Duada evliyayı aracı koyma ve şirk

Bu yazı / kitap Süleymaniye Vakfı sitesinden alıntıdır. Kitabı buradan indirebilirsiniz.

DUADA EVLİYAYI ARACI KOYMA ve ŞİRK

Doç. Dr. Abdulaziz Bayındır

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

De ki, Rabbim sadece şunları haram etti: “İster açık, ister gizli yapılsın, her türlü fuhuş,

günahlar, haksız saldırı,

Allah’ın hakkında hiçbir belge indirmediği şeyi ona eş koşmanız,

Allah hakkında bilmediğinizi söylemeniz.” (Araf 7/33)

Şeytan tuzağını doğru yolun üstüne kurar. Çünkü o, Allah’a şöyle demişti:

“…. And olsun ki ben onlar için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım.

Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağla­rından, sollarından sokulacağım. Onların çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.” (Arâf 7/16-17)

Doğru yolun üstündeki en büyük tuzak şirk tuzağıdır. O tuzağa düşenin işi temelden biter. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışla­maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Şirk, yalnız Allah’a ait bir kısım isim ve sıfatları başka varlıklarda da görmek, onları o konuda Allah ile ortak saymaktır. Bu varlıklar daha çok, din büyükleri olur. Onlar Allah’a yakın bilindiği için o isim ve sıfatları onlara vermek fazla rahatsız edici olmaz. Bu, onları Allah’a karşı arabulucu konumuna sokar. Allah ile olacak işlerde bunların aracılığına ihtiyaç duyulmaya başlanır. Artık onlara, Allah’a boyun eğer gibi boyun eğmek zor olmaz. Böylece o büyüklerin her biri bir tanrı yerine konmuş olur.

Tuzağın önüne hoş şeyler konur. Din büyükleri bu konuda bulunmaz bir malzemedir. Tuzağın iki büyük engeli akıl ve Kur’an’dır. Engelleri aşmak için duygusallık öne alınır. Dinin akıl değil, bir gönül işi olduğu söylenir. Bu, insanları, Kur’an’ı anlayamayacakları yalanına inandırmayı kolaylaştırır. Artık önlerine hangi ayet konsa görmezlik­ten gelirler. Kendi özgüvenleri kaybolur. Üstlerine pislikler yığılmaya başlar (Yunus 10/100). Şeytanlar başlarını sarar, onlarla yakın arka­daş olurlar. Doğru yolla ilişkileri kesilir ama kendilerini o yolun ortasında sanırlar (Zuhruf 43/36 37).

Şeytana izin verildiği için doğru yola giren hiç kimse onun tuzaklarından uzak kalamaz. Bu, akıldan çıkarılmamalı; din diye öne sürülen her şey Kur’an’a göre değerlendirilmelidir.

Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemek de çoğu dindarın düştüğü tuzaklardandır. Bu konuda ya hayallere, ya büyüklerin sözlerine yahut kitaplardaki hurafelere dayanılır.

Allah hakkında yanlış bir şey söylememek için Kur’an’a bakmak gerekirken, Kur’an’ı da bu yanlışlara göre anlama gayreti, işi çığırından çıkarır. Sonunda, “takvaya, özde ve sözde doğruluğa götüren yol” gibi yaldızlı sözlerle tanımlanan ama İslam’ın temel inançlarıyla ilgisi kesilmiş olan yeni bir din kurulmuş olur. Bu kitapçığın amacı, iyi müslüman olmak için yola koyulan büyük bir kitlenin kolayca düştüğü bu tuzakları, Kur’an ayetleri ışığında ortaya çıkarmak ve gerekli uyarıyı yapmaktır. Gayret bizden, başarı Allah’tandır.

BİRİNCİ BÖLÜM

ÖLÜDEN YARDIM İSTEME

( AHKAF SURESİ 5. AYETE VERİLEN YANLIŞ MEÂL )

İstanbul’da, Oruç Baba adıyla anılan bir türbe vardır. Ramazan’da ilk iftarı orada yapmak iste­yen yüzlerce kişi, büyük bir kalabalık oluşturur, sokaklar kapanır.

9.12.2000 tarihine rastlayan Cumartesi ge­cesi, Kanal 7 Televizyonunda, İskele-Sancak programına bir kısım ilim adamıyla birlikte ben de katıldım[1]. Programda, Oruç Baba hatırlatılarak kabirde yatan bir veliyi, vesile ve aracı olması için yardıma çağırma konusu tartışıldı. Ben orada sadece Ahkaf Suresi’nin 4 ve 5. Ayetlerini oku­dum. Ayetlere verdiğim anlam, hem o tartışmaya katılan bazı ilim adamlarını, hem de halkın bir kesimini rahatsız etti. Hatta Prof. Dr. Hasan Kâ­mil YILMAZ ayetlerin putlarla ilgili olduğunu, an­lamı yanlış verdiğimi söyledi. Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek tepki gösterdi. Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ da ayetlere böyle anlam verilirse şim­diye kadar gelmiş bütün tarikat mensuplarını ve İran’daki Şiileri müşrik saymak gerekeceğini, do­layısıyla o anlamı vermenin uygun olmayacağını söyledi. Konuşmamı, Prof. Dr. Süleyman ATEŞ dışında destekleyen olmadı.

Ayetlere şu meâli vermiştim. (Bütünlük açı­sından 6. Ayeti de katıyorum.)

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yer­yüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.

Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağı­randan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar on­ların çağrısın­ın farkında değillerdir.

O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettikle­rini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/4,5,6)

Bundan üç gün sonra, Hayrettin KARAMAN, Yeni Şafak Gazetesi’nde, “Ramazanda Türbe Ziyaretleri” başlığı ile bir yazı yayınladı. Yazıdaki şu cümleler dikkatimi çekmişti:

“… Evet halkın, hem bu türbelerde yatan kim­selerin özellikleri, hem onlarla kurdukları ilişki, hem de onlardan veya onlar vasıtasıyla bir şeyler istemeleri konularında önemli yanlışlar oluyor, ancak bunların büyük çoğunluğu şöyle inanarak bunları yapıyor: Allah bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkanlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar şefaatçilerimizdir, bizler günahkar ol­duğumuz için doğrudan Allah’tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sayesinde Allah dileklerimizi kabul eder [2]

Oruç Baba’nın kabri gibi kabirleri ziyaret edenlerin çoğu, isteklerinin Allah’a ulaştırılması için onları aracı ve şefaatçi olmaya çağırdıkların­dan bizim verdiğimiz anlama göre yukarıdaki ayetler, bunu yapanların en sapık durumda oldu­ğunu göstermiş olur.

Daha sonra, bir kısım meâllerde ayetlere farklı anlamlar verildiğini gördüm. Hayrettin KARAMAN’ın da aralarında bulunduğu altı kişilik heyet tarafından hazırlanmış Kur’an meâlini ele alarak konuyu değerlendirmek istedim. Böylece hem KARAMAN Hocanın canlı yayında; “Yorum yapıyorsun, meâlden oku!” diyerek bana göster­diği tepkinin sebebi anlaşılmış, hem de programı seyredenlerin zihinlerinde oluşan sorulara cevap verilmiş olur.

O meâlde ayetlere, şu şekilde anlam verilmiş­tir:

“De ki: Söylesenize, Allah’ı bırakıp taptığı­nız şeyler yeryüzünde ne yaratmışlar, göster­senize bana. Yoksa onların göklere ortaklık­ları mı vardır? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bundan evvel (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa onu bana getirin.

Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapan­dan daha sapık kim olabilir? (Oysa) onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.

İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (müş­rikler) onlara (tapındıklarına) düşman kesilirler ve onlara kulluk ettiklerini inkar ederler. (Ahkaf 46/4,5,6)[3]

Bu meâl oldukça önemlidir. Çünkü bunu ha­zırlayanlar, saygın ilim adamlarıdır. Türkçe me­âller içinde en yaygın olanıdır. Suudiarabistan bundan, yüz binlerce nüsha basmış ve Türk ha­cılarına, yıllarca hediye etmiştir. Mekke’de Ha­rem-i Şerif’te, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yal­nızca bu meâller bulunmaktadır. Bunu, Tür­kiye’de de Türkiye Diyanet Vakfı basmıştır. Diya­netin kabul ettiği meâl olması açısından halkın güvenini kazanmıştır.

Bu meâlde iki temel fark vardır: Biri, “çağırma” diye Türkçe’ye çevirdiğimiz dua kelimesine “iba­det” anlamı verilmesidir. Büyüklerin kabrini ziya­ret eden hiç kimse, onlara ibadet etmediği için, onları, aracı ve şefaatçi olmaya çağırmak ayetin kapsamı dışına çıkmaktadır.

İkincisi, “kimseler” diye çevirdiğimiz “men” ke­limesine “şeyler” anlamı verilmesidir. Bu da ayeti, putlara has hale getirmekte ve büyüklerin ruhu­nun aracı kılınması ile ilgisini kesmektedir.

Bize göre yukarıdaki meâl, bir çok yönden uy­gun değildir.

1. Dua kelimesine ibadet anlamı veril­mesi

Yukarıdaki ayetlerde, dua kökünden; ted’ûne, yed’û ve dua kelimeleri vardır. O meâlde bunlara “ibadet” anlamı verilmiştir. Dua kelimesi ile ilgili olarak Muhammed Hamdi YAZIR şöyle der:

“Dua esasen davet gibi çağırmak manasına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan taleb ü niyaz manasına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki, dua dinledim, dua okudum denilir. Duanın hakikati, kulun rabbı celle celalühudan istimdad ve inayet ü meunet istid’a etmesidir[4].

Bu ifade, şöyle sadeleştirilebilir.

Dua temelde, davet gibi çağırma anlamına­dır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya iletilen istek ve niyaz anlamına örf olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır. “Dua dinledim”, “Dua okudum” denmesi bundandır. Duanın doğru olanı, kulun, şanı yüce olan Rabb’ından ikram, yardım ve destek istemesidir.”

İbadet ise sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok, emre uymak ve izinden gitmek, anla­mında kullanı­lır[5]. Türkçe’de buna kulluk denir. İslamî terim olarak ibadet, Allah’ın emrini yerine getirmek için sa­mimi niyetle namaz kılma ve oruç tutma gibi ey­lemlere verilen addır.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: “Dua ibadettir[6]. Dua ibadetin iliği­dir, özü­dür[7].” Çünkü ibadette asıl hedef, Allah’ı razı etmeye çalışarak onun yardımını ve deste­ğini sağlamaktır. Kişi, Allah’tan istekte bulunduğu zaman ona kul olma gayreti içine girer. Bu se­beple ibadet kabuk, dua öz gibidir. Ama dua ye­rine ibadet kelimesi kullanılınca bu ilişki kaybolur.

İsteklerini bir veli, bir ruhani aracılığı ile Al­lah’a sunan kişi de önce o aracıyı razı etmek ister. Ona, kendince hediyeler, adaklar sunar, manevi huzurunda saygıyla eğilir. Birini bu şe­kilde aracı koymak ona ibadet sayılmıştır. Çünkü bu, kıyâmet gününe kadar cevap vere­meyecek kimseyi yardıma çağırmaktır. Bunun ibadet ol­duğu yukarıdaki ayetlerin sonuncusunda ifade edilmiştir:

“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk (ibadet) ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”(Ahkaf 46/6)

Evliyayı aracı olmaya çağıranlar bu çağrının ibadet sayılmayacağını iddia ederler. Demek ki, bu iddiayı öbür dünyada da sürdüreceklerdir.

Allah Teâlâ, peş peşe gelen bu ayetlerde iba­det ve dua kelimelerini ayrı yerlerde kullandığına göre Kur’an’ın Türkçe çevirisini yapanların buna uyması gerekir. Yoksa aşağıda görüleceği gibi bunun çok yanlış sonuçları ortaya çıkar.

2- “Men” kelimesine “mâ” anlamı verilmesi

Arapça’da “men” kimse veya kimseler, “mâ” da şey veya şeyler anlamına gelir. Ahkaf Su­resi’nin 5. Ayetinde üç kere “men” kelimesi geç­mektedir. Bu kelime Arapça’da akıllı varlıklar için kullanılır. Cümle içinde akıllı varlıklarla birlikte başka varlıklar da geçerse, akıllı olmayanlar için de kullanılabilir[8]. Buna şu ayet örnek verilir:

“Allah bütün canlıları sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yürür.” (Nur 24/45)

Bu ayette “kimi” diye tercüme edilen “men” kelimesidir. İki ayak üstünde yürüyen insanların, canlılar kapsamında olduğu kesin olduğu için diğer canlılara da “men” denmesi uygun düş­müştür. Ahkaf Suresi’nin 5. Ayetinde böyle bir şey yoktur. Ama o meâlde bunlardan ikisine “kimse” diye “men” anlamı, üçüncüsüne de “şey­ler” diye “mâ” anlamı verilmiştir. Bu, ayetin anla­mının değişmesine yol açmıştır. Çünkü “şeyler” deyince yardıma çağrılanların taş, ağaç ve diğer şeylerden yapılmış putlar olduğu akla gelir. Ama “kimseler” deyince, ruhaniyetinden yardım iste­nen büyükler anlaşılır. Bu hata, aşağıdaki hata­ları doğurmuştur.

3- “Hum” zamirinin ve cem’i müzekker salimin akılsız varlıklar için kullanılmış gösterilmesi

“Bunlar” diye tercüme edilen hum zamiri, Arapça’da akıllı erkek varlıkları gösterir. “Men”e “şeyler” anlamı verilince hum zamirine de ya “men”in lafzını gösteren “huve” ya da manasını gösteren “hiye” anlamı verilmiş olur. Bunun hata olduğu açıktır.

“Habersizdirler” diye tercüme edilen “gâfilûn” kelimesi cem’i müzekker salimdir ve akıllı erkek varlıklar için kullanılır. “Men”e “şeyler” anlamı verilmesi bu anlamı da yok etmiştir. Bu da önemli bir hatadır.

Denebilir ki, “Müşrikler bir ruhâni varlığı tanrı edinirler. O, bir ölünün, ya da başka bir şeyin ruhu olur. Bunlar akıllı varlık gibi görülür. Put da o ru­haniyi temsil etsin diye dikilir. Ayetlerde o kelime­lerin seçilmesi bundandır.” Bu doğrudur. Öyleyse kelimelerin anlamını değiştirmek büsbütün yanlış olur.

