Mezheplerimiz
Yazı içeriğindeki tabloyu inançlarınızı gözden geçirmeniz için muhakkak incelemenizi öneririm. Sonra kendi nefsinize dönüp sorun, – Ben “neye / kime” iman ediyorum ? (Ali Aksoy)
Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.
Bir kere Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu göz ardı edilip hadisler, içtihadlar dinin kaynağı kabul edilince, birçok mezhebin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu ve yüzlerce mezhep ortaya çıktı. Bugün dört mezhep denilen mezhepler, işte bu birçok mezhepten zaman içinde daha çok kabul görüp, günümüze kadar gelenlerdir. Bir hadise göre erkeklerin baldırını örtmesi gerektiği, diğerine göre baldırın gözükebileceği anlaşılır. Bir hadis yorumuna göre kan akması, diğer hadis yorumuna göre ise kadın elinin değmesi abdesti bozar… Tüm bu örneklerdeki gibi farklı izahlarda doğruyu kim, nasıl bulacaktır? Kuran dışında başka kaynaklara kapıyı açarak kargaşalara yol açanlar, mezhepleri ortaya sürüp bu kargaşayı önlemeye çalışmışlardır. Böylece Kuran’ın dini, yani Allah’ın gönderdiği İslam; mezheplerin dinine, mezheplerin İslam’ına dönüşmüştür. Mezhep kurucusunun biri çıkar diz ile göbek arasını örteceksiniz hadisini alır, diğer hadisi inkar eder ve böylece dine yeni bir haram sokar. Diğer bir mezhep kurucusu ise baldırın gözükebileceği sonucu çıkan hadisi doğru, diğer hadisi yanlış kabul ederek baldırın gözükebileceğini ilan eder. Mezhep kurucularından biri Peygamber’in sivilcesinin koparılması ile ilgili hadisinden kanın abdesti bozduğu sonucunu çıkarır, dine bir ilave yapar. Diğeri ise kadın elinin değmesi abdesti bozdu yorumunu yapar, diğerinin ilavesini reddedip kendi ilavesini dine katar. Oysa bu hadisler başka türlü de yorumlanabilir. Fakat Kuran dinin tek kaynağı olduğu için buna ihtiyaç yoktur.
BİZİM MEZHEPLERİN HIRİSTİYAN MEZHEPLERDEN FARKI NE?
Mezhep imamları nasihmensuh ile Kuran ayetlerinin hükmünü iptal ederek (25. Bölümü okuyun), farklı hadislerden kendilerine göre birini seçerek, kendilerine göre hadisleri yorumlayarak ve kendilerini içtihad yetkisiyle Allah’ın serbest bıraktığı konuları açıklayıcı konumuna getirerek(39. Bölümü okuyun), yepyeni bir dinsel yapı oluşturmuşlardır. Bu yeni yapının Allah’ın dini olduğu sanılsa da, ne yazık ki bu yeni yapı Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık ne kadar Allah’ın diniyse o kadar Allah’ın dinidir. Bazıları bu mezhep imamlarının çok iyi niyetli olduğunu, din için fedakarlıklar yaptıklarını anlatarak eleştirileri görmezlikten gelmektedirler. Peki Ortodoks ve Katolik rahiplerin de iyi niyetli oldukları ve kendi mezhepleri için çalıştıkları söyleniyor, biz ne yapalım, Katolik ve Ortodoks bağnazlığı bu iyi niyet söylemlerinden ötürü Allah’ın gönderdiği Hıristiyanlıkla bir mi tutacağız? Bu mezheplerin imamları öyle bir konuma getirilmiştir ki; onlara verilen yetkiyle onlar istediğini iptal edilmiş hüküm ilan ederek, istediklerini kendilerince yorumlayarak, dilediklerini kabul ederek, uygun gördükleri durumlarda içtihad ederek Kuran’daki hükümlerden kat kat fazla hacimde sünnetler, farzlar, helaller, haramlar oluşturmuşlardır. Kuran’ın otoritesi dışında oluşturulan bu mezheplere Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli, Şii adları verilmiş, bu mezheplere uyan mukallidler(mezhep taklitçileri) ise mezheplerinin adlarıyla anılmışlardır. Oysa bakın Kuran’da ne diyor:
Dinlerini parça parça edip hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.
6 Enam Suresi 159
BİR MEZHEBE GÖRE CENNETLİK, DİĞERİNDE CEHENNEMLİK OLUYOR
Kuran’da dinimize İslam adı verilip, hiziplere ayrılmamız yerilirken, kendimize Hanefi, Maliki gibi isimler vermeyi, bu mezheplerin ayrı helal, haram ve farzlarını kabullenmeyi ve her biri birbirinden farklı uygulamalara sahip olan apayrı mezheplerin herbirinin de İslam’a eşit olduğunu, birbirlerine ve Kuran’a aykırılıklarına rağmen, hepsinin de doğru olduğunu hangi akıl ve insafla açıklayabiliriz? Örneğin Hanefi mezhebinde namaz kılmaya başlamayan dövülür, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde ise aynı şahıs namaz kılmaya başlamazsa öldürülür. Sırf mezhepler açısından bile olaya baksak Hanbeli, Şafi ve Maliki olanların Hanefi’ye göre en büyük günah olan adam öldürme fiilini işleyip günaha girdiklerini, Hanefi olanların ise sırf dövdükleri, öldürmedikleri için diğer mezheplere göre Allah’ın bir hükmünü inkar edip zalim olduklarını söylememiz gerekir. Oysa ayrılıkta güzellik gören zihniyete göre Allah, ahirette Müslümanlar’ı mezheplerine göre ayıracak, Hanefi ise sen Hanefiydin dövdün doğru yaptın, Şafi ise sen Şafiydin öldürmeliydin, öldürüp doğru yaptın diyecektir! Namaz kılmayanı eğer Hanefi biri öldürürse katil olup cehennemlik bir fiil yapacaktır, oysa namaz kılmayanı öldüren Şafi, Allah’ın hükmünü yerine getirdiği için cennetlik bir fiil yapmış olacaktır. Yani aynı fiili yapan iki kişiden biri cehennemlik, diğeri ise mübarek kişi olacaktır. Böyle din olur mu? Böyle dine uyanların kelle sayısı ne olursa olsun, doğrulukları mümkün müdür? Ne yazık ki günümüzde bu mezheplere uyan geniş kitlelere bu soruları sormak zorundayız. Aklı kullanmak yerine taklitçiliği esas alan, Kuran’ı insanların hepsi anlayamaz, birkaç insan bunları anlayıp, insanlara aktarıyor diyenlerin, insanları getirdiği nokta budur. Allah dinini yalnız bu mezhep imamlarının anlayacağı şekilde mi indirdi ki insanların sadece hak olduğu söylenen bu dört mezhebe uymaları bir zorunluluk oluyor? Allah dinini ancak bu dört kişi anlasın diye indirdiyse, Kuran’da niye birçok defa “Ey insanlar” diye insanlara direkt hitap ediliyor da “Ey Şafi, ey Hanbeli, ey dört imam, siz bunları anlayın, benim dediklerimi anlamayan diğerlerine de siz anlatın” denmiyor?
Yukarıdaki örneği ele alırsak, Kuran’ın dinde zorlama olmadığını söyleyen ayetlerine ve namaz kılmayanlara dünyevi hiçbir ceza hiçbir yerde geçmemesine rağmen; namaz kılmayanın öldürüleceğini söyleyen üç ve dövüleceğini söyleyen bir mezhebin dördü birden işe yaramaz ve yanlış olacağına, nasıl dördü birden doğru ve hak oluyor? Peki bu mezheplerin dördü birden, dördü de farklıyken nasıl gerçek İslam oluyorlar?
Bazıları: “Mezheplerdeki farklılıklar ufak tefektir, biri namazda elini bağlar, biri salar. Şehirlerde olana Hanefi, köylü olana Şafi uygundur. Dolayısıyla tüm bu ihtilaflar rahmettir…” gibi izahlarla farkları ufak tefek göstererek, mezhepleri sorgulanamaz kılmayı istemekte, halka taklitçiliği yutturmaktadırlar. Oysa mezhebin birinin öldürülmesini emrettiğini biri sadece dövüyor, bir mezhebe göre helal, diğerine göre haram oluyor, birinin farz bildiğini, diğeri farz bilmiyor. Yani mezhepler helalleri, haramları ayrı birer dine dönüşmüş vaziyetteler. Mezhep imamı dilediği hadisi seçerek, nasih mensuh ile oynayarak, hadisleri keyfince yorumlayarak; Kuran’ın da, uydurmalarla dolu hadislerin de üstüne çıkmaktadır. Din, mezhep imamının bakışına göre şekillenmiş, oluşturulmuş oluyor. Ayrılığın iyilik, rahmet olduğu Kuran’a aykırı bir mantıktır ve uydurma bir hadisten gelmektedir. Oysa Kuran’da şöyle geçmektedir:
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra çekişmeye girip fırkalar (mezhepler) halinde parçalananlar gibi olmayın.
