Mezheplerimiz
Yazı içeriğindeki tabloyu inançlarınızı gözden geçirmeniz için muhakkak incelemenizi öneririm. Sonra kendi nefsinize dönüp sorun, – Ben “neye / kime” iman ediyorum ? (Ali Aksoy)
Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.
Bir kere Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu göz ardı edilip hadisler, içtihadlar dinin kaynağı kabul edilince, birçok mezhebin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu ve yüzlerce mezhep ortaya çıktı. Bugün dört mezhep denilen mezhepler, işte bu birçok mezhepten zaman içinde daha çok kabul görüp, günümüze kadar gelenlerdir. Bir hadise göre erkeklerin baldırını örtmesi gerektiği, diğerine göre baldırın gözükebileceği anlaşılır. Bir hadis yorumuna göre kan akması, diğer hadis yorumuna göre ise kadın elinin değmesi abdesti bozar… Tüm bu örneklerdeki gibi farklı izahlarda doğruyu kim, nasıl bulacaktır? Kuran dışında başka kaynaklara kapıyı açarak kargaşalara yol açanlar, mezhepleri ortaya sürüp bu kargaşayı önlemeye çalışmışlardır. Böylece Kuran’ın dini, yani Allah’ın gönderdiği İslam; mezheplerin dinine, mezheplerin İslam’ına dönüşmüştür. Mezhep kurucusunun biri çıkar diz ile göbek arasını örteceksiniz hadisini alır, diğer hadisi inkar eder ve böylece dine yeni bir haram sokar. Diğer bir mezhep kurucusu ise baldırın gözükebileceği sonucu çıkan hadisi doğru, diğer hadisi yanlış kabul ederek baldırın gözükebileceğini ilan eder. Mezhep kurucularından biri Peygamber’in sivilcesinin koparılması ile ilgili hadisinden kanın abdesti bozduğu sonucunu çıkarır, dine bir ilave yapar. Diğeri ise kadın elinin değmesi abdesti bozdu yorumunu yapar, diğerinin ilavesini reddedip kendi ilavesini dine katar. Oysa bu hadisler başka türlü de yorumlanabilir. Fakat Kuran dinin tek kaynağı olduğu için buna ihtiyaç yoktur.
BİZİM MEZHEPLERİN HIRİSTİYAN MEZHEPLERDEN FARKI NE?
Mezhep imamları nasihmensuh ile Kuran ayetlerinin hükmünü iptal ederek (25. Bölümü okuyun), farklı hadislerden kendilerine göre birini seçerek, kendilerine göre hadisleri yorumlayarak ve kendilerini içtihad yetkisiyle Allah’ın serbest bıraktığı konuları açıklayıcı konumuna getirerek(39. Bölümü okuyun), yepyeni bir dinsel yapı oluşturmuşlardır. Bu yeni yapının Allah’ın dini olduğu sanılsa da, ne yazık ki bu yeni yapı Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık ne kadar Allah’ın diniyse o kadar Allah’ın dinidir. Bazıları bu mezhep imamlarının çok iyi niyetli olduğunu, din için fedakarlıklar yaptıklarını anlatarak eleştirileri görmezlikten gelmektedirler. Peki Ortodoks ve Katolik rahiplerin de iyi niyetli oldukları ve kendi mezhepleri için çalıştıkları söyleniyor, biz ne yapalım, Katolik ve Ortodoks bağnazlığı bu iyi niyet söylemlerinden ötürü Allah’ın gönderdiği Hıristiyanlıkla bir mi tutacağız? Bu mezheplerin imamları öyle bir konuma getirilmiştir ki; onlara verilen yetkiyle onlar istediğini iptal edilmiş hüküm ilan ederek, istediklerini kendilerince yorumlayarak, dilediklerini kabul ederek, uygun gördükleri durumlarda içtihad ederek Kuran’daki hükümlerden kat kat fazla hacimde sünnetler, farzlar, helaller, haramlar oluşturmuşlardır. Kuran’ın otoritesi dışında oluşturulan bu mezheplere Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli, Şii adları verilmiş, bu mezheplere uyan mukallidler(mezhep taklitçileri) ise mezheplerinin adlarıyla anılmışlardır. Oysa bakın Kuran’da ne diyor:
Dinlerini parça parça edip hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.
6 Enam Suresi 159
BİR MEZHEBE GÖRE CENNETLİK, DİĞERİNDE CEHENNEMLİK OLUYOR
Kuran’da dinimize İslam adı verilip, hiziplere ayrılmamız yerilirken, kendimize Hanefi, Maliki gibi isimler vermeyi, bu mezheplerin ayrı helal, haram ve farzlarını kabullenmeyi ve her biri birbirinden farklı uygulamalara sahip olan apayrı mezheplerin herbirinin de İslam’a eşit olduğunu, birbirlerine ve Kuran’a aykırılıklarına rağmen, hepsinin de doğru olduğunu hangi akıl ve insafla açıklayabiliriz? Örneğin Hanefi mezhebinde namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı şahıs namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Sırf mezhepler açısından bile olaya baksak Hanbeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi’ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah’ın bir hükmünü inkar edip zalim olduklarını söylememiz gerekir. Oysa ayrılıkta güzellik gören zihniyete göre Allah, ahirette Müslümanlar’ı mezheplerine göre ayıracak, Hanefi ise sen Hanefiydin dövdün doğru yaptın, Şafi ise sen Şafiydin öldürmeliydin, öldürüp doğru yaptın diyecektir! Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehennemlik bir fiil yapacaktır, oysa namaz kılmayanı öldüren Şafi, Allah’ın hükmünü yerine getirdiği için cennetlik bir fiil yapmış olacaktır. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olacaktır. Böyle din olur mu? Böyle dine uyanların kelle sayısı ne olursa olsun, doğrulukları mümkün müdür? Ne yazık ki günümüzde bu mezheplere uyan geniş kitlelere bu soruları sormak zorundayız. Aklı kullanmak yerine taklitçiliği esas alan, Kuran’ı insanların hepsi anlayamaz, birkaç insan bunları anlayıp, insanlara aktarıyor diyenlerin, insanları getirdiği nokta budur. Allah dinini yalnız bu mezhep imamlarının anlayacağı şekilde mi indirdi ki insanların sadece hak olduğu söylenen bu dört mezhebe uymaları bir zorunluluk oluyor? Allah dinini ancak bu dört kişi anlasın diye indirdiyse, Kuran’da niye birçok defa “Ey insanlar” diye insanlara direkt hitap ediliyor da “Ey Şafi, ey Hanbeli, ey dört imam, siz bunları anlayın, benim dediklerimi anlamayan diğerlerine de siz anlatın” denmiyor?
Yukarıdaki örneği ele alırsak, Kuran’ın dinde zorlama olmadığını söyleyen ayetlerine ve namaz kılmayanlara dünyevi hiçbir ceza hiçbir yerde geçmemesine rağmen; namaz kılmayanın öldürüleceğini söyleyen üç ve dövüleceğini söyleyen bir mezhebin dördü birden işe yaramaz ve yanlış olacağına, nasıl dördü birden doğru ve hak oluyor? Peki bu mezheplerin dördü birden, dördü de farklıyken nasıl gerçek İslam oluyorlar?
Bazıları: “Mezheplerdeki farklılıklar ufak tefektir, biri namazda elini bağlar, biri salar. Şehirlerde olana Hanefi, köylü olana Şafi uygundur. Dolayısıyla tüm bu ihtilaflar rahmettir…” gibi izahlarla farkları ufak tefek göstererek, mezhepleri sorgulanamaz kılmayı istemekte, halka taklitçiliği yutturmaktadırlar. Oysa mezhebin birinin öldürülmesini emrettiğini biri sadece dövüyor, bir mezhebe göre helal, diğerine göre haram oluyor, birinin farz bildiğini, diğeri farz bilmiyor. Yani mezhepler helalleri, haramları ayrı birer dine dönüşmüş vaziyetteler. Mezhep imamı dilediği hadisi seçerek, nasih mensuh ile oynayarak, hadisleri keyfince yorumlayarak; Kuran’ın da, uydurmalarla dolu hadislerin de üstüne çıkmaktadır. Din, mezhep imamının bakışına göre şekillenmiş, oluşturulmuş oluyor. Ayrılığın iyilik, rahmet olduğu Kuran’a aykırı bir mantıktır ve uydurma bir hadisten gelmektedir. Oysa Kuran’da şöyle geçmektedir:
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip fırkalar (mezhepler) halinde parçalananlar gibi olmayın.
3 Ali İmran Suresi 105
AYRILIK RAHMET DEĞİL FELAKETTİR
Ayrılıkta rahmet arayanlar uydurma hadisler yerine Kuran’ı, anlamak kastıyla okurlarsa, fırkalara ayrılmanın, mezhepler kurup helali, haramı, farzı birbirinden farklı yapılar oluşturmanın felaket olduğunu görürler. Ayrılığı teşvik eden diğer bir uydurma hadis “İçtihad eden yanılırsa bir sevap, isabet ederse iki sevap alır.” şeklindedir. Bu hadisle kişilerin kendi görüşünü “içtihad” adı altında dine sokması kolaylaştırılmış ve hata yapanın sevap alacağı şeklindeki rahatlatmayla, adeta “Dinde hata olur, içtihatta yanlış yapanın biraz az da olsa, yine de sevabı olur” denmiştir. Bu hadise dayanan mezhep imamları olaylardan çıkarttıkları sonuçları, kendi görüşlerini rey, kıyas, içtihad, fetva gibi isimlerle dinin bir parçası haline getirmişlerdir. Peygamber’in olduğu iddia edilen davranış ve sözler gibi, sahabelerin de davranış ve sözlerinin, aynı Kuran gibi dinin kaynağı kabul edilmesine, bunun üstüne binlerce uydurmanın sürekli uydurularak eklenmesi, sonraki safhada mezhep imamlarının şahsi görüşlerinin ve evvelden saydığımız tüm kaynaklardaki çelişkilerde, farklılıklarda kendi tercihlerini seçmeleri ve sonuçta bu son seçimlerin neticesinde oluşan yapının din ilan edilmesi, bugünkü mezheplerin İslam’ının hikayesidir. Yani mezheplerin İslam’ına göre din şunlardan oluşur: Kuran + hadis imamının seçtiği hadis + mezhep imamının nasihmensuhla yaptığı yorumlarla Kuran ve hadis hakkındaki değerlendirmeleri + mezhep imamının kıyas, içtihad ederek olaylardan çıkardığı sonuçlar + mezhep imamının sahabeyi değerlendirmesi neticesindeki çıkarımları + yeni oluşan olaylara göre sonradan yeni mezhep imamlarının verdiği fetvalar… Mezhep imamlarının tüm değerlendirmelere son noktayı koymaları, son makası vurmaları ve son eklemeyi yapmaları sonucu bizim geleneklerin dini, mezheplerin dini, hadislerin dini dediğimiz yapı ortaya çıkmıştır. Yeni gelişen olaylarda ise bu mezheplerin bağlıları olan sonraki devir imamlarının verdiği fetvalar, yaptıkları içtihadlar da sonradan dine eklenmiştir. Örneğin kolonya çıkınca necis olup kullanılamayacağı, üstümüze dökülürse namaz kılınamayacağı; televizyonun seyredilmesi ile ilgili farklı fetvalar; sigaraya hem helal, hem haram, hem mekruh diyen ayrı içtihadlar; sonradan ortaya çıkan durumlara karşı ilerki dönem mezhep imamlarınca yapılan yorumların nasıl dine ilave edildiklerinin örnekleridirler.