4- Ahkaf Suresinin 6. Ayetine dikkat edilmemesi

Surenin 6. Ayeti, “şeyler” diye tercüme edilen “men” kelimesinin “kimseler” diye tercüme edil­mesini zorunlu hale getirmektedir. Ayet şöyledir:

“O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.”

Putların ahirette, canlı birer varlık haline dö­nüşüp insanlarla bir araya getirilmeyeceği kesin­dir. Taşın, madenin veya odunun vereceği bir hesap olmaz ki, buna ihtiyaç olsun. Ayette sözü edilenler, hesaba çekilen akıllı varlıklardır. Bunlar da ruhlarından medet umulan büyüklerdir.

5- “Dûn” kelimesine “bırakıp” şeklinde anlam verilmesi

Ayet metninde geçen “min dûn’illah = Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da…” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme yanlış olmamakla birlikte Allah’tan başkasını çağıranların Allah’ı devre dışı bıraktıkları hissini vermektedir. Halbuki hiç bir müşrik, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmez. Onun farkı, Allah ile kendi arasında, yet­kisi Allah tarafından ve­rilmiş bir aracının varlığına inanması, onu Allah’a yakın sayıp yardımını ve şefaatini beklemesidir. Bu konu üzerinde daha sonra durulacaktır.

Dûn kelimesi sözlükte, üstün zıddı, en üst merte­beden beri, ondan aşağıca anlamlarına gelir. Kelimeye “başka” anlamı da verilir. “Akreb yani en yakın” anlamına da olur; ona çok yakın anlamına “Haza dûnehu” denir. Dûne, önce ma­nasına da gelir[9].” Türkçe’de buna, çoğu defa ya­kın, bazen beri[10], bazen önce bazen de başka kelimesi karşılık olabilir.

Devlet başkanına ulaşmak isteyenler, nasıl onun bir yakınını aracı koyarlarsa Allah’a ulaş­mak isteyen kimi insanlar da kendilerince ona yakın gördükleri birini aracı koyarlar. Bu sebeple “min dûn’illah”ı, “Allah’ın yakınından” diye ter­cüme etmek, çoğu zaman daha uygun düşer.

Daha sonra okuyacağımız ayetlerde açıkça görüleceği gibi müşrikler de bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu bilirler. Bunu bilen bir kişi, Al­lah’a yakın gördüğünü en fazla aracılık konu­munda düşünebilir. Allah’tan istemesi gerekeni o aracıdan değil, ama onun aracılığı ile isteyebilir. Bu sebeple Hayrettin KARAMAN Hocanın türbe ziyaretleri ile ilgili yazısında, ölmüş büyükleri aracı koyanlarla ilgili şu sözüne katılmak müm­kün olmamaktadır:

“… yeter ki müminler, Allah’tan istemeleri ge­rekeni kuldan istemesinler, Allah’a yapmaları gerekeni kula yapmasınlar![11]

Bu gibi sözler sebebiyle, bir ölüye, dirilerde bile olamayacak hayali yetkiler verip, Allah’a onun aracılığı ile ulaşmak, İslam aleminin en te­mel hastalıklarından olmuştur. Allah Teâlâ şöyle bu­yuruyor:

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryü­zünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onla­rın göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Doğru sözlü kimseler iseniz. (Ahkaf 46/4)Ayette geçen “Allah’ın dûnundan” ifadesi “Al­lah’ı bırakıp da…” şeklinde tercüme edilince, Al­lah’ın devre dışı kaldığı hissi ortaya çıkar ve yu­karıdaki anlamları koyacak yer kalmaz.Bu tenkitler, yukarıdaki üç ayet esas alınarak yapılmıştır. Aynı hatalar, içinde dua kökünden kelimeler bulunan bir çok ayetin Türkçe’ye çevril­mesinde de görülmektedir. Daha garibi, birkaçı dışında bütün Türkçe meallerde aynı tür hataların tekrarlanmış olmasıdır.

İKİNCİ BÖLÜM

EVLİYAYI ARACI KOYMA ve ŞİRK

Şirk, Allah’a ait bazı özellikleri, bir kısım var­lıklarda da görerek, onları bu özelliklerde Allah ile ortak saymaktır. Bunu kabul eden insan, Allah ile birlikte onlara da köle olur. Kur’an’ın hemen her sayfasında bu konu ile ilgili hükümler yer alır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, bir şeyin kendine ortak sayılmasını bağışla­maz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa 4/48)

Demek ki, inancına şirk­ bulaşmamış günah­kar bir insan tevbe etmeden ölse, Allah onun günahlarını bağışlayabilir.

Allah, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­leme şu emri vermiştir:

“De ki: “Ey cahiller! Şimdi benim, Al­lah’tan baş­kasına kul olmamı mı istiyorsu­nuz?”

(Ya Muhammed,) Sana da, senden ön­ceki elçilere de şu kesin olarak bildiril­miştir:

“Hele bir şirke düş; yaptığın yanar gider ve sen kaybeden­lerden olursun.”

“Hayır; yalnız Allah’a kulluk et ve şükre­den­ler­den ol.” (Zümer 39/64-66)

Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in bile açıkça ve çok sert ifadelerle uyarıldığı bu konuya gereken önem verilmelidir. Aksi taktirde yapılan iyi işlerin ve ibadetlerin sevabı yok olur gider.

Müslümanları en çok aldatan şey, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edenlerin müşrik olama­yacağıdır. Halbuki ortaklık için en az iki tanrı ge­rekir, bunun birincisi daima Allah’tır. Diğeri veya diğerleri ise Allah’tan daha güçsüz sayılan, insan ile Allah arasında aracılık yaptığına inanılan tanrı veya tanrılardır. Bu sebeple iki Allah iddiasında olan çıkmamıştır. Müşriklere göre de Allah vardır, birdir ve bütün güç onun elindedir. Diğerleri gücü ondan almışlardır.

1. Müşrik Allah’ı kabul eder

Müşrik, Allah’ın hem varlığını hem birliğini ka­bul eder. Allah’a ait bazı özellikleri, bir başka var­lıkta da görmesi, onu Allah’a yakın saymasından kaynaklanır. Ona boyun eğer ki, kendini Allah’a daha çok yaklaştırsın. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakı­nından veliler edinenler şöyle derler. “Biz onlara, başka değil sa­dece bizi Allah’a daha çok yaklaş­tırsınlar diye kulluk ederiz.” (Zümer 39/3)

a. Müşrik gökleri ve yeri Allah’ın ya­rattığına inanır

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onlara bir sorsan ki: “O gökleri ve bu yeri ya­ratan, Güneş’e ve Ay’a boyun eğdiren kimdir?” Kesinlikle “Allah’tır” diyeceklerdir. Öyleyse nasıl çevriliyorlar? (Ankebut 29/61)

b. Müşrik yağmuru yağdıranın ve bitkiyi bitirenin Allah olduğuna inanır

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onlara bir sorsan ki; “Gökten su indirip onunla yeri, ölümünden sonra dirilten kimdir?” Şüphesiz “Allah’tır” diyeceklerdir. (Ankebut 29/63)

c. Müşrik bütün yetkinin Allah’ta ol­duğunu kabul eder

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Desen ki: Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi çekip çeviren kim?’ Onlar: “Allah’tır” di­yeceklerdir. De ki; öyleyse hiç sa­kınmaz mısınız?’

İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevrili­yor­sunuz?” (Yunus 10/31-32)

2. Müşrik Allah’a ibadet eder

Hz. İbrahim’den beri, Mekke’de kesintisiz ola­rak hac ve umre ibadetleri yapılmıştır. Müşrikler de hicretin 9. Senesine kadar hac ve umre yap­mışlardır. Hz. Ali’nin Mina’da okuduğu şu ayetle onların bu ibadetleri yapmaları yasaklamıştır:

Ey inananlar! Müşrikler sadece bir pisiliktir. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaş­masınlar. (Tevbe 28)

Onlar, Mekkelilerin Arafat’a çıkmaması gibi ibadette bazı eksiltmeler yapmışlardı. Allah Teâlâ müslümanlara yeni bir şey emretmemiş, sadece o eksikleri tamamlamalarını istemiştir:

Haccı ve umreyi Allah için,eksiksiz yerine ge­tirin….” (Bakara 2/196)

Hac mevsimi, kameri aylardan Şevvalda başlar, Zilhiccede biter. Müşrikler zamanında da bunun böyle olduğunu şu ayetten öğreniyoruz:

Hac bilinen aylarda olur. Her kim o aylarda hac ibadetine başlarsa artık hac sırasında onun için eşine yaklaşmak, yoldan çıkmak ve dövüşme diye bir şey olamaz… (Bakara 2/197)

Müşrikler hacılara su vermek ve Mescid-i ha­ram’ı ibadete açık tutmakla övünürlerdi. Allah Teâlâ onların bu övünmeyi hak etmediklerini şu ayetlerde bildirmiştir:

Müşrikler, Allah’a karşı tanımazlık ettiklerini bile bile Allah’ın mescitlerini şenlendirme hakkına sahip değillerdir. İşte onların yaptıkları boşa git­miştir. Onlar hep o ateş içinde kalacaklardır.

Allah’ın mescitlerini şenlendirecek olan, yalnız Allah’a ve son güne inanan, namaz kılan, zekat veren ve Allah’tan başkasından korkmayandır. Umulur ki onlar yola gelmişlerden olurlar.

Siz hacılara su verme ve Mescid-i Haram’ı şenlendirme işini, o son güne inanan ve Allah uğrunda savaşan kimsenin işi ile bir mi tuttunuz? Onlar Allah yanında bir olmazlar. Allah o zalimler takımını yola getirmez. (Tevbe 9/17,18,19)

3. Müşrik aracı ve şefaatçi tanrılara inanır

Gökleri ve yeri yaratan, Güneş’e ve Ay’a bo­yun eğdiren, yağmuru yağdırıp bitkiyi bitiren ve bütün yetkilere sahip olan Allah, göklerin ve yerin tek kralıdır. O, bizden uzak değildir; bize şah da­marımızdan daha yakındır. Ama müşrik onu, yer yüzü krallarına benzeterek kendinden uzak sa­yar. Çünkü krallar, halkı kendilerine yaklaştır­mazlar. Krala ulaşmak isteyenler, ona yakınlığı olan birini bulmak zorunda kalırlar. Müşrikler de Allah’a yakın olduğuna inandıkları biri ile ilişki içinde olmak isterler. Hıristiyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Al­lah’ın kızları[12], büyüklerinin ruhlarından yardım umanların da onları, Allah’ın özel dostları say­maları bundandır. Hıristiyanlar bu durumu şu şekilde resimlendirmişlerdir:

Bu resmin altında şu yazı yer alır:

Yukarıdaki çizim kutsal olan Tanrı ile günahlı insanın konumunu göstermektedir. Arada büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. Oklar ise günahlı insanın Tanrı’ya ve O’nun bize sunduğu bol ya­şama ulaşmak için gösterdiği çabayı simgele­mektedir.

Bu çaba, Tanrı’dan karşılık beklenerek yapı­lan iyilikler, arayış içinde felsefeden felsefeye koşmak ya da dinsel inanç biçiminde kendini gösterir.

Aşağıdaki resim bize aradaki ayrılığı kapata­cak tek yolu açıklamaktadır[13].

 
 


Allah ile insan arasındaki kuzu Hz. İsa’dır. Aradaki boşluğu onun doldurduğu iddia edilir. Pavlus’un[14] Timoteos’a mektubunda şu söz yer alır: “Tek bir Allah ve Allah ile insanlar arasında tek bir Aracı vardır. Bu da in­san olan ve kendisini herkes için fidye olarak sunmuş bulunan Mesih İsa’dır[15].”

Hz. İsa’nın kuzu şeklinde gösterilmesi, onun kendini insanlığın kurtuluşu için kurban ettiği inancından kaynaklanır.

“Tüm insanların, özellikle de günahkarla­rın lehine Babanın yanında tek Arabulucu İsa’dır. İsa’nın kendisi aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır[16].

Hıristiyanlar, Kutsal Ruh’u da aracı sayarlar. Böylece aracılar çoğalır.

Pavlus’un Romalılara mektubunda şu ifadeler yer alır: “Kutsal Ruh, bizim zayıflığımıza yardım eder, çünkü nasıl dua etmemiz gerektiğini bilmiyoruz; ama Ruh’un kendisi sözle anlatılama­yan iniltilerle bizim için şefaat eder. İnsanların yüreklerini araştıran Tanrı, Ruh’un düşüncesinin ne olduğunu bilir. Çünkü Ruh, Tanrı’nın isteğine göre kutsallar için şefaat eder[17]. Kutsal Ruh konusuna tekrar dönülecektir.

Katolikler Hz. Meryem’i de aracı koyarlar. Onların bu konudaki inançları şöyledir: Meryem Ana’nın analığı…. bitmemiştir. Yinelenen arabu­luculuğu ile ebedi esenliğimizi sağlayan arma­ğanları garanti altına almaya devam etmektedir. Onun içindir ki, Meryem Ana’ya Kilise’de avukat, yardımcı, yardıma koşan, arabuluculuk yapan diyorlar[18].”

Müşrik aracıyı, manevi gücü olan bir varlık sayar, ona yakınlık için kurbanlar sunar, hatırası karşısında saygı ile eğilir. Onunla ilişkilerini canlı tutar ki, o da onun, Allah ile ilişkilerini canlı tut­sun.

Şu kesindir ki, hiç bir insan ağacı, taşı veya madeni aracı koymaz. Müşrik, putu değil, onun temsil ettiğine inandığı bir ruhanîyi aracı koyar. Rabıta için şeyhinin resmine bakan mürit, resme değil, şeyhin ruhâniyetine rabıta yapar. Eğer heykeli yasak saymasa, resim yerine şeyhinin heykelini tercih eder, saygıyla onun karşısına geçip rabıta yapardı.

Allah ile ilişkilerini bir aracı ile yürüttüğüne inanan kişi o aracıyı, Allah’ı sever gibi sever; onu razı etmeyi, Allah’ı razı etmekten önemli görür; Allah’ı razı etme işini, daha çok ona bırakır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

İnsanlar arasında Allah’ın yakınından endâd edinenler vardır. Onları, Allah’ı sever gibi sever­ler. (Bakara 2/165)

Endâd, nidd’in çoğuludur. Nidd, Allah’a ben­zer bazı niteliklere sahip görülen ve aykırı şeyleri savunabileceğine inanılan varlıktır[19]. Aşağıda açıklanacağı gibi bu aracılara, Allah’a benzer özellikler yakıştırılır. Allah’ın onları kırmayaca­ğına, gerekirse Allah’a, onun istemediği bir şeyi kabul ettirecek güçte olduklarına inanılır.