3 Ali İmran Suresi 105
AYRILIK RAHMET DEĞİL FELAKETTİR
Ayrılıkta rahmet arayanlar uydurma hadisler yerine Kuran’ı, anlamak kastıyla okurlarsa, fırkalara ayrılmanın, mezhepler kurup helali, haramı, farzı birbirinden farklı yapılar oluşturmanın felaket olduğunu görürler. Ayrılığı teşvik eden diğer bir uydurma hadis “İçtihad eden yanılırsa bir sevap, isabet ederse iki sevap alır.” şeklindedir. Bu hadisle kişilerin kendi görüşünü “içtihad” adı altında dine sokması kolaylaştırılmış ve hata yapanın sevap alacağı şeklindeki rahatlatmayla, adeta “Dinde hata olur, içtihatta yanlış yapanın biraz az da olsa, yine de sevabı olur” denmiştir. Bu hadise dayanan mezhep imamları olaylardan çıkarttıkları sonuçları, kendi görüşlerini rey, kıyas, içtihad, fetva gibi isimlerle dinin bir parçası haline getirmişlerdir. Peygamber’in olduğu iddia edilen davranış ve sözler gibi, sahabelerin de davranış ve sözlerinin, aynı Kuran gibi dinin kaynağı kabul edilmesine, bunun üstüne binlerce uydurmanın sürekli uydurularak eklenmesi, sonraki safhada mezhep imamlarının şahsi görüşlerinin ve evvelden saydığımız tüm kaynaklardaki çelişkilerde, farklılıklarda kendi tercihlerini seçmeleri ve sonuçta bu son seçimlerin neticesinde oluşan yapının din ilan edilmesi, bugünkü mezheplerin İslam’ının hikayesidir. Yani mezheplerin İslam’ına göre din şunlardan oluşur: Kuran + hadis imamının seçtiği hadis + mezhep imamının nasihmensuhla yaptığı yorumlarla Kuran ve hadis hakkındaki değerlendirmeleri + mezhep imamının kıyas, içtihad ederek olaylardan çıkardığı sonuçlar + mezhep imamının sahabeyi değerlendirmesi neticesindeki çıkarımları + yeni oluşan olaylara göre sonradan yeni mezhep imamlarının verdiği fetvalar… Mezhep imamlarının tüm değerlendirmelere son noktayı koymaları, son makası vurmaları ve son eklemeyi yapmaları sonucu bizim geleneklerin dini, mezheplerin dini, hadislerin dini dediğimiz yapı ortaya çıkmıştır. Yeni gelişen olaylarda ise bu mezheplerin bağlıları olan sonraki devir imamlarının verdiği fetvalar, yaptıkları içtihadlar da sonradan dine eklenmiştir. Örneğin kolonya çıkınca necis olup kullanılamayacağı, üstümüze dökülürse namaz kılınamayacağı; televizyonun seyredilmesi ile ilgili farklı fetvalar; sigaraya hem helal, hem haram, hem mekruh diyen ayrı içtihadlar; sonradan ortaya çıkan durumlara karşı ilerki dönem mezhep imamlarınca yapılan yorumların nasıl dine ilave edildiklerinin örnekleridirler.
Tüm bu hazin manzarayı daha hazinleştiren izahlardan biri de ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bu fırkalardan ancak birinin cennetlik, diğerlerinin cehennemlik olacağını söyleyen hadistir. Bu hadisi nakleden de tüm bu olumsuz manzaranın baş aktörlerinden, yaptıklarına daha evvel de değindiğimiz Muaviye’dir.(Darimi, Siyer, sayfa 75) Bu hadise dayanıp her mezhep kendini cennetlik, diğerlerini cehennemlik ilan etmiştir. Sunnilerin Şiileri sapık, Şiilerin de Sunnileri sapık ve cehennemlik yetmiş iki mezhepten biri ilan etmelerinde, her iki tarafın da delil gösterdiği hadislerden biri bu hadis olmuştur. Ehli Sünnet veya Sunnilik diye anılan dört mezhebin taklitçileri ise başta birbirlerine karşı hadis uydurmalarına, birbirlerini sapık ilan etmelerine, birazdan tablolardan göreceğiniz gibi helalleri, haramları ayrı dini yapılara ayrılmış olmalarına rağmen, sonradan Ehli Sünnet, Sunnilik gibi ortak adlarla bu mezheplerin dördünün birden doğru olduğunu, böylece ancak bu dört mezhebin cennetlik olabileceklerini söylemek gibi bir tevile (yoruma) sapmışlardır. Ehli Sünnet olanlar bir mezhep imamına uyar ve adeta Kuran’daki bir hüküm gibi onun koyduğu helali, haramı uygular. Aynı şekilde bir Şii kendi imamına uyar ve adeta Kuran’ın koyduğu hükümmüş gibi onun koyduğu farzı, haramı kabul eder. İki tarafsa birbirini sapık ilan eder. Peki nedir sizin farkınız? İki taraf da Kuran’ı yetersiz bulup, imamlarına, yani bir insana uyuyor ve onun izahını Allah’ın vahyiymiş gibi kabul ediyor. İki tarafın temel zihniyeti aynı taklitçilik, ama biri %100 doğru, öbürü sapık oluyor. Sonuçta temel taklit mantığında bir fark yoktur.
MEZHEPLERDEN KURAN’IN İSLAMI İLE KURTULURUZ
Mezhep taklitçiliğinin dine verdiği zararları Yaşar Nuri Öztürk “Kuran’daki İslam” kitabında şu şekilde açıklamaktadır: “Allah adına yalan uydurmanın bir yolu da mezhepleri din haline getirmek olmuştur. Mezhepler birer din, mezhep imamları tenkit üstü birer Peygamber haline getirilince İslam adıyla ortaya konan karışımın kaçta kaçının Allah’a, kaçta kaçının şuna buna ait olduğunu belirlemek, halk kitleleri için imkan dışına çıkar ve bu durum din adı altında bir kaosu insanlığın başına musallat eder. Aradan yüzlerce yıl geçmesine, insanlık boyut değiştirmiş olmasına rağmen hiç kimse bu eskimiş ve bir kısmı komedi haline gelmiş yorumlara dokunamaz. İşte zulüm ve Allah’a iftira budur. Bu zulüm yüzündendir ki gerçek İslam bilginleri, samimi din görevlileri Allah’ın saf ve berrak
Kuran dinini yüzyılımızın insanına olduğu gibi anlatmaya kalktıklarında sadece zorluklarla değil engeller, iftiralar ve suçlamalarla karşılaşabilmektedirler. çare Kuran’a gidişimizi engelleyen bütün putları, patentlerine bakmadan devirmek ve hükmü yalnız ve yalnız Allah’a bırakmaktır. Buna karşı çıkanlar, görünüşte dini kabul ettiklerini söyleseler de inkarcıdırlar. çünkü ak ve berrak din yalnız Allah’ın tekelindedir (39Zümer Suresi3). Ve bu tekelden rahatsız olup Allah’ın hüküm yetkisine şu veya bu şekilde karışanlar, Allah’a karşı gelmiş olurlar.”