Tüm bu hazin manzarayı daha hazinleştiren izahlardan biri de ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bu fırkalardan ancak birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olacağını söyleyen hadistir. Bu hadisi nakleden de tüm bu olumsuz manzaranın baş aktörlerinden, yaptıklarına daha evvel de değindiğimiz Muaviye’dir.(Darimi, Siyer, sayfa 75) Bu hadise dayanıp her mezhep kendini cennetlik, diğerlerini cehennemlik ilan etmiştir. Sunnilerin Şiileri sapık, Şiilerin de Sunnileri sapık ve cehennemlik yetmiş iki mezhepten biri ilan etmelerinde, her iki tarafın da delil gösterdiği hadislerden biri bu hadis olmuştur. Ehli Sünnet veya Sunnilik diye anılan dört mezhebin taklitçileri ise başta birbirlerine karşı hadis uydurmalarına, birbirlerini sapık ilan etmelerine, birazdan tablolardan göreceğiniz gibi helalleri, haramları ayrı dini yapılara ayrılmış olmalarına rağmen, sonradan Ehli Sünnet, Sunnilik gibi ortak adlarla bu mezheplerin dördünün birden doğru olduğunu, böylece ancak bu dört mezhebin cennetlik olabileceklerini söylemek gibi bir tevile (yoruma) sapmışlardır. Ehli Sünnet olanlar bir mezhep imamına uyar ve adeta Kuran’daki bir hüküm gibi onun koyduğu helali, haramı uygular. Aynı şekilde bir Şii kendi imamına uyar ve adeta Kuran’ın koyduğu hükümmüş gibi onun koyduğu farzı, haramı kabul eder. İki tarafsa birbirini sapık ilan eder. Peki nedir sizin farkınız? İki taraf da Kuran’ı yetersiz bulup, imamlarına, yani bir insana uyuyor ve onun izahını Allah’ın vahyiymiş gibi kabul ediyor. İki tarafın temel zihniyeti aynı taklitçilik, ama biri %100 doğru, öbürü sapık oluyor. Sonuçta temel taklit mantığında bir fark yoktur.
MEZHEPLERDEN KURAN’IN İSLAMI İLE KURTULURUZ
Mezhep taklitçiliğinin dine verdiği zararları Yaşar Nuri Öztürk “Kuran’daki İslam” kitabında şu şekilde açıklamaktadır: “Allah adına yalan uydurmanın bir yolu da mezhepleri din haline getirmek olmuştur. Mezhepler birer din, mezhep imamları tenkit üstü birer Peygamber haline getirilince İslam adıyla ortaya konan karışımın kaçta kaçının Allah’a, kaçta kaçının şuna buna ait olduğunu belirlemek, halk kitleleri için imkan dışına çıkar ve bu durum din adı altında bir kaosu insanlığın başına musallat eder. Aradan yüzlerce yıl geçmesine, insanlık boyut değiştirmiş olmasına rağmen hiç kimse bu eskimiş ve bir kısmı komedi haline gelmiş yorumlara dokunamaz. İşte zulüm ve Allah’a iftira budur. Bu zulüm yüzündendir ki gerçek İslam bilginleri, samimi din görevlileri Allah’ın saf ve berrak
Kuran dinini yüzyılımızın insanına olduğu gibi anlatmaya kalktıklarında sadece zorluklarla değil engeller, iftiralar ve suçlamalarla karşılaşabilmektedirler. çare Kuran’a gidişimizi engelleyen bütün putları, patentlerine bakmadan devirmek ve hükmü yalnız ve yalnız Allah’a bırakmaktır. Buna karşı çıkanlar, görünüşte dini kabul ettiklerini söyleseler de inkarcıdırlar. çünkü ak ve berrak din yalnız Allah’ın tekelindedir (39Zümer Suresi3). Ve bu tekelden rahatsız olup Allah’ın hüküm yetkisine şu veya bu şekilde karışanlar, Allah’a karşı gelmiş olurlar.”
Kitaplarında mezheplerin oluşturduğu İslam’ın, Kuran’ın dininin önünde oluşturduğu engeli gören Yaşar Nuri Öztürk “çıplak Uyarı” kitabında devşirme dinin kaosu başlığıyla somut örnekler vererek mezheplerin oluşturduğu felaketi şöyle anlatır: “Sıkıntı, Allah’ın dini ile Allah’a fatura edilen devşirme dinin karıştırılmasından kaynaklanıyor. Allah’ın dini bizzat Allah tarafından İslam diye adlandırılan ve apaçık, kuşkusuz, detaylı bir kitapla insanlığa öğretilen dindir. Kaynağı Kuran, tebliğcisi Hz. Muhammed’dir bu dinin. Kuran’daki İslam’dır bu. Devşirme dine gelince onun kaynağı tek olmadığı gibi kitabı ve tebliğcisi de tek değildir. O, Kuran’daki İslam’ın tevhidine karşı bir şirket dinidir. Kitabı birkaç tane, önderi birkaç tane, hatta ümmeti birkaç tanedir. Bir tür anonim şirket gibidir. Bunun içindir ki devşirme dinde birlik ve ahenk yerine tefrika ve kaos vardır. Devşirme dinin tüm rahatsızlığı, ondaki hüküm kaynağının tek olmayışıdır. Devşirme dinde tam bir otorite boşluğu vardır. Ona göre, buna göre, falancanın kavlince, filancanın rivayeti mucibince, üstadın beyanına göre, hazretimizin fermanı gereğince v.s. devşirme dini bir yamalı bohça haline getirmiştir. Allah’ın dinindeki: Hüküm Allah’ındır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. (5Maide Suresi44,45, 47,50) ilkesi saf dışı edildiği için bu şirket dinin ortaya koyduğu tabloda hakim özellik didişme ve bozgundur. Bu bozgunda hüküm yetkisinin mezhepler, hizipler, gruplar, partiler, tarikatlar ve daha bilmem neler tufanında kime veya kimlere ciro edildiği belli değildir. Bunun içindir ki bu tufanda aynı din kimliğini taşıyanların aynı niyetle icra ettikleri aynı fiil, şirketin bir elemanına göre sevap olurken, bir başka elemanına göre büyük günah olabilmektedir. İki vatandaşımız, bir gazetede din adına verilmiş bazı fetvaların kupürlerini de ekledikleri mektuplarında, bu fetvaları değerlendirdikten sonra soruyorlar. Bu nasıl şey? Allah’ın dinine fatura edilen bu fetvaların bazılarını Allah’ın dinini tenzih ederek dikkatlerinize sunmak istiyorum: Namazda Ettehiyyat okunurken Şafiler’in şehadet parmağını kaldırması sünnet, Hanefilerin kaldırması ise bazılarına göre mekruh, bazılarına göre harammış. Bu bakımdan, Hanefiler’in Ettehiyyat okunurken parmak kaldırmamaları gerekirmiş. İfadeye konuluşu bile bir kaos sergileyen bu fetvanın vermek istediği acayiplik şudur: Aynı dinin iki mensubu aynı kitabın buyruğu olan bir ibadeti icra ederken aynı duayı okuyorlar ve o duanın aynı yerinde şehadet parmaklarını kaldırıyorlar. Gel gör ki, bunu yapmakla biri sevap kazanıyor, biri haram işliyor, yani büyük günaha giriyor. Ve bunun adı İslamiyet oluyor, öyle mi? Şu fetvayı da bir okuyucunun sorusuna verdikleri cevaptan izleyelim: Dişlerinde dolgu veya kaplama olan kişiler eğer Hanefi mezhebinde iseler onların gusül(boy) abdestleri geçersizdir. Başka mezhepten iseler problem yok. Bu fetvanın önümüze koyduğu gerçek şu: Allah’ın kitabı Kuran’a bağlı olduğunu istediği kadar söylese de, eğer bir insan yakasını Hanefi keyfine kaptırmışsa, dişlerini doldurtamaz, kaplatamaz. Aksi halde ömür boyu cenabet gezmiş olur. (Kıldığı namazlar da geçersiz olur) Yok eğer her nasılsa Şafii kampına kapılanmışsa sorun yok dişlerini doldurtabilir, kaplatabilir. Şimdi sormak lazım: Dinin temel amacından biri nefsi yani insanın varlığını, sağlığını korumaktır. İnsanın kendisini tehlikeye atmaması ise Kuran’ın emirlerinden biridir. Şimdi Müslüman, bu temel emirlere uyarak sağlığını korumak için dişlerini doldurtma, kaplatma yoluna mı gitsin, yoksa mezhep hatırı için Kuran’a ters düşmek veya ömür boyu cenabet gezmek şıklarından birini mi seçsin? Hayır efendim, Şafii olup kurtulsun diyorsanız, o zaman Hanefilik sıkıntısıyla cebelleşmek niye? Peki bütün bu hengameye dalmak yerine tek ve dosdoğru yolu çizen Kuran’a bağlı kalsak ne kaybederiz? Bizzat Kuran’ın sorduğu gibi: Allah, kuluna kafi gelmiyor mu? Diyeceksiniz ki Kuran’da diş doldurtmakla ilgili hiçbir bahis yoktur. Peki öyle ise, size ne oluyor da Allah’ın dinin kaynağı yaptığı kitaba koymadığı bir şeyi din bünyesi içine çekip ikinci bir ilah gibi insanın karşısına buyruklar, tartışmalar çıkarıyorsunuz? Allah bazı şeyleri eksik mi bıraktı da siz düzeltiyorsunuz?”
NE OLACAK DİŞLERİ ÇÜRÜYEN HANEFİLERİN HALİ?