Müşrik, aracının o yetkiyi, Allah’tan aldığına inanır. Mekkeli müşrikler Kabe’yi tavaf ederken şöyle der­lerdi:

“Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerikin huve lek temlikuhu ve mâ me­lek”

“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın[20] vardır ki, onun da bütün yetki­le­rinin de sahibi sensin.”

Bunu bize nakleden ibn Abbas diyor ki; onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek.” “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” Dediklerinde, Hz. Muham­medi sallallahu aleyhi ve sellem, “Yazık size! Burada kesin, burada ke­sin!” derdi[21].

a- Duada aracılık

Müşrik bütün gücün Allah’ın elinde olduğunu bilir. Allah’ı, yer yüzü krallarına benzeterek ona bir yakını aracılığı ile ulaşmak ister. Ama dara düşünce aracıyı unutur ve doğrudan Allah’a yal­varır.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şe­kilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 29/65)

“Darda kalmış kişi dua ettiği za­man onun yar­dımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzü­nün hakimleri ya­pıyor? Allah ile be­raber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyor­sunuz!“ (Neml 27/62)

Çünkü tehlike anında fıtrat yani kişinin doğal yapısı devreye girer ve şartlanmışlığını unutur. Ama tehlike geçince tekrar eski şartlanmış haline döner ve kurtuluşuna, aracıların sebep olduğunu anlatır. “Yetiş ya falan! Dedim, yetişti ve beni kurtardı.” demeye başlar.

“De ki: “Sizi karanın ve denizin ka­ranlıkla­rın­dan kurtaran kim­dir? Bundan bizi kurtarırsan şük­reden­lerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarır­sınız.”

De ki: “Allah sizi ondan ve her sı­kıntıdan kur­tarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 6/63-64)

İşte Rabbiniz olan Allah, hakimiyet onundur. Ondan başka çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyi bilen Allah gibi, haber ver­mez. (Fatır 35/13-14)

Duada aracılıkla ilgili olarak Hıristiyanların tu­tumu örnek verilebilir. Çünkü aşağıdaki hadis, böyle bir örneklemenin uygun olacağını göster­mektedir.

Ebu Saîd el-Hudrî’nin bildirdiğine göre, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

Sizden öncekilerin izlerini, kuşkusuz karış ka­rış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir ker­tenkele deliğine girmiş olsalar, siz arkalarından gideceksiniz.

Dedik ki; “Yahudi ve Hıristiyanlar mı?”

-Ya kim olabilir? dedi[22].

Katoliklere göre; “Dua özellikle Baba’ya hitap eder; aynı şekilde İsa’ya da yönelir, özellikle de onun adıyla yakarıldığı zaman[23].

İçsel dua, Kul olan Oğul’un Evet’ine ve alçak gönüllü kulunun (Meryem Ana) Fiat’ına katılır[24].

Onlar derler ki: “İsa, bizim için bizim yerimize ve bizim lehimize de dua eder. Babanın yanında, durmadan bizim için arabuluculuk yapar. Duamız kararlı biçimde İsa’nınki ile evlada yaraşır gü­venle ve yüreklilikle birleşmişse, onun adına dile­diğimiz her şeyi elde ederiz[25].”

Müşrik, o aracıyı kendi vekili ve koruyucusu sayar. Ama Allah, bu yetkileri elçilerine bile ver­memiştir.

Allah Teâlâ son Elçisine şöyle buyurur:

“Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yap­madık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.” (En’am 6/107)

“Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.” (Hud 11/12)

Elçinin görevleri bellidir. Allah Teâlâ şöyle bu­yurur:

“Eğer yüz çevireceklerse çevirsinler, biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir.” (Şura 42/48)

Elçinin kimseyi yola getirme görevi de yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sen, sevdiğini doğru yola getiremezsin, ama Allah, yola getirmek istediğini getirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir.” (Kasas 28/56)

Elçi sadece doğru yolu gösterir: Allah Teâlâ şöyle buyu­rur:

Kuşkusuz sen kesinkes doğru yolu göste­rir­sin.” (Şura 42/52)

Allah’ın vermediği bir yetkiyi ruhanilerde var say­mak müşrik olmak için yeter. Ona bu yet­kiyi Allah’ın verdiğini söylemek, delilsiz bir iddia, ya­lan ve iftira olur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’tan önce[26] öyle şeye taparlar ki, Allah onun hakkında hiç bir kanıt indirmemiştir. Onunla ilgili kendilerinin de bir bilgisi yoktur. O zalimlerin yardımcısı olmaz.” (Hacc 22/71)

Müşrikler bu konuda atalarına dayanırlar. Hı­ristiyanlar, atalarının, bir şekilde İncil’e sokuştur­duğu mektuplara ve aldıkları Konsil kararlarına dayanmaktadırlar. Birine tanrılık görevi vermek, insanlara düşen bir iş olmadığı için Kur’an, buna dair haberlere bir bilgi niteliği vermez. Bu tür ha­berler, şartlandırma yoluyla kabul ettirilebilir ama kimseyi tatmin etmez. Bu sebeple Hıristiyanlar, bir yerde tanrı dediklerine diğer yerde insan veya başka varlık demek zorunda kalırlar.

İşte Katolikler! Onlar hem Hz. Meryem’i hem de Hz. İsa’yı kul sayarlar ama bir tarafı tanrı olan kul. Çünkü, Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri kitabının Papa’ya ithaf edildiğini gösteren sayfa­sında şu ifade yer alıyor:

“Tanrı kullarının kulu Episkopos II. Jean Paul’ün Ebedi Anısına”

Şu söz de onlara aittir: “Mesih İsa’ya inanabi­liriz, çünkü O Kendisi Tanrıdır, cisimlenmiş Ke­lamdır[27]”.

Hz. İsa aleyhisselamın ahirette söyleyeceği şu sözler üze­rinde dü­şünmek ge­rekir.

“ … içlerinde bulunduğum sü­rece onlara ta­nıktım. Beni vefat ettirince artık onlar üze­rine gö­zetle­yici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 5/117)

Hz. İsa, vefatından sonra ümme­tinden haber­siz hale gelmişse, onu aracı koymanın ve ondan yardım istemenin ne anlamı kalır? Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.

Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tu­tacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortakları­nızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz aç­tırma­yın.”

“Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”

“O’nun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 7/191-197)

“Belki kendilerine yardımları do­ku­nur diye Al­la­h’ın yakınından tanrı­lar edindi­ler. Ama onların yar­dıma güçleri yetmez. Oysaki kendi­leri onlar için hazır as­kerdirler. “ (Yasin 36/74-75)

b- Aracılık nasıl şirk olur

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Hele onlara bir sorsan; “O gökleri ve bu yeri, kim yarattı?” kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Şimdi Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana bir iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zümer 39/38)

Papa II. Jean Paul’ün, Hz. Meryem’i aracı yaptığı şu duaya bakalım:

“İnsan olmuş Kelâm’ın[28] Annesi ve Kilise’nin Annesi olan çok kutsal Bakire Meryem’e Ki­lise’nin yeni bir Hıristiyanlaştırma çabasına çağ­rıldığı bu zamanda bütün Kilise’nin bütün sevi­yelerinde din dersi çalışmalarına güçlü aracılı­ğıyla destek olması için dua ediyorum[29].