Kitaplarında mezheplerin oluşturduğu İslam’ın, Kuran’ın dininin önünde oluşturduğu engeli gören Yaşar Nuri Öztürk “çıplak Uyarı” kitabında devşirme dinin kaosu başlığıyla somut örnekler vererek mezheplerin oluşturduğu felaketi şöyle anlatır: “Sıkıntı, Allah’ın dini ile Allah’a fatura edilen devşirme dinin karıştırılmasından kaynaklanıyor. Allah’ın dini bizzat Allah tarafından İslam diye adlandırılan ve apaçık, kuşkusuz, detaylı bir kitapla insanlığa öğretilen dindir. Kaynağı Kuran, tebliğcisi Hz. Muhammed’dir bu dinin. Kuran’daki İslam’dır bu. Devşirme dine gelince onun kaynağı tek olmadığı gibi kitabı ve tebliğcisi de tek değildir. O, Kuran’daki İslam’ın tevhidine karşı bir şirket dinidir. Kitabı birkaç tane, önderi birkaç tane, hatta ümmeti birkaç tanedir. Bir tür anonim şirket gibidir. Bunun içindir ki devşirme dinde birlik ve ahenk yerine tefrika ve kaos vardır. Devşirme dinin tüm rahatsızlığı, ondaki hüküm kaynağının tek olmayışıdır. Devşirme dinde tam bir otorite boşluğu vardır. Ona göre, buna göre, falancanın kavlince, filancanın rivayeti mucibince, üstadın beyanına göre, hazretimizin fermanı gereğince v.s. devşirme dini bir yamalı bohça haline getirmiştir. Allah’ın dinindeki: Hüküm Allah’ındır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. (5Maide Suresi44,45, 47,50) ilkesi saf dışı edildiği için bu şirket dinin ortaya koyduğu tabloda hakim özellik didişme ve bozgundur. Bu bozgunda hüküm yetkisinin mezhepler, hizipler, gruplar, partiler, tarikatlar ve daha bilmem neler tufanında kime veya kimlere ciro edildiği belli değildir. Bunun içindir ki bu tufanda aynı din kimliğini taşıyanların aynı niyetle icra ettikleri aynı fiil, şirketin bir elemanına göre sevap olurken, bir başka elemanına göre büyük günah olabilmektedir. İki vatandaşımız, bir gazetede din adına verilmiş bazı fetvaların kupürlerini de ekledikleri mektuplarında, bu fetvaları değerlendirdikten sonra soruyorlar. Bu nasıl şey? Allah’ın dinine fatura edilen bu fetvaların bazılarını Allah’ın dinini tenzih ederek dikkatlerinize sunmak istiyorum: Namazda Ettehiyyat okunurken Şafiler’in şehadet parmağını kaldırması sünnet, Hanefilerin kaldırması ise bazılarına göre mekruh, bazılarına göre harammış. Bu bakımdan, Hanefiler’in Ettehiyyat okunurken parmak kaldırmamaları gerekirmiş. İfadeye konuluşu bile bir kaos sergileyen bu fetvanın vermek istediği acayiplik şudur: Aynı dinin iki mensubu aynı kitabın buyruğu olan bir ibadeti icra ederken aynı duayı okuyorlar ve o duanın aynı yerinde şehadet parmaklarını kaldırıyorlar. Gel gör ki, bunu yapmakla biri sevap kazanıyor, biri haram işliyor, yani büyük günaha giriyor. Ve bunun adı İslamiyet oluyor, öyle mi? Şu fetvayı da bir okuyucunun sorusuna verdikleri cevaptan izleyelim: Dişlerinde dolgu veya kaplama olan kişiler eğer Hanefi mezhebinde iseler onların gusül(boy) abdestleri geçersizdir. Başka mezhepten iseler problem yok. Bu fetvanın önümüze koyduğu gerçek şu: Allah’ın kitabı Kuran’a bağlı olduğunu istediği kadar söylese de, eğer bir insan yakasını Hanefi keyfine kaptırmışsa, dişlerini doldurtamaz, kaplatamaz. Aksi halde ömür boyu cenabet gezmiş olur. (Kıldığı namazlar da geçersiz olur) Yok eğer her nasılsa Şafii kampına kapılanmışsa sorun yok dişlerini doldurtabilir, kaplatabilir. Şimdi sormak lazım: Dinin temel amacından biri nefsi yani insanın varlığını, sağlığını korumaktır. İnsanın kendisini tehlikeye atmaması ise Kuran’ın emirlerinden biridir. Şimdi Müslüman, bu temel emirlere uyarak sağlığını korumak için dişlerini doldurtma, kaplatma yoluna mı gitsin, yoksa mezhep hatırı için Kuran’a ters düşmek veya ömür boyu cenabet gezmek şıklarından birini mi seçsin? Hayır efendim, Şafii olup kurtulsun diyorsanız, o zaman Hanefilik sıkıntısıyla cebelleşmek niye? Peki bütün bu hengameye dalmak yerine tek ve dosdoğru yolu çizen Kuran’a bağlı kalsak ne kaybederiz? Bizzat Kuran’ın sorduğu gibi: Allah, kuluna kafi gelmiyor mu? Diyeceksiniz ki Kuran’da diş doldurtmakla ilgili hiçbir bahis yoktur. Peki öyle ise, size ne oluyor da Allah’ın dinin kaynağı yaptığı kitaba koymadığı bir şeyi din bünyesi içine çekip ikinci bir ilah gibi insanın karşısına buyruklar, tartışmalar çıkarıyorsunuz? Allah bazı şeyleri eksik mi bıraktı da siz düzeltiyorsunuz?”
NE OLACAK DİŞLERİ ÇÜRÜYEN HANEFİLERİN HALİ?
Ne yazık ki halkın geniş kitleleri mezheplerin gerçek yüzünü, bu yapının Kuran’la çeliştiğini bilmeden mezhebe tabi olmakta, dini Kuran yerine mezheplerin izahlarına göre oluşmuş ilmihal kitaplarından öğrenmektedirler. Yukarıdaki örneği ele alırsak Türkiye’de halkın büyük bir kesimi Hanefi mezhebinden olduğunu söylemektedir. Fakat büyük bir kesimi Hanefi olan halkın büyük bir kısmı, mezheplerinin dişlere dolgu yapmayı yasaklayan izahını bilmediklerinden dişlerini doldurtmakta ve kaplatmaktadır. Böylece boy abdestleri ve dolayısıyla namazları Hanefilik dedikleri mezheplerine göre geçersizdir. Kitlelerin önüne “Ya Sunni olursun, Hanefi mezhebine uyarsın, ya da Şii, Alevi gibi sapık bir mezhepten olursun” şeklinde klişe laflarla, korkutmalarla; mezhepçilik adeta bir milliyetçilik, ırkçılık şekline dönüştürülüp sunulmuştur. Sunni olmamak adeta kafir olmakla eşdeğer gösterilmiş, bu fikrin her alternatifi de sapık ilan edilmiştir. Şiilik ve Alevilik’te de durum farklı değildir. Onlar da aynı şekilde ırkçılığa dönüştürülmüş mezhep taassuplarıyla Sünniliğe aynı şekilde yaklaşmaktadırlar. Bu kitlelerin görmezlikten geldiği ve halkın bilmesi gereken alternatif; Kuran’ın din olarak tek başına ele alınıp, tüm bu mezheplerin inkar edilmesi ve dinin yalnız Kuran’a dayanarak oluşturulmasıdır.
Mezheplerin kurucuları Kuran’ı ve hadisleri kendilerine göre yorumlayıp, diledikleri hadisleri veya ayetleri seçtikleri, dinin serbest bıraktığı konularda rey ve içtihad adıyla hüküm oluşturdukları için aslında Kuran’ın da, hadisin de üzerinde bir yetkiye sahip kılındılar. Bu yetkiyi kullanışlarından bizim gibi sadece Kuran’ı yeterli görenler değil, mezhep imamlarından sonra yaşayan ve bizim her fırsatta eleştirdiğimiz hadis imamları bile rahatsız olup, mezhep kurucularına çok şiddetli eleştiriler getirdiler. Eleştirilerin odaklandığı en önemli noktalardan biri mezhepçilerin kendi görüşlerini, reylerini kimi konularda hadisin önünde tutmalarıydı. Hatta bazı hadisçiler, ehli rey fakihleri diye çağırdıkları mezhepçileri; elde ettikleri sonuçlara, kendi reylerine uygun hadisler uydurmakla eleştirdiler. En meşhur hadisçi Buhari’nin, en büyük mezhebin kurucusu Hanefi’yi eleştirmesi ve güvenilmez ilan etmesi hadisçilerin bile bazı mezhepçileri beğenmediğinin en dikkat çekici örneğidir. Sonuç olarak bugün uyulan İslam, Kuran’ın İslam’ı olmadığı gibi aslında uydurmalar ile dolu hadisler bile değildir. Bugün uyulan İslam mezhep imamlarının kurduğu ve kendi kafalarına göre tüm bu kaynakları değerlendirdikleri İslam’dır. Mezheplerin kurulduğu dönemde ne Buhari, ne Müslim hadis kitaplarını yazmamışlardı. Hadisler sahih, zayıf, hasen şeklinde ayırımlara da mezhepler oluşturulduğu zaman tâbi değillerdi. Yani mezhepler, en titiz çalışması bile birçok uydurmayla dolu olan hadislerin, en doğru hadis çalışmaları olduğu iddia edilen kütübi sitte (altı meşhur hadis kitabı) ortada yokken oluşturuldu. Yani mezheplerin izahlarında uydurmaların yüzdesi birçok hadis kitabının çok çok üstündedir. Oysa ne yazık ki halkın önemli bir kesimi tüm bunlardan habersiz, kendi mezheplerini İslam’a eşit saymakta ve bu yapıların Kuran’la çelişikliğinden habersizdirler. Kuran dini açıklamış ve birçok konuyu açıklamayarak serbest bırakmış ve böylece dinin her devre, her ortama uymasını sağlamıştır. Mezheplerse dinin serbest bıraktığı her detayı, haşa Allah açıklamayı unutmuş gibi açıklayıp, dini birçok devirle, birçok durumla, hatta insanın yaratılışıyla çelişir hale getirmişlerdir.
