerine yardımda bulunacak şefaatçiler icat etmişlerdir.
Allah’ın “sadece bana kulluk edeceksiniz ve sadece benden yardım isteyeceksiniz” hükmünü görmezlikten gelmişlerdir.
Allah hiçbir peygamberi kendisine ortak olsun diye göndermemiştir. Onların da asla böyle bir daveti olmamıştır.
Allah “Ey Meryem oğlu İsa sen mi? insanlara “Beni ve annemi iki ilah olarak benimseyin” dedin? demişti de. O da: “Haşa hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer söylemişsem sen onu bilirsin.. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben senin içinde olanı bilemem. Doğrusu gaybı bilen yalnız sensin” demiştir. (5/117)
“(Ey Muhammed) Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. Ondan başka sığınılacak birini de bulamazsın.” (18/27)
“(Ey Muhammed!) Seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” kitap verilenlere ve kitapsızlara “Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?” de. Eğer kendilerini Allah’a teslim ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını görmektedir.” (3/20)
Şefaat anlayışının zikredildiği ayetleri öncesi ve sonrası ile birlikte alarak sizlerin dikkatine sunuyoruz. İnanıyoruz ki akleden akıllar için yol birdir.
“Cennettekiler cehennemde bulunanlara uzaktan uzağa sorarlar; Sizi can yakıcı ateşe sokan nedir? Onlar da şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılmaz, yoksulu da doyurmazdık. Batıla dalanlarla dalardık, ceza gününü de yalanlardık. Sonunda ölüm bize gelip çattı. “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez. Durum böyle iken onlara ne oluyor ki aslandan kaçan yaban eşekleri gibi öğütten kaçıyorlar.” (74/40-51)
Burada Allah’tan başka şefaatçı edinenlerin hazin sonu sergilenmektedir. Dünyada, yolunda savaştıkları ilahları onları terketmiş şefaatlarını umdukları kimselerin ise hiç bir şeye kadir olmadıklarını görmüşlerdir.
“Yoksa insan her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır. Ahiret de dünya da Allah’ındır. Gökte nice melekler vardır ki Onların şefaatı Allah’ın razı olduğu ve dilediği kimseye izin vermedikçe hiçbir şeye yaramaz. Ahirete inanmayanlar meleklere dişilerin adlarını taktılar. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan gerçekten hiç bir şeyin ifadesi değildir.” (53/24-28)
Burada meleklerin şefaatını uman müşriklere bu işin yolunun Allah’tan geçtiğini, bu bilgilerinin de kendi zanları olduğunu, Allah’a rağmen kimsenin bir şeye sahip olamayacağını açıkça bildirerek; Zann’ın gerçekten birşey ifade etmediğini beyan ediyor.
“Allah’tan yana sorumluluk bilinci taşıyanları, onurlu konuklar olarak, o sınırsız rahmet sahibinin huzurunda topladığımız gün. Ve günaha gömülüp gitmiş olanları, sulamaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün. (bu günde, hayattayken) o sınırsız rahmet sahibiyle bir akitleşmesi olmayan kimse (Allah’ın) şefaatından bir pay alamayacaktır.” (19/85-87)
Hesap günü Allah’ın rahmetinden istifade etmek ve onun şefaatinden yararlanmak için dünyada iken Allah’la akitleşmiş olmak ve bu akide üzerinde iken Allah’a teslim olmak gerekmektedir. “Ey iman edenler! Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun ve müslüman olarak can verin.” (3/102) Aksi taktirde sizi hiç kimse kurtaramayacaktır.
“O gün insanlar asla kaçamayacakları bir davetçiye uyarlar. Rahman’ın hürmetine sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir ses duyamazsın. O gün şefaatın bir faydası yoktur. Ancak Allah’ın izin verdiği kimseye razı olduğu sözün faydası olacaktır. O (Allah), insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.” (20/108-110)
Burada sahte şefaatçıların şefaatinden bahsedilmektedir. “Onların geleceğini ve geçmişini Allah bilirken” Onların ilmi bunu kapsayamaz” denilen kimseler şefaati beklenenlerdir. Bu kimselerin ise bunu yapmaya güçleri yoktur. Allah onların konuşmalarına bile izin vermez.
İşte bunların herhangi bir fayda ve zarara kadir olmadıkları beyan edilirken, Allah’ın razı olduğu söz ki bu söz: İbn Abbas’a göre “La ilahe illallah”dır. Bu sözü söyleyerek dünyada müslüman olan ve bu hal üzere Rabbı’na kavuşanı bu sözle yapılan akitleşme kurtaracaktır.
“De ki: “Allah’tan başka ilahi güçlere sahip olduğunu) zannetiğiniz (varlıkları) çağırın. (Aslında) Onların yerde ve gökte zerre kadar güçleri yoktur.. Ne buraların yönetiminden bir pay sahibidirler ne de Allah onlar arasından kendisine bir yardımcı (seçmiştir).
Allah katında kendisine izin verdikleri dışında hiç kimsenin şefaatı fayda vermez. Kalplerinden (son saatin) korkusu atılınca onlar (o yeniden dirilenler birbirlerine dönüp) soracak:
“Rabbiniz sizin için neye karar verdi?” Ötekiler “Doğru ve hak edilmiş olana” O, yücedir ve büyüktür!” diye cevap verecekler. (34/22-23)
Burada “Doğru ve hak edilmiş olan” nedir? diye sorduğumuzda “insan için kendi amelinden başka birşey olmayacak” (53/39) ayeti bize gerekli cevabı vermektedir. Allah insanın kurtuluşunu, Allah’a şirksiz ahirete şeksiz bir iman ve peşinden de salih amel sahibi olmaya bağlamıştır. (2/62)
Buraya kadar şefaatin olacağını ileri sürenlerin delil olarak almış oldukları ayetleri görüşlerinize kısa değerlendirmemizle sunmaya çalıştık. Bundan sonraki ayetler ise, şefaatin olmayacağını savunanların dayandığı delillerdir.
Allah kitabı tanıtırken: “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Şayet o Allah’dan başkasından olsaydı, onda çok çelişkiler bulurlardı.” (4/82) buyuruyor. Bu nedenle hesap günü insanların genel kabulü olan türden bir şefaatin olmayacağını açıkça ifade eden ayetlerin beyanına bakarak; izin verme ifadesinin doğru anlaşılmadığı ortaya çıkıyor. Sanki Allah böyle bir izin verecek şeklinde anlaşılıyor. Burada mülkünde, hükümranlığında, yaratmasında ve yargılamasında hiç bir ortak tanımayanın, izni olmadan bunun mümkün olmayacağını beyan için böyle bir ifade kullanılıyor. Her hangi bir kimseye böyle bir izin verileceğinden değil. Kullarını bağışlamaya da azabetmeye de kadir olan ancak Allah’dır. Bu hakkı kimseye vermiyor.
“Kıyamet koptuğu gün suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklardan da kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmaz ve onlar ortaklarını inkar ederler.” (30/12) Bu ayet müşrikler için şefaatin olmayacağını beyan ediyor.
“Ey İsrailoğulları! size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Kimsenin kimse namına birşey ödeyemeyeceği, hiçkimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin fayda sağlamayacağı ve onların yardım da görmeyeceği günden korunun.” (2/122-123) Bu ayetler muhatap alınarak yapılıyor. Aynı surenin 254. ayetinde tüm iman edenlere hitap edilerek şöyle uyarılıyor.
“Ey iman edenler! İçinde alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı bir gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkar edenler zalimlerdir.” (2/254)
Bu gün insanların hesaba çekildiği ve haklarında hüküm verildiği gündür. Bu günde insanı kurtaracak olan “infak” kelimesiyle ifade edilen salih ameller olduğu açıkça görülmektedir ki bu kişinin kendi gayretiyle Allah için yaptıklarıdır. 34-23’de ifade edilen “Rabbiniz ne söyledi” sorusuna “Hakkı – Gerçeği – Hak edileni ve gerçek olanı” söyledi ifadesinde beyan edilen insanların kendi yaptığı ile hesaba çekileceğinin kastedildiğini anladığımız takdirde bu iki ayet arasındaki çelişki gibi görülen birinci meselenin halledilmiş olacağı kanaatindeyiz.
İkinci mesele ise insanların hesaba çekildiği gün şefaatin olup olmama meselesidir.
34/22’de Allah’ın mülkünde ortak edinmediğinden bahsederken takip eden ayette birtakım şefaatçılara izin verileceğini ifade eden bir anlam verildiğini görüyoruz. Bunca muhkem ve mübeyyen ayetin şefaatin olmayacağını açıklamasına rağmen bunun izahı mümkün görünmüyor.
Burada bir meallendirme hatasının olduğuna inanıyoruz. Allah kitabının çelişkiden beri olduğunu beyan ettiğine göre, çelişki meallendirmede ve anlamada olabilir diye düşünüyoruz. Bu ayeti şöyle meallendirecek olursak:
“Onun katında şefaatin hiçbir faydası yoktur. Ancak izniyle kalplerinden (baaşsgününün) korkusunu giderdiği kimseler birbirine sorarlar; “Rabbiniz ne söyledi?” “Hakkı-Gerçeği söyledi, o yücedir, büyüktür.” derler.” (34/23)
Burada söylenen gerçek birilerine “şefaat izni verme” değil de diğer ayetlerde de ifade edilen “insanı yaptıklarıyla hesaba çekeceğini, kendi gayretinin karşılığını göreceğini, rahmetiyle yargılayacağını” söylediğini kabul etmek bu konudaki onlarca ayetin ruhuna uygun olacaktır.
“Her nefis kazancına karşı rehindir.” (74/38)
“Her insan için ancak kendi çabası vardır.” (53/39)
“Biz herkesi ancak gücü oranında yükümlü tutarız. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (23/62) hükmüne de uygun olacağını düşünüyoruz.
“Andolsun ki biz onlara bir kitap getirdik, inanan bir millet için yol gösterici ve rahmet olarak, onu bilgiyle uzun uzun açıkladık.
Kitabın haber verdiği sonuçtan başka haber mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar: “Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek var mı ki şefaat etsin. Yahut geriye döndürülsek de işlediğimizden başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir. Uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.” (3/52-53)
“Doğrusu Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa hükmeden Allah’tır. Onun izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Ona kulluk edin. O’ndan yardım isteyin, O’ndan şefaat isteyin! Nasihat dinlemez misiniz?” (10/03)
“O gün dostun dosta faydası olmaz. Onlar bir yardım da görmezler. Yalnız Allah’ın merhamet ettiği kimseler bunun dışında. (O rahmetiyle dilediğine dünyada da ahirette de yardım eder.) O şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” (44/41-42)
“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki; Onlar birşeye sahip olmadıkları ve birşeyi akledemedikleri halde mi şefaat edecekler? De ki; “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra ona döneceksiniz.” (39/43-44)
Buradaki “Hükümranlık” ifadesini dikkatlice okuyalım. Allah’tan başkasından şefaat beklemek, onun hükümranlığına müdahale etmek ve ona şirk koşmak anlamına geldiğini görürüz.
“Kıyamet koptuğu gün, suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklarından da hiçbir şefaatçi çıkmaz. Onlar da ortaklarını inkar ederler.” (30/12)
“Kimsenin kimseye birşey ödemeyeceği, hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve yardım da görülmeyeceği günden korunun.” (12/48)
“Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Ondan başka bir dost ve şefaatcileri yoktur. Umulur ki Allah’tan sakınırlar.” (6/51)
“Ey iman edenler! Alış verişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarfedin. İnkar edenler zalimlerdir. (bunu böyle kabul etmeyenler kendilerine zulmetmiş olurlar.)
Allah, kendisinden başka ilah olmayan, her bakımdan eşsiz ve benzersiz olandır. Daima diri ve yaratıklarını gözetmektedir. Onu asla uyku ve uyuklama tutmaz. Gökte ve yerde ne varsa hepsi onundur. Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Onlar onun ilminden dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hükümranlığı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların gözetilmesi ona asla zor gelmez. O, yücedir büyüktür.” (2/254-255)
Bu iki ayettn birincisi mücmel ikincisi ise mübeyyendir. Niçin şefaatin olmayacağını beyan ediyor. Allah zatıyla ilgili bilgi veriyor:
Benden başka ilah yoktur. Gerçek bir hayat sahibiyim. Bütün yarattıklarımı daima gözetmekteyim. (Onları yaratma, yaşatma, öldürme, diriltme, her türlü ihtiyaçlarına cevap verme, her hareketlerinden de haberdar olma konusunda hiç noksanlığımız söz konusu değildir.) Uyku ve uyuklama gibi ihtiyaçlardan beriyim. (Bütün yarattıklarımı her an ne yapmakta ve neye yapmamakta olduklarını; görür, bilir ve işitirim.) Göklerde ve yerde olanların hepsi benimdir. (Mülkünde asla ortağım yoktur, kimseye tasarruf yetkisi de vermedim.) Biz bütün mahlukatımızın yaptıklarını da yapacaklarını da biliriz. (Şefaatını bekledikleriniz ise) Bizim ilmimizden bildirdiğimizden başka hiç bir şeyi bilemezler. (Bizim bilgilendirdiğimiz kimselerin bilgisine muhtaç mıyız ki onlardan bilmediğimiz bir konuda bilgi alalım? Biz mahlukatımızdan habersizken onlar haberdar mı oldular da noksanlığımızı ikmal edelim? Yoksa onları mülkümüze ortak ettik de bunun gereğini mi yerine getireceğiz? Yahut bizim ulaşamadığımız bir yeri onlara mı devrettik? Asla! Bizim hükümranlığımız gökleri ve yeri kuşatmaktadır. (Zaman, mekan ve yarattıklarımız açısından hiç birisi kürsümüzün dışında değildir.) Onları koruyup gözetmek bize asla zor gelmez çünkü en yüce ve en büyük olan sadece biziz. (Zeval bulmayan hükümranlık, sınır çizilmeyen güç ve kudret, tükenmeyen hazineler ancak bizimdir.)
Bütün bu nedenlerden dolayıdır ki “Sadece bana ibadet edeceksiniz ve sadece benden yardım isteyeceksiniz.” “Vahidil kahhar olan benim” buyuruyor.


11 Eylül 2007 - 23:20
1. hasan ercan Diyor:
30 Jul 2007 1:58 pm e
Kaç çeşit şefaat vardır?
Kabirden önce, Resûlullah üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde elinde livâ-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün inananlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce peygamberlerden Âdem, sonra Nûh, sonra İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’ya gidip, hesâba başlanması için şefâ’at etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefâ’at edemeyecekler, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Önce, onun ümmeti, Sırât’tan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün peygamberler şefâ’at edecektir. (Buhârî)
Peygamber efendimizin şefâ’ati şöyle olacak:
1- Makâm-ı Mahmûd şefâ’atı ile, herkesi mahşerde beklemek azâbından kurtaracak.
2- Çok kimseyi hesapsız Cennete sokacak.
3- Azâb çekmesi lâzım olan mü’minleri azâbdan kurtaracak.
4- Günâhı çok olan mü’minleri Cehennemden çıkaracak.
5- Sevâbla günâhı eşit olup, A’râf’ta bekliyenlerin Cennete gitmelerine şefâ’at edecek.
6- Cennette olanların derecelerinin yükselmesine şefâ’at edecek. Şefâ’at ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefâ’atleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, suâlsiz Cennete girecektir.
Şefâ’at beş türlüdür
1- Mahşer yerinde, çok uzun beklemekten usanan günâhkârlar, feryad ederek, hesâbın bir ân önce yapılmasını isteyecekler. Bunun için şefâ’at olunacak.
