Toplam Okunma: 286 | Bugunku Okunma: 2 | En Son Okunma: 03.12.2008 - 12:01
1 Yorum
sorgucu:
Merhaba Admin
Mucize iddiacılarının gösterdikleri en büyük sözde mucizlerden biri de Kuran’ın 1400 yıl önceden evrenin sürekli genişlediğini belirtmesidir. Bu sözde mucizenin Zariyat Suresi 47. Ayette geçtiğini söylerler.
son yıllarda evrenin genişliyor olmasının bilim adamlarınca keşfedilmesinden sonra kimi Kuran meallerinde, Zariyat 47′de bu yönde çeviriler yapılmıştır. Hattâ bazı mealler de o ayetlerin yanına birer yıldız ilave ederek açıklamalarında “Bakın gördünüz mü mucizeyi” tadında açıklamalar yapmışlardır.
Oysa ki eski meallere bakılacak olursa hep “kudretten”, “geniş güçten” bahsedilmektedir. Yeni meallerde yapılan düzenleme ise Ömer Çelakıl’cılık oyunlarına çok benzer. Yani, bir olay bilindikten sonra, “bakın aslında burada şöyle diyor” derler.
Tabi, bunlara artık yorum yapmaya dahi gerek yoktur.
Ayrıca, işin bir de büyük sahtekârlık ayağı vardır ki burası tam komedidir. Bazı şahıslar Elmalılı mealini değiştirip ilgili ayeti şu hale getirmişlerdir:
“Bir de göğe bakın Biz onu kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki Biz onu genişletmeye de malikiz.”
Bu açık sahtekârlığın da ne amaçlarla yapıldığı da alenen ortadadır.
DİĞER BİR İDDİA;
”yüzey gerilimi adı verilen kanun sebebiyle tatlı suyun tuzlu suya karışmaması”
Tatlı suyla tuzlu suyun birbirine karışmaması ilkesi Kuran’dan yaklaşık 550 yıl önce yaşamış olan Romalı Bilgin Gaius Plinius Secundus (M.S. 23-79) tarafından keşfedilmiştir ve bu buluş ve Naturalis Historia adlı eserde yer almıştır.
Bakalım eserde ne yazıyor,
Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224:
Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan Tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer.
Ayrıca şunu belirtmekte de fayda vardır ki, işin bilimsel yanını ve mekanizmanın açıklanmasını bir kenara bırakacak olursak, Hem okyanus’ta hem de Akdeniz’de avlanan Afrikalı balıkçıların da bu gerçeği çok daha önceden bilmeleri de pek yadırganmaması gerekir.
DİĞER BİR İDDİA;
”insanın ana rahmine tutunarak geliştiği”
Bu ise başka bir zorlama mucize iddiasıdır.
Sözde mucizelerle ilgili ayetlere bakalım:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir “alak”tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak Suresi, 1-3)
Çoğu meal de:
“İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti.”
Şeklinde çevirirler.
Alak’ın 3 anlamı vardır:
1) Kan pıhtısı, 2) Asılı duran madde, 3) Sülük
Burada da yine aynı şekilde, mucizeye dayanak oluşturmak için kelime oyunları yapıldığını görüyoruz. Yani yine, bir şey bilindikten sonra ona göre çeviriyi değiştirme, yorumda oynama görüyoruz. Eğer insan embriyosunun dna’sı ile sülük dna’sı arasında benzerlik olsa şüphesiz ki mealler “sülükten yarattık” şeklinde çevirilecekti ve yine sözde mucize varlığını koruyacaktı.
Aslında mucize iddialarının temeline baktığımızda özü bu değil mi?
”…ve insanın ana rahmindeki bütün aşamaları”
Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir. Müminun / 14
Bu ayete gelişim aşamaları diyorsanız zaten size başka bir şey demem mümkün değil. Zaten mitolojilere ya da Sümer dinlerine falan bakarsanız benzer açıklamalar göreceksiniz.
DİĞER BİR İDDİA;
”evrenin yıldızların ve galaksilerin belli yörüngeleri olduğu ve bu yörüngelerde hareket ettikleri.”
Ay Takvimi denen bir teknolojinin zaten binlerce yıl önceden bilinmesi, Muhammed Peygamber devrinde kullanılması ve bunun işleme mekanizmasının nasıl olduğuna bakarsak gezegenlerin aslında belirli noktalarda gezinmesinin bir mucize olmadığını çok açık şekilde ortaya koymaktadır.
Sonuç itibariyle,
Dinler inanç konularıdır. Bilimin alanı dışındadırlar. Herkes Dinlere inanmakta özgürdür, ama bu kişinin iç dünyasını ve vicdanını ilgilendirir.
Mucize iddiaları ise dinî bilimle ilişkilendirme çabalarından başka bir şey değildir. Her türlü yazıya mucize bulmak amacıyla bakıp da sözde mucizeler bulabilirsiniz. Bu zor değildir, önemli olan yorumdur.