Birazdan göreceğimiz tablolar Kuran dışındaki konularda mezheplerin nasıl kendi aralarında çeliştiklerini göstermektedir. İslam’ın Kuran dışı kaynaklarından biri olarak “İcma” da gösterilmektedir. “İcma”yı Ehli Sünnet, tüm alimlerin bir konudaki ittifakı (ortak görüşü) olarak açıklar. Oysa aşağıdaki tablo aslında hiçbir konuda ittifakın (icmanın) olmadığının delilidir. Ehli Sünnet’in kendi içindeki mezheplerde “İcma”nın bazı konularda varlığı doğru olsa da, İslam tarihini baz alırsak, Kuran’da geçmeyen ama icma edilmiş hiçbir konu kalmaz. Kuran’a hangi konuda ilave yapılmaya veya Kuran’a aykırı bir izah getirilmeye kalkışılmışsa tarih içinde o izaha muhalefet olmuştur. Örneğin hayızlı kadının namaz kılamayacağında, namazın 5 vakit olduğunda, kadının devlet başkanı olamayacağında, zina yapan evlilerin taşlanarak öldürülmesinde Ehli Sünnet’in tüm mezhepleri görüş birliğindedir. Fakat bu Ehli Sünnet’in kendi içindeki görüş birliğidir. Örneğin Hariciler, hayızlı kadının namaz kılmasını, kadının devlet başkanı olabileceğini, farz namazların 5 vakitten az olduğunu, zina edenin taşlanarak öldürülemeyeceğini bu mezheplerin ilk kurulduğu yıllarda söylemişlerdir. Bu da bize Kuran’da geçmeyen her konunun nasıl güvenilmez, çelişkili olduğunu ve dolayısıyla Kuran’ın tek ve güvenilir kaynak olduğunu bir de bu yönden göstermektedir. Sırf Kuran’dan dini anlamak geçerli bir yöntem olmadığı sürece din adına birbirinden farklı mezheplerin ortaya çıkması kaçınılmaz sonuç olmaktadır. Kuran dışı mezhepler, ayrı ayrı fikirleriyle Kuran’dan sapmaktadırlar. Bu mezheplerin görüşleri, helalleri, haramları farklı olduğu için, bunların Kuran’ın İslam’ına karşı çıkışları bir birlik oluşturamaz. çünkü her biri Kuran’dan sapmışlık konusunda bir olsa da, vardıkları sonuçlar açısından farklı oldukları için kendi aralarında bir sayılamazlar. Bu yüzden her ne kadar bazıları Sunni gibi başlıklarla bu mezhepleri bir potada gösterme çabasındaysalar da birazdan sunacağımız tablolardan göreceğiniz gibi her biri ayrı uçlardadır. Bu yüzden bu mezheplerin arasındaki bir birlik ancak hayali bir birliktir, yutturmacadır, her birinin helali de, haramı da apayrıdır.
MEZHEP İMAMININ RüYADA ALLAH’I GÖRDüĞü UYDURMASI
Mezheplere halkı inandırmak isteyenler, kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler uydurmuşlardır. Bu arada mezhep kurucularının ne kadar bilgili, ne kadar dinine bağlı olduğu şeklindeki hikayeler de mezhep taklitçilerini mezheplerine bağlı kılmak için anlatılır. Bizim gördüğümüz en insafsız uydurmalardan biri ise Ebu Hanife’nin rüyasında 100 defa Allah’ı gördüğünü söyleyen uydurmadır. Ne yazık ki mezheplere halkı bağlayacağız diye kantarın topuzu bu kadar kaçmıştır. Mezhep kurucularını anlatan bu uydurmaların hepsinin gerçekten kendi izahları mı, yoksa sonradan talebeleri ve mezhep bağlıları tarafından mı uydurulduğunu tam olarak tespit edemiyoruz. Ama her durumda ortaya çıkan tablonun korkunçluğu ve Kuran’ın yeterliliği açıktır.
Biz günümüzde Hanefi mezhebi adına kabul edilenlerin Ebu Hanife ile de alakası olmadığı kanaatindeyiz. Ebu Hanife’ye tarihte “Ehli Rey” denmiştir. Bu Ebu Hanife’nin Kuran’da bulmadığı bir hususu kendi yorumu ile halletmeye çalışması sebebiyledir. Hadisi kaale almayan bir tutum olarak değerlendirilen bu davranış tarzına tüm “Ehli Hadis”, özellikle Şafi ve sonraları Buhari aşırı tepki göstermiştir. Oysa günümüzde anlatılan Hanefi mezhebi komple hadisçi bir mezheptir. Hanefi mezhebinin her izahı bir hadise dayandırılmak istenmektedir. Oysa tarihsel kayıtlara göre Ebu Hanife’nin öldürülme sebebi kendisinin “Reyci” özelliğine bağlanır. Bugünkü Hanefi mezhebini bize, Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın yönetimi altında aktardılar. Öyle ki Hanefi mezhebinin Ebu Hanife’den sonra iki numaralı kişisi kabul edilen Ebu Yusuf (3. bölümde gördüğümüz, kabak sevmem diyeni öldürmeye kalkan kişi), Ebu Hanife’yi öldüren iktidarın resmi fetva makamı olmuştur. Hocasının görüşlerini kendisini iktidar yapanların devrinde hem de kendisini iktidar yapanlar aynı zamanda hocasını öldürenlerken açıklayanların açıklamaları ideolojik, çarpık ve saptırılmış olmadan kalabilir mi? Ebu Hanife’nin “Reyci” tanıtılıp, bugünkü Hanefi mezhebinin “Hadisçi” olmasının temel sebebi bizce budur. İkinci sebep de mezhep sahiplerinin kendi görüşlerini doğru çıkarmak için mezhepsel görüşleri doğrultusunda hadis uydurmuş olmalarıdır. Hadis kitaplarının bir çoğu mezhepler kurulduktan sonra yazılmıştır. Bu yüzden mezhep görüşlerini doğru çıkartmak için hadis uyduranların hadisleri “Reyci” görüşlerin, nasıl “Hadisçi” görüşe dönüştüklerini açıklar. Ebu Hanife’nin görüşleri her ne olursa olsun, kitabımız boyunca eleştirdiğimiz “Hanefilik” mezhebi diye anlaşılan, anlatılan ve uygulanandır.