2- Suâlin ve hesâbın kolay ve çabuk olması için, şefâ’at edilecek.
3- Günâhı çok olan mü’minlerin, Sırât’tan Cehenneme düşmemeleri için şefâ’at olunacak.
4- Günâhı çok mü’minleri Cehennemden çıkarmak için şefâ’at olunacak.
5- Cennette sayısız ni’metler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, sekiz derecesi vardır. Herkesin derecesi, makâmına, îmânına ve ameline göre olacak. Cennettekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şefâ’at olunacaktır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: (Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefâ’atçı olmasaydı, bu ümmetin günâhları kendilerini helâk ederdi. Bu ümmetin günâhları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. 99 rahmetini, sanki bu günâhkâr ümmet için ayırmıştır. İkrâm, ihsân, günâhkârlar içindir. Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefâ’atçileri olan Peygamberleri, peygamberlerin en üstünü oldu. Furkân sûresi, 70. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın, günâhlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur.) buyuruldu.) [C.2, m.3]
2. hasan ercan Diyor:
30 Jul 2007 2:04 pm e
Mürşidi Kamilin Şefaati
Şefaat konusunda çokça şeyler söylenmekte ve yazılmaktadır. İnsanların kurtuluşuna vesile olması için Allah (CC) Hz.leri’nin bazı seçkin kullarına [Peygamberler (AS), Mürşid-i Kamiller (RA)] müsade etmesi, O’nun (CC) kudreti dışında bir şey midir? O (CC) dilerse, herşey olur. O’nun (CC) sadece dilemesi, olmasını istediklerinin olması için yeter…
Yüce Allah (cc) Hz.leri buyuruyor: “Allah (CC) katında, (ahirette Allah’ın (CC) kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet (şefaat edenle şefaat olunanları) kalblerinden (şefaate izin verilmekle) korku giderildiği zaman ‘Rabbiniz (CC) (şefaat hakkında) ne buyurdu?’ derler. Şefaat edecekler de, ‘Allah (CC) hakkı söyledi, (razı olduğu kimseler için şefaata izin verdi)’ derler. O (CC) her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.”[1]
Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor Rabbül Alemin (CC): “Rahman’ın (CC) katında bir ahd (iman edip söz ve izin) almış olan kimseden başkaları şefaat etmeye sahip olamayacaklardır.”[2]
Ve yine buyurdu ki: “O’nun (CC) rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat edemezler. Hepsi O’nun (CC) korkusundan titrerler.”[3]
Aziz müslüman kardeşim! Yüce Allah (CC) Hz.leri bu Ayet-i Kerime’lerinde beyan eylediği gibi, ebedi alemde O’nun (CC) müsaade eylediği Evliya İzam’ı Şefaat edeceklerdir. Şefaat etmeleri yine Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin müsaadesiyle olacaktır. İnkar edenler, imandan yoksun olur. Çünki Ayet-i Kerimeleri inkar, küfürdür.
[1] Sebe S. A.23
[2] Meryem S. A.87
[3] El-Enbiya. S. A.28
3. hasan ercan Diyor:
30 Jul 2007 2:06 pm e
Tarikat Nedir?
Tarikat Arapçada yol demektir. Kur’an-ı Kerim’de tasavvuf terimi olarak tarikat, Allah (CC) Hz.leri’ne varma gayesini güdenlerin izledikleri özel tarz ve yol demektir. Fıkhi alanın temsilcilerine verilen geleneksel ad “Fakih”, tasavvufi alandakilere verilen ad “Şeyh”, “Mürşid”, “Pir”, “Veli”, “Allah (CC) eri”, “Allah (CC) dostu”, “Eren”, “Ermiş” denir.
İnsan ruhlar aleminden şu imtihan alemine gelip bir süre durup tekrar geldiği yere gidecek olan bir yolcudur. Allah (CC) Hz.leri’nden gelmiştir, yine Allah (CC) Hz.leri’ne gitmektedir. İnsanlara bu yolculuklarında rehberlik yapmak, yol göstermek için Yüce Allah (CC) Hz.leri Peygamberler (AS) göndermiştir. Hiç bir insan Peygamberi (AS) kendisine rehber edinmedikçe Allah (CC) Hz.leri’ne kavuşamayacaktır. Peygamberlerin (AS) son zinciri bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, insanları Allah (CC) Hz.leri’ne götürme vazifesini hayatında kendisi yapmış, vefatıyla da bu vazife, dinin özüne vakıf Peygamber (SAV) Efendimiz’in devamı, varisleri Evliya İzamı tarafından yürütülegelmiştir. Çünkü Nebiler Nebisi (SAV) onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Alimler, Nebilerin varisleridir.”[1]
Bir müslüman Islamın farz emirlerini yapıyor ve haramlardan da kaçıyor. İşte böyle bir mü’min, Allah (CC) Hz.leri’ne daha fazla yaklaşmak ve münafıklığın alametinden kurtulmak, daha iyi bir mü’min olabilmek ve dünyada iken amalıktan, sağırlıktan kurtulup manevi alemleri ve ilahi tecellileri seyretmek ve aleme gönderiliş gayesini yerine getirebilmek istiyorsa, bu mü’min için bir okula kaydolmak ve bu okulda tahsil yapması gerekiyor. İşte bu okul Tasavvuf ve (tarikat) okuludur. Bu Tasavvuf ve Tarikat okulunda farzları edaya gayret edip haramlardan kaçmak, az yemek, fazla namaz, zikirde daim tefekkür gerekir. Tasavvuf, tarikat yolunda ise artık cehennem korkusu ve cennet arzusundan ziyade Allah (CC) Hz.leri ‘nin rızası, Allah (CC) Hz.leri’nin aşkı ve muhabbeti vardır. Bu yolda ilerleyen kişi, Allah (CC) Hz.leri tarafından daha fazla sevilir ve hatırlanır. Bu mertebelere mü’min, Tasavvuf (tarikat) sayesinde ulaşır.
Tasavvuf, kainatın her zerresinde Cenab-ı Hakk’ın (CC) kudretinin tecellisini görmektir. Sofi güneş gibidir. Herkes onun irfanından istifade eder. Tasavvuf, herkesin halini anlayabilmek, ferasetli olmaktır. Tasavvuf, içten inanarak ölünceye kadar o imanı muhafaza etmektir. Tasavvuf, Kur’an-ı Kerim’in ahkamını amelen tatbik etmek, emir ve yasakları bihakkın yerine getirmektir. Tasavvuf, kainattan haberdar olmaktır. Tasavvuf, halkı Hakk’a (CC) davet etmektir. Tasavvuf, herkesin imdadına koşmak, ihtiyaç sahibi olanların dertlerine derman olmaktır.
Tasavvuf, Allah (CC) Hz.leri’nden başkasına makam, mevki, mal, para, kadın vs. Nedeniyle kul olmayıp Kur’an’a ve Sünnet’e yapışmak, heva ve hevesleri bırakmaktır. Tasavvuf, Allah (CC) Hz.leri’nden başka kimseden bir şey ummamak, Allah (CC) Hz.leri’nin emirlerini yerine getirirken sabredip devam etmektir.
Tasavvuf, ihtirası bırakıp Hakk’ın (CC) verdiğine şükretmek, kendi isteklerini bırakıp Hakk’ın (CC) isteklerine (takdirine) razı olmaktır. Tasavvuf, tembelliği bırakıp çalışmaya devam etmektir. Hayalleri bırakıp tatbikata bakmak, uykuyu ve gafleti bırakıp ibadete devam etmektir.
Şeriat bir fetva, tasavvuf ise bir takva yoludur. Hiçbir zaman birbirinden ayrı değildir. Şeriatten kıl kadar ayrılan, tarikatten dağ kadar ayrılır. Şeriat ve tarikatın cahilleri birbiriyle daima mücadele halindedirler, alimleri ise daima sulh (barış) içindedirler.
Tasavvuf, temiz bir niyyet ve tam bir ihlas ile ilahi şeriatın iç ve dış bütün hükümlerini yerine getirmektir.
Tasavvuf aşk yoludur. Şüphesiz bu aşk yolu kolay bir yol değildir. Maksuda erişinceye kadar yolda birçok tehlikeleri aşmak, sıkıntılara uğramak zaruridir. Lakin bir defa o yolla Hakk’a (CC) eriştikten sonra, artık bütün müşküller, kubh, şer, ‘adem ortadan kalkar ve salih her tarafta Hakk’ı (CC) görür. Her şeyi Vücud-i Mutlak’da müstehlek gördükten ve ‘adem unsurunun yol edilmesinden sonra, kendisini de ondan ayırmadıktan sonra, salih için sa-adet-i mutlaka hasıl olmuştur. Bu yüzden, Hakk’ı (CC) hariçte arayanlara karşı Yunus’un (RA),
“Hak (CC) cihana dolandır, kimseler Hakk’ı (CC) bilmez.
Kendinden istesene, Ol senden ayrı olmaz”
demesi çok doğru bir sözdür. Çünkü bu fikre göre, yegane hakiki varlık olan ve her şey kendisiyle kaim bulunan Vücud-i Mutlak dahi vicdan da mün’akistir.
Mürşid, Mutasavvıfeye göre, insan- yani ‘adem unsuruna galebe çalarak Hakk’a (CC) varan İnsan-ı Kamil bu kadar mühim olursa, tabiidir ki en yüksek bilgi de ona ait olur. Mademki ilk işimiz Allah’ı (CC) bilmektir ve O’nu (CC) bilmek de kendimizi bilmekle olur, o halde en mühim ilim, daha doğrusu asıl ilimde insan sırlarını öğreten ilimdir. Bu da, ulemayı rüsumun bilgileri gibi kitapla olmaz, aşk yolu ile ve mürşid vasıtasiyle olur, yani tasavvuf ilmidir.
Saliki muhbbet ummanına gark eden sıfatlar şunlardır: Vermek, bağışlamak, cemal, kemal, fazilet. Bu sıfatların aklen ve naklen noksansız olarak kemal derecesinde bir tek olan Allah’da (CC) sabit olduğu muhakkaktır.
Ey talib ve aklı olan kimse! Tasavvuf (tarikat) hakkında ne söyleyenilir ki? Tasavvuf ehlinin kalbi, Allah (CC) Hz.leri’nden başka herşeyden temizlenmez ve başlangıcı, her an Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin zikrine dalmak, nihayeti ise büsbütün Fenafillah olmaktır. Gerçekte ise bu fena makamı tasavvufun başlangıcıdır. Fenafillah bu tasavvuf yolunda ilk adımdır. Tasavvuf yolundaki dervişler iki kısımdır. Bunlara mürid ve murad denir. Mürid, sadık olan talib demektir. Allah-ü (CC) Teala (CC) Hz.leri’nin sevgisi ile ve O’nun (CC) sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktır. Bilmediği ve anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Gözyaşları dinmez, geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah (CC) Hz.leri’nden korkar, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabır ve affeder. Her nefeste Allah (CC) Hz.leri’ni düşünür. Gafletle yaşamaz, bir kalbi incitmekten korkar. Murad edenler ise, uğraşmadan, yorulmadan Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yakınlık derecelerine ulaştırılırlar. Yüce Mevla (CC) bu hususta buyumuşturr ki: “Allah’ın (CC) İslam nuru ile kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü nursuz gibi midir? Elbette o Rabbi’nden (CC) bir hidayet üzeredir.”[2] Bu Ayet-i Kerimeye muhatab olan muradlar, güler yüzlü olurlar. Sıkıntılı hallerini göstermezler. Görünüşte insanlarla beraberdirler. İç yüzlerini ise insanlardan gizlerler. Kimse onların hallerini anlayamazlar. Yani onlar halk arasında Hak (CC) ile olurlar. Derviş olanlar, edebi idirler, edebi olmayanlar Vasılı İllellah olamaz. Yani “hiç bir edebsiz, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne kavuşamaz” buyuruldu.
4. hasan ercan Diyor:
30 Jul 2007 2:08 pm e
Tarikatı İnkar Etmenin Hükmü
Ebul Fadl İbni Kayserani, “Safvetül Tasavvuf” adlı eserini ne için yazdığını şöyle açıklamaktadır: “Tasavvuf ehli’nin yolunu inkar edenlerin halini uzun uzun düşündüm. Ve anladım ki, Sufilerin Tasavvuf yolunu inkar edenler iki gurupta toplanmış. Birincisi; cahillerdir. Cahile verilecek cevap duadan başka bir şey değildir. Diğer gurup ise, ilim ehli olup da, dinin sünnetleri ve adapları hakkında bilgileri az olanlar ve bu bilgileri asıllarını araştırmaya usullerini öğrenmeye ihtiyaç duymayanlardır. Bu gibi yarım alimler, din ilimlerinden Fıkıh ve Kelam’a, rey kıyas ve tefekküre ait bilgileri öğrenmeye ihtiyaç duymama cahilliğini gösterenlerdir. Selef-i Safilin bu ilimleri öğrendiler. Ve kendilerinden sonrakilere bildirdiler. Onlardan da bizlerden öncekiler aldılar. Bunların bütün maksadı Ehl-i Suffa’ya (RA) Resulüllah (SAV) Efendimiz’in sünneti, ahlakı, efali (işleri) ve adabı (edepleri) ile benzemek idi. Şayet Tasavvuf ehlini inkar edenler bunları bilselerdi, onların maksadının Selef-i Safilin’in maksadı olduğunu anlarlar idi. Böylece o mübarek insanlara dil uzatmaktan sakınırlardı. Ehl-i Tasavvufa dil uzatanların uygunsuz hal ve sözlerini gördükten sonra sufilerin hal hareket ve edeplerine Hadis-i Şerif’lerden, Ayet-i Kerime’lerden delil göstererek bu kitaba yazdık. Bu güne kadar Ehl-i Tasavvuf üzerine, Abdurrahman Sülemi’nin “Hılyetül Evliya”sı gibi kitaplar yazılmıştır.[1]
5. hasan ercan Diyor:
30 Jul 2007 2:11 pm e
Ayetlerle Tarikat
Sonsuzluk Nebisi’nin (SAV) öteler ve yükseklikler alemine ait miracı değil, bu o has ismiyle tek ve mutlak miraç, bir de Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin her mümin kuluna her iman sahibine açık bıraktığı bir yol var ki, o da Allah (CC) Hz.leri’ne erme yolu “Tasavvuf YoluTarikat”. Kısaca ifade edecek olursak erenlerin nurlu yolu. Hem öyle bir yol ki, nice mana erleri bu yoldan yürümüş ve nur denizinin hakikat sahiline ermişlerdir. Bu hususta Yüce Allah (CC) Hz.leri buyurur: “Ey insanlar! Sizden her bir Peygamber (AS) için, bir şeriat ve bir yol tayin ettik.”[1] Ayet-i Kerimesi ile vacib olmuştur. Burada “minhac”, “Münevver bir yol” demektir. Hak Teala (CC) Hz.leri kıyamet gününde kullarına sual buyuracak diyecek ki: “Ey kulum! Benim böyle bir emrim var idi. Sen aradın mı?” “Aradım ama bulamadım.” derse ve mürşid de o zaman bulunmamış ise, Allah-ü Zülcelal (CC) Hz.leri’nin cevaptan mülzem olması lazım gelir. Halbuki Allah (CC) Hz.leri mülzem olur mu? Her zamanda irşadı halk için bir kulunu aleme ibraz buyurmuştur. Çünkü öyle olsa kulun vus’atı dışında bir teklif olacaktır. Eğer o kimse derse ki: “Ya Rabbi! Buldum ama kalbim sevmedi, teslim olamadım. Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri buyurur ki: “O kuluma başka kullarım tabi olmamış mı idi?” Tevatüren onun mürşid olduğu malum değil miydi? Madem ki hakkında tevatür var idi, senin de şer’an kabulün lazım gelirdi diyecek ve o kul azaptan kurtulamayacaktır.