Ne yazık ki halkın geniş kitleleri mezheplerin gerçek yüzünü, bu yapının Kuran’la çeliştiğini bilmeden mezhebe tabi olmakta, dini Kuran yerine mezheplerin izahlarına göre oluşmuş ilmihal kitaplarından öğrenmektedirler. Yukarıdaki örneği ele alırsak Türkiye’de halkın büyük bir kesimi Hanefi mezhebinden olduğunu söylemektedir. Fakat büyük bir kesimi Hanefi olan halkın büyük bir kısmı, mezheplerinin dişlere dolgu yapmayı yasaklayan izahını bilmediklerinden dişlerini doldurtmakta ve kaplatmaktadır. Böylece boy abdestleri ve dolayısıyla namazları Hanefilik dedikleri mezheplerine göre geçersizdir. Kitlelerin önüne “Ya Sunni olursun, Hanefi mezhebine uyarsın, ya da Şii, Alevi gibi sapık bir mezhepten olursun” şeklinde klişe laflarla, korkutmalarla; mezhepçilik adeta bir milliyetçilik, ırkçılık şekline dönüştürülüp sunulmuştur. Sunni olmamak adeta kafir olmakla eşdeğer gösterilmiş, bu fikrin her alternatifi de sapık ilan edilmiştir. Şiilik ve Alevilik’te de durum farklı değildir. Onlar da aynı şekilde ırkçılığa dönüştürülmüş mezhep taassuplarıyla Sünniliğe aynı şekilde yaklaşmaktadırlar. Bu kitlelerin görmezlikten geldiği ve halkın bilmesi gereken alternatif; Kuran’ın din olarak tek başına ele alınıp, tüm bu mezheplerin inkar edilmesi ve dinin yalnız Kuran’a dayanarak oluşturulmasıdır.
Mezheplerin kurucuları Kuran’ı ve hadisleri kendilerine göre yorumlayıp, diledikleri hadisleri veya ayetleri seçtikleri, dinin serbest bıraktığı konularda rey ve içtihad adıyla hüküm oluşturdukları için aslında Kuran’ın da, hadisin de üzerinde bir yetkiye sahip kılındılar. Bu yetkiyi kullanışlarından bizim gibi sadece Kuran’ı yeterli görenler değil, mezhep imamlarından sonra yaşayan ve bizim her fırsatta eleştirdiğimiz hadis imamları bile rahatsız olup, mezhep kurucularına çok şiddetli eleştiriler getirdiler. Eleştirilerin odaklandığı en önemli noktalardan biri mezhepçilerin kendi görüşlerini, reylerini kimi konularda hadisin önünde tutmalarıydı. Hatta bazı hadisçiler, ehli rey fakihleri diye çağırdıkları mezhepçileri; elde ettikleri sonuçlara, kendi reylerine uygun hadisler uydurmakla eleştirdiler. En meşhur hadisçi Buhari’nin, en büyük mezhebin kurucusu Hanefi’yi eleştirmesi ve güvenilmez ilan etmesi hadisçilerin bile bazı mezhepçileri beğenmediğinin en dikkat çekici örneğidir. Sonuç olarak bugün uyulan İslam, Kuran’ın İslam’ı olmadığı gibi aslında uydurmalar ile dolu hadisler bile değildir. Bugün uyulan İslam mezhep imamlarının kurduğu ve kendi kafalarına göre tüm bu kaynakları değerlendirdikleri İslam’dır. Mezheplerin kurulduğu dönemde ne Buhari, ne Müslim hadis kitaplarını yazmamışlardı. Hadisler sahih, zayıf, hasen şeklinde ayırımlara da mezhepler oluşturulduğu zaman tâbi değillerdi. Yani mezhepler, en titiz çalışması bile birçok uydurmayla dolu olan hadislerin, en doğru hadis çalışmaları olduğu iddia edilen kütübi sitte (altı meşhur hadis kitabı) ortada yokken oluşturuldu. Yani mezheplerin izahlarında uydurmaların yüzdesi birçok hadis kitabının çok çok üstündedir. Oysa ne yazık ki halkın önemli bir kesimi tüm bunlardan habersiz, kendi mezheplerini İslam’a eşit saymakta ve bu yapıların Kuran’la çelişikliğinden habersizdirler. Kuran dini açıklamış ve birçok konuyu açıklamayarak serbest bırakmış ve böylece dinin her devre, her ortama uymasını sağlamıştır. Mezheplerse dinin serbest bıraktığı her detayı, haşa Allah açıklamayı unutmuş gibi açıklayıp, dini birçok devirle, birçok durumla, hatta insanın yaratılışıyla çelişir hale getirmişlerdir.
Birazdan göreceğimiz tablolar Kuran dışındaki konularda mezheplerin nasıl kendi aralarında çeliştiklerini göstermektedir. İslam’ın Kuran dışı kaynaklarından biri olarak “İcma” da gösterilmektedir. “İcma”yı Ehli Sünnet, tüm alimlerin bir konudaki ittifakı (ortak görüşü) olarak açıklar. Oysa aşağıdaki tablo aslında hiçbir konuda ittifakın (icmanın) olmadığının delilidir. Ehli Sünnet’in kendi içindeki mezheplerde “İcma”nın bazı konularda varlığı doğru olsa da, İslam tarihini baz alırsak, Kuran’da geçmeyen ama icma edilmiş hiçbir konu kalmaz. Kuran’a hangi konuda ilave yapılmaya veya Kuran’a aykırı bir izah getirilmeye kalkışılmışsa tarih içinde o izaha muhalefet olmuştur. Örneğin hayızlı kadının namaz kılamayacağında, namazın 5 vakit olduğunda, kadının devlet başkanı olamayacağında, zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmesinde Ehli Sünnet’in tüm mezhepleri görüş birliğindedir. Fakat bu Ehli Sünnet’in kendi içindeki görüş birliğidir. Örneğin Hariciler, hayızlı kadının namaz kılmasını, kadının devlet başkanı olabileceğini, farz namazların 5 vakitten az olduğunu, zina edenin taşlanarak öldürülemeyeceğini bu mezheplerin ilk kurulduğu yıllarda söylemişlerdir. Bu da bize Kuran’da geçmeyen her konunun nasıl güvenilmez, çelişkili olduğunu ve dolayısıyla Kuran’ın tek ve güvenilir kaynak olduğunu bir de bu yönden göstermektedir. Sırf Kuran’dan dini anlamak geçerli bir yöntem olmadığı sürece din adına birbirinden farklı mezheplerin ortaya çıkması kaçınılmaz sonuç olmaktadır. Kuran dışı mezhepler, ayrı ayrı fikirleriyle Kuran’dan sapmaktadırlar. Bu mezheplerin görüşleri, helalleri, haramları farklı olduğu için, bunların Kuran’ın İslam’ına karşı çıkışları bir birlik oluşturamaz. çünkü her biri Kuran’dan sapmışlık konusunda bir olsa da, vardıkları sonuçlar açısından farklı oldukları için kendi aralarında bir sayılamazlar. Bu yüzden her ne kadar bazıları Sunni gibi başlıklarla bu mezhepleri bir potada gösterme çabasındaysalar da birazdan sunacağımız tablolardan göreceğiniz gibi her biri ayrı uçlardadır. Bu yüzden bu mezheplerin arasındaki bir birlik ancak hayali bir birliktir, yutturmacadır, her birinin helali de, haramı da apayrıdır.
MEZHEP İMAMININ RüYADA ALLAH’I GÖRDüĞü UYDURMASI
Mezheplere halkı inandırmak isteyenler, kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler uydurmuşlardır. Bu arada mezhep kurucularının ne kadar bilgili, ne kadar dinine bağlı olduğu şeklindeki hikayeler de mezhep taklitçilerini mezheplerine bağlı kılmak için anlatılır. Bizim gördüğümüz en insafsız uydurmalardan biri ise Ebu Hanife’nin rüyasında 100 defa Allah’ı gördüğünü söyleyen uydurmadır. Ne yazık ki mezheplere halkı bağlayacağız diye kantarın topuzu bu kadar kaçmıştır. Mezhep kurucularını anlatan bu uydurmaların hepsinin gerçekten kendi izahları mı, yoksa sonradan talebeleri ve mezhep bağlıları tarafından mı uydurulduğunu tam olarak tespit edemiyoruz. Ama her durumda ortaya çıkan tablonun korkunçluğu ve Kuran’ın yeterliliği açıktır.
Biz günümüzde Hanefi mezhebi adına kabul edilenlerin Ebu Hanife ile de alakası olmadığı kanaatindeyiz. Ebu Hanife’ye tarihte “Ehli Rey” denmiştir. Bu Ebu Hanife’nin Kuran’da bulmadığı bir hususu kendi yorumu ile halletmeye çalışması sebebiyledir. Hadisi kaale almayan bir tutum olarak değerlendirilen bu davranış tarzına tüm “Ehli Hadis”, özellikle Şafi ve sonraları Buhari aşırı tepki göstermiştir. Oysa günümüzde anlatılan Hanefi mezhebi komple hadisçi bir mezheptir. Hanefi mezhebinin her izahı bir hadise dayandırılmak istenmektedir. Oysa tarihsel kayıtlara göre Ebu Hanife’nin öldürülme sebebi kendisinin “Reyci” özelliğine bağlanır. Bugünkü Hanefi mezhebini bize, Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın yönetimi altında aktardılar. Öyle ki Hanefi mezhebinin Ebu Hanife’den sonra iki numaralı kişisi kabul edilen Ebu Yusuf (3. bölümde gördüğümüz, kabak sevmem diyeni öldürmeye kalkan kişi), Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın resmi fetva makamı olmuştur. Hocasının görüşlerini kendisini iktidar yapanların devrinde hem de kendisini iktidar yapanlar aynı zamanda hocasını öldürenlerken açıklayanların açıklamaları ideolojik, çarpık ve saptırılmış olmadan kalabilir mi? Ebu Hanife’nin “Reyci” tanıtılıp, bugünkü Hanefi mezhebinin “Hadisçi” olmasının temel sebebi bizce budur. İkinci sebep de mezhep sahiplerinin kendi görüşlerini doğru çıkarmak için mezhepsel görüşleri doğrultusunda hadis uydurmuş olmalarıdır. Hadis kitaplarının bir çoğu mezhepler kurulduktan sonra yazılmıştır. Bu yüzden mezhep görüşlerini doğru çıkartmak için hadis uyduranların hadisleri “Reyci” görüşlerin, nasıl “Hadisçi” görüşe dönüştüklerini açıklar. Ebu Hanife’nin görüşleri her ne olursa olsun, kitabımız boyunca eleştirdiğimiz “Hanefilik” mezhebi diye anlaşılan, anlatılan ve uygulanandır.