UYDURULAN DİNİN TEMELLERİNİ ŞAFİİ ATTI
İyi bir araştırma yapılırsa bugünkü Ehli Sünnet fikirlerin, hadisçi dini yapının temelinin, ilk olarak Şafii mezhebinin kurucusu İmamı Şafii tarafından atıldığı anlaşılır. Şafii’den sonra açık bir Kurani hükmün bulunduğu birkaç durum hariç, fıkhi bir fikri bir veya birden fazla hadise dayandırmak mecburi hale geldi (W. Montgomery Watt, İslam Nedir?) Aynı yargıyı İlhami Güler şöyle açıklamaktadır: “Bu arada İslam dini düşünce tarihinde Kütübi Sitte ve özellikle Sahihi Buhari’nin neredeyse Kuran’a denk epistemolojik öneminin temelinde, Şafii’nin sünneti, gayri metluv vahye indirgemesinin büyük payı olduğunu unutmamak gerekir. Şafii’ye kadar birçok alim tarafından çeşitli şekillerde değerlendirilen ve sözlü akla tabi olan hadis kültürü, Şafii’den sonra yazım aşamasına ulaşarak bir nevi dogmalaşmaya ve önem itibariyle Kuran’a yaklaşmaya başladı. (I. Kuran Sempozyumu, sayfa 310, Arkoun Tarihiyyetu’lFikri’lArabi, sayfa 7879) Bugünkü sünnet anlayışının temelinin İmam Şafii ile atıldığını Osman Taştan ise şöyle anlatır: “Şafii’nin çıkışı bu durumu değiştirdi. Şafii Peygamber’in sünnetini toplumun sünnetinden ayırdı ve onu hukuki açıdan Kuran’ın seviyesine çıkardı. İdealde bu Hz. Muhammed’in Peygamber’liğine maksimum düzeyde bir saygı duymak ve aynı zamanda hizmet etmekti. Gerçekte ise bu tavır Hz. Peygamber ile onun toplumunun arasına kapatılması güç olan bir mesafe koymaktı. Böylece sünnet, vahiy potası içerisinde Kuran’la birleştirilmişti. Artık yapılacak olan şey sahabi sözlerini de sünnetle birleştirip vahyin kapsamına dolaylı olarak dahil etmekti… Sonuçta bu tür teorik gelişmeler aslında Kuran’a mahsus olan vahyi önce Sünnet’e sonra da sahabi sözlerine teşmil etmişti. Bir diğer ifadeyle bu durum kutsallığı ilahi kelam olan Kuran’dan beşeri kelam olan sahabi sözlerine kadar yaymaktı.” (I. Kuran Sempozyumu, 317321)
Mezhepler tarihine bu kitapta geniş yer ayırmak istemedik. Bunun yerine mezheplerin vardıkları sonuçlara ve bu sonuçların Kuran’la çelişkilerine detaylı bir şekilde yer verdik. Mezhepler tarihini inceleyen her kişi Şafii’nin Hanefi mezhebine saldırılarını, Maliki, Hanbeli, Şafii mezheplerinin Ehli Sünnet adlı bir mezhebin dört ayrı kolu değil fakat her birinin apayrı birer mezhep olduklarını anlar. Birazdan göreceğiniz tablolardaki 100 örnek de mezheplerin farklılığını göstermeye yetecektir. Aslında apayrı olan bu mezhepler ilerleyen asırlarda siyasi otoritenin rolüyle ve siyasi otoritenin, Nizamiye Medresesinin Rektörü yaptığı Gazali’nin katkılarıyla tek bir mezhepmiş gibi gösterilmeye çalışılmışlardır. Ehli Sünnet veya Sünnilik adı altında dört apayrı mezhep toplanmıştır. Apayrı olduklarına inanmayan, tabloları incelesin. Tablolardaki 100 örneğimiz az gelirse bu dört mezhebin hükümlerini karşılaştıran Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı gibi kitapları okusunlar; tek ad altında toplanmaya çalışılan bu mezheplerin, apayrı hükümleriyle birbirlerinden ne kadar ayrı olduklarını bu şekilde görsünler. Allah bize tek bir din indirmişken kendi aralarında binlerce çelişkiyi taşıyan mezheplerin doğru olması mümkün mü? Apaçık, çelişkisiz, korunmuş Allah’ın kitabı yerine, mantıksız, çelişkili, tahrif edilmiş ve insan yapısı olan mezhepleri din diye kabul etmek hiç doğru olabilir mi? Bu dört mezhebin ortak noktaları; Kuran’la yetinmemek, Kuran dışı dini kaynaklar edinmek suretiyle Allah’ın dindeki otoritesini bozmaya çalışmak ve dini fırkalara bölmektir.
Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, fırkalara bölünüp ayrılmayın.
3 Ali İmran Suresi 103
HALA ATALARINIZIN MEZHEBİNE Mİ İNANIYORSUNUZ?
Mezheplerin kendi aralarında nasıl çeliştiklerini aşağıdaki tablolardan görelim ve Allah’ın tek dininin mezhepler aracılığıyla nasıl farklı dinlere dönüştürüldüğünü anlayalım. Bu tablolarda ayrıca mezheplerin kendi içlerindeki çelişkilerine yer vermiyoruz. Örneğin Hanefi mezhebinin ilk kurucusu Ebu Hanife ile onun talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed’in farklı görüşleri olduğu da kabul edilir ve bunlarda da çelişki çoktur. Bu tablolarda sadece Sünni 4 mezhebin çelişkileri vardır. Şiilikle Sünniliğin ayrılıkları da ayrı bir kitap yazdıracak kadardır. Bu tablolar çelişkilerin ancak az bir kısmını göstermektedir. Mezheplerin tüm çelişkilerini anlatmaya bu kitabın hacmi çok dar gelir. Allah bizim Kuran’ın hacmi dışındakilerden dinimizi öğrenmemizi istememiş olması sayesinde bu kargaşanın, bu çelişkilerin içinde boğulmuyoruz.
Siz eğer hala atalarınızdan miras aldığınız mezheplere, sırf atalarınız bunlara iman ettiği için inanıyorsanız, lütfen sunacağımız 100 örneği inceleyip mezhebinizi iyice öğrenin. Öğrendikten sonra; tüm bu çelişkilerden sonra mezhebinizi bir kenara atıp ister Kuran’la yetinin, ister bu tabloları uygulayıp bu farkları “rahmet” diye niteleyin. Uyarı bizim; akıl sizin, seçim sizin, sorumluluk sizin.
Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.
-
Selam Ali,
Son cümleni cahilliğine veriyorum. Bunların doğrusu şu: Bu yüz maddede yazılanların hiç biri haram değildir. Kuran’da buna dair hiç bir delil yoktur. Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için,
http://www.hanifdostlar.com sitesine bakabilirsin.
Selam ile…
-
namaz kılıyormusun?kılıyorsan nasıl kılıyorsun?namazdaki hareketleri ve sözleri nerden öğrendin?hz peygamber 23 yıl vahiyden başka kelam söylemedimi?uydurma hadisleri ayıklayın.eyvallah.fakat kaş yaparken göz çıkarmayın.cahil olduğuma gelince, bana ne olduğumu hatırlattığın için,teşekkür ederim.çünki ben bir aynayım!
-
“cahil olduğuma gelince, bana ne olduğumu hatırlattığın için,teşekkür ederim”
Sorun değil…
Ne kaçarız, ne kıvırırız…
Sen görüşünde çok mu sadıksın… O halde “kaçma” , “kıvırma” , yukarıda maddeler halinde yazan dinini yaşa… Harfi harfine yaşa… Öyle ya… Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün…
Sakın sarı veya kırmızı elbise giyme, sakın namaza üşeneceğin tutmasın… Senin (Mezhebinin) dininde katlin vaciptir. Senin dinin sana, benim dinim bana…
“hz peygamber 23 yıl vahiyden başka kelam söylemedimi?” Kuran oku… İyi gelir…
Dininin inceliklerini tartışmak istersen linki yazdım… http://www.hanifdostlar.com Seni de bekleriz…
Selam deyip geçiyorum…
-
Eyvallah Ali kardeşim…
Kim aracısız olarak Allah’a inanırsa bizim kardeşimizdir. Namaz konusunda, bireysel işlerimiz konusunda konuşmamak adetimdir. İllaki bir şeyler soruyorsan,
http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=3216&PN=1
budur.
Selam ve muhabbet ile…
-
selamınaleyküm sizin yazdıklarınızı okumak çok hoşuma gidiyo galiba herkes sizi anlayamıyo yada kör olmuşlar göremiyolar bana göre 4 mezhep yerine hz muhammedi kılavuz edinseler anlarlar kuranı rehber edinseler anlarlar bende önceden bunun sıkıntısını çekiyodum ama allah insana akıl vermiş onu kullanmak en doğrusu hocam ayrıca ben sizden ölülerimiz için ne yapmalıyız kuran okumak olurmu neden fatiha yasın okuyoruz bunu öğrenmek istiyorum peygamberimiz sav bizi hadiste söylemiş 6 7 madde halinde ben burda insanlara kuran okumayın diyorum sice yanlışmı yapıyorum selamın aleyküm.