Turuk-i Aliyyenin esas itibariyle hepsi birdir, muhammediyyedir. Ulu Mevlamız (CC) şöyle buyuruyor: “(…) Allah (CC) ancak takva sahiplerinden kabul eder (…)”[2]
Bu yolda Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü’nden (SAV) başlayıp en son veliye binlerce mürşidi kamil ve nice nişansız Allah (CC) Hz.leri’nin dostları devam edegelmiştir.
Şunu da tesbit edelim. Önce iman olmadıkça hiçbir oluş yok. Evvela Şeriat, daha sonra Tarikat (gidilen yol), derununda marifet, peşinden de hakikat gelir. Tek kelime ile Tasavvuf dediğimiz güneş yol, günümüzde gönlü kan yuvası haline gelmiş nice irfan öksüzleri var ki, Tasavvufun (Tarikatın) dine sonradan girdiğini sanırlar. Gerçek şudur. Şeriat (Allah’ın cc. tüm emirleri) O’nun (SAV) Alemlerin Fahri Ebedisi Nebiler Nebisi’nin (SAV) zahiri, Tasavvuf ta batınıdır. Bu hususta Yüce Mevla (CC) şöyle buyuruyor: “O (CC), (herşeyden önce mevcut olan) Evvel’dir ve (her şey helak olduktan sonra geriye kalacak) ahirdir (Varlığı sayısız delillerle) zahirdir ve (akılların idrak edemeyeceği zatı ise) batındır. O herşeyi bilendir.”[3] Ayet-i Kerimesi ile Şer-i Şerife muvafık ve mutabık olarak Tarikat, Hakikat ve Marifet beyan olundu.
Şüphe yok ki, bu sürede zikrolunanlar da, temiz bir kalbi olan veya can kulağı ile dinleyen kimseler için bir ihtar ve ibret dersi vardır. Kaf Suresi’nin 37. Ayet-i Kerimesinin işareti, basiret ve insaf ehline kafi gelecektir.
Tarik-i Müstakim’de susayan aşıkı sadıkları suvararak mizaçlarında ilahi feyzin temiz ve güzel kokusu, kıyamete kadar baki kalsa gerektir.
“Onlara mühürlü saf ve halis şaraptan içirilir ki, sonu misk gibi kokar, O halde, rağbet edenler bu nimetlere ermeye rağbet etsinler. Katkısı da tesnimdendir ve tesnim öyle bir pınardır ki, ondan yalnız Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yakın olanlar içerler.”[4] Ayet-i Kerimesi’nin işaretince, sülüklerin başlangıcından sonuna kadar ve sülukun sonundan mertebeleri tekmil edinceye kadar her tarikte, Mürşide ve Müride lazım olan usul ve kaidelerine göre tarikatı aliyyeyi Muhammediyyede daim olup Hakk’a vasıl olmak gerekmektedir. Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü (SAV) bu yolu asrı saadetinde ilmin kapısı ve kapıcısı İmam-ı Ali (KV) Hz.leri ile açtı ve bütün tariklerin en eskisi Siret-i Ahmediyye’nin ekmeli olduğu bu Tarikat-ı Aliyyeyi Kadiriyye-i Kübra, manevi feyizlerde sonsuz bir deniz ve irşadda yüksek himmeti gün gibi ayandır. Bu feyizler denizler denizinin her katresinden nice aşikanı kiram ve asfıya-i tezil ihtiram Allah (CC) Hz.leri’ne vasıl olmuş, Mertebe-i Velayete nail olup Mevlayı bulmuşlardır. Ve Tarikatı Aliyye-i Kadiriyye-i Kübra’dan zuhur eden kamil veliler, Nebiler Nebisi’nden (SAV) İmam-ı Ali (KV) Hz.leri’nden, Gavsulazam Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’ne, Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’nden Hak Halili (KSA) Hz.leri’ne, O’ndan da Hacı Halil (RA) Hz.leri’ne kadar bizim tarikat silsilemiz gelmiş ve kıyamete kadar devam edecektir. Ne mutlu o kişiye ki, bu nurlu nasibini alıp ebediyyete imanı kamil sınıfında gitmek için gayret eder.
Ey yolcu! Malumun olsun ki, mertebeler, makamlar ancak kamil bir mürşidin eli ile tevbe edip telkini tarikat almak ile hasıl olur ve Cenab-ı Hak (CC) Hz.leri’ni canı gönülden (dil ile, gönül ile ve bütün azalar ile) zikretmekle hasıl olur. Yüce Mevlamız buyurur ki: “Allah’tan (CC) korkun, Allah (CC) size ilim öğretiyor. Allah (CC) her şeyi kemali ile bilicidir.”[5] Ayet-i Kerimesi takvası olanlara Cenab-ı Hakk’ın (CC) ilmi ihsan edeceğini gösterir. Buradaki ilimden murad, ilmi Ledünnidir. Medresede tahsil edenlere bildirir demek değildir. İbadet ve taatten mahrum olduğu halde teessüf ve teessür etmeyen kimsenin kalbi ölmüştür. Tarika dahil olan bir kimse ilmini, amelini, ahlaki halini düzeltmeye muvaffak olamazsa tarikattan istifade edemez ve edememiştir. Tarikata intisap eden kimse mutlaka bir sıcaklık hissetmelidir. Çünkü hamama giren kimse sıcaklık hissetmezse hamamın evinden ne farkı olabilir?
Tasavvuf, bir müslümanın İslam Ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve Yüce Allah (CC) Hz.lerine gidilen yolları öğreten ilimdir. İnsanın manen yükselmesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de bunun enerji maddesi yani benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yani iman ile ibadet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani Tasavvuf (Tarikat) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun gayesi vardır. Birincisi imanın vicdanileşmesi yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Tasavvuf ile ele geçen bilgilere marifetlere ve hallere kavuşmak için önce imanı düzeltmek, islamiyetin emir ve yasaklarını öğrenip bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lazımdır. Zaten bunları yapmadıkça kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir.
Tasavvuf (Tarikat) bilgileri mürşidi kamiller tarafından öğrelilir. Mürşidi kamil yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirilebilen alimdir. Böyle olan alimlerin belli usullerle gösterdikleri bu yollara (tarikat) denilmiştir.
Gavsulazam Pir Abdulkadir Geylani (KSA) Hz.leri de büyük bir Mürşid-i Kamil olup onun insanları saadete kavuşturmak için Tasavvufta (tarikatta) takip ettiği usullere ve gösterdiği yolu “Kadiriyye Tarikatı”denilmiştir. Tarikatların çeşitli isimler alması başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri (müridleri) birbirlerini tanımak ve nıürşidleri ile tanınmak, öğünmek için bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir.[6]
[1] Maide S. A.48
[2] Maide S. A.27
[3] Hadid S. A.3
[4] Mutaffifin S. A.25-28
[5] Bakara S. A.222
[6] İslam Ans. C.7 S.203
6. Ali Aksoy Diyor:
31 Jul 2007 10:23 am e
Selam Hasan,
Ayetlere aslında olmayan yahut metinden mutlak olarak anlaşılamayan parantezli ilaveler yaparak, Allah’ın dininde olmayan şeyleri üretemezsiniz.
Sözün özünü Allah söylemiş,
“Ey iman edenler! Alış verişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarfedin. İnkar edenler zalimlerdir.” (Bakara,254)
Dikkat et, bu ayetin muhatabı ne müşriklerdir, ne de ehli kitap. Bu ayetin muhatabı “iman edenler” dir. Şimddi dikkat kesil de, ayet ne diyor bir daha oku.
Allah’ın dilediğine şefaat izni vereceğini söylemesi başka, Hz. Muhammed şu şu kişilere muhakkak şefaat edecektir demek başka. Bu söylediğine Kuran’dan delil getiremezsin. Dinini “bol bonuslu şefaat dini” haline getiren şey çoğunluğu muhtemelen uydurma olan ve “hadis” adı altında Peygamberimize fatura edilen sözlerdir ki, Peygamberimiz de bunların uydurduklarından uzaktır.
Mahşerde herkesin işi Allah’a aittir. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Dilediği kimse için şefaat izni verir, dilediği kimse için vermez. Kuran bu hususta hiç bir “sınıflandırma” öngörmemiştir. Şimdi siz kim oluyorsunuz da böyle bir sınıflandırmayı kendinize hak görüyorsunuz ?
Tarikat vs. konularında yazdıklarına cevaplarımız sitemizdeki başka yazılarda “Tarikat – Evliya” kategorisi altında verilmiştir.
Allah hepimizi dosdoğru yolu hangisi ise ona eriştirsin.
Selam ile…
7. Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
31 Jul 2007 4:40 pm e
Selam
“”Hasan Ercan ;
Kabirden önce, Resûlullah üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde elinde livâ-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün inananlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce peygamberlerden Âdem, sonra Nûh, sonra İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’ya gidip, hesâba başlanması için şefâ’at etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefâ’at edemeyecekler, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Önce, onun ümmeti, Sırât’tan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün peygamberler şefâ’at edecektir. (Buhârî)””
Bu şekil veya buna benzer , ahirette olacağı yönünde anlatılan olaylar Kur’an’da yoktur. Tamamen uydurmadır. Gaybı yalnızca, sadece Allah bilir ve ancak vahiy yoluyla dilediği Elçilere bildirmiştir. Ve bu elçiler de insanlara duyurmuştur. Biz Muhammed Peygamber’e bildirilen gayb haberlerini Kur’an’dan okuyor ve öğreniyoruz.
Kur’an harici, gelecekte şöyle olacak, kıyamet kopmadan önce şöyle şöyle alametler gerçekleşecek, ahirette şöyle şöyle olacak türünden anlatılan hikayelerin hepsi uydurmadır, yalandır..
16 Ekim 2007 - 00:51
ALİAKSOY denılen sahısı tam anlamadım.eger sefaatı ınkar edıyorsa resulullah sav sözünü kırıyodur.ha etmıyosa sozumuz yok.
hadısı serif. şefaatimi inkar eden şefaatimden mahrum kalır.
h.s:şefaatim ümmetimden büyük günahkarlar içindir.
hs.:Cehenneme girecek olan 70 bin günahkâr müslüman, Osman’ın şefaatıyle sorgıısuz sualsiz Cennete girecektir.
hz osman ra bile şefaat edıyor:)
16 Ekim 2007 - 00:56
TARİKATA İNKAR EDENLERE GELİNCE İSE YANİ ALLAH C.C DOSTLARINA KARŞI GELENLERİN SONU AŞAĞIDAKİ MENKIBE GİBİ OLURSA SAŞMASIN.
İbn-i Hacer-i Mekki’nin Fetava-i Hadisiyye isimli eserinde şöyle anlatılmıştır: “Ebu Said, ibn-i Sakka ve Seyyid Aldulkadir Geylani (ks) ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Seyyid Abdulkadir Geylani o zamanlar çok gençti. Yusuf Hamedani(kuddise sırruhu)’nun Nizamiye medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. Bunlar onu ziyaret etmeye karar verdiler.
İbn-i Sakka: “Ona bir soru soracağım ki, cevabını veremeyecek!” dedi. Ebu Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen bir edeb timsali olan Seyyid Abdulkadir Geylani de: “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim. Onu görmekle şereflenir, bereketlenirim.” dedi.
Nihayet Yusuf Hamedani’nin (kuddise sırruhu) bulunduğu yere vardılar. O anda orada yoktu. Bir saat kadar sonra geldi ve İbn-i Sakka’ya dönerek:
“Yazıklar olsun sana ey İbn-i Sakka! Demek bana bilemeyeceğim sual soracaksın. Senin sormak istediğin sual şudur, cevabı da şöyledir. Ben görüyorum ki, senden küfür kokusu geliyor.” dedi. Yusuf Hamedani kuddise sırruhu, sonra Ebu Said’e dönerek:
“Ey Ebu Said! Sen de bana soru soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Senin sormaya niyet ettiğin sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek.” dedi. Sonra Seyyid Abdulkadir Geylani’ye döndü:
“Ey Abdulkadir! bu edebin güzelliği ile Allah-u Zülcelal’i ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki tüm Evliya’yı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim.” dedi ve sonra gözden kayboldu.
Ardından uzun seneler geçti. Hakikaten Abdulkadir Geylani (ks) yetişti ve zamanında bulunan bütün evliyaları baş tacı oldu.
İbn-i Sakka’ya gelince, o Yusuf Hamedani kuddisesırruhu ile aralarında geçen hadiseden sonra, şer’i ilimlerle meşgul oldu. Çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok alaka gösterdiler. Nihayet onların yalanlarına aldanarak Hıristiyan oldu.
Bu hadiseyi anlatan zat şöyle demiştir: “Bir gün onu gördüm, hastaydı. Ölmek üzereydi. Ben yüzünü kıbleye döndürdüm. O başka tarafa çevirdi. Tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.”
Ebu Said de diyor ki: “Ben Şam’a geldim. Bazı vazifelerde bulundum. Çeşitli sıkıntılar ile hayatım geçti. Yusuf Hamedani’nin her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.”
El-Meşrevü’r Revi kitabının sahibi olan Cemaleddin Muhammed bin Ebi Bekr el-Hadrami eş-Şafii şöyle demiştir: “Bu menkıbe, rivayet edenlerin çokluğu sebebiyle lafızları değişik olsa bile, mana yönünden tevatür halini almış bir menkıbedir. Allah-u Zülcelal’in evliyasını inkar etmeye cüret edenler, -neuzubillah- İbn-i Sakka’nın durumuna düşmekten çok korkmalıdır.”
07 Mayıs 2008 - 12:57
ya abi adamlar size ayet söylüyorlar, siz hala menkibe deyip duruyorsunuz…
kurananin sefaat anlayisi sizin sefaat anlayisiniza zittir…
yok günde bilmem kac zikir ceken bilmem kac kisiyi cennete götürecekmi$…
böyle bir sapiklik isa insanlarin günahlari icin öldü diyen kafir hristiyanlarda var sadece, baska kimsede yok.
hem, ALLAH sva okadar ahmak ki, tevbe ha$a, adil degil de, hatir kirmamak icin yumu$ak davranacak hemi?
ya birakin bunlari ya, ilerleyin artik…
tasavvufcu sapiklardan baskasindan bu tür $eyler cikmaz…
ALLAH sizi dogrultsun, belli ki bayagi egrilmissiniz yani…
07 Mayıs 2008 - 19:26
Bütün islam âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir.
Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar.
Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]
(Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
(De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]
{Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)}
(De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
(O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
(Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]
(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]
(Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
(Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]
Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.
Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.
Kimler şefaate kavuşur?
Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]
(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
(Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.
(Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]
(Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]
(Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]
(Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]
Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.
Kur’anı insanlara açıkla
Eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır. Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor:
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
(İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]
(İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]
(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
(Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]
(Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151]
(Yalnız Kur’an) diyenler kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmıyorlar. İslamiyet’i yıkmak için inanmış gibi görünüyorlar. Bunların, Kur’an ve Sünneti kabul etmedikleri için kâfir olduklarını âyetlerle bildirdik.
Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir:
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi]
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi]
(Bana uyan Cennete girer, bana isyan eden ise giremez.) [Buhari]
(Bir zaman gelir “Kur’andan başka şey tanımam” diyenler çıkar) [Ebu Davud]
(Kur’ana ve sünnete uyan hiç sapıtmaz.) [Hakim]
(Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim]
(Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) [Ebu Ya’la]
Yalnız Kur’an diyenler, Kur’andaki İslam diyenler, utanmadan yalan söylüyorlar. Sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur. Kur’ana inanmalarında samimi olsalardı, âyetlere inanırlardı. Allahü teâlâ yalnız Kur’an mı diyor? (Resulüme uyun, onun bildirdiği her şeyi kabul edin, haram ettiklerinden sakının, Resule uyan bana uymuş olur. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir) buyurmuyor mu?