Vatikan’dan uzakta, kabrinde yatan Hz. Mer­yem’i yar­dıma çağıran, onun kendini tanıdığına, çağrıyı işittiğine, güçlü aracılığı ile kendisine destek olabileceğine inanır, onda bazı ilahi sıfat­lar ve özellikler hayal eder. Bunlar hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret ve benzeri sıfatlardır.

Hayat dirilik demektir. Hz. Meryem’i diri say­mayan yardıma çağırmaz. Katoliklere göre o, evrenin kraliçesidir[30]. Tarikatçılar da veli için şöyle derler:Bir veli ölünce ruhu, kı­nından çık­mış kılıç gibi olur[31].” Ölümsüzlük yalnız Allah’a ait bir özellik olduğundan, onlar Hz. Meryem’i veya bir veliyi bu konuda Allah’la ortak özellikte saymış olurlar.

İlim, bilmek ve kav­ramak demektir. İnsanda ilim sıfatı vardır ama Vatikan’da olan biri, Hz. Meryem’i, aracı olmaya çağırdığına göre onun, hem kendisini tanıdığına, hem de istediği şeyi, en az Allah kadar bildiğine inanmış olmalıdır. Çünkü aracı olmak için bu bilgi şarttır. O zaman o, Hz. Meryem’i Allah’ın sınırsız bilgi­sinin bir bölümüne ortak saymış olur. Aynı inanç, bir veliyi, aracı ve şefaatçi kılmak için onun kabri etrafında topla­nanlarda da olur.

Sem’, işitme gücüdür. Allah insana işitme gücü vermiştir, ama bu, belli uzaklıktan, belli tit­reşimdeki sesleri işitme ile sınırlı bir güçtür. Vati­kan’dan Hz. Meryem’e seslenen kişi, onu Allah’ın işitme sıfa­tına da ortak etmiş olur. Çünkü bu şe­kilde bir işitme, Allah’tan başkası için söz konusu değil­dir. Bir veliyi aracı koyanlar da onun içten yakarışları işittiğine inanırlar. Yoksa o, duymadığı şeye nasıl aracı ve şefaatçi olur?

Üstelik Hz. Meryem ölmüştür. Ölüye bir şey işittirmeye bizim gü­cümüz yetmez. Allah Teâlâ, Elçisi Hz. Muhammed’e hitaben şöyle buyuruyor:

“Sen ölülere işittiremezsin.” (Neml 27/80)

“Şüphesiz Allah diledi­ğine işit­tirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işitti­re­mezsin.” (Fatır 35/22)

Bedir savaşında öldürülen müşrikler bir ku­yuya gömüldükten sonra Allah’ın Elçisi sallalahu aleyhi ve sellemin onların yanına gelip şöyle de­diği bildirilmiştir:

“Ey falan oğlu falan! Ey falan oğlu falan! Al­lah’ın ve Elçisi’nin size verdiği sözün hak oldu­ğunu gördünüz mü? Çünkü ben Allah’ın bana verdiği sözün hak olduğunu gördüm.”

Hz. Ömer dedi ki, “Ey Allah’ın Elçisi! Ruhsuz cesetlerle nasıl konuşursun? O, şöyle cevap verdi: “Söylediğimi sizin işitmeniz onlarınkinden daha iyi değildir. Ama onlar bana hiçbir şekilde cevap veremezler[32].”

Bir ölü kabrinin yanında yapılan çağrıyı işitse bile kıyamete kadar cevap veremeyeceğinden bu iş, şu ayetin kapsamına girer.

Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağıran­dan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar onların çağrısın­ın farkında değillerdir.” (Ahkaf 46/5)

Basar, görme gücü demektir. Bir ölüyü yar­dıma çağıran, onun kendini görebildiğine inan­malıdır. Görmeden ona yardımcı olması mümkün olmaz. Fiziki engellerle sınırlanamayan bir görme, yalnız Allah’a mahsus olduğun­dan bu şahıs onu, Allah’ın görme sı­fatına da or­tak say­mış olur.

irade, dilemek ve tercih etmektir.

Kudret de bir şeye güç yetirme anlamına ge­lir. İnsanın iradesi de kudreti de sınırlıdır. Ölünce her şey biter. Hz. Meryem’in, çağrıyı kabul ettiğini ve gerekli yardımı yapabildiğini hayal eden, ona bu iki sıfatı da vermiş olur. Bu, olağan dışı bir irade ve kudret yakıştırma­sıdır. Bu an­lamda irade ve kudret sahibi tek varlık Allah Teâlâ’dır. Demek ki o şahıs Hz. Meryem’i Allah’ın bu iki sıfatına da ortak saymış olmaktadır. Papa ile birlikte binlerce Hıristiyan da, kendi dilleri ve yakarışlarıyla Hz. Meryem’i aracı koyduğu için onun, her istek sahi­bini tanıdığına, dilini bildiğine, istekleri anlayıp kavradığına, onları karıştırmadan değerlendire­bildiğine de inanmak gerekir. Bu da yalnız Al­lah’ın sahip olabileceği büyük bir ilim ve kudreti gerektirir. Bunlar Hz. Meryem’i bu konuda da Allah ile ortak özelliğe sahip görmek zorundadır­lar. Aynı durum, Hz. Peygamberi, Abdulkadir Geylânî’yi veya bir başka veliyi yardıma çağı­randa da olur.

İnsanların isteklerinden haberi olmayan, an­cak kıyamet günü dirilecek olan bir ölü, bize şah da­ma­rımızdan da ya­kın olan ve her şeyi bilen Allah’a karşı nasıl aracılık edebilir?

Hz. Meryem’in aracı olabilmesi için hem onun, yukarıdaki sıfatlara sahip olması, hem de Allah’ın sıfatlarında o kadar eksiklik bulunması gerekir.

Yukarıdaki sıfatların her biri Allah’ın isimlerin­den türetilmiştir. Bunlar, hay, alim, semi’, basîr, mürîd ve kadîr isimleridir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle demiştir:

“O en güzel isimler Allah’ındır. Siz onu, on­larla çağırın. Onun isimleri konusunda yamukluk yapanları bırakın. Onlar bu ettiklerinin karşılığını göreceklerdir.” (Araf 7/180)

Allah’ın vermediği yetkileri, bir kısım varlık­larda veya ruhanîlerde varsaymak şirktir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki, Allah’ın dışında kuruntu­sunu ettikle­ri­nizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gi­der­meye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yeti­rebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahme­tini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 17/56-57)

Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğu­nuzu bilir.

Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey ya­ratmazlar; esasen kendileri yaratılmıştır.

Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirile­ceklerini de bilemezler. (Nahl 16/19-21)

Hz. Meryem’i veya bir başka veliyi yardıma çağıranlar, onlara bu özellikleri ve yetkileri Al­lah’ın verdiğine inanırlar. Böyleleriyle aramızda zaman zaman şu şekilde konuşmalar geçer:

- Abdulkadir Geylânî seni ne tanısın?

- Allah tanıtamaz mı?

- O seni ne duysun?

- Allah duyuramaz mı?

- O senin dilini ne bilsin?

- Allah öğretemez mi?

- Peki o ölmemiş midir?