-
syn ali aksoy.resullulah zamanındaki dini yaşamak için robot olmak lazım.insan ise yorum yapar hayatı yorumlar değişen siyasi ekonomik sosyal kültürel coğrafi etnik mistik fiziki şartlara göre göklerin ve yerin kralının razı ve hoşnut olacağı şekilde adaletle hüküm vermek zorundadır.insan allahın yeryüzündeki halifesidir. allah adaletle hükm edenleri sever.hükm edecekseniz adaletle hükm edin.dünyaya ne zaman bir din geldi ise bu sebeple mutlaka mezhepleri ve tarikatları olmuştur. çünkü insanlar hayatı yorumlar. elbette her tarikatı ve mezhebi dğru olarak adlandırmak yanlıştır.doğru kriterler itikadlar elbette kuranda mevcuttur.ancak kuran’ı okurken tarafsız ve önyargısız olunmak zorundayız.işine gelen ayetleri alıp gelmeyenleri görmemezlikten gelmek nekadar insanlıktır erdemliktir. kuran bizi ikinci bir kaynağa yöneltiyor.deki siz allahı seviyorsanız bana tabiolunki allahta sizi sevsin.allah ve resulu bir işe hükm ettimi mümin ve mümine için seçim hakkı yoktur.ona tabi olunki hidayet bulasınız.allah elçisinin izinden gidenlere rahmetini yazdı.o size neyi veriyorsa onu alın neden sakındırıyorsa ondan sakının.ve daha nice 10 larca ayet.peygamberin altın ve ipek ile ilgili hadisini rivayet eden imamın fetvasını uygulayınca müşrik olucam sülün osmanın kuranda geçmiyo diye böcek yemek helaldir fetvasına uyarsam hanif dostlarınızdan olucam dimi?peygamberi örnek almadan deil namaz su meselesinin içinden bile çıkamazsın.zikri indiren elbette onuda koruyacaktır.peki zikrden kasıt nedir?eğer namaz allah’ın peygemberine öğrettiği gibi deilde onun hilafında kılınacaksa şartları ve şekli deişecekse yani kıyamete kadar korunmayacaksa başka güçler tarafından şartları ve şekli belirlenecekse oruç zekat hac gibi ibadetlerde bu duruma dahil olacaksa kuran ın korunmuşluğu hiç birşey ifade etmez.yani kuran dışı vahiy de korunma altındadır.sakın kuran dışında vahiy yok deme. peki nasıl ve hangi şartlarda korunmuştur? imam şafii imam azam malik ve ahmed bin hanbel nekadar büyük olurlarsa olsunlar kendi devirlerinin sorunlarına meselelerine çözüm üretmişlerdir.elbetteki verdikleri hükümleri günümüze aynen getirip uygulamak ve ya olduğu gibi hepsini yanlış saymak hatalıdır.ama kimin peşinden gideceksin. herkes kuran dan konuşuyo islam düşmanlarıda kuran dan ayetler getirerek müslümanları birbirine düşürmüşler.tarih bilen bilir ne vahşilikler yaşanmış.mezhepler arasındaki farklılıklara gelince. imamı azam ;buhari,müslim ebudavut,nesai,tirmizi,ibn mace ,muvatta,müsneti görmedi. o elindeki kısıtlı olan malzemeyle devrinin problemleriyle müslümanların problemleri ile islamın düşmanları ile mücadele edip adaletle hükm etmeye çalışmış. bunda ne sakınca var.yaptığı mücadele hepimize örnektir.halkta takvasından niyetinden ilminden şüphe duymamış.benim görüşüm aleyhinde 2 isabetli görüş bulursanız benim görüşümü terk edin demiş.elindeki malzemenin kısıtlığını bildiği için böle demiş.imam şafiide benim görüşüm aleyhinde hadis görürseniz görüşümü duvara çarpın demiş. onların verdiği hükümleri ozamanın şartları ve hükümlerini göz ardı ederek nasıl olurda kendi zamanının şartları ve problemleri ile mükayese edersin.mecelle nin temel kaidelerinde ezmain teğayyuru ile ahkamın teğayyuru inkar edilemez prensibi vardır yani zamanın deişmesi ile ahkam deişir imam azamın elindeki kıt malzemesi ile kendinden 10 yıllar sonra yüzyıllar sonra çıkacak olan mezhepler arasındaki farklılığı (elbetteki ahmed bin hanbelin ulaşmış olduğu hadisler imam azama göre daha çok ve farklıdır devrin problemi ve şartlarıda farklıdır)islamın itikadı ile nasıl yanyana getirebilirsin.yorumlar kutsallaştırılamaz.bu mezhebe bağlı kişilerin bağnazlık yapmasıda o kişinin kendini bağlar.mezhebi deil.yani ben imam azamın kurana ve sünnete kıyasla yaptığı yorumları fetvaları uygularsam (bilmiyorsan bilene sor)müşrik olacam yaşar hocanın dediğini yapınca hanif olucam muvahhitmi olucam.peki ne olması lazım doru ne ? halifemiz olsa idi çevresinde alimler ordusu olsa idi herbir alime bağlı niversiteler olsa ve günümüz meselelerine uygun fetvalar araştırılsa kıyas yapılsa yüz binler bununla uğraşsa insanların sorunlarına problemlerine cevap ve çare üretilse adaletle uygulansa.negüzel dimi ama düşman izin vermiyo.islamın şerefi ayaklar altında herkes birbirini tekfir ediyo emperyal güçlerin böl parçala yönet taktiği kusursuz bir şekilde işliyo analar ahıt yakıyo babalar evlatlarının mezarını kazıyo.küçük masum kızlar hıçkırıklarını gözyaşlarını kalbinin derinliklerine akıtıyo. yok işin içinden çıkacak beyin yok.neden kurandaki islam biliyomusun ? çünkü peygamberin nasıl cihat ettiğini bilmesinler.mücadelenin nasıl yapılacağını kurandan hayata tatbike geçiren kendisinde uyulması gereken engüzel örnek bulunan peygamberin metodunu kullanmasınlar. alel acele bukadar yazdım daha çok şey yazmak isterim.güç ve kuvvet allahtandır yardım allahtandır
-
Selam…
Yazdıklarınızın pek çoğuna, özellikle; “Peygamberimizin örnek alınması” kısmına tamamen katılıyorum. Kuran’da Peygamberin vahiyden başkasına uymayacağı bildirilmiş, Peygambere de kendisine indirilen vahye uyması / tabi olması emredilmiştir. Mesele, Peygambere uyulup uyulmayacağı değildir. Hiç bir müslüman, müslümanlığını devam ettirerek Peygambere uymayın yahut uymam diyemez. Sorun, Peygamberin sözü veya uygulaması diye sunulan pek çok sözün gerçekten peygambere ait olup olmadığı meselesidir. Bu sitede veya bu yazının alıntı yapıldığı Kurandaki Din sitesinde, Peygambere ait olduğu söylenen ve güya en sahih hadislerin yer aldığı kitaplarda bulunan, Kuran’a açıkça aykırı pek çok husus örnekleriyle sergilenmiştir. Bu kitaplara bakılırsa, Peygamberimiz haşa kendi söylediği şeylerde zaman içerisinde defalarca çelişen, Kuranda yer verilmeyen emir ve yasaklar getiren, zaman zaman Kuran’ın hilafına konuşan, sözleri ile Kuran ayetlerinin bir kısmını nesheden bir kimsedir. Bizim Peygamberimize yönelik bu türlü yakıştırmaları kabul etmemiz mümkün değildir.
Peygamberimize içinde müminlerin uyması gereken Kuran harici vahiy indirildiği meselesi ise sağlıklı düşünen bir kimse için tam anlamıyla bir faciadır.
Çünkü; Din, Kuran ile eksik kalıp, Peygambere haricen indirilen vahiyler ile tamamlanır dediğniz anda, mevcut dininizin eksik olduğunu, Peygamberimizin hadislerini hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazdırmaması sebebi ile bütün müminler için telafisi imkansız bir kötülük yaptığını kabul etmiş olursunuz.
Peygamberimiz Kuran haricinde, içinde müminlerin hüküm vereceği vahiy almamıştır. Ya değilse, bunları apaçık yazdırması ve mezheplerin / farklılaşmanın oluşmaması, birinin sahih dediği bir hadise diğerinin uydurma diyememsi gerekirdi. Keza, bu görüşten yola çıkarak, Kuran’da sadece Peygamberimize has olacak bir gece ibadetine dahi yer verildiği olgusu bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Peygamberimize Kuran haricinde inen vahyin sadece ona has meseleler üzerinde olduğunu dahi iddia edemezsiniz.
Hadis ilmi diye bahsettiğiniz ilmin duayenlerinin en erken dönem alimlerinden olan Buhari’nin dahi hicretten 200 sene sonra doğduğu gerçeği düşünüldüğünde, Peygamberimizin hicretinden 200 – 300 sene sonra oluşturulan “hadis / söz” ilminin güvenilirliği sarsılacaktır. Buna, Peygamberimizin neredeyse tüm nübüvvet hayatı boyunca yanından ayrılmamış sahabe-i kiram’dan alınan hadislerin sayısı ile, Peygamberimizin yanında sadece bir yıl on ay kalmış olan Ebu Hureyre isimli kişinin 5475 adet hadis naklettiği daha doğrusu en sahih kitaplarda bu zevattan rivayet edilen 5475 adet hadise yer verilmiş olması, tüm bu kaynakların şüpheliliğini arttırmaktadır.