İşte âyet-i kerime mealleri:
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm 3,4]
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]
(Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13]
(Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32]
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]
Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur.
Resulullah efendimiz açıklıyor
Allahü teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor:
(İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) [Tirmizi]
(Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) [İbni Mace]
(Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) [Müslim]
(İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim]
(Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari]
(Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) [İbni Mace]
(Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [Bezzar]
(Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [İmam-ı Ahmed, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud]
Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib)
(Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) [Deylemi]
(Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) [Taberani]
(Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) [Hatib]
(Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhari]
(Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) [Buhari, Müslim]
(Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) [Taberani]
(Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) [Müslim]
(Medine’de ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi]
(Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) [Müslim]
(Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) [Şir’a]
(Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) [Şir’a]
(Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) [Şir’a]
(Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) [Tirmizi]
(Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyheki]
(Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) [Beyheki, Taberani]
(Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan)
Lütfu ile daha fazla verir
Şuarâ suresinin 100. âyetinde, Cehennemdekilerin, (Bizim için şefaat edici [şefaat etmesine izin verilen] kimse yoktur) dedikleri bildirilmektedir. Şurâ suresinin 26. âyetinde ise, (İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eder. Lütfundan, fazlasını da verir) buyuruluyor. Fazlasını verir ifadesi, “Onlara şefaat edici arkadaşlar verir ve beraber Cennete girerler” diye tefsir edilmiştir. (İhya)
Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Kıyamette Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İ.Mace]
Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan imam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)
Buraya kadar, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarından bazısını bildirdik. Kur’an-ı kerimi açıklayan Peygamber efendimiz ve Eshabı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamı şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadığını en iyi bilen muhaddisler ve diğer Ehl-i sünnet âlimleridir. Bütün muhaddisler, şefaatle ilgili hadis-i şerifleri bildirmişlerdir. Onlar, bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadıklarını bilemiyor da, Mısırlı, Suriyeli ve yerli türedi mezhepsizler mi biliyor?
Sen razı olana kadar
Putlarla ilgili âyet-i kerimeleri gösterip, (Resulullah müminlere şefaat edemez) demek, mezhepsizliğe has bir taktiktir.
Duha suresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkam-ı İslamiyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaad etmektedir.
Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu.
Yine buyurdu ki:
(O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyheki, Bezzar, Taberani]
(Kıyamette Sırat köprüsünün başında durur, ümmetimin geçmesini beklerim. Allahü teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur. Ümmetime şefaatten sonra, yalvarmaya devam ederim. Rabbim bana “Ümmetinden ihlasla bir defa “La ilahe illallah” diyen ve imanla ölen herkesi Cennete koy” buyuruncaya kadar yerimden kalkmam.) [İ. Ahmed]
(Allahü teâlâ bana, “Ümmetinin üçte ikisini sorgusuz sualsiz Cennete koymamı mı istersin, yoksa şefaat izni mi istersin?” buyurdu. Ben de şefaat hakkı vermesini istedim. Şefaatim elbette bütün müslümanlaradır.) [Taberani]
(Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [İbni Hibban]
Resulullahı vesile edenlerin, onun şefaati ile tevbelerinin kabul olunacağını şu âyet-i kerime de göstermektedir:
(Nefslerine zulmedenler, sana gelip, Allah’tan af diler ve Resulüm olarak sen de, onlar için af dilersen, Allahü teâlâyı, tevbeleri kabul edici ve merhamet edici bulurlar.) [Nisa 64]
Resulullah gibi şefaatçi olmasaydı
Kabirden, önce Resulullah efendimiz, üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde, elinde liva-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce Peygamberlerden Hz. Âdem, sonra Hz. Nuh, sonra Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefaat edemiyecekler, sonra Resulullaha gelip yalvaracaklardır.
Önce, Onun ümmeti, Sırattan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün Peygamberler şefaat edecektir. (Buhari)
Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak:
1- Makam-ı Mahmud şefaati ile, mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.
2- Çok kimseyi, sorgusuz, sualsiz Cennete sokacaktır.
3- Azap çekmesi gereken müminleri azaptan kurtaracaktır.
4- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
5- Sevapla günahı eşit olup, Araf’ta bekleyen kimselerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir.
6- Cennete girmiş olanların derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir.
Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, sualsiz Cennete girecektir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır.
Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu.
Furkan suresi, 70. âyet-i kerimesinde mealen, (Allahü teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur) buyuruldu.) [C.2, m.3]
İmanlı ölen herkese şefaat
İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Şefaate kavuşabilmek için imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedi kurtuluşa kavuşmuş demektir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(O gün Allah, Peygamberlerini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmez.) [Tahrim 8]
Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını başkalarının duymaması için onların hesaplarını bana ver!) deyince, Allahü teâlâ, (Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Ne sen, ne başkaları onların kusurlarını bilemez, hesaplarını gizli görürüm) buyurdu. (İ. Gazali)
(Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhari]
Hz. Ebu Hüreyre anlatır:
Resulullah efendimizden, kıyamette şefaatine kavuşacak en mutlu kişinin kim olduğunu sordum. (Senin hadislerime olan sevginin çokluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. O mesud kişi, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek imanla ölen kişidir) buyurdu. (Buhari)
__________________
13 Mayıs 2008 - 22:26
her oluşun ana kaynagı önce imandır.asl olan iman ve buna baglı ameldir.hüküm ise ALLAH cc ın dır.vekil olarak o yeter.yahudiler üzeyir as mı hrıstıyanlarda isa as ımı ALLLAH katında şefaatcı yaptı .yoksa bizde mi onlar gibi şirk e mi düşelim.mutlak şefaatcı ALLAH cc dir. saygılarımla
31 Temmuz 2008 - 14:38
şefaatçi allahmı? aman allhım haricilik hortladı zaten bu sitede başka bi mantık yok.
sen okuduğun ayetleri anladığın şekilde yorumlarsan esas sen bu şekilde şirke düşersin sana şefaat ya allah mı yoksa şefaat ya resulullahmı şirk izah edeyim.
madem allah herşeyi apaçık şekilde kuranda yazmış neden tefekkür et diyor ozaman madem en aptalların anlıyacağı şekilde yazılmış kuran neden hep bizi düşünmeye davet ediyor. bey efendi bu site düşünmeden konuşulan yazılanların sitesidir defalarca tecrübe ettim önyargıların oluğu yerde küfür olur.
şefaat in manası = rica dır.
allahtan başka şefaatçi yoktur ayetinin iniş sebebine bakarsan mananın senin anladığın şekilde olmadığı ortaya çıkar. onlar için hiç bir şefatçinin şefati fayda vermez ayetinde ise onlardan kasıtın tefsirlere bakarsan istisnasız kafirler olduğunu anlarsan . bana hiçbir ayet gösteremezsin ki iman edenlere şefaatin olmadığını yazsın . genelleme yapan 3 ayet vardır ittifakla hpside iman etmeyenler içindir.23 adet şefaatle ilgili ayet vardır . ve çoğudu la olumsuzluk la başlar.
ama bu olumsuzluk vurguları iman etmiyenler içindir. ayetlerin öncesine ve sonrasına bknz lütfen .
şefaat manası rica dır yani allahın izin verdiği sözünden hoşnut olduğu kişilerin allahtan rica(af ve mafiret) etmeleri manasına gelir.kim şefaatçi ise o rica eder manası vardır.
peki sorarım size allah şefaatçi olunca kimden rica edecek daha büyük güç mü vardır kendisindende allahı şefaatçi ediyorsun.
muhakkakki şefaatçi allahtan başkasıdır allahın yarttıklarından birisi veya birileridir. şefaatçi allah olamaz haşa şirktir. allahtan başka daha güçlü bir varlığın ilanıdır sözün kelimenin manasına aykırıdır. sakın arapların yanında arapça bilen birinin yanında söleme çok komik duruma düşersin uzaylı gibi bakarlar ama türk olduğunu söleyince normal karşılarlar gerçi.
şefaat ya allah haaaa. haddinizi bilin bilmiyosanız bilene sorun öle her duyduğunuza inamyın taklittende sakının araştırıcı olun lütfen öle her önüne gelen kitabı okumakla araştırıcı olunmaz.
bakınız şeffati inkar eden okadar fırka varki görüş varki hepside arapçaya mükemmel bir şekilde vakıf . eğer sizin dediğiniz gibi bi ayetle şefaatin allaha ait oluğu anlaşılsa size kalmazdı bunun ilanı emin olun. yanlızca türkiyede bazı ahmakları kandırarak ne bilmediğini bilmeyen kişilenrin sloganıdır dünyanın hiçbiyerindede böle bişey duyamazsın ispatı çok basittir.yanlız kuran diyenlerin yanında pek takılmamanı tavsiye ederim. kardavi yi tavsiye ederim fırsat buldukça takip et ilim gör.
şefaat allaha aittir ayetinin lütfen iniş sebebini okuyalım. ve alahı ricacı yapmayalım. şefaat allahtan istenir allah şefaatçi olamaz sıfatlarına aykırıdır.
şefaat le ilgili bileninde bilmeyeninde dikkat etmesi gereken en önemli husus şudur:
lütfen dikkatle oku: mademki şefaat cennete gidecek olanlara var şefaati tevessül konusu yapmak cehalettir.
bu site çok komik bi site
31 Temmuz 2008 - 14:46
bu siteye ne zaman girsem ruhum sıkılıyo .
silkinin efendiler silkinin allahın verdiği emanetin aklın hakkını verin. her duyduğunuızu taklit etmeyin.araştırıcı olun. ve şunu iyi bilinki etrafınızda doğruları öğrenecek insan yooooook iyi bilirim her taraf kokuşmuş. rabbın rızasını talep eden rabbın göönderdiği namusu talep eden yoook. olanlarda işin içinden çıkamaz ilim bitmiş.
beni yanlış anlamayın sizin niyetinizden şüphe etmem ama bu yolda harcanır gidersiniz
allahın yardımı olmadan çok zor
02 Ağustos 2008 - 09:11
Allah razı olsun,güzel bi çalışma,ayetlerin karşısında rivayetlerle duranlara da akıl fikir versin Allahım,kuranda şefaat yok diyoruz hala şefaatçisinin şefaatinden bahsediyor bazıları…Kuranı bırakmış Allahın sözünün üstüne söz uyduranlara tabi oluyorlar…etrafımda da çoook var bunlardan….bi kere aklını mantığını kullananına rastlamadım kaç zamandır.insanlar içinde yalnız kaldım:(
06 Ağustos 2008 - 11:46
tr_alfa:”bu siteye ne zaman girsem ruhum sıkılıyor.”
İtiraf etmek gerekirse ben de şahsım adına aynı kanaatteyim,en azından yazılanları okuyunca.Sağlam kanallarla bugüne kadar,İslamiyet adına bize ne hükümler ulaştırıldıysa hepsi de tartışılmak suretiyle temelden sarsılmak isteniyor.Böyle olunca zamanla eğilip bükülebilen ve birey sayısına göre değişkenlik arzeden bir dinle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz bir durum olacak.Bu tür sitelere bir göz atacak olursak vahyin kapsam alanı oldukça daraltıldığı görülecektir.Hatta bazıları öyle yorumlar yapıyor ki;dinin amacı ayrıntı değil öz bir biçimde Allah’a bağlılıktır,diyebilecek kadar ileri gidebiliyor. Aman dikkatli olalım kardeşlerim,dikkatli olalım…
Selam ve Dua İle
27 Ağustos 2008 - 15:04
tr alfa kardes yuce alah gevşemeyın uzulmeyın dıyor sen hıc ruhunu daraltma bunlar gıbı nıce sapıklar cok gelmış gecmış sana tek rıcam girme boyle sıtelere bunlara cevap vermenın bı mantıgı yok cunku zaten kaynakları ınkardan gelıyor bunların alayı yahudı kaynaklı ınanan saf garıban muslumanlara bıse demıyorum allah akıl fıkır versın allaha emanet ol
28 Ağustos 2008 - 19:55
Selam Mustafa,
Madem böyle “yahudi kaynaklı” sitelere cevap vermek gereksiz, sen neden cevap veriyorsun ?
Mustafa kardeşim, zannın çoğundan kaçını. Şöyle titiz bir inceleme yaptığın zaman yahudi kaynaklı olan biz miyiz, yoksa sana din öğretenler mi anlarsın.
Muhabbetlerimle…
29 Ağustos 2008 - 11:45
bunu tıtızlıkle ıncelıyıcem alı kardes yahudı kaynaklı deme sebebım tarıhı bıraz okursanız bu sekılde ortaya cıkmıs butun fıkır sahıplerının fınansmanını yahudıler yapmıstır.yoksa kendı uydurdugum bıse degıldır ona dayanarak ve yazdıgım sorulara cevap vermeyısınızden yola cıkarak bu kanata vardım.keşke yuzyuze oturup gorusme ımkanımız olsaydı ama sunu soylıyım yuzyıllardır bırlıkte yasamıs gecmıste turk kurt dıye bır ayrımın asla soz konusu bıle olmadıgı ulkemızde mıllıyetcılık akımları baslatıp dını mıllıyetcılıgı elıne gecen herseyı kullanıp 30 yıldır bu mılletın canını yakan sence kımler?bana dınımı ogretenlermı?ve artık cevap dahı olsa yorum yazmayacagımı verdıgım rahatsızlıktan dolayı ozur dıler dıger bolumlere yazdıgım yorumlardan affımı ıster sızlerede gıtmıs oldugunuz yolda basarılar dıler obur tarafta gorusmek umıdıyle muhabbetlerımle mustafa bılıyodu ama bızı uyarmadı demeyesınız
07 Kasım 2008 - 19:21
yuce kitabımız kur*an da ALLAH bizlere buyuruyorki (zümmer*43*)ALLAH*tan başka şefaatçilermi edindiniz şeffaat vardır diyenler bu ayeti celileyi ve en*an( 51* 78*94*)secde süresi4 müddesir 48 mümin süresi 18* okuduklarına eminlermi aceba yüce RAB*BİMİZ KENDİSİNDEN başka şefaatçiler edinmememiz gerektigini ayetlerde açıklarken hangi delile dayanarak şefaatçi arıyoruz aklım almıyor hala ve hala şefaatçi var diyenler bir zahmet zümersüresi*3* ayetinide okusunlar belki ordaki konu kendilerini işaret ediyordurda farkında deillerdir ALLAH a emanetsiniz sevgi ve saygılarımla
17 Aralık 2008 - 02:40
BİSMİLLAH Deki> 39:43,44 BİSMİLLAH> 20:109 bundanda anlıyoruzki şefaatin tümü ALLAH’a aittir.Yine kendi müsadesiyle hoşnut oldugu Kalem süre’sinde BİSMİLLAH> yine BİSMİLLAH> Ayetlerindede belirttiği gibi RESULULAHTAN hoşnutluluğunu bizzati belirtmiştir.Hesap gününde ALLAH CELLE CELALİHU Ayetlerdede anlaşılacağı gibi kendi müsadesiylen Peygamber efendimize tanıyacaktır. yine aklımızda bulunsun ALLAH’IN Şefaat etmediğini peygamberimizde etmez.çümkü O ALLAH’IN dışında hareket etmez.Demekki önce RABBİMİZİN Şefaati.Esselamun aleykum.