UYDURULAN DİNİN TEMELLERİNİ ŞAFİİ ATTI
İyi bir araştırma yapılırsa bugünkü Ehli Sünnet fikirlerin, hadisçi dini yapının temelinin, ilk olarak Şafii mezhebinin kurucusu İmamı Şafii tarafından atıldığı anlaşılır. Şafii’den sonra açık bir Kurani hükmün bulunduğu birkaç durum hariç, fıkhi bir fikri bir veya birden fazla hadise dayandırmak mecburi hale geldi (W. Montgomery Watt, İslam Nedir?) Aynı yargıyı İlhami Güler şöyle açıklamaktadır: “Bu arada İslam dini düşünce tarihinde Kütübi Sitte ve özellikle Sahihi Buhari’nin neredeyse Kuran’a denk epistemolojik öneminin temelinde, Şafii’nin sünneti, gayri metluv vahye indirgemesinin büyük payı olduğunu unutmamak gerekir. Şafii’ye kadar birçok alim tarafından çeşitli şekillerde değerlendirilen ve sözlü akla tabi olan hadis kültürü, Şafii’den sonra yazım aşamasına ulaşarak bir nevi dogmalaşmaya ve önem itibariyle Kuran’a yaklaşmaya başladı. (I. Kuran Sempozyumu, sayfa 310, Arkoun Tarihiyyetu’lFikri’lArabi, sayfa 7879) Bugünkü sünnet anlayışının temelinin İmam Şafii ile atıldığını Osman Taştan ise şöyle anlatır: “Şafii’nin çıkışı bu durumu değiştirdi. Şafii Peygamber’in sünnetini toplumun sünnetinden ayırdı ve onu hukuki açıdan Kuran’ın seviyesine çıkardı. İdealde bu Hz. Muhammed’in Peygamber’liğine maksimum düzeyde bir saygı duymak ve aynı zamanda hizmet etmekti. Gerçekte ise bu tavır Hz. Peygamber ile onun toplumunun arasına kapatılması güç olan bir mesafe koymaktı. Böylece sünnet, vahiy potası içerisinde Kuran’la birleştirilmişti. Artık yapılacak olan şey sahabi sözlerini de sünnetle birleştirip vahyin kapsamına dolaylı olarak dahil etmekti… Sonuçta bu tür teorik gelişmeler aslında Kuran’a mahsus olan vahyi önce Sünnet’e sonra da sahabi sözlerine teşmil etmişti. Bir diğer ifadeyle bu durum kutsallığı ilahi kelam olan Kuran’dan beşeri kelam olan sahabi sözlerine kadar yaymaktı.” (I. Kuran Sempozyumu, 317321)
Mezhepler tarihine bu kitapta geniş yer ayırmak istemedik. Bunun yerine mezheplerin vardıkları sonuçlara ve bu sonuçların Kuran’la çelişkilerine detaylı bir şekilde yer verdik. Mezhepler tarihini inceleyen her kişi Şafii’nin Hanefi mezhebine saldırılarını, Maliki, Hanbeli, Şafii mezheplerinin Ehli Sünnet adlı bir mezhebin dört ayrı kolu değil fakat her birinin apayrı birer mezhep olduklarını anlar. Birazdan göreceğiniz tablolardaki 100 örnek de mezheplerin farklılığını göstermeye yetecektir. Aslında apayrı olan bu mezhepler ilerleyen asırlarda siyasi otoritenin rolüyle ve siyasi otoritenin, Nizamiye Medresesinin Rektörü yaptığı Gazali’nin katkılarıyla tek bir mezhepmiş gibi gösterilmeye çalışılmışlardır. Ehli Sünnet veya Sünnilik adı altında dört apayrı mezhep toplanmıştır. Apayrı olduklarına inanmayan, tabloları incelesin. Tablolardaki 100 örneğimiz az gelirse bu dört mezhebin hükümlerini karşılaştıran Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı gibi kitapları okusunlar; tek ad altında toplanmaya çalışılan bu mezheplerin, apayrı hükümleriyle birbirlerinden ne kadar ayrı olduklarını bu şekilde görsünler. Allah bize tek bir din indirmişken kendi aralarında binlerce çelişkiyi taşıyan mezheplerin doğru olması mümkün mü? Apaçık, çelişkisiz, korunmuş Allah’ın kitabı yerine, mantıksız, çelişkili, tahrif edilmiş ve insan yapısı olan mezhepleri din diye kabul etmek hiç doğru olabilir mi? Bu dört mezhebin ortak noktaları; Kuran’la yetinmemek, Kuran dışı dini kaynaklar edinmek suretiyle Allah’ın dindeki otoritesini bozmaya çalışmak ve dini fırkalara bölmektir.
Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, fırkalara bölünüp ayrılmayın.
3 Ali İmran Suresi 103
HALA ATALARINIZIN MEZHEBİNE Mİ İNANIYORSUNUZ?
Mezheplerin kendi aralarında nasıl çeliştiklerini aşağıdaki tablolardan görelim ve Allah’ın tek dininin mezhepler aracılığıyla nasıl farklı dinlere dönüştürüldüğünü anlayalım. Bu tablolarda ayrıca mezheplerin kendi içlerindeki çelişkilerine yer vermiyoruz. Örneğin Hanefi mezhebinin ilk kurucusu Ebu Hanife ile onun talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed’in farklı görüşleri olduğu da kabul edilir ve bunlarda da çelişki çoktur. Bu tablolarda sadece Sünni 4 mezhebin çelişkileri vardır. Şiilikle Sünniliğin ayrılıkları da ayrı bir kitap yazdıracak kadardır. Bu tablolar çelişkilerin ancak az bir kısmını göstermektedir. Mezheplerin tüm çelişkilerini anlatmaya bu kitabın hacmi çok dar gelir. Allah bizim Kuran’ın hacmi dışındakilerden dinimizi öğrenmemizi istememiş olması sayesinde bu kargaşanın, bu çelişkilerin içinde boğulmuyoruz.
Siz eğer hala atalarınızdan miras aldığınız mezheplere, sırf atalarınız bunlara iman ettiği için inanıyorsanız, lütfen sunacağımız 100 örneği inceleyip mezhebinizi iyice öğrenin. Öğrendikten sonra; tüm bu çelişkilerden sonra mezhebinizi bir kenara atıp ister Kuran’la yetinin, ister bu tabloları uygulayıp bu farkları “rahmet” diye niteleyin. Uyarı bizim; akıl sizin, seçim sizin, sorumluluk sizin.
Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.


23 Ekim 2009 - 22:21
sayın Oğuz başgöze
ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin asli kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira
imamı azam şahsi görüşüyle hadis rivayet etmemeyi seçmiş yanlışım olur korkusuna kapılarak imamı azamı tartışmaya hiç gerek yok tartışanda haddini bilmiyordur kanımca
mütevatir hadis konusuna gelince hadislerin doğru olup olmadığı hususunu müçtehitler zaten açıklamış….başkalarının yanlış görüşleri doğruları değiştiremez…selametle
28 Kasım 2009 - 01:16
fırka-i naciye
Allah resulu (saa) bir hadislerinde uzunca bir izahatten sonra; ken di ümmetinin de yetmisüç firkaya ayrilacagini ve bunlardan sadece bir tanesinin firkayi naciye, yani kurtulusa eren yol olacagini bildirir. O mübarek peygamber ömrü boyunca da firkayi naciyenin Kur’an-i kerim’e ve Ehli beytine sikica sarilanlar oldugunu anlatir. Yine yüce Mevla kitabinda Allahin ipine sikica sarilmadikça kurtulusa eremiyecegimize dikkati çeker. Ayati celilelerde Sünneti seniyeye simsiki sarilmaktan baska yol gözükmüyor. Mevla kitabinda Resulune (saa) iteati kendisine iteat olarak gösteriyor. Ve
”O kendinde bir sey söylemez.” diye bizi uyariyor. Nebi-i Muhterem (saa) hazretleride kurtulus yolu olarak defalarca Ehli beytini isaret buyuruyor.
Kur’an-i azimin ve Allah Resulünün sünnetlerinin açiklayicilari ve yasayanlarida Ehli beyt-i Muhammedi.Bu gerçegi bulmam uzun senelerimi aldi. Yinede Rabbima son nefesimi vermeden Ehlibeyt mektebini tanimayi nasip ettigi için defaatlerce sükr ediyorum. Gerçek islami, firkayi naciyeyi bulmak nasip oldu sonunda, elhamdülillah Seyh Sadi’nin ifadesi ne güzeldir; ” Çöllerde yapilmis sarniç ve havuzlari çölde yolunu kaybeden kervan halkina sor. Sen Firat’in kiyisinda suyun kiymetini ne bilirsin? ”
FIRKA I NACİYEEHLİ SÜNNET YOLUNDAKİ MEZHEPLERDİR BUNLAR KENDİ ARALARINDA HANEFİ ŞAFİ HANBELİ DİYE AYRILIR
MESELA ŞİA EHLİ SÜNNET DEĞİLDİR BAŞKA BİR FIRKADIR BUDA KENDİ İÇİNDE AYRILIYOR
Uzak ve yakın tarihimiz şahit ki, bir ve beraber olduğumuzda bileğimizi bükebilecek kimse çıkmadı.
Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diğer taraftan kültür ve medeniyet değerlerimizle dünyaya insanlık öğrettik.
Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmişse ateşlere düştük, ağır bedeller ödedik.
Hele de bir Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı mübarek Kitab’a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda, bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti.
Bizi Cenab-ı Hak yeryüzünün, insanlığın şahitleri olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüğümüz hakkın, adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti.
Artık yeniden Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Birbirimizi sevmemiz, kusurlarımıza müsamaha ve dua ile karşılık vermemiz, kendimizi toparlamamız gerekiyor.
Aksi halde ne huzurumuz olacak, ne de gözyaşı dinecek.
“İnsan sosyal bir varlıktır” deriz. Bunun anlamı, insan denen canlının, hemcinsleriyle bir arada yaşamaya hem yatkın hem de muhtaç olarak yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple atamız Hz. Adem a.s.’ dan beri hep aileler, gruplar, cemaatler, cemiyetler, milletler olarak bir arada yaşayagelmişiz . Dayanışma, paylaş ma , uyum, sevgi-saygı, şefkat-merhamet… insana aslî karakterini veren, ama aynı zamanda ‘birlikte’ yaşandığında ortaya konabilen hususlardır.
Toplum bünyesi bir yönüyle canlı bir beden gibidir. Her biri ayrı fonksiyon ve yapıdaki uzuvlarımız, sağlıklı bir bünyenin kendisinden beklenen canlılık ve iş görürlüğü nasıl büyük bir uyum ve iş birliği ile gerçekleştiriyorsa, sağlıklı bir toplumsal hayat için de onu oluşturan farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin benzer şekilde bir uyum ve işbirliği içinde olması gerekir.