Konu bu sitede bulunan değişik makalelerde yeterince detayları ile tartışıldığı için burada uzatmak istemiyorum.
Sonuç olarak bizlerin Peygambere uyulması hususunda hiç bir şüphemiz yahut aksi görüşümüz yoktur. Sıkıntı; peygambere at olduğu söylenen pek çok sözün gerçekten ona ait olup olmadığı meselesidir. Biz, sözlerin sıhhatini uykuda görülen rüyalardan değil, Kuran’dan araştırırız. Delil ve sıhhat anlayışımız budur.
Selam ve dua ile…
-
Fikrimi degistirdim, bence ali aksoy kardesim biraz sapik düsüncelere dalmis, hele bu hanifdostlar felan, bunlar tamamen yalnisdir, bunlardan ALLAH rizasi icin uzak durun. Namazin iki vakit oldugunu söyleyen, ama onu bile kilmayan bir bozguncu zihniyetin temsilcileridir bunlar.
bunlara dikkat edelim.
ali aksoy arkadaslada her konuyu tartismaya hazirim, hic kimse Kuran dan ve sünnetten üstün degildir, hele bozguncular ve sapiklar asla…
yardımallahtandır kardesime ilmini paylastigi icin cokca tesekkür ediyorum, ALLAH daha faideli ilimler nasib eylesin.
Mezhepleri peygamberin yerine gecmis gibi gören bazi cahillerde neyin ne oldugunu hala anlamamislar. Hic kimse o imamlari efendimizin yerine koymuyor, bu yapilmazda zaten. Ama o cahiller illada bunun böyle oldugunu söylüyorlar, alakasi yok.
Mezheplere kapidir, kimilerinin tosladigi duvarlar gibi sert degil, kendiliginden acilan kapilardir…
ne mutlu o kapilardan gecenlere…
-
Selam..
Enam Suresi
(159) Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra , yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.Hud Suresi
(111) Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.Hac Suresi
(17) Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.Hac Suresi
(69) Hakkında ayrılığa düşüp durduğunuz şeyler konusunda kıyamet günü Allah aranızda hüküm verecektir.Neml Suresi
(78) Şüphesiz senin Rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O, mutlak güç sahibidir, hakkıyla bilendir.Secde Suresi
(25) Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir.Casiye Suresi
(17) Onlara din işi konusunda açık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir. -
selamün aleyküm baskanım…Allah şahittir ki her ne tür bir iş olursa olsun ona başlarken niyet önemlidir.Çünkü niyet gönülden gelen bir şeydir.Sizin yazılarınızı okuyanların öncelikle bunu hangi niyetle okuduklarını kendi kendilerine sormaları lazım sonra da sizin hanif dostlarının niyetleri bilmeleri lazım..Gerçi siz her yazınızda niyetinizi belli ediyorsunuz ama mümin kardeşlerim bunu pek anlayamıyor.Gerçekten günümüzde öyle sözler varki çelişki yaratıyor.bizim gerçek rehberimiz varken Neden çıkıyor bu farklılıklar anlayamıyorum.Gerçi Allah katında Herkes Herşey eşit ama yinede farklılık çıkmasının nedeni bana göre acaba bu farklılığın nasıl ortaya çıktığını Anlamak için Rehberimiz KURAN ı KERİM e bakacaklarmı yani doğruyu bulacaklar mı diye Allah tarafından bize kitabımızı öğrenmemiz için sunulan Bir NİMETTİR.saygılarımla ALLAH A emanet olun….
-
ali aksoy kuran müslümanlığı adı altında mezhepsizliğini öne sürerek her hükmün kur’an ı kerim’den alınabileceğini iddia ediyor.Bu iddiayı öne sürmesi kendisi açısından gayet normaldir.Çünkü mezhepleri yok sayarak kur’an-ı kerim e istediği gibii yorum yapma ruhsatını vermiş olacaktır.Yani herkes bu mübarrek kitaptan istediği gibi yorum yapabilir.Ne olur o zaman islam dini güya modernleşecekmiş.O zaman tabi horozdan ve balıktan kurban olur mu bir bardak suyla abdest alına bilir mi gibi daha birçok Soruları bile yorumlayabilecekler. Bu gibi mülhidler peygamber efendimizin(sallallahü aleyhi vesselem) sünnetlerini bile hafife alıyor sünnetleri rivayet eden sahabelerin büyüklerinden bazılarına bile dil uzatıyorlar.Halbuki Peygamber Efendimiz(s.a.s) sahabeye dil uzatanların kendisine yapılmış bir hareket olduğunu belirtiği halde bunlar kendilerine sözde hanif dostlar deyip müslamanlığı yıkmaya çalışıyorlar.(“Mezhepsizlik dinsizliğe açılan köprüdür” sözünün ifadesiyle) kendileri hanif dostlarsa dört hak mezhebe tabi olan bütün müslamanlara kimbilir ne diyorlar.Mezheplerin Peygamberimiz(s.a.s) ve sahabe zamanında olmadığını sonradan ortaya çıktığını söyleyerek mezheplerin bidat olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişler.Bu sözleriyle saf müslümanların zihnini bulandırmaktadırlar.Hatta bu ali aksoy gibileri İslam Dinini ALLAH’ın(c.c) izniyle bu güne kadar ulaştıran bütün islam alimlerini cahilikle suçlamaktadır.Halbuki Efendimizin(s.a.s) bu büyük alimlerin büyüklüğü hakkında bir çok hadisi şerifleri vardır.Tabi ali bu hadisleri kabul ederse.Bu alimlerin hemen hepsinin mezhebi vardı.Zamanlarında mezhep olmayan sahabe efendilerimiz birer müçtehid olup ilimde birer derya idiler.Sahabilerden sonra gelen tabiilerin her biri islamı öğrenmek için bu büyük zatları rehber ediniyorlardı.Bu zatların büyüklüğü hadis şeriflerle,sahabilerle birlikte büyüklükleri ise ayeti kerimelerle sabittir.Hatta tabiilerin büyük bir kısmı müçtehid olup fıkıhta ilerlemişlerdir.işte bunların da bir kısmı mezhep sahibi idiler.Zamanında bulunan insanların hepsi bu mezheplere tabiydiler.Şimdi aliye soruyorum sen fıkhı kabul ediyor musun.Eğer etmiyorsan yukarıdaki saçma soruları delilleriyle birlikte cevaplandırman lazım gelir.peygamber efendimizin(s.a.s) sünneti seniyyesi Kur’anı Kerimin açıklaması olup hak mezhepler kitap,sünnet,kıyas,icma eksenli oluşmuştur. MEZHEPLERİN HAK OLDUĞUNUN DELİLLERİ 1-) Peygamber Efendimiz(s.a.s) Muaz bin Cebel(radiyallahü anhüm)i bir yere elçi ya da vali olarak gönderirken” Giderken ne ile amel edersin”sorusuna karşılık “Allah’ın(c.c) kitabıyla” cevabını verir.”orda bulamazsan”sorusuna karşılıksa “Allah Resülünün SÜNNETİYLE”"Orda da bulamazsan ne ile amel edersin” sorusuna ise ictihadıyla amel edeceğini bildirmiş ve Onun(radiyallahü anhüm) bu sözünü Efendimiz(s.a.s) memnuniyetle karşılık vermiş ve bunun ardından Allah’ü tealaya hamdü senada bulunmuştur. Mezhepler bu akide üzerinde ortaya çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Eğer mezhepler olmasaydı ve kitaplara geçirilmeseydi bu durum daha o zamanlarda ali aksoy gibi mülhidler için fırsat olacaktı.Kur’anı Kerimi istedikleri gibi sapık görüşleriyle yorumlayacaklardı. SÖZLERİMİ burada noktalarken inşallah yazım silinmez.