18 Aralık 2008 - 02:28
Bismillahirrahmanirrahim Deki(Şefaatin tümü ALLAH’A aittir.Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur.Sonra da ona döndürüleceksiniz)39/43-44Bismillah(o gün RAHMANIN kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez)(Taha -109)Ayetlerden de anlaşılacağı gibi şefaatlerin tümü kuşkusuz ALLAH’a aittir.Yine ayetlerden anlaşılacağı gibi izin verdiği ve hoşnut olduğu kimselerede bu hakkı verir.Kalem suresinde(kuşkusuz senin için tükenmez bir ödül vardır.Kuşkusuz sen yüce bir ahlak üzeresin)başka bir ayette(O sizin için bir hayır kulağıdır.ALLAH’A inanır ,inananlara güvenir. O siz inananlara büyük bir rahmettir.)ve bunun gibi bir çok ayette Peygamberimiz a.s dan hoşnut olduğu ayetleri vardır.Hesap gününde de şefaat hakkı tanıyacağı kimselerden biride O’nun kulu ve elçisi olan Resulullah’tır.Bu ayetlerden sonra kimki bu hakkın Resululah’a verilmeyeceğini idda ediyorsa bilsinki sapıtmışlardan olur.Çünkü dinimiz KUR’AN ve Resululah’ın sünnetidir.
23 Aralık 2008 - 05:06
Kemal yazdı.
Allah’ın şefaat etmediğine peygamberimizde etmez.
Allah’ın şefaat edip/etmediğine peygamberimizin müdahalesi söz konusu olabilir mi?
Allah’ın hükmü peygamberimizin onayından mı geçiyor?
Allah kuluna şahdamarından daha yakın, kulu nerede ise Allah orada ve Allah seriül hesabtır.Kimin onayına ihtiyacı var.
Selamlar.
21 Mart 2009 - 19:06
Allah Razı olsun kardeşimizden. şefaatle ilgili meseleleri iyi aktarmış. Acizane ben de tesbit ettilerim aktarmaya çalışayım
05 Ağustos 2008 Salı
AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
Kur’an’ın temel felsefesinden biri tevhit inancını yerleştirip insanların bakış açısını bir yöne çevirip birlikteliği sağlamaktır.
Ama Kur’an’ın dışındaki anlatılanlara baktığımız zaman sanki Allah’tan başka birçok ilahlar daha varda insanlar onların peşine gidip kendilerine kurtarıcı aramışlardır.
Biz burada sadece Kur’an’ın bize aktardığı şefaatle ilgili ayetlerden kastedilen manayı yakalamaya çalışacağız.
Şefaat: önce sözlük anlamına baktığımızda aracılık, araya girme, tavassut bir kimsenin bir başka kimse hakkında iyi niyet ve iyi durum konusunda kefil olmasıdır. Onun hakkında söz söyleyip affını istemesi, yakınlaştırma, yaklaştırma.
Bu anlayış tövbe haşa Allah’ın bilmediklerini Allah’a öğretme veya Allah’ın herhangi bir konuda vermiş olduğu hükmü değiştirip ona müdahale edip, engel olma anlamındadır.
Bugünkü toplumun veya ulemaların şefaat anlayışı genelde hep bu anlamdadır.
Yani bir şeyhin veya kendilerine bağlı olanları aracılık yaparak cezadan kurtarması veya Allah’a müdahale ederek cezayı hafifletmesi anlamına gelmektedir.
Allah bir kulunu cehenneme atacak peygamberler veya cemaat liderleri Allah’ın cehenneme attığı o kulunu cehennemden çıkarıp cennete atacak. Böyle inanış Kur’an’la kesinlikle bağdaşmaz.
2/48: “ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.”
Dünyanın ve ahretin mülkü Allah’a aittir. Hiç kimsenin bu mülkte ortaklığı yoktur. Bu dünya hayatında da ahret hayatında da yasaları Allah koyar Allah’ın karşısında bu yasaları beğenmeyip kendilerine göre yasa koymaya çalışanlar kendilerinde uluhiyetlik iddia ediyor demektir. Bunu böyle bilip takip edenler aynı suça ortaktırlar.
Biz bunları izah ederken Kur’an daki ana çatıyı oluşturan ayetleri yakalamak kolaylaşacaktır. Diğer ayetleri konu içerisinde işlerken bu sınırlara dikkat etmek gerekmektedir.
Şefaatin Allah tarafından bazı özel kişilere verileceğini şefaat izni verilen kişiler ancak şefaat edeceği ile ilgili büyük bir yanılgı var.
2/255”Allah ondan başka İLAH YOK TUR. DİRİDİR KÂİMDİR ONU UYUKLAMA VE UYKU TUTMAZ GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA HEPSİ ONUNDUR İZNİ OLMAKSIZIN ONUN KATINDA ŞEFAATTA BULUNACAK KİMDİR .? O önlerindekini ve arkalarındakini bilir (onlar ise) Dilediği kadarının dışında Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır .onların korunması ona güç gelmez.o pek yücedir pek büyüktür .”
Şimdi ayette geçen “izni olmaksızın onun katıda şefaate bulunacak kimdir” sözünden sanki Allah birilerine şefaat izni veriyor da onlar şefaat ediyorlar gibi bir anlam çıkarıyorlar. Daha öncede bahsettiğimiz gibi bir ayetin kastettiği manayı yakalayabilmek için onunla ilgili bütün ayetlerden haberdar olunması gerekir. Evet ayette bir şefaat eden birinin olduğu muhakkak ama bu ki,m şimdi kuranda onu aramaya çalışalım.
20/108”O gün kendisinden sapma imkânı olmayan bir çağırıcıya uyacaklar rahman (olan Alla)a karşı sesler kısılmıştır.artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.”
20/109”Ogün rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.”
Burada Allah’ın şefaat izni verdi ği birini yakaladık gibi geliyor bana acaba bu şefaat edecek kimmiş onu bulmaya çalışalım. Eğer bu şefaat edecek kişi peygamberlerse o zaman şu ayete uygun düşmezdi.
9/80”Sen onlar için ister bağışlama dile istersen dileme Onlar için yetmiş kere bağışlama dilesen de Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Gerçekten onların Allah’a ve elçisine karşı nankörlük etmeleri dolayısı iledir. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”
Demek ki Ayette görüldüğü gibi Allah’ın gazaplandığı kişiye bağışlama dilemesi fayda vermiyor. Yine bir ayeti kerime daha aktaralım.
21/28”O önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar şefaat etmezler (kendisinden ) hoşnut olunandan başka ve onlar o’nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.”
Bu ayette de hoşnut olunan birinden söz etmektedir aslında burada şefaatle ilgili ayetlerde mesele gelip “Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu” cümlesinde toplanıp düğümleniyor .
Şimdi şefaatle ilgili ayetlerden aktarıp onlar içerisinden kastedilen manayı yakalamaya çalışalım.
10/3” Şüphesiz sizin rabbiniz Altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra arşa istiva eden işleri evirip çeviren Allah’tır.onun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz işte rabbiniz olan Allah budur Öyleyse ona kulluk edin.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz.”
19/87”Rahmanın katında ahit almışlar dışında (olanlar) şefaate malik olacaklardır.”
6/51”Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la)uyarıp korkut onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.umulur ki korkup sakınırlar.”
32/4”Allah gökleri yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı .sonra arşa istiva etti SİZİN ONUN DIŞINDA bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? “
10/18”Allahı bırakıp.kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler.ve bunlar bizim Allah katında bizim şefaatçilerimiz derler.
2/254: “Ey ima edenler hiçbir alışverişin hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size rızk olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler onlar zulmedenlerdir.
Şefaatle ilgili aktarmış olduğumuz ayetlerden de anlaşıldığı gibi , Allah ahiret hayatında hiç kimsenin hiç kimseye şefaat edemeyeceğini ancak kişinin kendi yapmış olduğu güzel ameller onun şefaatçisi olacağı anlayışı daha doğru olur kanaatindeyim.
17/13: “Biz her insanın kuşunu (işlediklerini yaptıklarını) kendi boynuna malzemeleri verende o doladık..Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız .
17/14:”Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.”
Allah Kur’an’da “ dilediğimi saptırım dilediğimi hidayete getiririm “ derken sapmanın ve hidayete gelmenin yollarını açan o Doğruya ve yanlışa gidebilecek malzemeleri veren de O İşte Allah kişinin özgür iradesiyle doğru yolda yürüyenlere Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu ifadesini kullanıyor. Bu Kur’an’ın anlatım sanatıdır.
Öyle ise Allah’ın izin verdiği ifadesi kişinin kendi amellerinin ahret aleminde karşısına dikilip onu kurtaran, onun şefaatçisi olacaktır. O zaman diyebiliriz ki kişinin kendi amelinin dışında kendisine yardımcı olacak ve kendisine şefaat etmesi için izin verilecek hiçbir güç ve kurtarıcı olmayacaktır.
Gönderen Ali Rıza Borazan zaman: 00:31
0 yorum:
Yorum Gönder
Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Hakkımda
Fotoğrafım
Ali Rıza Borazan
Profilimin tamamını görüntüle
Kuran’ın Anlaşılmasına Doğru
* ▼ 2008 (38)
o ▼ Temmuz (8)
+ Önsöz
+ Kur’an’daki Ayetleri Anlama Metodu
+ METNİ ARAPÇA OLAN KUR’AN’IN KORUNMASI
+ Kur’an’ın Yabancı Dillere Tercüme Edilmesi
+ Edebi Bir Sanat Eseri Olan Kur’an’da Ki Ayetlerin …
+ Peygamberler Arasında Ayrım Yok
+ MUCİZELER ALLAH KATINDADIR
+ ALLAH SÖYLEDİĞİNE MUHALEFET ETMEZ.
o ► Ağustos (17)
+ AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
+ KUR’AN DAKİ AYETLERİN KUR’ANDAKİ AYETLERLE AÇIKLAN…
+ ADEM
+ İNSANI MEYDANA GETİREN ANA PARÇALAR
+ MELEKLER VE İNSANLAR
+ ŞEYTAN
+ CİN
+ NUH TUFANI
+ EBABİL KUŞLARI OLAYI
+ SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ
+ SIĞIR KESME OLAYI
+ Sığır Kesme Olayını, Beraberce Düşünüp, Anlatmak İ…
+ SAMİRİNİN ÖNDERLĞİNDE HALKIN SAPMASI
+ KAFİR VE MÜNAFIK
+ HZ İSA PEYGAMBER BABASIZ DEĞİLDİR
+ HZ. İSA’NIN BABASI ZEKERİYA PEYGAMBERDİR
+ HAZRETİ İSA PEYGAMBER ÖLDÜ
o ► Eylül (10)
+ KUR’ANDA GEÇEN ASHAB-I KEHF OLAYI
+ KUR’ANA GÖRE PEYGAMBERLERİN YERİ VE KONUMU
+ PEYGAMBERLİK VE KUR AN DAKİ TANIMI
+ PEYGAMBERLERE VAHİY NASIL GELİR
+ EHLİ KİTAP VE KAFİRLARLE EVLENMEK HARAMDIR
+ İNSANLARIN İLK ÇOĞALMASI ADEM VE HAVADAN DEĞİLDİR….
+ TALAK (BOŞANMA)
+ TALAK (BOŞANMA)
+ Nikah: nasıl; Müslüman olan bir erkeğin,Dünya hay…
+ Nikah: nasıl; Müslüman olan bir erkeğin,Dünya haya…
o ► Ekim (1)
+ KUR’AN VE SÜNNET
o ► Kasım (2)
+ ÖZGEÇMİŞİM
+ KUR’AN’IN EVRENSEL MESAJI
* ► 2009 (8)
o ► Ocak (2)
+ KÖLE VE CARİYE KAVRAMI
+ CARİYELER MÜSLÜMAN ERKEKLERİN TASARRUFUNDADIR
o ► Şubat (3)
+ GERÇEK ANLAMINDAKİ ÖLÜYÜ HAZRETİ İSA DİRİLTEMEZ
+ KABİR AZABI
+ HAZRETİ MUSANIN DENİZİ YARMA OLAYI NASIL OLDU
o ► Mart (3)
+ KADER
+ EVLİ ERKEKLERİN KADINLARINA DAYAK ATMASINI KURAN Y…
+ KURANDA GEÇEN HARUT VE MARUT NEDİR
15 Haziran 2009 - 15:02
Ağustos 2008 Salı
AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA
Kur’an’ın temel felsefesinden biri tevhit inancını yerleştirip insanların bakış açısını bir yöne çevirip birlikteliği sağlamaktır.
Ama Kur’an’ın dışındaki anlatılanlara baktığımız zaman sanki Allah’tan başka birçok ilahlar daha var da insanlar onların peşine gidip kendilerine kurtarıcı aramışlardır.
Biz burada sadece Kur’an’ın bize aktardığı şefaatle ilgili ayetlerden kastedilen manayı yakalamaya çalışacağız İnşallah.
Şefaat: önce sözlük anlamına baktığımızda aracılık, araya girme, tavassut bir kimsenin bir başka kimse hakkında iyi niyet ve iyi durum konusunda kefil olmasıdır. Onun hakkında söz söyleyip affını istemesi, yakınlaştırma, yaklaştırma.
Bu anlayış tövbe haşa Allah’ın bilmediklerini Allah’a öğretme veya Allah’ın herhangi bir konuda vermiş olduğu hükmü değiştirip ona müdahale edip, engel olma anlamındadır.
Bugünkü toplumun veya ulemaların şefaat anlayışı genelde hep bu anlamdadır.
Yani bir şeyhin veya kendilerine bağlı olanları aracılık yaparak cezadan kurtarması veya Allah’a müdahale ederek cezayı hafifletmesi anlamına gelmektedir.
Allah bir kulunu cehenneme atacak peygamberler veya cemaat liderleri Allah’ın cehenneme attığı o kulunu cehennemden çıkarıp cennete atacak. Böyle inanış Kur’an’la kesinlikle bağdaşmaz.
2/48: “ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.”
Dünyanın ve ahretin mülkü Allah’a aittir. Hiç kimsenin bu mülkte ortaklığı yoktur. Bu dünya hayatında da ahret hayatında da yasaları Allah koyar Allah’ın karşısında bu yasaları beğenmeyip kendilerine göre yasa koymaya çalışanlar kendilerinde uluhiyetlik iddia ediyor demektir. Bunu böyle bilip takip edenler aynı suça ortaktırlar.
Biz bunları izah ederken Kur’an daki ana çatıyı oluşturan ayetleri yakalamak Doğru anlayışı kolaylaştıracaktır. Diğer ayetleri konu içerisinde işlerken bu sınırlara dikkat etmek gerekmektedir.
Şefaatin Allah tarafından bazı özel kişilere verileceğini şefaat izni verilen kişiler ancak şefaat edeceği ile ilgili büyük bir yanılgı var ortada.
2/255- Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür.
Şimdi ayette geçen “izni olmaksızın onun katıda şefaate bulunacak kimdir” sözünden sanki Allah birilerine şefaat izni veriyor da onlar şefaat ediyorlar gibi bir anlam çıkarıyorlar. Daha öncede bahsettiğimiz gibi bir ayetin kastettiği manayı yakalayabilmek için onunla ilgili bütün ayetlerden haberdar olunması gerekir. Evet ayette bir şefaat eden birinin olduğu muhakkak ama bu kim şimdi kuranda onu aramaya çalışalım.
20/108”O gün kendisinden sapma imkânı olmayan bir çağırıcıya uyacaklar rahman (olan Alla)a karşı sesler kısılmıştır.artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.”
20/109”Ogün rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.”