Aynı örnek üzerinden gidersek, fonksiyonunu ve kendisinden beklenen uyumu gerçekleştiremeyecek şekilde bir hasar ve sakatlığa maruz kalan bir uzvumuz nasıl bütün bedenimizin ahenk ve huzurunu olumsuz etkilerse, toplumsal ahenk ve huzur için kendisinden beklenenleri yerine getirmeyen, yani hasar ve arızaya maruz kalmış birey ve gruplar da aynı şekilde toplumsal huzur ve ahengi olumsuz şekilde etkiler.
Bizi bir arada tutan ne?
Evet, sağlıklı bir toplumsal hayat için, farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin uyum içinde olması gerekiyor. Peki bunu sağlayan nedir?
Şüphesiz her milletin kendine özgü karakter özellikleri vardır. Örf ve adetlerden kültüre, oradan da medeniyete kadar uzanan çizgide bu karakter özellikleri somuta dökülür, hayata yansır ve bir mensubiyet halesi oluşturur.
Bütün bunların temelinde elbette inanç vardır. Toplumun en temel yapı taşı olan bireylerin ortaklaşa benimseyip bağlandığı ve paylaştığı inanç… Ortak değerlerin en alt seviyesi diyebileceğimiz örf-adetten en üst seviyesi olan medeniyete kadar bir toplumun kendini ifade ettiği bütün alanlarda en temel belirleyici “inanç”tır.
Bir arada yaşamanın hem ilkelerini, hem de imkânlarını veren ‘inanç’, birbirimize dayanmanın ve bütünleşerek bir ‘beden’ oluşturmanın en önemli vasatıdır. Birbirimize ya da ortak değerlerimize inancın kaybolması halinde Kur’an’ın “öldürmeden daha beter” olduğunu haber verdiği ‘fitne’ (Bakara, 191) durumu ortaya çıkar ki, bireylerin de toplumun da iki cihan saadetini dinamitleyen en büyük hastalık budur.
Allah’ın ipine ‘hep birlikte’ sarılmak
Gerek Kur’an , gerekse Sünnet, müminlerin birlik ve beraberlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş, birlik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir manzara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur.
Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmu ştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” ( Âl -i İmran, 103) buyurulur .
Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah’ın ipi” benzetmesi, Din’in temel kaynağı olan Kur’an’ı anlatmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır merhumu dinleyelim:
“(Ayette geçen, ‘Allah’ın ipi’ anlamındaki) Hablullah , Allah Tealâ’ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, rivayetlerde Kur’an , taat ve cemaat, ihlâs, İslâm, Allah’ın ahdi, Allah’ın emri diye tefsir edilmiştir. Bu ayetin cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte burada ‘cemaat’, Hablullah’ın aynısı değil, ona sımsıkı sarılmasının neticesidir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 2/ 1153-1154 )
Bu ayeti birçok kimse “önce birlik ve beraberlik içinde olun ve sonra hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın” tarzında anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiği gibi, bu hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah’ın ipine sarılmaya götürmez, tam tersine, Allah’ın ipine gereği gibi tutunduğumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaşamanın imkanını elde etmiş oluruz.
Sünnet ve Cemaat Ehli olmak
Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını çizdiği “cemaat” kavramı, meselenin özünü oluşturmaktadır. “Allah’ın ipi”ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluşacak olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak şekilde bütün bir duruşumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Madem ki Allah’ın ipine sarılmak bizi bir arada yaşamaya götürecektir ve Allah’ın ipine sarılmaktan başka bir seçenek söz konusu değildir; o halde şunu söylemek durumundayız: Eğer bir toplumda fitne, ayrışma ve tefrika varsa, o toplum Allah’ın ipine gereği gibi sarılmamış demektir!
İtikatta Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduğumuzu söylerken, aslında bu noktayı dile getirmiş oluruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in ve kutlu Sahabe’nin yolu üzere bulunmak ve onlardan tevarüs ettiğimiz değerler etrafında “cemaat” halinde, yani “toplanmış” olarak, hep bir arada yaşamak, Allah’ın ipine sarılmanın tabii bir neticesidir.
Burada aklımıza, “Peki Allah’ın ipine sarılmanın yolu-yöntemi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun cevabını da elbette yine Kur’an ve Sünnet verecektir:
“Allah’a ve Rasulü’ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çekişmeyin/nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” ( Enfal , 46)
Bu ayette birlik-beraberliğin, yani “cemaat” olmanın üç ilkesi verilmektedir:
Birinci ilke, Allah Tealâ’ya ve Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e itaatten ayrılmamaktır. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak”tır .
İkinci ilke, birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat, aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak, küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir.
Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor: Birbirimizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir.
Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslâm dünyası gördüğümüz sorusunun cevabı buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması, hiç şüphe yok ki, yine yukarıdaki ayetin uyarısına kulak vermemize bağlıdır.
Ve ayetteki üçüncü uyarı: Sabredin! Cemaat (toplum) halinde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntı ve meşakkatler olabilir. Toplumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaşmasına vesile olmaktansa, sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda olacağını beyan buyurmaktadır.
Abdullah b. Ömer r.a.’den şöyle nakledilmi ştir:
Hz. Ömer r.a. Câbiye mevkiinde bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında orada bulunanlara şöyle dedi:
Ey insanlar! Allah Rasulü burada, şu bulunduğum yerde şöyle buyurmu ştu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri; sonra onların ardından gelenleri… Bir de cemaat olun. Birbirinizden ayrılmayın! Şeytan bir kişiyle (tek başına hareket edenle) beraberdir. İki kişiden ise olabildiğince uzaktır. Cennetin ortasında yerleşmek isteyen cemaate bağlı kalsın.” ( Tirmizî )
Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i şerif arasından seçtiğimiz bu rivayet, meselenin önemini ve ciddiyetini yeterince açık bir şekilde anlatmaktadır. Yüce Allah’ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde bulunan toplumlaradır.
Cemaatin anlamı
‘Fırka-i Nâciye’ (Kurtuluşa eren fırka) da denen ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ (veya Ehl -i Sünnet ve’l -Cemaat) tabirindeki ‘Sünnet’in ne olduğu açıktır. Acaba buradaki ‘Cemaat’ neyi anlatmaktadır? Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir.
Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde toplanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun yanında yer almak” şeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde ‘Fırka-i Nâciye ‘ taraftarları genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir.
Söz gelimi İslâm tarihinde ‘ mihne ‘ diye adlandırılan ‘ Halku’l – Kur’an ‘ fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel’in tavrında kristalleşen ‘hak taraftarlığı’ sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, ‘ Ehlu’s – Sünne ve’l – Cemaa ‘ tabirindeki ‘Cemaat’i oluşturuyordu. Dönemin Abbasî hükümdarı Mu’tezile inancını benimsemişti ve avaneleri zulümlerini haklı göstermek için ona şu telkinde bulunuyordu: “Ey Müminlerin Emiri ! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin toptan bâtıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?”
Abdullah b. Mes’ud r.a ., öğrencisi Amr b. Meymûn’a ‘Cemaat’i açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimsemekten geri kalmadığın hakka uygun tavırdır.”
Bir diğer rivayette; “Cemaat, Allah Tealâ’ya taate uygun olan tavırdır.” şeklinde nakledilmi ştir. (Ebu Şâme, el-Bâ’is, 27)
‘Cemaat’ ve ‘Sünnet’ kavramları arasındaki lazım- melzum ilişkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Zira hakkın temsilcisi anlamında ‘cemaat taraftarı’ tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak?
Ebu Şâme’nin yukarıda verdiğim yerde tesbit ettiği gibi ‘hak’, Asr -ı Saadet’te Hz. Peygamber s.a.v. ve ilk ‘cemaat’ olan Sahabe’nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ ifadesindeki Cemaat, Sahabe cemaatinin tabi olduğu ‘Sünnet’in temsil ettiği değerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar ‘ hakk’ın ta kendisidir.
Böylece ‘hak’” kavramının izafiliği, değişkenliği üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini yitirmektedir. Bir şeyin hem ‘hak’ olması, hem de herkese göre değişebilen muhtevalara bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İslâmî metinlerde oldukça sık rastlanan ‘ Ehl -i Hak’ tabirinin de bu anlamda Sünnet’in temsil ettiği hakikati idrak edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz.
Her bid’at bir ayrılık unsurudur
Tabiûn döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların, itikadın belirlenmesinde Sünnet’i ölçü olarak görmemeleri, dolayısıyla Sünnet’le sabit olmuş hususları çeşitli gerekçelerle dışlayarak, Asr -ı Saadet’te izine rastlanmayan itikadî tavırlar benimsemeleri, ‘ ehl -i bid’at ‘ olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu bağlamda bid’atin Sünnet karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid’atler üzerine eser yazan ulemanın, bid’ati , “Hz. Peygamber s.a.v. ve Sahabe döneminde bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif etmesi boşuna değildir.
Temel itikadî meselelerde Cemaat’in, yani Sünnet’in karşısında yer alan bu fırkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın merkezinde yer almış, İslâm toplumunun kan ve enerji kaybetmesine sebep olmuştur. Hz. Ömer r.a.’ ın şehid edilmesiyle ba ş layan , Hz. Osman r.a.’ ın şehadetiyle daha da büyüyerek devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed’in bugün bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları doğurmuştur.
Bu noktada çoğunlukla yaşadığımız bir yanılgı haline dikkat çekmemiz gerekiyor: Bid’at fırkalardan bahsedildiğinde, sadece bin küsür yıl öncesinde kalmış bazı oluşumlardan bahsedildiği düşünülür. Oysa Ehl -i Sünnet çizgiyle, onun ilke ve kabulleriyle bağdaşmayan her oluşum bid’at kavramının içindedir ve bugün yaşadığımız pek çok fikrî ve toplumsal hadisenin doğru açıklaması ancak bu temelde yapılabilir.
Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadî ya da siyasî çağrışım yapması, Ehl -i Sünnet dışı oluşumların ehl -i bid’at olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur etmiş bid’at ehli gruplar içinde iddia ve söylemleri Din’in çizdiği çerçevenin dışına çıkanlar bulunduğu gibi, aynı durum günümüzde de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz ehl -i bid’atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir.
——————————————————
Bugünkü Toplum Bünyemiz:
Kimin Akıntısına Kürek Çekiyoruz?
Yukarıda yer verdiğimiz tesbitler , birlik-beraberlik ruhunu yaşatmanın dinî ve toplumsal açıdan önemini ortaya koymakta ise de, özellikle günümüzdeki duruma ilişkin ayrı bir fasıl açmamız gerekiyor. Tefrikanın, ayrışmanın ve bölünmenin, ‘özgürlük’, ‘tercihlere saygı’ gibi sloganlarla alabildiğine özendirildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.