Sonuç olarak, yorumlarla mucize kılıfları bulmak, temiz duygularıyla inanan halkımızı kandırmaktan başka bir şey değildir. Tabi bu benim görüşümdür.
sorgucu:
Merhaba Admin
Mucize iddiacılarının gösterdikleri en büyük sözde mucizlerden biri de Kuran’ın 1400 yıl önceden evrenin sürekli genişlediğini belirtmesidir. Bu sözde mucizenin Zariyat Suresi 47. Ayette geçtiğini söylerler.
son yıllarda evrenin genişliyor olmasının bilim adamlarınca keşfedilmesinden sonra kimi Kuran meallerinde, Zariyat 47′de bu yönde çeviriler yapılmıştır. Hattâ bazı mealler de o ayetlerin yanına birer yıldız ilave ederek açıklamalarında “Bakın gördünüz mü mucizeyi” tadında açıklamalar yapmışlardır.
Oysa ki eski meallere bakılacak olursa hep “kudretten”, “geniş güçten” bahsedilmektedir. Yeni meallerde yapılan düzenleme ise Ömer Çelakıl’cılık oyunlarına çok benzer. Yani, bir olay bilindikten sonra, “bakın aslında burada şöyle diyor” derler.
Tabi, bunlara artık yorum yapmaya dahi gerek yoktur.
Ayrıca, işin bir de büyük sahtekârlık ayağı vardır ki burası tam komedidir. Bazı şahıslar Elmalılı mealini değiştirip ilgili ayeti şu hale getirmişlerdir:
“Bir de göğe bakın Biz onu kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki Biz onu genişletmeye de malikiz.”
Bu açık sahtekârlığın da ne amaçlarla yapıldığı da alenen ortadadır.
DİĞER BİR İDDİA;
”yüzey gerilimi adı verilen kanun sebebiyle tatlı suyun tuzlu suya karışmaması”
Tatlı suyla tuzlu suyun birbirine karışmaması ilkesi Kuran’dan yaklaşık 550 yıl önce yaşamış olan Romalı Bilgin Gaius Plinius Secundus (M.S. 23-79) tarafından keşfedilmiştir ve bu buluş ve Naturalis Historia adlı eserde yer almıştır.
Bakalım eserde ne yazıyor,
Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224:
Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan Tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer.
Ayrıca şunu belirtmekte de fayda vardır ki, işin bilimsel yanını ve mekanizmanın açıklanmasını bir kenara bırakacak olursak, Hem okyanus’ta hem de Akdeniz’de avlanan Afrikalı balıkçıların da bu gerçeği çok daha önceden bilmeleri de pek yadırganmaması gerekir.
DİĞER BİR İDDİA;
”insanın ana rahmine tutunarak geliştiği”
Bu ise başka bir zorlama mucize iddiasıdır.
Sözde mucizelerle ilgili ayetlere bakalım:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir “alak”tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak Suresi, 1-3)
Çoğu meal de:
“İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti.”
Şeklinde çevirirler.
Alak’ın 3 anlamı vardır:
1) Kan pıhtısı, 2) Asılı duran madde, 3) Sülük
Burada da yine aynı şekilde, mucizeye dayanak oluşturmak için kelime oyunları yapıldığını görüyoruz. Yani yine, bir şey bilindikten sonra ona göre çeviriyi değiştirme, yorumda oynama görüyoruz. Eğer insan embriyosunun dna’sı ile sülük dna’sı arasında benzerlik olsa şüphesiz ki mealler “sülükten yarattık” şeklinde çevirilecekti ve yine sözde mucize varlığını koruyacaktı.
Aslında mucize iddialarının temeline baktığımızda özü bu değil mi?
”…ve insanın ana rahmindeki bütün aşamaları”
Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir. Müminun / 14
Bu ayete gelişim aşamaları diyorsanız zaten size başka bir şey demem mümkün değil. Zaten mitolojilere ya da Sümer dinlerine falan bakarsanız benzer açıklamalar göreceksiniz.
DİĞER BİR İDDİA;
”evrenin yıldızların ve galaksilerin belli yörüngeleri olduğu ve bu yörüngelerde hareket ettikleri.”
Ay Takvimi denen bir teknolojinin zaten binlerce yıl önceden bilinmesi, Muhammed Peygamber devrinde kullanılması ve bunun işleme mekanizmasının nasıl olduğuna bakarsak gezegenlerin aslında belirli noktalarda gezinmesinin bir mucize olmadığını çok açık şekilde ortaya koymaktadır.
Sonuç itibariyle,
Dinler inanç konularıdır. Bilimin alanı dışındadırlar. Herkes Dinlere inanmakta özgürdür, ama bu kişinin iç dünyasını ve vicdanını ilgilendirir.
Mucize iddiaları ise dinî bilimle ilişkilendirme çabalarından başka bir şey değildir. Her türlü yazıya mucize bulmak amacıyla bakıp da sözde mucizeler bulabilirsiniz. Bu zor değildir, önemli olan yorumdur.
Sonuç olarak, yorumlarla mucize kılıfları bulmak, temiz duygularıyla inanan halkımızı kandırmaktan başka bir şey değildir. Tabi bu benim görüşümdür.
13 Ekim 2008, 10:16 am