Burada Allah’ın şefaat izni verdiği birini yakaladık gibi geliyor bana acaba bu şefaat edecek kimmiş onu bulmaya çalışalım. Eğer bu şefaat edecek kişi peygamberlerse o zaman şu ayete uygun düşmezdi.
9/80”Sen onlar için ister bağışlama dile istersen dileme Onlar için yetmiş kere bağışlama dilesen de Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Gerçekten onların Allah’a ve elçisine karşı nankörlük etmeleri dolayısı iledir. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”
Demek ki Ayette görüldüğü gibi Allah’ın gazaplandığı kişiye bağışlama dilemesi peygamber olsa da fayda vermiyor. Yine bir ayeti kerime daha aktaralım.
21/28”O önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar şefaat etmezler (kendisinden ) hoşnut olunandan başka ve onlar o’nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.”
Bu ayette de hoşnut olunan birinden söz etmektedir aslında burada şefaatle ilgili ayetlerde mesele gelip “Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu” cümlesinde toplanıp düğümlenmektedir.
Şimdi şefaatle ilgili ayetlerden aktarıp onlar içerisinden kastedilen manayı yakalamaya çalışalım.
10/3” Şüphesiz sizin rabbiniz Altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra arşa istiva eden işleri evirip çeviren Allah’tır.onun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz işte rabbiniz olan Allah budur Öyleyse ona kulluk edin.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz.”
19/87”Rahmanın katında ahit almışlar dışında (olanlar) şefaate malik olmayacaklardır.”
6/51”Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la)uyarıp korkut onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.umulur ki korkup sakınırlar.”
32/4”Allah gökleri yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı .sonra arşa istiva etti sizin onun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? “
10/18”Allahı bırakıp.kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler.ve bunlar bizim Allah katında bizim şefaatçilerimiz derler.
2/254: “Ey ima edenler hiçbir alışverişin hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size rızk olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler onlar zulmedenlerdir.
Şefaatle ilgili aktarmış olduğumuz ayetlerden de anlaşıldığı gibi , Allah ahiret hayatında hiç kimsenin hiç kimseye şefaat edemeyeceğini ancak kişinin kendi yapmış olduğu güzel ameller onun şefaatçisi olacağı anlayışı daha doğru olur kanaatindeyim.
17/13: “Biz her insanın kuşunu (işlediklerini yaptıklarını) kendi boynuna doladık..Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız .
17/14:”Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.”
Allah Kur’an’da “ dilediğimi saptırım dilediğimi hidayete getiririm “ derken sapmanın ve hidayete gelmenin yollarını açan o Doğruya ve yanlışa gidebilecek malzemeleri veren de O İşte Allah kişinin özgür iradesiyle doğru yolda yürüyenlere Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu ifadesini kullanıyor. Bu Kur’an’ın anlatım sanatıdır.
Öyle ise Allah’ın izin verdiği ifadesi kişinin kendi amellerinin ahret aleminde karşısına dikilip onu kurtaran, onun şefaatçisi olacaktır. O zaman diyebiliriz ki kişinin kendi amelinin dışında kendisine yardımcı olacak ve kendisine şefaat etmesi için izin verilecek hiç bir güç ve kurtarıcı olmayacaktır.
Gönderen Ali Rıza Borazan
04 Temmuz 2009 - 18:03
ali bey sevgili peygamberimize yüce RABBİM SEN ELÇİSİN ONLARI İMANA GETİRMEK SENN İŞİN DİYOR ALİ İMRAN 7 DEKİ RABBİMİN DEDİGİ KİŞİLER SANIRIM ŞEFAATE AMİN DİYENLERDİR MÜTEŞABİH BİR AYETİN PEŞİNE DÜŞÜP MUHKEM AYETLERİ TERK EDENLER KENDİLERİNE YAZIK EDİYORLAR AMA FARKINDA DEYİLLER RABBİM YUNUS SÜRESİ (18) BENİM YERDE VE GÖKTE BİLMEDİGİMİMİ HAVER VERİYOSUNUZ DİYOR SİZ MAAŞALLAH İZNENE GEREK KALMAMIŞ İZİN SONU KİMLER OLACAGINI SIRALAMIŞINIZ EVLİYA EMBİYE ŞEYH HOCA UÇAN KAÇAN NE VARSA HEPSİ ŞEFAAT EDİYOR SİZDE BAKARA 254 ALTINI ÇİZMEK İSTİYORUM HİÇBİR ŞEFAATİN OLMADIGI GÜN BUYURUYOR YÜCE RABBİMİZ BU AYETDE HİÇ BİR ŞEFAAT DEN NE ANLIYORSUNUZ ZÜMMER 43 DE ALLAH tan başka şefaatçilermi edindiniz derken ne cevap vereceksiniz merak ediyoruminancı KURAN olan bir müsliman bundan hesaba çekilecegini bilmesi gerekir rabbim zuhruf 44 de hesaba çekilecegimizi bize bildirmişken
dahsı ankebut51 inci ayetde RABBİM BUYURUYORKİ KURAN size kitap olarak yetmiyormu ve dahası KURANI anlamadık anlamayız diyenler içinde kiyame süresi 19 ayetde onu açıklamak bizedir buyuruyor enam süresi 38 de KURANDA HİÇBİRŞEYİ EKSİK BIRAKMADIK DERKEN SİZ NEYİ EKSİK BULDUNUZDA KURAN DIŞINDAN KAYNAK ARIYOSUNUZ ?
29 Temmuz 2009 - 15:47
peygamberler ve alimler şefaat ederler fakat ALLAH izin verirse ki ALLAH ona uyan kullarını çok sever dualarını daha çabuk kabul eder inşallah şefaatlerinide kabul eder ALLAH rahmandır rahimdir gaffardır
08 Eylül 2009 - 12:13
(Peygamberlerin ve bizim Peygamberimizin müminlerin günahkârlarına ve büyük günah işleyenlere şefaat etmeleri haktır.) Bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:
«Benim şefaatim, Ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.» (Tirmizî, Kıyame 11; İbn Mace, Zühd/37.)
(Bu hadisi, İmam Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvud, Ibn Hıbban ve Hâkim Enes’den rivayet etmişlerdir. Hâkim Câbir’den, Taberanî İbn Abbas’tan, Hatîb İbn Ömer’den ve Ka’b b. Uceyr’den rivayet etmişlerdir.)
Şefaatin varlığına aşağıdaki âyet-i kerîmeler de delâlet etmektedir:
«Bir de kendi günahına ve mümin erkeklerle mümine kadınlar için mağfiret dile.» ( Muhammed, 47/19.)
«Fakat onlara, şefaatçılann şefaati fayda vermez.» (Müdessir, 74/48.) Bu âyetin manası, müminlere şefaatin fayda vereceğidir. Çünkü kâfirlere şefaatin fayda vermeyeceğini beyan ediyor.
Meleklerin şefaatına ait şu âyet-i Kerîme delil olabilir.
«O gün Cebrail ve melekler, saf halinde duracaklar. Rahmanın kendisine izin verip de doğruyu söylemiş olandan başkalan bir kelime bile söyleyemiyecekler.» (Sebe, 78/38.)
Peygamberlerin ve meleklerin şefaati hak olduğu gibi, velilerin, âlimlerin, şehidlerin, fakirlerin ve belâlara karşı sabreden müminlerin ölmüş küçük çocuklarının şefaatlan da haktır.
İmam Âzam «el-Vasıyye» adlı kitabında şöyle diyor: «Büyük günah işlemiş olsa da Cennet ehlinden olan herkese, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın şefaati haktır.»
Bu sözlerden anlaşılan şudur: Şefaat, yalnız büyük günah işleyenlere mahsus değildir. Hz. Peygamber aleyhisselâm, bütün ümmetinin bütün sıkıntılarını gidericidir ve rahmet peygamberidir. Hz. Peygamber’in çeşitli şekillerde şefaat edeceği sabittir. Bu makam onu izah etmeğe yetmez. «Akâid-i Nesefîye»de şöyle deniliyor: «Hadislerden istifade edildiğine göre, büyük günah işleyenler hakkında Hz. Peygamberin ve ümmetinin hayırlılarının şefaatları sabittir. Mutezile bu meseleye de muhalif olup ancak müminlerin derecelerinin yükseltilmesi için şefaat edilebileceği görüşündedirler.” (İmam-ı Azam Fıkh-ı Ekber-Aliyyü’l Kari Şerhi, sh:175-176)
Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir.
Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar.
Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]
(Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
(De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]
{Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)}
(De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
(O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
(Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]
(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]
(Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
(Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]
Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.
Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.
Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]
(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
(Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.
(Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]
(Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]
(Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]
(Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]
Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.
08 Eylül 2009 - 12:16
ŞEFAATİ İNKAR EDENLERİN DELİLLERİ NASIL?
Delilleri yoktur. Misyonerler ile onların oyununa gelenler, kâfirlere şefaat olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini bildiren âyetleri ele alıp, (Peygamber de, melek de şefaat edemez) diyorlar. Kâfirlere şefaat yok demek, müminlere şefaat yok demek değildir. Şefaatin hak olduğu âyet ve hadislerle sabittir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
(Bu iki âyette ancak Rahmanın izin verdikleri şefaat eder deniyor.)
(Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik edenler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
(Putlar şefaat edemez, ama ehl-i hak şefaat eder deniyor.)
(Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
(Burada da ancak Allah’ın izin verdikleri şefaat eder deniyor.)
(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]
(Şefaat yetkisine sahip olanlar bile, ancak Allah’ın hoşnut olduklarına şefaat edebilirler. Yoksa kâfirlere şefaat edilmez.)
(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
(Melekler de ancak, Allah’ın hoşnut olduğuna şefaat edebiliyor.)
(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]
(Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
(Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez.) [Sebe 23]
(Bu üç âyet de ancak şefaatin Allah’ın iznine bağlı olduğunu gösteriyor.)
(Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]
(Demek ki şefaat çeşidi de, şefaat ediciler de çoktur.)
(Şefaat edicilerin [Peygamber, melek v.s.nin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]
(Demek ki şefaat sadece günahkâr müminleredir, kâfirlere şefaat yoktur.)
(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
(Zalimlere şefaat yok deniliyor, müminlere denmiyor. Kâfirler için dost ve şefaatçi yok demek, Müminler için dost ve şefaatçi var demektir. Mesela meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. [Mümin suresi 7,8,9] Meleklerin duası elbette kabul olur.)
Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri de, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkâr müminlere şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)
08 Eylül 2009 - 12:20
GÖRÜLEN O Kİ ŞEFAAT HAK FAKAT ALLAH İZİN VERİRSE ŞEFAAT GERÇEKLEŞİYOR
15 Ekim 2009 - 17:02
-İNSANIN KEDİSİ İSTEMEDİKÇE ALLAH HİDAYET VERMEZ SAPTIRMAZ VE BAĞIŞLAMAZ
284- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah, her şeye güç yetirendir.
İslam toplumlarında yanlış anlaşılan konulardan birisi de Allah insanın yapmış olduğu yanlış ve büyük günahları dilerse bağışlar dilerse Gazaplandırır anlayışıdır. Dünya hayatında insanlar arasında Allah’ın birilerine aşırı sevgi beslemesi veya birilerine aşırı nefret etmesi diye bir şey yoktur. Allah katında insan olarak herkes eşittir. Kişilerin Allah yanındaki değeri onun takva derecesine göre ölçülür.
Öyleyse insanlar arasından birisine gel kulum seni saptırıyorum birine de gel Kulum seni hidayete getiriyorum ve ya bağışlıyorum demesi düşünülemez. Öyleyse ayetin kastetmek istediği mana nedir.? Onu araştıralım.
Bilindiği gibi Allah aklı olan ve akıl baliğ çağına ermiş olanları bunaklık veya ölüm anına kadar denemeye tabi tutmaktadır.
67/2- O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.
Bütün psikolok ve pisikiyatristlerin söyledikleri gibi İnsanın ana çatısını oluşturan ve denenmesinin asıl sebebi olan insana iki değişik seslerin gelmesidir. Birisi takvadan gelen ses diğeri de fısk ve fücurdan gelen sestir. Şems suresinde bakınız kuran nasıl anlatmaktadır
91/7- Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’,
91/8- Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
91/9- Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
91/10- Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.
İşte kuranda geçen Fücur ve ondan sakınma olayı sadece ve sadece insan oğluna ait bir olgudur. Bunu her aklı olan insan kendisini dinlediği zaman bu farklı seslerin olaylar karşısında kendisine geldiğini hisseder. O zaman Allah insana aklını takvasını ve fıskını veriyor. Ve yol gösterici olarak peygamberler. Kitaplar da gönderiyor.Ve önüne bu yollardan hangisini seçerse. Ona yönelmek ve o yolda ilerlemek için melekleri de veriyor. Üstelik hangi yola giderse sonucunda başına gelebilecekleri de öğretiyor. Sonucuna katlanmak koşulu ile kişiyi özgür iradesiyle baş başa bırakıyor.
76/3- Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.
41/40- Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.
İşte bu kadar ayrıntılarla insanlara her şeyi açıkladıktan sonra kişilerin seçmiş oldukları Yola Dünya hayatında kesinlikle Allah özel bir müdahalede bulunmuyor. Hatta inanan ve Salih amel işleyenlerin güç ve iktidar sahibi olduklarında Ayrı ayrı dinden olanları kendi dinlerini yaşamaları için imkan ve zemin hazırlamalarını istenmiştir.
4/75-Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Ey bizim Rabbimiz, bizleri halkı zalim olan bu memleketten çıkar, tarafından bize bir sahip gönder ve yine tarafından bize bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp duran o ezilmiş erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda çarpışmıyorsunuz?
Kuranda geçen saptırma, hidayete getirme ve bağışlama ifadeleri kişinin kendi seçmiş olduğu ve kendi elinden olan kaderi ile ilgilidir. Bu olayı Başımdan geçen bir anı ile açıklamaya çalışayım. Lise yıllarında matematik dersinden yazılı imtihan olmuş idik. Öğretmen yazılı kâğıtlarını okumaya başladığında arkadaşın bir tanesi kalktı. Öğretmenim bana notu az vermişsin dediğinde ,öğretmen de Hayır evladım ben sana notu az vermedim sen az aldın dedi. Hakikaten bakıldığı zaman öğretmenin dediği çok doğru ve adilane bir söz idi. Öğrenci eğer verilmiş olan soruları tam olarak yapmış olsaydı Adilane görev yapan bir öğretmen için tam not vermekti. Öğretmen ancak öğrencin verdiği cevap kadar not vermiş. Bu anlayışı Kuranda bununla ilgili bir ayetle mukayese ettiğimizde tıpatıp uyuşuyordu
17/13-Her insanın da kuşunu (nasibini) boynunda kendine takmışızdır. Onun önüne kıyamet günü kendisini şöyle karşılayacak açık bir kitap çıkarırız:
Her insan dünya hayatında neler yapmışsa onların yapmış oldukları iyi veya kötü olan davranışları kalplerinden geçenler de dahil olmak üzere Kayıt altına alınacaktır. Dünya hayatı Allahın Adalet dağıttığı yer değil dünya hayatı. Allahın insanlara adaletli davranmayı emrettiği yerdir.