- Veliler ölmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülen­lere ölüler deme­yin, zira onlar di­ridirler.” (Bakara 154)

- Abdulkadir Geylânî Allah yolunda öldürül­müş müdür ki ona ölü demeyelim?

- !?

- Ayetin yarısını okudun, devamını da oku. Al­lah Teâlâ ayetin devamında şöyle diyor: ”… on­lar di­ridirler, ama siz bunu anlayamazsınız.” Al­lah’ın anlayamazsınız dediğini siz nasıl anlıyor­sunuz?

- !!??

- Demek ki, Allah Teâlâ önce Abdulkadir Geylânî’ye bir dirilik verecek, sonra seni ona tanıtacak, sesini duyuracak, senin dilini öğre­tip anlamasını sağlayacak, sonra senin lehine aracılık yapmasına, kendi karşısında seni sa­vunmasına müsaade edecek. Allah’ın buna ne ihtiyacı var?

- !!!???

- Şu ayet karşısında ne diyeceksin?

Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağıran­dan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar onların çağrısın­ın farkında değillerdir. (Ahkaf 46/5,6)

- - !!!!????……

c- Şefaatçi

Müşrik, Allah’ı, yer yüzü krallarına benzettiği için arabuluculuk yapacak ve kendini ona karşı koruyacak birini arar. Bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri çeviremeyeceği biri olmalıdır

Katoliklerin konu ile ilgili inançları şöyledir:

“Tüm insanların, özellikle de günahkarların lehine Babanın yanında tek Arabulucu İsa’dır. İsa’nın kendisi aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır.

Kutsal Ruh’un kendisi de bizim için aracılık eder[33].

Meryem Ana’nın analığı…. bitmemiştir. Yine­lenen arabuluculuğu ile ebedi esenliğimizi sağla­yan armağanları garanti altına almaya devam etmektedir. Onun içindir ki, Meryem Ana’ya Ki­lise’de avukat, yardımcı, yardıma koşan, arabu­luculuk yapan diyorlar[34].”

Aynı inanç tarikatlarda da vardır. Bir Şeyh Efendi ve tarikatının ileri gelenleri ile yaptığımız görüşmenin konu ile ilgili bölümü şöyledir:

MÜRİT - Bizim Şeyh Efendi’ye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolunda­dır. Mesela bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar davayı ka­zanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımız­dır.

BAYINDIR - Siz, gizli açık her şeyi bilen Al­lah Teâlâ’yı hakimle bir mi tutuyorsunuz? Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O gün kişi kardeşinden, ana­sından, ba­basın­dan, eşinden ve oğulla­rından kaçacaktır. O gün her­kesin işi başından aşa­caktır.” (Abese 80/34-37)

Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fır­sat bulacak da sizi sa­vu­nacaktır.

Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kur’a çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yı­kandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib[35]! Allah sana rahmet eyle­sin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulundu­ğuna şahidim.” Bunun üzerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Al­lah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kur­ban ey Allah’ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?” Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bu­yurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekli­yorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşıla­na­cağımı vallahi bilmiyorum.”

Ümmü’l-alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem[36].”

Ama siz şeyhinizin cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah’ın huzurunda sizi savu­nacağını söyleme cesaretini bile gösteri­yor­sunuz.

Bize şah damarımızdan daha yakın olan Al­lah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avu­kat­lığınızı yapacak olan şeyh, hâşâ, Allah’ın huzu­runda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargı­lamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda oldu­ğunuzu an­lıyorsunuz değil mi?

MÜRiT - Müftülükte bir müftü ile görüşmek is­t­e­sen[37] araya bir ka­pıcının girmesi, bir kişinin seni müf­tüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yet­kiliyle, bir bakanla pat diye görü­şebilir mi­sin? işte Şeyh Efendi de bi­zimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta ol­maktadır.

BAYINDIR - Bize şah da­ma­rımızdan daha ya­kın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söyle­nebilir.

Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul ara­sına vasıta koymaktır. Zümer suresinde buna dikkat çekilmek­te­dir:

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakı­nından veliler edinenler “Biz onlara başka değil sa­dece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” derler. işte Allah, onla­rın aralarında tar­tışıp dur­dukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp du­ran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)

Bu tür inanışlardan lütfen vaz­geçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır.

Lütfen bana söyler misin, yaratan, besle­yen, bü­yü­ten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?

MÜRiT- Tabii ki, Allah tanır.

BAYINDIR - Peki Şeyh Efendi senin ne­yini Allah’a tanıtacak?

MÜRiT- ?!

Görüşme, şeyhin yanında gerçekleşmiş ve o, bu durumu onaylamıştır. Mürit kelimesi ile, ko­nuşmaya katılan ve tarikatın ileri gelen alimlerin­den olan kişiler kastedilmektedir[38].

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın yakınından, öyle şeye kul olurlar ki, kendilerine ne bir fayda sağlayabilir ne de zarar verebilir. Derler ki, “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” De ki: “Göklerde ve yerde, Al­lah’ın bilme­diği bir şeyi mi ona haber veriyorsu­nuz?” Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir. (Yunus 10/18)

Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız on­lar, Allah’ın di­lediği kimse­lere şefaat edebilirler, kendi dilediklerine değil.

De ki: “O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.” (Zümer 39/44)

“Allah onların yaptık­larını da yapa­cak­larını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı ol­duğu kişilerden başka­sına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.

Onlardan kim, “Ben Allah’a yakını bir ilahım.” Derse, onu cehennemle cezalandırırız. İşte o zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya 21/28)

Ebu Hureyre radiyellahu anh bildiriyor:

“Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ 26/214) ayeti inince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Resulullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammedi kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam ol­maz.” (Buhârî, Vesâyâ, 11)

Tarikatlara, evliyayı aracı koyma (vasıta ve vesile) inancı yerleşmiştir. Bunlar kabirleri onun için ziyaret ederler. Bu konuda şöyle bir hadis de uydurulmuştur:

“işlerinizde ne yapacağınızı şa­şırdığınızda kabir ehlinden yardım is­teyiniz[39].”

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendi­sine cevap vere­meyecek kimseleri çağıran­dan daha sapık kimdir? Oy­saki bunlar onların çağrısın­ın farkında değillerdir.” (Ahkaf 46/5)

De ki: Allah’ın yakınından bize ne bir fayda ne de za­rar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevrilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık ara­ziye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, “Bize gel.” diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, “Doğru yol ancak Al­lah’ın yoludur. Bize verilmiş emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir. (En’am 6/71)

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sana ne iyilik gelse Allah’tan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni in­sanlara elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter.” (Nisa 4/79)

“De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (Araf 7/188)

3- Müşrik müşrikliği reddeder

Müşriklerin asıl hedefi Allah’a yaklaşmak ve Allah’ın ilgisini kendi üzerlerine toplamaktır. Tanrı saydıklarına, aracılık ve şefaatçilik görevi yükle­meleri bunu gösterir. Bu sebeple onlar, bir şeyi Allah’a, tam ortak saymadıklarını düşünürler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onların hepsini bir araya toplayacağımız gün, ortak koşmuş olanlara şunu diyeceğiz: “Hani nerede o sizin kuruntusunu ettiğiniz şeyler?”

Sonra onların kaçamak cevabı şu olacaktır: “Rabbımız Allah’a and olsun ki bizler müşrik değildik.”