‘Büyük aile’ tipinden ‘çekirdek aile’ tipine geçmemizde de, şefkat ve merhamet timsali aile büyüklerinin yerini sevgisiz büyüklerin, edep ve saygı örneği gençlerin yerini saygısız küçüklerin almasında da aynı hastalık baş rol oynuyor: Modernleşme.
“Ben siftah yaptım, öteki alışverişinizi de komşu bakkaldan yapın.” diyebilen esnaf, iftar sofrasına garibansız oturmayan ev sahibi, ‘alan el’ almakla rencide olmasın ve ‘veren el’ vermekle gurura, riyaya bulaşmasın diye ‘sadaka taşı’ uygulamasını keşfeden toplum nerede şimdi? İzmit depreminin yaşattığı acı ve ızdırabı , çocuk kaçırmak, talan ve soygun yapmak için vesile edinenler bizim insanlarımız mıydı?
Şuurumuzu biraz uyanık tuttuğumuzda fark etmekte gecikmiyoruz ki, bu aslında bize ‘dayatılan’ bir birey, aile ve toplum modelidir. Örnek aldığımız toplumların bildiği tek tarz budur ve biz onlar gibi olmaya karar verdiğimiz için bizi kendilerine benzetmek istemeleri gayet normal. Peki bize ne oluyor?
Sahip olduğumuz değerler ve ait olduğumuz kültür ve medeniyet bize her zaman bir arada olmayı, birbirimize dayanarak ayakta durmayı öğretti. Biz bu sayede geçmişte muhteşem medeniyetler kurduk, insanlığa insanlık öğrettik.
Şimdi aynı ailenin bireyleri, aynı mahallenin sakinleri, aynı milletin mensupları ve aynı dinin bağlıları arasındaki şu uçurumlara bir bakın! Birbirimizle ayrışmak ve gayrılaşmak için adeta özel bir çaba sarf ediyor gibiyiz. Bu topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca bir arada uyum içinde yaşayan bizler, “…Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız.” (Hucurat, 13) diyen bir Kitab’ın müminleri olarak taşıdığımız etnik ve kültürel farklılıkları birer ayrışma unsuru değil, kaynaşma vesilesi kılmayı bildik.
Günümüzde birer ayrışma ve parçalanma vesilesi olarak öne çıktığı görülen etnik farklılıklarımızın, cemaat aidiyetlerimizin ve benzeri diğer ‘özel’liklerimizin aslında dozu iyi ayarlandığı zaman birer toplumsal renklilik ve canlılık vesilesi olduğunu bilen bir geçmişten geliyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in , savaşlarda her kabileye ayrı bir sancak vererek farklılıkları tatlı rekabetlere dönüştürdüğünü biliyoruz.
Kore savaşı sırasında bir kısım Batılı devletlerin askerleri yanında bir miktar bizim askerimiz de Kuzey Kore’nin eline esir düşer. Bir süre sonra bu esirler serbest kalır ve ülkelerine döner. Batılı askerlerin, ülkelerine döndüklerinde psikolojik problemler yaşadıkları gözlenir. Bu ülkeler konunun Türkiye boyutunu öğrenmek için uzmanlardan oluşan bir ekip kurarak ülkemize gönderirler. Kore’de esir kalmış askerlerimiz üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucunda, hayata hemen adapte olduklarını ve herhangi bir psikolojik problem yaşamadıklarını hayretle müşahede ederler. Elbette sebebi anlamakta da geç kalmazlar: Büyük aile modelinin sağladığı dayanışma ve paylaşma…
Bizler, gerçekten özel bir tarihin ve coğrafyanın çocuklarıyız. Böyle olduğumuz için de dost-düşman herkesin gözü tarih boyunca hep üzerimizde oldu. Tarihten tevarüs ettiğimiz tecrübeler, bize birlik-bütünlük ruhunun ne büyük badireler atlatmamızı sağladığını yeterince öğretmiş olmalı.
Ders alalım ki tarih bir daha tekerrür etmesin!
Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ
EBUBEKİR SİFİL
26 Aralık 2009 - 19:45
İMAM EBÛ HANÎFE VE HADİS İLMİNDEKİ MEVKİİ
“Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d’dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]
Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir.
İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:
“Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]
Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3]
Günümüzde durum
Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sı, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.
Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]
Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:
“Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”
“Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”
“Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”
“Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”
(…)
“Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]
İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6]
İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:
1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.
2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.
Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur.
İddiaların ilmî kıymeti
Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:
İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.
Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!
İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.
Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir.
Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi
Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.
Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]
Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]
Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kendisinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]
el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında şöyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]
26 Aralık 2009 - 19:45
Gerçeği görenler
Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:
“el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]
Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]
Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20]
Tenkitlerin sebebi
Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)
“Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken de makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.
“Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”
“Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasıklar sınıfına girer. (…)
“Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]
Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:
1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.
2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.
3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22]
Hakikat-i hal
Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.
Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin hakikati olduğu gibi dile getirmiştir.
26 Aralık 2009 - 19:46
İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:
1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]
2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]
3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]
4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]
5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]
6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]
7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]
8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]
9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]
10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32]
Vakıa en doğru şahittir
Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:
İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.
Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.
Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.
Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir.
Reddiyeler
İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.
1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]
Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:
İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664′te 1′dir. (…)
İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalif rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50′yi 5′e ayırırsak, ilk 5′te 1′lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5′te 1′lik kısım ahad haberden daha güçlü (”meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5′te 1′lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5′te 1′lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5′te 1′lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.
2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.
3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.
el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle söz konusu iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.
Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.
Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir.
Sonuç
İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.
er-Ramehürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.
Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.
İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?!
DİPNOTLAR;
[1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.
[2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.
[3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.
[4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.
[5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.
[6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.
[7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.
[8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.
[9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.
[10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.
[11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.
[12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.
[13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.
[14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.
[15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.
[16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.
[17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.
[18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.
[19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.
[20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.
İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)
Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u’l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym’ın Müsned’inden sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.
Dolayısıyla Câmi’u’l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.
[21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.
[22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.
[23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.
[24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.
[25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.
[26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.
[27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.
[28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.
[29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.
[30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.
[31] et-Tehânevî (Tanevî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.
[32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.
[33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.
[34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.
[35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.
[36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.
[37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.
[38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.
[39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.
[40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”
el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”
[41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.
[42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.
[43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.
[44] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52.
Kaynak: Dr. Ebubekir SİFİL
http://www.ebubekirsifil.com
29 Aralık 2009 - 15:57
Sayın Abdülhalik
“Ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin asli kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” diye bir ifade kullanmadan önce, alıntı yaptığınız yazıyı -kes, kopyala, yapıştır- yapmak yerine, anlayarak okumuş olsaydınız daha iyi olurdu. Hiç olmazsa mensubu olduğunuz fırkayı da zan altında bırakmamış olurdunuz.
Ebu Hanife’ye ağır ithamlarda bulunanların hemen hemen tamamı Ehli Sünnet fırkası alimleridir. Ve bu zatlar, Ebu Hanife hakkındaki görüşlerini kendilerine ait olan eserlerde açıkça ifşa etmişlerdir. Örnegin; Hilyetü’l-Evliya, et-Târîhu’l-Kebîr gibi. Bu eserler de sapık mezhep kaynaklı mıdır? Kaldı ki, Ebu Hanife’yi menfi şekilde eleştirmeyen, itham etmeyen Ehli Sünnet alimi çok azdır.
Alıntı yaptığınız yazıda “Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus” olduğu ifadesi hiç dikkatinizi çekmedi mi?
Ebu Hanife aleyhinde bulunma hususunda icma eden ulema Şii uleması mı? Ehli Sünnet uleması mı?
Ayrıca Prof. Dr. Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinde İmamı Azam Ebu Hanife’ye iftira ve hakaret edenlerin yer aldığı listeyi lütfen inceleyin. Bunlar hangi fırkanın mensuplarıdır? Ve bunların eserleri bugün bir çok ehli sünnet fırkası mensuplarınca okunmakta ve kaynak eser olarak gösterilmektedir.
“Hadis konusunda dolayı onlardan bazısı onu kınamış, bazıları kötülemiş, suçlamış ve hatta bazıları da dindışı görmüştür:
- Evzaî (ö.157),
– Süfyan es-Sevri (ö.161),
– Malikî mezhebinin kurucusu Malik b. Enes (ö.179),
– Abdullah b. Mübarek (ö.181),
– Şafiî mezhebinin kurucusu Şafiî (ö.204),
-Ebî Şeybe (ö.235),
-Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel (ö.241),
- Meşhur hadis müellifi Buhari (ö.256),
– Meşhur hadis müellifi Müslim (ö.261),
– İbn Kuteybe (ö.276), – Meşhur hadis müellifi Nesai (ö.303),
– Ukaylî (ö.322),
En çok hakaret edenlerden;
– İbn Hibban (ö.354),
– İbn Adiyy (ö.365).
Şeytan diyenlerden,
– Darekutnî (ö.385),
– Ebu Nuaym el-Isfahanî (ö.430),
– Hadis müellifi Beyhakî (ö.458),
– Hatib Bağdadî (ö.463),
– Cüveynî (ö.478),
– Gazalî (ö.505),
– İbnu’l-Cevzî (ö.597),
– Fahreddin Razî; (ö. 606),
– Şia, Caferiyye’nin kurucusu Cafer es-Sadık (ö.148).
Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 230-261.
- Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’in ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:
“Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”
- Buharî, et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde, İmamı Âzam’i, ‘İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu’ olarak nitelemektedir.
27 Ocak 2010 - 16:02
sayın oğuz başgöze
benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir
gerçi sizden başka herkes yanlış
imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç dış nedenlerden dolayı ebu hanifeti kötülemiş ve yalanlamışlardır lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz
Türkiye`de ve İslam coğrafyasının birçok yerinde İslam tarihi
boyunca İmam-ı Azam(r.a)`e atılan bu iftira çok yaygındır. Lehte ve aleyhte
birçok eserler yazılmış, makaleler neşredilmiştir.(1)
Konumuza girmeden önce İmam-ı Azam(r.a)`e yapılan itirazları ele almamız isabetli
olacaktır.
Muhaddislerden Abdullah bin el-mübarek(r.a)`in “Ebu Hanife hadiste yetim idi”(2) dediği
nakledilir. Halbuki bu ifade tenkid olabileceği gibi, övgü manasına da gelir. Çünkü arapçada
yetim kelimesi babası ölmüş kimse anlamına geldiği gibi, tek ve benzersiz manasına da gelir.
(3) Ebu Hanife (r.a)`i Abdullah bin el-mübarek (r.a)`in yaşadığı zamanda hadis konusunda
tenkid edildiğine dair kaynaklarda birşey göremiyoruz. Dolayısıyla bu sözü övgü manasına
hamletmek daha uygun olacaktır.