4/135-Ey iman edenler, hak ölçülerle hareket edip adaleti yerine getirmeye uğraşan hakimler,Allah için şahitlik yapan kişiler olunuz. Gerek kendileriniz veya ana-babanız yahut en yakınlarınız aleyhine olsun; gerek zengin, gerek fakir olsun. Çünkü Allah, ikisinden de önceliklidir. Bundan dolayı adaletten uzaklaşıp da nefsinize uymayın. Şahitlik yaparken dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Eğer dünya hayatında her varlık eşit olarak yaratılmış olsaydı insanlar arasında ve doğada bir iletişim meydana gelmezdi İletişimi ve etkileşimi meydana getiren farklı yaratılışlarıdır. Rüzgarı meydana getiren sıcak ve soğuk farklılığıdır. Eğer her yerde soğuk veya her yerde sıcak hava olmuş olsaydı. Rüzgar meydana gelmezdi Sıcak ve soğuk havanın yer değiştirme sonucunda rüzgar meydana gelmektedir. Erkek organ veya dişi organ olmamış olsaydı üreme meydana gelmezdi. Akıllı insan veya daha az akıllı insan olmamış olsaydı veya zengin ve fakir diye insanlarda farklılıklar olmamış olsaydı insanlar arasında iletişim olayı olmazdı Bunlar hep Allahın ayetlerindendir. Zengin olmak güçlü olmak akıllı olmak bir avantaj gibi görülse de bunlar Dünya hayatının çekici süslerinden başkası değildir. Eğer güçlü olanlar zayıf olanların haklarını koruyup onlara zulüm yapmazlarsa. Allahın onlara teslim ettiği emanetlere gereği gibi sahip çıkıp korurlarsa Allah katında değerleri vardır. Bilindiği gibi. Dünya hayatında herkes tiyatrodaki aktör ve aktiristlerin yüklendiği rol gibi rol üstlenmektedirler İşte bu rolleri kim Allahın tarif ettiği gibi oynayabilirse odur kazançlı olan. Kuranı Anlayıp da gerçek yaratılış gayesini kavrayabilen akıl sahipleri Dünya hayatında bolluk ve güllük gülistanlık içinde bir hayat yaşamaktansa o bolluk ona hantallık getirip ahiret hayatında ebedi bir cehenneme yuvarlanacağına. Fakir veya sıkıntı çekerek her zaman Allahın sofrasından uzaklaşmadan kısacık dünyadaki hayatının sıkıntılı ve azap içinde geçmesini yeğler ve sefayı ebedi bir ahiret hayatında cennete saklardı. İşte dünya hayatı değişik türde farklı yaratılışlarda olan insanların imtihana tabi tutulduğu yerdir. Allah insanların biri birlerine müdahalesi hariç özel bir müdahalede bulunmamaktadır.
22/40-Onlar: “Rabbimiz Allah’tır.” demelerinden başka hiçbir haklı gerekçe olmaksızın yurtlarından çıkarıldılar. Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi, şüphesiz manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler yıkılıp giderdi. Elbette Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlü, çok izzetlidir.
Ayetten de anlaşıldığı gibi İnsanlar biri birini yanlışlık yapmaktan engelliyorlar veya yanlışlığı insanlar biri birlerine yapıyorlar. Yoksa Allah insanlar yanlış yaptıkları zaman evrene koyduğu kurallara uymamanın sonucunda başına gelen belalar hariç İnsanları dünya hayatında cezalandırılmıyor.Evrenin yasalarında. Denize gireceksen yüzmek bileceksin diyor eğer yüzmek bilmezse deniz onu boğar. Ateşin içerisine kendini atmayacaksın diyor. Eğer insan kendisini ateşe atarsa ateş onu yakar. Veya içkinin insana zarar verdiğini söylüyor eğer içerse başına sarhoşluklardan dolayı bir çok belalar gelmesi gibi Dünya hayatında evrenin kurallarına uymamanın cezasını dünya hayatında çekmektedir. Ama Allaha ve onun göndermiş olduğu peygamber ve kitaplara inanıp Salih amel işleyenler yasalara uydukları sürece hem dünya hayatında hem de ahiret aleminde mutsuz olmayacaklardır.
İşte İnsanlardan Allahın bağışladığı ve hidayete getirip saptırdığı dünya hayatında oluşmaktadır. Kişilerin denenmesi, bunaklık ve ölüm geldi mi Artık Onun Hakkında Karar verilip bitmiştir. Karnesi elindedir.Ahiret hayatında o karne değişikliğe uğratılmayacaktır. Cennette dereceler ve mükafatlar o karneye göredir Cehannem de de cezalar ve dereceler de o karneye göredir.
Dünya hayatında insanların özgür iradelerinin seçmesi sonucunda Yönünü nereye çevirirse kişilerin o yolda göstermiş oldukları performans onların gidiş yönündeki hidayete getirme bağışlama ve saptırmanın asıl nüvesini oluşturmaktadır.Her insanın kendi yaşamında da bunları hissettiği gibi iyiliğe doğu attığı her adım , Onu daha çok iyilik yapmaya, Kötülüğe doğru attığı her adım da onu daha çok kötülük yapmaya sürüklemesi gibi. İşte insandaki nefsi arındırma veya fıskın boyunduruğuna girerek, onu felakete götürmek insansın kendi elindedir.
4/115- Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!.
4/137- Gerçek şu, iman edip sonra inkara sapanlar, sonra yine iman edip sonra inkara sapanlar sonra da inkarları artanlar… Allah onları bağışlayacak değildir, onları doğru yola da iletecek değildir.
Ayetlerden anlaşıldığı gibi, yukarda ki birinci yazılan ayette kişi yolu biliyor doğru ve yanlış ortada, seçme hakkı kendisinin. Alttaki ayette kişi yolların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu bildikten sonra yine de yanlışı seçip başına bu seçmiş olduğu yanlıştan dolayı başına gelecek olan felaketlerden kendisi sorumludur. İmanda tatmin bulmuş ve onun hazzını tatmış olan bir kişi bunu bırakıp da küfre sapar ve nefsinin vesveselerine kanarak, yanlışı seçerse Allah onu doğruya gelip bir sefer daha fırsat tanıyor İmanda tatmin bularak ikinci bir sefer yine bağışlanıyor. Ve bundan sonra tekrar küfre girip ve küfür artarsa artık o yalama yapmış bir civatanın işlev görmediği gibi işe yaramaz bir hal alıyor. Allah artık onun la bir daha ilgilenmiyor Bunun Adıda. Kuranda Helak olmayı tanımlamış oluyor.
Allah İnsanlara iki Yol Göstermiştir. Onu Öyle donanımlı bir hale getirmiş ki Her şeyden haberdar. Elbette gösterilmiş olan bu iki yolda kişilik ve kimliğini koymuş olan insanlar için meşakkatler vardır. Bir defa inanan bir kişi için daha çok meşakkat vardır. Kuran buna sarp yokuş diyor. Kazandığı malları zorda kalan ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşma, kendi bulunmuş olduğu dini elinden almak isteyenlerle savaşma, hastalık be başına gerek insanlar tarafından gerekse kendi elinde olmadan başına gelen belalara sabır göstererek. Katlanma bunlardan birkaçıdır. İşte dünya hayatında ebedi bir cennetin, sahibi olabilmek için bazı güçlüklere karşı direnmek,ve elini taşın altına koymak gerekir. Terlemeden ekmek sahibi olunmaz, yorulmadan servet ve rahatlığa kavuşulmaz. Gözümüzü etrafa çevirip baktığımız zaman, o ilerlemiş ilimde teknolojide ileri gitmiş insanlar öyle kolay o mevkilere gelmemişlerdir. Uzun uğraş çaba ve kendilerini o konuya konsan tire ederek ulaşmışlardır. Yoksa Allah onlara imtiyazda bulunmamıştır. İşte Kuranda Geçen isteyene istediğinden verilmesi, Onu Anlatmaktadır.
17/18- Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
17/19- Kim de ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.
17/20- Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından ‘arttırarak-veririz.’ Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir
Yani Allah bazılarına saptırma eğilimi verip bazılarına hidayete eğilimi vermemiştir.kişilerin kendi istekleri doğrultusunda bunları vermektedir.
Öyleyse Sonuç Olarak bu kadar bilgi ve incelemelerden sonra Açık Yüreklilikle diyebiliriz ki, Kişi kendi istemedikçe Allah Kimseyi hidayete getirmez, Kendi istemedikçe Kimseyi saptırmaz. Kendisi bağışlanma istemedikçe kimseyi bağışlamaz. Bunlar dünya hayatında ölmeden önce yapılması gerekenlerdir Ölünce zaten artık hüküm ferman verilmiş. söz değişikliğe uğratılmayacaktır. Kimse Allah’a Belki Bağışlar diye Ümit etmesin Allah birini bağışlar birini Bağışlamazsa. O Allahın adalet sıfatıyla uyum sağlamaz.
.
Gönderen Ali Rıza Borazan
14 Aralık 2009 - 10:01
MELEK ,İBLİS ŞEYTAN
Kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği anlaşılamazsa, Onunla ilgili ayetler ve konular da anlaşılmaz. Önce Yılarca kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği, kuranın dışındaki yerlerde aranmış, ve bulunamayınca da yanlış din ve yanlış yaşam ortaya çıkmıştır. Önce kelimeleri kuranda arayarak ne anlama geldiğini doğru bir şekilde anlayabilirsek, artık onları anlamak kolaylaşacaktır. Kuranda, Ali Bulaç beyin tercümesine baktığımız zaman, 93 Yerde melek, 84 yerde şeytan,12 yerde de iblis kelimesi geçmektedir. Şunu iyi bilmek gerekir ki Kuranda geçen hiç bir kelime hiç bir kelimenin yerine kullanılmamıştır. Bir kelime başka cümleler içinde başka şeyleri ifade etmek için kullanılmış ama kesinlikle aynı kelime başka kelimenin yerine kullanılmamıştır. Şeytan ile iblis kelimesinin ne anlama geldiğini ve aralarında fark olup olmadığını sorduğum zaman bunları tanımlayan bir tanesine rastlayamadım.
Şimdi genel olarak, melek, iblis, şeytan ve bununla ilgili âdem, eşi takva cennet cehennem kelimeleri mutlaka geçecektir. bir bütünlük içerisinde işleyerek onların ne anlama geldiğini kurandan anlayarak ispatlamaya çalışalım.
2/30- Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim” dedi.
Bu Ayet üzerinde derin detaylı bir şekilde düşündüğümüz zaman, Kainatta İki Ana çatıyı oluşturan varlık olduğu anlaşılıyor. Birisi kâinata hâkim olan ve halife adıyla kâinattaki bütün varlıklara hükmedebilen, secde edilmeye layık görülen Âdemoğludur. Diğer yaratılan varlıklar ise İnsanın fiziki yapısı iblis de dâhil olmak üzere Allahın insanların dışında yaratılmış olan bütün varlıklarındır yani meleklerdir.
76/1- Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti.
11/7- O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, inkâr edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” derler.
Allah kâinatı, bu günkü bilim adamlarının anlattıklarına göre yaratılalıdan bu yana on beş milyar yıl geçtiği tahmin edilmektedir. İşte Allah kâinatta insanoğlunun Yaşayabileceği ortamı hazırlayarak ve kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlunun hizmetine sunarak onları denemeye tabi tutmak için emrine amade kılmaktadır. Yani Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlu için yarattığını söylüyor.
45/13- Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
Allah insanları yaratmadan önce insanoğlunun yaşayabileceği ortamı hazırlayarak, Yerleri Gökleri hayvanları bitkileri suyu yaratarak insanoğlunun emrine amade kılmıştır. Dilediği gibi özgür olarak düşünme ve yaşama hakkı ona aittir. Ama İnsanları ve insanların emrine amade kıldığı bütün varlıkları da yaratan bir varlık olduğunu düşünmesi için onu diğer varlıklardan ayırarak, farklılık vererek, kendisini tanımasını ona yaratılmış olan varlıkların hiç birisini ortak etmemesini isteyerek denemeye tabi tutmuştur. İşte kuranda lisanı haliyle konuşturduğu varlıkları bize tanıtarak, işaretler vermektedir.
2/31- Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin” dedi. Daha önce de söylediğimiz gibi kuran, olayları sanatsal bir anlatım tarzıyla anlatmıştır. İsimleri âdeme öğrettik ifadesiyle insanoğlunun var oluşuyla başlayan teknolojik başlangıcı, insanoğlunun ömrünün bitişine kadar, devam edecek olan bilgi öğretilmesini bir çırpıda anlatarak geçmişi anı ve geleceği aynı anda kullanma sanatı yaparak tanımlamaktadır. Bir taraftan kuran böyle bir ifade kullanarak, Meleklerle âdemin farklılığını aralayarak. Bir taraftan da her ikisinin tanımını yapıp , onların ne anlama geldiğini insanlara öğretmektedir.
2/32- Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”
Âdem kelimesi ile melek kelimesini biri birinden ayırarak, İsimlerin hepsinin öğretildiği bir varlık olarak tanımlanan varlığın Akıl Ve iradesiyle meleklerden ayrıldığını meleklerin bildiklerinin sınırlı olduğunu ama ademin bilgisini geneli kaplayarak hepsi ile ilgili bilgi verildiği, anlatılmaktadır. Meleklerin tanımını lisanı haliyle tanımlarken,” Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. “ Ama insanoğlu hem melekler hem de kendisi için araştırdıkça inceledikçe Allah bilmediğini insanlara öğretmektedir. İnsanoğlu bir taraftan kâinattaki varlıkları inceleyerek, onlar arasındaki ayrılıkları ve beraberlikleri tahlil ederek karmaşık olan bilgileri çözerek kendisine, bulunmuş olduğu malzemelerle yeni yeni buluşlar yaparak hayatı kolaylaştırmaktadırlar. Melekler ise hepsine ait kendilerine özgü bir bilgileri olduğunu onlarda akıl olmadığını bu sebeple de imtihan da olmadığını izah ederek. İnsanoğluna yaratılmış alan bütün varlıkları incelediklerinde onlardan kendilerine ait bilgi alabileceklerini ima ederek onlardan insanlara yol öğretmeyi de anlatmak istemiştir.
5/ 31- Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu.
Asıl burada anlatılmak istenen karganın nasıl leşi gömmeyi öğretmesinden ziyade, yaratılmış olan insanoğlunun emrine verdiği yaratıklardan yararlanmaya onların bilgilerinden istifade etmeyi anlatmaktadır. Her varlık Allah tarafından kendilerine özgü bir takım yanılgıya düşürmeyecek derecede bilgi donanımıyla yükleyerek insanların kendilerine yönelmesi ile bu bilgileri cimrilik yapmadan onlara vermektedirler. İşte meleklerin kendilerine ait bildikleri bilgiler budur, Bir portakal ağacının kendine has bilgi donanımıyla insanlara bir portakal meyvesi sunması, bir domates fidesinin kendi bilgi donanımıyla kendilerine has tad gıda ve özellikleriyle insana domates sunması veya bir kalbin kendine has bilgi donanımı ile insanlara hem bilgi vermesi hem de kedilerine has bilgilerle insanı hayrete düşüren çalışmalarıyla kendine ait görevleri yapıp durmaktadırlar.
2/ 33- (Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.”
İşte Allah Âdemoğluna akıl vererek onları diğer yaratıklardan ayırıp, hem kendisine ait bilgileri sorgulayıp bilgi edinmekte hem de kendisi dışındaki varlıkları deneme yanılma metotlarıyla düşünerek sorgulayarak onlar arasında bilgi ağını kurarak yeni yeni bilgiler edinmektedirler. Bir Domates hakkında bilgi, yaratılmış olan insanın dışındaki varlıklardan, kendisi dışında hiçbir varlığın haberi yoktur. Domates karpuzdan karpuz da domatesten habersiz olarak kendilerine ait bilgilerle insanoğluna secde etmektedirler. Ama insan kâinattaki yaratılmış olan bütün varlıklardan bilgi edinerek eşyanın esrarını çözmeye aday olarak, bir kar topağının yuvarlandıkça büyüyüşü gibi büyüyüp durmaktadır.