Bak işte, kendilerini nasıl da yalanladılar. Al­lah’a karşı eş koştukları şeyler kendilerinden na­sıl da uzaklaştı. (En’am 6/22-24)

Müşrikler bu kaçamak tutumu dünyada da sergilerler. Bu konuda Hıristiyanların ve Mekkeli müşriklerin tavırlarını örnek vermek uygun olur.

a- Hıristiyanlar

Hıristiyanlar çoktanrılılığı yani şirki reddettikle­rini söylerler. Konuyla ilgili sözleri şöyledir:

“Birinci buyruk çoktanrılılığı yasaklar. İnsan­lardan, Tanrı’dan başka tanrılara inanılmamasını, Tek olandan başka ilahlara saygı gösterilmeme­sini ister. Kutsal kitapta sık sık putları reddet­mekten söz edilir[40].”

Hıristiyanlarda yalnız Allah’a kulluk etme il­kesi vardır. Şu söz onlara aittir: “Tanrı Baba, esenliğin ve yaratılışın tüm kutsamalarının kay­nağı olarak yüceltilir ve Ona tapılır[41].”

Luka İncil’inde İblis’in Hz. İsa’yı yükseklere çıkararak bir anda ona dünyanın bütün ülkelerini gösterdiği, ona: “Tüm egemenlik ve görkemleriyle bunları sana vereceğim. Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana ta­parsan hepsi senin olacak.” dediği, bunun üze­rine Hz. İsa’nın İblis’e şu karşılığı verdiği yazılıdır:

“Tanrın olan Rabb’e tap, yalnız ona kulluk et, diye yazılmıştır.” (İncil Luka 4/5-8)

Hıristiyanlar, Pavlus’a uyup Allah ile kendi aralarına aracılar koymuşlardır. Hz. İsa’dan 4 asır sonra toplanan İznik Konsili ile İstanbul ikinci ökümenik konsilinde alınan kararlarla Hz. İsa ve Kutsal Ruh, birer tanrı sayılmaya başlanmıştır.

325 yılında toplanan İznik Konsili, inanç ilke­lerini şöyle açıklamıştır: “Tanrı’nın biricik oğlu, ezelde Baba’dan doğmuş, nurdan gelen nur, ger­çek Tanrı’dan gelen gerçek Tanrı, yaratılmış ol­mayıp Baba ile aynı özdendir[42].

381’de İstanbul’da toplanan ikinci ökümenik konsil, Kutsal Ruh ile ilgili inancı şöyle açıklamış­tır:

“Üçlü Birlik’in üçüncü kişisi olan Kutsal Ruh Tanrı’dır. Baba ve oğul ile birdir ve onlara eşittir. Onlarla aynı özden ve aynı doğadandır. Bununla beraber Kutsal Ruh sadece Baba’nın ruhu değil, ama Baba ve Oğul’un ruhudur[43].”

Üçlü Birlik sözüyle Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsünün aslında bir tek Tanrı olduğunu söyle­miş oluyorlar. Diyorlar ki: Kadir Baba ve Onun biricik Oğlu ve Kutsal Ruh bir tek Tanrı’dır: Çok Kutsal Üçlü Birlik[44].

Bu üçlüye tek Tanrı demeleri Allah’a eş koş­madıklarını göstermek içindir; ancak bunun ger­çeği örtemediği şu ifadelerinden ortaya çıkmak­tadır:

Tanrı’daki kişiler birbirinden farklıdır. Oğul olan kişi Baba değildir. Baba olan kişi de Oğul değildir. Kutsal Ruh olan kişi de ne Baba’dır, ne Oğul. Temellerinden gelen ilişkiler yüzünden bir­birinden farklıdır[45].

Pavlus ve Petrus’a ve bir kısım Hıristiyan bü­yüklerine ait sözleri İncil’in parçası sayıp, konsillerde alınan kararlarla inanç oluşturunca, böyle anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz bir inançlar bütünü meydana gelmiş olmaktadır.

b- İncil’de şirk

Müslümanların inandığı İncil, Allah’ın Hz. İsa’ya indirdiği İncil’dir. Allah Teala şöyle buyurur:

“Kendilerine İncil verilenler onun içinde Al­lah’ın indirdiği yargılarla yargılasınlar”. (Maide 5/47)

Demek ki, onun içinde Allah’ın indirmediği şeyler de vardır.

Bugün elde bulunan İncil’in büyük bölümü Pavlus’un, bir kısım havarilerin ve kimliği tam olarak bilinmeyen kişilerin mektuplarından oluşur. Bunlar, Allah’ın Hz. İsa’ya indirdiği şeyler değildir. Hz. İsa’nın havarileri, Hz. Peygamberin sahabe­leri, yani arkadaşları gibidir. Onların sözü, en çok sahabe sözü seviyesinde olabilir. Günümüz Hı­ristiyanları bunları Allah’ın vahyi sayarlar. Kato­liklerin konu ile ilgili inancı şöyledir:

“Kilisemiz, havarilerinden gelen inançla, Eski ve Yeni ahit içindeki kitapları bütün bölümleriyle kutsal ve Kilise yasalarına uygun kabul eder, zira Kutsal Ruh’un esini (vahyi) ile yazıldıklarından bunların yazarı Tanrı’dır[46].“ Bu durum, şu ayetin kapsamına girer:

“Yazık o kimselere ki kendi elleriyle Kitap ya­zarlar; sonra «Bu, Allah katındandır.» derler ki, karşılığında az bir bedel alsınlar. Yazık o, kendi elleriyle yazdıklarından dolayı onlara! Yazık onunla kazandıklarına!» (Bakara 2/79)

Pavlus Hz. İsa’yı görmemiştir. Elimizdeki İn­cil’e göre onun asıl adı Seul’dur. (Elçilerin İşleri 13/9) Azılı bir Hıristiyan düşmanı iken Şam yo­lunda ansızın gökten parlayan bir nurun çevresini sardığı, Hz. İsa’nın kendine seslendiği, (Elçilerin İşleri 9/3-6), sonra Hz. İsa’ya inandığı ve vaftiz edildiği (Elçilerin İşleri 9/18) iddia edilmiştir. Buna göre Pavlus, havari bile değildir. Onun sözünün İncil’de yer alması kabul edilemez. Bu ancak ataların sözü, kapsamına girer. İznik ve İstanbul Konsillerinde alınan kararlar da ataların sözü kapsamına giren şeylerdendir. İşte Hıristiyanlar bu atalarının sözüne dayanarak üçlü tanrı inan­cını benimsemişlerdir.

Denebilir ki, neden Hıristiyanlarla Mekkeli müşrikler aynı kefeye konuluyor? Şirk mantığı bakımından farkları yoktur da ondan. İşte şu ayet bunun delilidir:

“Yahudiler “Üzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar kendi sözleridir; ağızlarına sakız etmişler. Daha önce kafir olanlarla benzer söz kalıplarını kullanıyorlar. Allah kahretsin onları! Nereden çev­riliyorlar.” (Tevbe 9/30)

Maalesef bugünkü müslümanların çoğu da benzer söz kalıplarını kullanarak yoldan çıkıyor­lar.

c- Mekkeli müşrikler

Mekkeli müşriklerin, Kabe’yi tavaf ederken söyledikleri şu söz de onların kaçamak tavırlarını ele veriyor. “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın[47] vardır ki, onun da bü­tün yetki­le­rinin de sahibi sensin[48]