Ahmed ibni Hanbel(r.a)`de şöyle demiştir: “Ebu Hanife ve ashabı hadis konusunda cahildir-
ler”(4) Ahmed ibni Hanbel(r.a)`in daha sonra bu tenkidi tavrından vazgeçtiğini gösteren bir
ifadesi mevcuttur. Şöyle ki: “Şafii gelip aramızdaki ihtilafı kaldırıncaya kadar Hanefilerle lanetlesirdik.”(5)
İbni Ebi Şeybe (r.a) de El musannef isimli eserinde “Ebu Hanife`ye reddiye” isimli bir
bab açmış, 125 meselede Ebu Hanife`nin hadislere aykırı hüküm verdiğini ileri sürmüştür.
Son Osmanlı şeyhu`l-İslamlarından Düzce`li Zahid el-Kevseri (r.a) “en nuketu`t-tarife
fi`t-tahaddus an rududi İbni ebi Seybe ala Ebi Hanife” isimli eserinde bu iddiaları reddet-
miş, bu konuda Ebu Hanife(r.a)`in ayet ve hadislerden kullandığı delilleri göstermiştir.
İbni Adiyy(r.a)`de Hanefilere karşı (hassaten Ebu Hanife`ye) taassupkâr davranan tenkitci-
lerdendir.(6)
Darakutni (r.a) süneninde “Ebu Hanife (r.a)`e hadiste zayıftır” demektedir.(7) Halbuki
Darakutni (r.a)`in Şafii mezhebine karşı tarafgirliği ve Hanefi mezhebine karşı husumeti
meşhurdur.(8)
Hatip el-Bağdadi(r.a)`de Ebu Hanife(r.a)`e karşı ayni tarafgir tenkitlerde bulunmuş, bu
tenkitlerin haksızlığı pekçok alim tarafından reddedilmiştir.(9)
İmam-i Azam (r.a)`e bir tenkitte İmam-i Buhari(r.a)`den gelmektedir.(10) Ancak alimlerden
çoğu Buhari(r.a)`i tarafgir bulmaktadir.(11)
O`nun bu tenkidinde muhaddislerin Hanefilere karşı muhalefetlerinin izlerini bulmak
mümkündür. Çünkü, İmam Buhari(r.a) sahihinin 18 yerinde “kale ba`du`n-nas”(bazı kişiler dedi
ki) diyerek Ebu Hanife (r.a)`in ictihadlarını tenkid etmiş, zımnen hadislere aykırı hüküm
vermekle suçlamıştır.(12)
Tahanevi (r.a) İmam Buhari (r.a)`in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda Nuaym bin Hammad
ile olan arkadaşlığının tesiri olduğunu belirtmektedir. Çünkü Nuaym sünneti takviye sadedinde
hadisler, Ebu Hanife aleyhinde hikayeler uyduran bir yalancı idi.(13)
Kevseri (r.a)`de Buhari (r.a)in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda bir sebep olarak sunu
göstermektedir:
Buhari (r.a) gençliğinde Buhara’daki Hanefilerden fıkıh tahsil etti. 16 yaşında bu tahsi-
lini tamamladı. Daha sonra hadis tahsili için yolculuklara çıktı. Dönünce Buhara alimleri onu
kıskandılar. Bir fetvasını hatalı bularak onu Buhara`dan sürdüler. Bu yüzden İmam Buhari
(r.a)`in Hanefilerle arası açıldı. Ebu Hanife(r.a)`ı hadiste zayıf bulup cerh etmesinde bunun
tesiri olma ihtimali fazla görünmektedir. İmam Nesa-i (r.a) gibi büyük Hadis imamlarının
düşmanlık besledikleri kişileri zayıf bulup cerh etmekten kurtulamamışlardır.(14)
İmam-ı Azam (r.a) düşmanlığı sadece bununla kalmamış, kitapların tahrifi-
ne kadar varmıştır. Nitekim Zehebi (r.a)`in zayıf ravilerin terceme-i hallerine ayırdığı
Mizan`u-l İ`tidal isimli eserine, Ebu Hanife maddesi sonradan eklenmiştir.(15)
İmam-ı Azam (r.a)`in hadis bilmediği ve sahih hadislerle amel etmediği iddiasının yersiz-
liği için İmam Zeylai (r.a)`in Nasbu`r-raye isimli 4 ciltlik muazzam eseri yeterlidir.
Bu eser Hanefi fıkhının dayandığı hadisleri bir araya toplar. İmam-ı Azam hadis bilme-
seydi veya rey`i hadislere tercih etseydi, ictihadlarının bu kadar hadise uygun düşmesi
mümkün olmazdı.(16)
İmam-ı Azam (r.a)bir takım tarihi ve siyasi sebeplerle haksız olarak cerh edildiğinin
diğer bir delili de re`y konusunda ondan daha ileri olan alimlere aynı tenkidin yapılmamış
olmasıdır. Mesela İmam Şafii (r.a) re`ye ondan daha fazla önem vermesine rağmen aynı
tenkide uğramamıştır. İmam-ı Azam (r.a) “Ashabın görüşlerinden birini seçeriz, fakat toptan
terketmeyiz” derken;(17) İmam-ı Şafii (r.a) sahabe kavlini, kitap, sünnet, icma veya kıyasa
muvafık olması ve o konuda nas bulunmaması şartıyla kabul etmektedir.(18)
İmam-ı Azam(r.a) mursel hadisleri re`ye tercih ederken, İmam-ı Şafii (r.a) mursel hadisi
çok az bir istisnası hariç delil kabul etmemektedir. İmam-ı Şafii(r.a) ayetin kıyasla tahsis
edilebileceğini benimserken, Ebu Hanife(r.a) haber-i vahidin dahi kıyasla tahsis edilemeye-
ceğini benimser. İmam-ı Şafii (r.a) mesalih-i mursele ile amel ederken, İmam-ı Azam (r.a)
bunu delil kabul etmemektedir.(19) Oysa mesela yine Hanefi ve Maliki mezhebine göre mursel
hadisler -ravileri güvenilir (sika) olduğu sürece-hüccettir.(20)
Hatta İmam Ebu Hanife (r.a) nazarında mursel hadislerde olduğu gibi maktu` hadisler ve
ilk üç asırda yaşamış durumu bilinmeyen (mestur) ravilerin, rivayetleri dahi hüccettir ve
bütün bunlar kıyastan önce gelir.
Bunun yanında, Ebu Hanife (r.a) nazarında sahabe zamanında fetvaları yaygınlık ve şöhret
kazanmış büyük tabiilerin sözleri de tıpkı sahabe kavli gibi kıyasa tercih edilir ve bunlar
varken kıyas terkedilir.
Ebu Hanife (r.a) yaygın kanaatin aksine kıyası en az kullanan müctehid imamlardandır.
Öyle ki o dört kıyas çeşidi içinden sadece birisin-kıyas-ı müessir-kabul eder ve kullanır.
Diğerlerini -kıyas-ı münasip, kıyas-ı şebeh, kıyas-ı tard-ise delil (hüccet) kabul etmez.
Hatta Hanefiler kıyas-ı münasip ile kıyas-ı şebehin batıl olduğu üzerinde görüş birliği
içindedir.
Buna mukabil ilginçtir İmam-ı Şafii (r.a) mezkur kıyas türlerinin hepsini hüccet kabul
eder ve özelliklede kıyas-ı şebehi çokça kullanır.(22)
Gelelim 17 hadis meselesine. Bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan biri de Yaşar Nuri
Öztürk`tür. Öztürk şöyle diyor: “Rivayete göre İmam-ı Azam bu sayının (mutevatir hadisler)
17 olduğunu söylemiştir.”(23)
Şayet bu sözlerle mutevatir hadisler işaret ediliyorsa -ki ediliyor- bu hususu gerek
imam Suyuti (r.a) “Katfu`l-ezhari`I-mutenasire`sinde, Kettani (r.a) Nazmu`l-mutenasire’-
sinde zikretmişlerdir. Birincisinde bu sayı 113, ikincisinde ise 360`tir
Gerçekten bu konu hadis alimleri arasında tartışmalıdır. Ancak gerek muhaddisler, gerekse
fıkıhçılar mutevatir hadislerin çokluğu konusunda ittifak halindedirler.(24) İbni Hacer (r.a)
mutevatir hadislerin sayısının çok az olduğunu, ya da hiç olmadığını söyleyenlerin iddiaları-
nı kabul etmez.(25)
Kaynakça :
1- I`lau`s-sunen,nasbu`r-raye
2- Darakutni-sunen
3- Arapca-turkce sozluk (Serdar Mutcali)
4- Darakutni-sunen 1/324
5- Tahanevi-Kavaid S:384
6- Kevseri
7- DARAKUTNI-SUNEN 1/323
8- Leknevi -er-ref s:3,5
9- leknevi -er`ref
10- Buhari-Tarih`u-l kebir 5/81
11- Leknevi- er`ref
12- Buhari-Tarih`ul-kebir 5/81
(Burada şunu zikretmemiz gerekir ki Buhari`nin kale ba`zu`n-nas formülü kullandığı
yerlerde -ki bunların sayısı,farklı itibarlara göre 22, 24,veya 25`dir.-Bu ifade ile
tamamen itiraz maksadını güttüğünü ve muhatabının da sadece Ebu Hanife olduğunu söylemek
mümkün görülmemektedir. El-Kesmiri bu konuda şöyle der “Buhari`nin bu ifadeyi kullandığı
yerlerin hepsinde kasdettiği kişi Ebu Hanife değildir. O bu ifade ile zaman zaman Muhammet
bin el Hasan`ı, İsa bin Eban`ı, Züfer bin el Huzeyl`i veya İmam Şafii`yi de kastetmektedir.
(Ebubekir Sifil, Modern İslam Dusuncesinin Tenkidi 2)
13- Tahanevi -Kavaid 1/380
14- Tahanevi-Kavaid 3/382
15- Leknevi -Er`ref s:100
16- Hadis arastirmalari S.POLAT
17- H.Karaman -Islam hukukunda ictihad
18- Es`safii-Er`risale
19- a.g.e. s:59-61
20- Tahanevi- Kavaid s:138,Ebu Zehra- Imam Malik s:289
21- Ebubekir sifil- Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi s:186
22- Tahanevi- I`lau`s-sunen 1/11-12
24- Ebubekir sifil a.g.e s:94
25- Ibn-I Hacer- Nuzhet`un-nazar s :28
İŞTE ALİMLERİN ONUN HAKKINDA SÖYLEDİĞİ SON SÖZLER
İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.
İmam-ı a’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.
Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, asla heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.
Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda bunlardan birkaçını bildireceğiz.
Hasılı imam-ı a’zam Ebu Hanife, İslamiyet’in, Müslümanlardan doğru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.
İmam-ı a’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.
Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âdem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)
(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)
(Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)
(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.)
Hz. Ali de;
“Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır” buyurdu.
İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir.
Abdullah ibni Mübarek anlatır:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife, imam-ı Malik’in yanına geldiğinde imam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat eder” dedi.
Veki’ der ki:
“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.”
Ebu Ahvas der ki :
“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkansızdı, çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.”
Bekir İbni Maruf der ki:
“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife’den güzel olan bir kimse görmedim.”
(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)
Hasen İbni Salih der ki:
“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçti.”
Yezid ibni Harun der ki:
“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.”
Hafas der ki:
“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”
Harun Reşid, Ebu Yusuf’a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:
(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allahü teâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)
Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydıkların salihlerin, evliyanın ahlakıdır.)
Hafız Muhammed ibni Meymun der ki:
“Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar (altın) veririm.”
İbni Üyeyne;
“Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiştir.
Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.”
Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki:
“Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.”
İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki:
“Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.”
Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri;
“Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı” buyurdu.
İmam-ı Şafii;
“Ben imam-ı a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu.
İmam Ahmed ibni Hanbel;
“İmam-ı a’zam, vera (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurdu.
İmam-ı Malik’e;
“İmam-ı a’zamdan bahsederken onu diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurdu.
İmam-ı Gazali;
“İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında bulunmayı isterdi” buyurdu.
Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır:
Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara” buyurdu.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki:
“İmam-ı a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı a’zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.”
İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de şöyle buyurur:
“Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her bakımdan üstündü.”
Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki:
“İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir Peygamber gökten inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı imam-ı a’zamın ictihadına uygun olacaktır. Bu da imam-ı a’zamın büyüklüğünü, ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”
Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ı a’zamı şöyle anlatır;
“Şeriatın ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi’nin şemaili, vasıfları Tevrat’ ta, yazılı idi.”
(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)
Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki:
“İmam-ı a’zam, imam-ı Yusuf ve imam-ı Muhammed de, Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı a’zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.”
İslam âlimleri, imam-ı a’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, Onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.
İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı a’zamdan önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi.
İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldı. İmam-ı a’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ı a’zamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i sünnetin reisi”, “İmam-ı a’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh)
29 Ocak 2010 - 19:30
Sayın Abdülhalik
Üzerinde münazara ettiğimiz konuya tam vakıf olmadığınızı üzülerek ifade etmek zorundayım. Herhangi bir konuda görüş beyan etmeden önce, o konuda ifade edilen düşüncenin ana temasını anlamaya çalışmak, o konu hakkında araştırma yapmak, sorgulamak, objektif bir bakış açısına sahip olmak gibi eylemler hem düşünceleri kısır döngülerden soyutlayarak zenginleştireceğine, hem de fikir teatilerini ve münazaraları daha anlamlı ve daha düzeyli kılacağına inanıyorum.
23 Ekim 2009 tarihinde yaptığınız yorumda; “ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin aslı kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” şeklinde,
27 Ocak 2010 tarihli yorumunuzda da; “benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir gerçi sizden başka herkes yanlış imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç dış nedenlerden dolayı ebu hanifeyi kötülemiş ve yalanlamışlardır lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz” şeklinde bir beyanda bulunmaktasınız.
Ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği -Ebubekir Sifil’e ait olan- yazınızda(!), Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunan Ehli Sünnet alimleri ile ilgili deliller yer almaktadır. Bu durumda Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunanların Ehli Sünnet alimleri olduğunu gerçeğini ve bu konuda ileri sürülen delilleri kabul etmektesiniz. Önceki yorumunuzda ise “İmama Azam’a yapılan iftiralarla ilgili olarak verdiğim delillerinin asli kaynağının sapık mezheplerden ileri geldiğini” ifade ederek kabullenmediğiniz halde, bir sonraki yorumunuzda kabullenmeniz söylemleriniz arasındaki çelişkiyi gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Sizin alıntı yaptığınız yazıya ilaveten, Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunan Ehli Sünnet alimlerini “Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinden alıntılayarak liste halinde vermemin nedeni; sizin yorumlarınızı iyi okumamış olmam değil, bu eserin alıntı yaptığınız yazıdan hem içerik olarak daha zengin, daha ayrıntılı ve anlaşılır olması, hem de Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın ilmi kariyerinin daha üst düzeyde olmasıdır.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi, -önceden kabul etmemenize karşın, daha sonra- Ebu Hanife’nin, Ehli Sünnet alimleri tarafından ağır ithamlara ve iftiralara maruz kaldığı gerçeğini kabullendiğinizi biliyorum. Ayrıca bunu kabul edip etmemeniz de o kadar önem arz eden bir husus değildir. Benim asıl vurgulamak istediğim husus; alıntı yaptığınız yazıda yer alan “EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN (İCMA’SI) TAM BİR FİKİR BİRLİĞİ İÇİNDE OLDUKLARI” gerçeğini görmemezlikten gelmenizdir.
Bildiğiniz üzere Ehl-i Sünnet İslâmlığında Kuran, Sünnet, İcma’ ve Kıyas olmak üzere dört delil (Edille-i Erbaa) vardır.
Bu dört delillerden birisi de İcma’dır.
İcma (fıkıh usulünde); Hz. Peygamber’in vefatından sonra herhangi bir dönemde yaşayan bütün müçtehitlerin, dinî bir meselenin hükmü hakkında fikir birliği etmeleridir.
Ehli Sünnet kaynaklarında yer alan bilgilere göre; icma’nın gerçekleşmesi için, o devirde yaşayan bütün müçtehitlerin o husus hakkında fikir birliği etmiş olmaları gerekmektedir. Bu müçtehitlerden biri dahi muhalefet edecek olursa icma gerçekleşmez. Müçtehitlerin üzerinde fikir birliğine ettikleri husus şer’i bir hüküm haline gelmektedir. İcma’ edilen hususta hata ihtimali yoktur. İcma gerçekleştikten sonra ona muhalefet edilmez, muhalefet etmek büyük bir hatadır.
Onuncu asırda yaşamış olan Ehli sünnet alimlerinden İbn Adiyy olarak tanınan Ebu Ahmed Abdullah bin Adi bin Abdullah el-Cürcanî (891-976), “el-Kâmil” adlı eserinde “Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmanın, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus olduğunu” açıkça beyan etmektedir. İbn Adiyy bu görüşüne delil olarak ta; Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’nin, Kûfe’nin imamı es-Sevrî’nin, Hicaz’ın imamı Mâlik’in, Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d’ın, Şam’ın imamı el-Evzâî’nin ve Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’in Ebû Hanîfe’nin aleyhinde olmalarını göstermektedir.
Yani, sizin daha iyi anlayacağınız bir şekilde ifade etmek gerekirse; Ehli Sünnet alimleri Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunma hususunda tam bir fikir birliği içerisindedirler. Bütün Ehli Sünnet mensupları, alimlerinin bu husustaki icma’sına muhalefet edemezler. Dolayısıyla bu icma doğrultusunda Ebu Hanife’nin leyhinde değil, aleyhinde bulunmakla yükümlüdürler. Aksi halde icma’ya muhalefet ederek, büyük bir hataya düşmekten kurtulamazlar.
Zaten Ehli Sünnet alimlerinin çoğunluğu da Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşarak mevcut olan icma’ya uygun olan bir tavır sergilemişlerdir.
Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşanlar;
1. Cafer es-Sadık,
2. Evzaî,
3. Süfyan es-Sevri,
4. Malik b. Enes,
5. Abdullah b. Mübarek,
6. eş-Şafi’î,
7. Ebî Şeybe,
8. Ahmed b. Hanbel,
9. Buhari,
10. Müslim,
11. İbn Kuteybe,
12. Nesai,
13. Ukaylî,
14. İbn Hibban,
15. İbn Adiyy,
16. Darekutnî,
17. Ebu Nuaym el-Isfahanî,
18. Hadis müellifi Beyhakî,
19. Hatib Bağdadî,
20. Cüveynî,
21. Gazalî,
22. İbnu’l-Cevzî,
23. Fahreddin Razî.
Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Ebû Hanîfe’nin leyhinde konuşanlar;
1. Mekkî b. İbrahim,
2. Yezîd b. Harun,
3. Abdullah b. el-Mübârek(?),
4. Süfyân es-Sevrî(?),
5. Süfyân b. Uyeyne,
6. İbn Cüreyc,
7. eş-Şâfi’î(?),
8. Vekî’ b. el-Cerrâh,
9. Yahya b. Sa’îd el-Kattân,
10. Yahya b. Ma’în.
Kaynak: Alıntı yapmış olduğunuz yazı.
Ayrıca tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde İmamı Âzam’ın Ebu Hanefi’nin ölüm haberi üzerine Ehli Sünnet mensubu olan bazı kimselerin “Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.” şeklinde dua ettiklerini nakletmektedir.
Sonuç olarak; Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşan Ehli Sünnet alimleri, leyhinde konuşanlardan daha çoktur. Zaten aksi bir durumun olması söz konusu değildir. Çünkü EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN İCMA’SI VARDIR.
“Gelelim “17 hadis meselesine”
Alıntıladığınız yazının yazarı; “bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan biri de Yaşar Nuri Öztürk” olduğunu beyan etmesine rağmen, nedense diğerlerinden bahsetmemektedir! Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğu hususu, Y. Nuri Öztürk’ün “Kur’an’daki İslam” adlı kitabının haricinde, Hayrettin Karaman’ın “İslam Hukuk Tarihi” adlı kitabında da yer almaktadır.
“İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısı 17 veya 50 civarındadır. (İbn Haldûn, Mukaddime, s. 388)” Bkz: H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.
Ebubekir Sifil, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 2” adlı kitabının 95nci sayfasında “Ebu Hanife’nin, sahih hadis sayısının 17 olduğunu söylediğine dair bir kaynak da mevcut değildir” şeklinde bir ifade kullanmasına karşın, hemen akabinde “Bu ifadenin İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinden rivayet edildiğini” beyan ederek, dip notta “[26] İbn-i Haldun – Mukaddime s:444” şeklinde, İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini kaynak olarak göstermiştir.
Zaten gerek Y. Nuri Öztürk, (Kur‘an‘daki İslam, s. 361), gerekse Hayrettin Karaman (İslam Hukuk Tarihi, s. 178) kitaplarında “İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğunu” beyan ederken; onlarda İbn Haldûn’un Mukaddime (s. 388) adlı eserini kaynak olarak göstermişlerdir.
Selametle.