İşte Ademin isimleriyle haber vermesi Allahın insanlara vermiş olduğu akıl ve iradesiyle esrarı çözerek gün yüzüne çıkarmıştır. İnsan ilk yaratılışta bilgisi sıfır idi. işte onun bilgisi sorup sorguladıkça genişlemektedir. Tarihin bu güne kadar aktarmış olduğu belgeler insanoğlunun gün geçtikçe bilgi ve teknolojide ilerleyerek, her anın bir önceki ana göre daha ilerde olduğu bir gerçektir. Zamanımızdan yirmi yıl, elli yıl ve daha geriye doğru gittikçe ne kadar ilerleme kaydedildiği bir gerçektir. Yazının bile zamanımızdan beş bin yıl kadar önce icat edildiği halde daha önceleri yazının kullanılmadığı insanoğlunun ilerleme kaydettiğine örnek teşkil etmektedir. Daha önce yaşayan insanların binek olarak kullandıkları sadece doğada hazır olan at eşek deve fil gibi hayvanlar varken, şimdi cansız varlıkların konuşturularak insanların hizmetine sunulması bir ilerlemenin mesafe kat etmenin işaretlerindendir. Ama insanoğlunun dışındaki varlıklarda böyle bir ilerleme de yok olduğu onların yaratılışla beraber ne ile görevlendirilmişse o görev dışında görev yapamadan bekleyip durmaktadırlar. Arının bal yapması tavuğun yumurta üretmesi maymunların kendilerine ait bilgiler dışında yaratılışlarıyla görevlendirildiklerinin dışında bir ilerleme yapamadıkları bir gerçektir. İşte insanoğlu diğer yaratıklarda bu farklılığı ile ayrılarak. Halife konumuna yükselmişlerdir.
2/34- Ve meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu.
Meleklerle insanoğlunun farklılıklarını Allah lisanı haliyle konuşturup anlattıktan sonra meleklerin yaratılışının âdemin yaratılışına göre daha basit yaratıldığını izah ederek. Meleklerin âdemin vermiş olduğu emirler karşısında boyun eğmesi gerektiğini izah ettikten sonra. Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkların âdem ne isterse onlara kucak açmaları gerektiğini onlar ister Müslüman isterse Müslüman olmasın dünya hayatında onların emirleri karşısında boyun eğmeleri gerektiğini anlattıktan sonra. Hepsi istisnasız âdeme secde ettikleri bildirmektedir. Şimdiye kadar hikâyelerde ve masallarda anlatılan şeytan ve iblis kavramı kuranda anlatıldığı gibi olmadığı meleklerin iblis veya şeytan hocası değil, fakat sadece iblis kavramını melek kelimesinden ayırmadan, sadece görev farklılığı bakımından diğerlerinden farklılaşarak insanı mucura kaptırmakla sadece teklif sunma görevi ile, diğer meleklerden ayrılmıştır. Yani görevi insana teklif sunmak, ama diğer meleklerde kötülüğe gitmek için teklif sunma değil sadece kötülüğe ve iyiliğe giden insanın emrine amade olmak la iblis ten ayrılmaktadır. Öyleyse İblis meleklerin hocası değil insanda, başka bir boyutla insanların emrindendir. Yani insanları yoldan çıkarmakla görevli bir melektir.
2/35- Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
İnsanlar yaratılış olarak daha öncede bahsettiğim gibi, Bütün kâinattaki varlıkların Halifesi olmakla onlardan ayrılırken, bir de kendisini denemeye tabi tutan yerleri ve gökleri yaratan Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmekle sorumlu bir varlıktır. Kâinat içerisindeki bütün var olan her şeyi onun emrine boyun eğdirirken, insanın da boyun eğeceği bir varlığı bulup ona teslim olması onun adına yaşaması hayatının kurallarını onun koyduğu kurallar içerisine uydurulması, istemektedir.
Bilindiği gibi insan diğer yaratıklardan düşünme akletme ve yaptığı her işi sorup sorgulayıp, bir disiplin içerisinde kendisini nefsin azgın isteklerine boyun eğmeden, Allah’a kulluk ve ibadet yapmakla sorumlu bir varlıktır.
Ayette ifade edilen” Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” Bu ifade insanın yaşam hayatının nerde neler yapması, nerde neler yapmaması gerektiğini sınırlamakta ve onlara bir sorumluluk yüklemektedir. İnsan bilindiği gibi diğer yaratıklardan biri de, iyiye ve kötüye gide bilme eğilimiyle ayrılmaktadırlar. İşte Burada kötüye gidebilecek ve iyiye gidebilecek her iki dürtünün insana verildiğini Ve kötülüklerden gelen teklifi dinlememelerini ama iyiliklerden gelen teklifleri de yapmalarını istemektedir. İnsan her iki yöne de eğilimli olarak yaratılmış bir varlık olmakla nötr bir varlık konumuna gelmektedir. Bir başka deyişle değişik yollara gidebilmenin ve insan sıfatlarını oluşturacak malzemenin ham maddesini oluşturmaktadır. Kuranın bu Anlattıklarına psikoloji ilmide katılmaktadır. Kuran insandaki iki yöne gidebilme eğilimini takva ve fısk ve fücurla açıklarken.91/ 8- Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (Andolsun). İnsanın nasıl, kendisini arındıramadığı zaman nefsin azgın tutkularına kendisini kaptırdığı zaman başına birçok felaketler geliyorsa. Kendisini arındırmış olan insanlar da tamamen bunun zıttı olan iyilikler karşılığını almaktadır. Kuran bunu böyle açıklarken psikoloji ilmi de içimizdeki çocuk ve baba veya alt ben üst ben kavramlarıyla açıklamıştır. İşte İnsanlara Allahın, vermiş olduğu büyük mucizelerden birisidir. Kuranda geçen ,”Şu ağaca yaklaşmayın” İfadesini kullanırken bazı müfessirlerin söylediği gibi elma buğday ağacı değil, Allahın yasaklamış olduğu pis ve murdar olan bütün yiyecekler ve haramlardır. Âdemi ve eşini kuranın cennetten çıkması diye isimlendirdiği gerçek anlamında olan cennet değil, insanın günahsız bir ortamdan şeytanın kandırarak günah işleme ortamına girmesi anlamında tanımlamasıdır. Yeryüzünde belirli bir vakte kadar denenme aşamasına geçilmesi anlamında kullanılmıştır.
Buraya kadar Allah Her şeyi insanoğlu için yarattığını vurgularken yaratılmış olanların bazıları insanoğluna zarar olduğunu ve ondan kaçınmasını, bazılarının ise insanoğlu için yararlı olduğunu, ondan da istifade etmesi gerektiği anlatılmaktadır. İşte İnsanın Asıl Görevi kendisinin öz benliğine yerleştirilmiş olan fısk ve fücurun insanı yasaklanan şeylerden tatması istenmekle, Bir de ona eğilim göstermeyi engelleyen takvanın var olmasıyla, iki zıt isteğin çarpışması asıl insanın denenmeye tabi tutulmasının nedenini oluşturmaktadır.
2/2/36- Fakat şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır” dedik.
Âdem ve eşi günahsız bir ortamdan günahlı bir ortama, iblislin teklifi sonucunda düşmüşlerdi İblis yani insandaki fısk ve fücur, Âdem ve eşini Allah’ın yasak ettiklerini yapmalarına teşvik etmesi ve onların bu yanlışı bile bile yapmaları sonucunda. Artık günah işleyen bir konuma düşmesine sebep olmuşlardı. Aslında adem ve eşi bu yaptıkları yanlışlığın farkındaydı ve pişman olmuşlardı.
2/37- Derken Âdem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
İşte adem ve eşinin bu pişmanlık duyması neticesinde Tövbe etmeleri yapılan bu yanlışlıktan dönmeleri Ademin tam anlamıyla varlığı şekillenmiş ve dünya sahnesinde denenmek için kendine uygun verilmiş olan rolün aktör ve aktirist haline dönüşmüştü.
Karmaşık olan Melek İblis şeytan söküklerini ayrı konularda misaller vererek tanımlamak gerekirse. Kâinatta ana çatı olarak iki varlık olduğu anlaşılmaktadır. Birisi Âdemoğlu şemsiyesi altındaki varlıklar. Bunlar nötr bir insanın takva yolunda ve fısk yolunda yürüyüp şekillenmesi Sonucunda isimler almaktadır.
2/96- Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.
51/56- Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.
İki Ayette hepsi insan olduğu halde, insanların yaşam biçimlerine renklerine dinlerine göre isim alarak anlatıldığı halde, İnsanlar sanki bu kelimeleri insanlardan ayrı bir varlık olarak algıladıklarından dolayı konuyu anlamada hakim olamamışlardır.Şirk Koşanlar , Kuranda Puta tapıcıları, Yahudi olanlar da ehlikitabı, insan da nötr bir yola gitmeye hazır vaziyette bir varlık olarak anlatmak istediği halde. Sanki ayrı ayrı yaratıklar olduğu tahmin edilmiştir. Öyleyse Âdem şemsiyesi altına giren, insan, şeytan, cin, Yahudi, kâfir, Müslüman, münafık vs. isimlerin hepsi insandır. Ama diğer yanlarındaki aldıkları isimler onların sıfatlarıdır. Cin insan veya cin gibi insan, kâfir insan, şeytan insan, münafık insan, olarak tanımlanmaktadırlar. Bu sebeple Şeytan tanımını, iblisin insana vesvese vererek yoldan çıkmış ve günahlarda ısrar etmesi sonucunda insanın yoldan çıkmış adıdır. Yoksa şeytan insanın dışında bir varlık değildir. Şeytan olan insanlar kendisine meyyal olan insanları kandırmaktadırlar.2/14- İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” Ayette dikkat edildiği zaman münafık olan birisinin tablosunu çizerken, o kâfir olduğu halde Müslümanlar içerisinde sanki müslümanmış gibi bir görünüm sergilemekte kendi gibi düşünenlerin yanına geldiğinde ise biz Müslüman olanlarla alay ettik sözüyle, kendi kimliğini tanıtmaktadır.
İblis kelimesiyle şeytan kelimesinin aynı olduğu inancında olanlar kesinlikle yanılmaktadırlar İblis Ateşten yaratılmış şeytan ise insan konumuna girdiğinden dolayı topraktan yaratılmıştır.
7/11- Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
7/12- (Allah) Dedi: “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
7/13- (Allah:) “Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.”
Yine bu ayetlerde konuşturulan varlıklar lisanı halleriyle kendilerini tanımlamaktadırlar. İnsanların dışındaki kâinatta yaratılmış olan hiç bir varlık ,verilmiş olan göreve itiraz etmezler. İblisi tarif ederken insanı saptırmakla görevli bir varlık olarak tanımlamıştık. O ateşten yaratılmış ve kıyametin sonuna kadar Allahtan yaşama süresi istemiştir.7/14- O da: “(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)” dedi. Yine iblis lisanı haliyle konuşturuluyor. Burada iblis Allahtan süre istese de istemese de her insanda var olan bir olgudur. Onun İnsanların diriltilip kaldırılacağı güne kadar süre istemesi onun zaten süreli olduğunu sanat yaparak kuran anlatmaktadır. Her insan da olan bir olgu ise kendisinden sonra gelecek olan nesillere bu olgu miras olarak aktarılıp durmaktadır. Bu da insanlığını sonuna kadar da devam edecektir.
7/15- (Allah:) “Sen gözlenip-ertelenenlerdensin” dedi. Ben insanlara sorduğum zaman iblis canlımı cansı mı diye sorarken bazıları canlı bazıları da cansız demişlerdi. O zaman iblis insanlardan insanlara aktarılarak ebediliğini sürdüren ve her insan yaşadıkça onda var olduğunun bir kanıtıdır. İblis adam değildir ama adamın içerisinde adam olmayı tamamlayan bir olgudur.
7/16- Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”
17- “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”
18- (Allah) Dedi: “Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.”
19- Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.
Ayetlerde imtihana tabi tutulan insanı doğru yolda yürümesini engellemek için ne tuzaklar beklemektedir.
7/20- Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”
Dikkatlice incelendiği zaman iblis Allahtan süre istemişti ve insanların diriltilip hesaba çekilecekleri güne kadar da süre verilmişti. İnsanlar da iblis gibi bir yaratık olmuş olsaydı onlara da süre verilip yaşayacaklardı. Âdem ve eşine vesvese verirken” Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” İşte haramı tatmakla günah işleme olayı gündeme geliyor. Ve cennetlik olan Âdem ve eşi günahsız ortamı bozarak günah işleyen bir ortama gelerek haramla tanışıyorlar. Yoksa haramı tatmayacak bir şekilde yaratılmış olsalardı onlarda melek olurlardı. Ve günah işlemezlerdi.
Kuran’da iblisin ateşten yaratıldığını, ve cinlerden olduğunu söylediği zaman , sanki cinlerin de ateşten yaratıldığına dair bir kanaat oluşmaktadır. Cinlerin kuranda Ateşten yaratıldığına dair hiçbir ayet olmadığı gibi, Bazılarının tanımladığı görünmeyen varlıklar da değillerdir. Onlar da insandır. insanlar nasıl topraktan yaratılmışlarsa cinler de topraktan yaratılmışlardır. Kuranda iblis cinlerden di ifadesi kelimenin başka bir konu ile ilgili yere konmasından kaynaklanmaktadır.
18/ 50- Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik; İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
Bilindiği gibi cinlerde eylem bakımında Allaha ibadet ve kulluk yapmayan zengin şımarmış toplulukların adıydı. İblis kelimesi bilindiği gibi İnsana yanlış yapmayı teklif etmekle büyük bir haksızlık yapmıştı. Asıl İnsan Yaratılırken Allahın rabliğini kabul etmiş ona boyun eğmekle yükümlü olduğunu söylemişti.
7/ 172- Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) Onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. İnsan yaratılırken Allah’ı tanımak ve ona kulluk yapma eğiliminde yaratılmıştı. İşte iblisin Allaha kulluk ve ibadet etmek için yarattığı insanı sözünden caydırmak istemekle hakkı olmayan bir davranışı yapmıştı. İşte Allah onu onun için huzurundan kovmuş onun yaptıkları hiçbir sözü onaylamamıştır. O bakımdan da o insanın yaratılış gayesine uygun hareket etmeyi engellemek istemekle de yabancı konumuna düşmektedir. İşte o ayette “İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi,” İfadesiyle söylediklerimizi onaylamaktadır. Öyleyse Kuran Bütünlüğü içerisinde Kâinattaki varlıkların bazı önemli olanların isimlerinin ne anlama geldiğini kurandan karşılığını vermeye çalışalım.
Halife: Allah adına dünyada iş gören Kâinatta yaratılmış olan bütün yaratıklara hükmedebilen insanoğlunun Adıdır.
Âdem: İnsanın günah işlemeden ki hali.
Melek: İnsanın fiziki yapısı da dâhil olmak üzere insanın dışındaki bütün yaratıkların hepsi insana secde etmekle görevli varlığın adı
İblis: İyiye veya kötüye gitme eğiliminde olan insanın kötüyü teklif eden bir fısıltı, insanda yaratılışta var olan, bir melektir.
Şeytan: İnsanın iblis tarafından kötülüğü teklif etmesinin ardından teklifi kabul eden insanın adıdır.
Takva: İnsan yanlış yaptığı zaman, o yanlış davranışın yanlış olduğuna dair fısıltı veren sestir.
Akıl: İnsan hangi yola giderse o yolda insanı başarılı kılmak için insanın hizmetinde olan bir melektir.
Cin: Yabancı insanın adıdır.
29 Aralık 2009 - 16:13
Kuran Öyle anlaşılmaz
kuranianlamametodu.blogspot.com
alirizaborazan@hotmail.com