-
Ali aksoy mezheplerin peygamber efendimiz zamanında bulunmadığını dolayısıyla sadece Kur’an eksenli bir islam dininin yaşanabileceğini söylüyor.Farzedelim ki bu söz doğrudur acaba Kur2an-ı Kerimde Allah’ü teala namazın kılınış şeklini ve kaç rekat olduğunun yorumunu ali aksoy, sahte resul iskenderlere mi bıraktı.Bunlar gibi mezhepsiz mülhidlere mi.Haşa ve kella.Bu düşünceyi hiçbir vicdan sahibi söyleyemez.Herhalde Abdestin alınış şeklini bize sahte mehdi iskender gibi kendisini yönlendirelerden alacak.Eğer iddia ettiği gibi mezhepler peygamber Efendimiz(s.a.s) zamanında yoktu bu nedenle amel edilmez sözü doğru olsaydı Efendimiz zamanında Mushaf-ı Şerifte yoktu ona bunların sözüyle ne demeli.Binlerce kere Kur’anı Kerimi ve sahabe efendilerimizin ictihadlarını bu gibi sözlerden tenzih ederiz.Biz biliyoruz ki bütün sahabeler Peygamber Efendimizin(s.a.s)dava arkadaşlarıydılar O mübareklerin bulunduğu yol en güzel yoldu.Aralarında ara sıra ayrılıklar yaşansa da biz bunun peygamber Efendimizin(s.a.s) hadisleriyle rahmet olduğunu biliyor.Aralarında çıkan böyle ihtilaflara binlerce kere saygı duyarız.Ama gelin görün ki ali Bey Mezhepleri kötülemek için Efendimizin(s.a.s) hadisi şerifini inkar etmekte ayrılığın iyi olmadığını söylemekte.Böyle sözleriyle sahabe Efendilerimizi de mi tenkit edecek.Şunu belirtmek gerekir ki BAHSETTİĞİMİZ sahabe ve hak mezheplerin ayrılığı ittikat yönden olmayıp(ki bu çok tehlikelidir).Sadece ibadetlerin yapılış şekli ve bunların hükümleri arasındakidir.Peygamber Efendimiz(s.a.s) diğer hadislerinde de ümmetinin kötülük üzerinde birleşmediğini belirtmesidir.Halbu ki hak mezhepler icma yolluyla da oluşmuşlardır.Bu mezheplerin şartlerı arasındadır. Son söz olarak mezhepsizlik iddialarını hiçbir müslüman istememektedir.Bu iddia hadis-i şeriflerin manasına terstir.Hem mezhep olmayacak hem de kur’anı istedikleri gibi yorumlasınlar.Kur’anı Kerim2in yanlış yorumlanması yüzündendir ki birçok bozuk fırka ortaya çıkmıştır.Bu gün varolan Vahhabilik,Nusayrilik.Mevdudilik,Cebriye gibi.AYRICA ŞUNU İTİRAF EDEYİM Kİ ali aksoyun düşünceleri vahhabiliğe tam uyuyor.AMACI DİNE HİZMET ETME DEĞİL, HEZİMET ETMEKTİR.Vesselam.
-
Ali aksoy mezhep ve hadis-i şerifleri kabul etmemekle nasıl namaz kılıyorsun(ki kıldığına inanmıyorum)anlayamadım.Bana Kur’an-ı Kerim-e göre namaz kılmayı ayrıca rük’u,secde.kıyam… gibi rükunlarını ve buralarda okunan tesbihatları açıklar mısın.Sakın kaçma anlatmamazlık da etme ki iç yüzün ortaya çıksın.Sen imandan sonra en önemli ibadet olan namazı es geçemezsin.Ayrıca (26.07.2007) tarihinde siteni kapatacağını duyurmuşsun hala insanları sitelerinde kendine bağlamayı çalışıyorsan bu duyurun palavra değil mi. Eğer bu yazdıklarımdan birşeyler anladıysan ne demek istediğimi de anlarsın.Ali aksoy Kur’anı yanlış yorumluyorsun.TEVBE SÜRESİ nin 31 ayetinin mealini tam saptırmışsın ayetin gerçek mealli şöyle “(Yahudiler) ALLAH I bırakıp hahamlarını,(hristiyanlar ise) rahiplerini ve meryem oğlu mesihi rab edindiler.Oysa bunlar da ancak,bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır.Ondan başka ilah yoktur.O,onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” Soruyorum ali aksoy bu ayet/ayetlerin islam alimleriyle ne alakası var.Sen bu ayeti çarptırmaktan utanmadın mı cahil miyiz biz.Senin verdiğin bu v.b çarptırmaları anlamak için eve gitme ihtiyacını duymuyorum.Seni saptırmış biri buluyorum.Seni Kur’an-ı Kerim-i parçalamakla suçluyorum.Hesabına gelen ayetleri al bazılarının tamamıyle mealini değiştir diğerlerini alma.Olur mu böyle şey.İsraoğulları hakkında gelen ayetleri islam alemine yükleme.Dinimizde bulunan(FARZ,VACİP,SÜNNET.MÜBAH,MÜSTEHAP,HELAL,HARAM)hükümlerini iptal edip sana uyarsak Allah etmesin sapıtırız senin gibi.Ben senin görüşlerine ketılmıyorum.EĞER SANİN GİBİ MÜLHİDLERE KATILSAM NAMAZIN KILINIŞ ŞEKLİ KUR’AN DA geçmemiş diye kimbilir onu da bıraktırırlar.Ali aksoy sen islam dinini bozulmuş biliyorsun.Bütün islam alemini mezheplere uymakla suçluyorsun.Mezhepleri haşa bid’atla suçluyorsun.Senin gibi şeytani inslere uyarsak Allah muhafaza imandan oluruz.Eğer dediğin gibi sadece Kur’an-ı Kerimi referans alıp sünnetleri inkar edersek Dinimizin üçte ikisi gider Allah dostlarını kabul etmeyen mel’un.Ben dinimi hamdolsun iyi biliyorum bu sitelerinize ihtiyacım yok.Ben Hanefi mezhebindenim.iMAM-I AZAM amelde mezhep imamımızdır.Fıkıhta Onun ve fakih ulemasının ictihadına göre hareket ederim.Senin gibi deyyuslara islam aleminin ihtiyacı yoktur.imam Gazzali gibi büyük bir müçtehid ŞAF’İ MEZHEBİ’ndendi üstelik islam aleminin en parlak zamanında yetişti.Büyük müceddid İmam Rabbani Hanefi Mezhebinden idi.Milyonlarca insan Hindistan da ve BAŞKA YERLERDE onun vesilesiyle küfürden,bid’adtan en kötü bir zamanda iken kurtuldu ve kurtulmaktadır üstelik senin şeytanın maskarası olan emsallinden daha çok Kur’an-ı Kerim e vakıftı ve her sözleri Kur’an-ı Kerim ve sünnete göreydi.(Tarih içinde mezhepsiz islam alimlerini göremezsiniz).İslam dinini senin fikirlerin gibi sapık fikirlerden Onlar temizledi.İslam Dini’ni tahrif aden varsa bu da senin gibi dümbeleklerdir. Son olarak şunu belirteyim ki ali aksoy islam alimlerine olan güveni zedelemekte ve sadece Kur’an eksenli yepyeni bir din oluşturmak istemektedir.Bununla hadis-i şerifleri iptal ediyor yani Peygamber Efendimiz(s.a.s)in mübarek sözlerini iptal etmekte çalışmaktadır. (tabiri alinin ağzı üzerinde olsun olsun). Ali aksoy mertsen yazımı aynen yayınlarsın.Yoksa dönekliğin ortaya çıkar.
-
Ali aksoy ben sana selam veremeyeceğim.Çünkü sen Peygamber Efendimizin(s.a.s) mübarrek sözleri olan hadis ve adeti şerifleri olan sünnet-i seniyelerini almıyorsun ümmeti bu sünnetlere uymakla suçluyorsun.Vereceğim selama da bid’at dersin.Senin dinin sana benimki bana ne demek.Demek tuttuğun yolun doğruluğundan o kadar eminsin.Biliyor musun benim dinim İSLAM DİNİ yolum da EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT yolu olan Efendimizin(s.a.s) ve Sahabeyi Kiram Efendilerimizin yolludur.En doğru ve kiyamete kadar değişmeyen yol da bu mübarrek yoldur.Eğer ondokuz ve yirminci yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu biliyorsan masonların,koministlerin ve misyonerlerin İslam Dinini,başa getirdikleri sadrazamları(mithad,talat,mehmet reşid paşalar.vb) vasıtasıyla modernlik ve mezhepsizlik adı altında islamiyeti parçalamak istediklerini görürsün.Çünkü biliyorlardı bu dinin gelişmesini engellemenin can alıcı noktası islam alimleriyle ve bu alimlerin eserleriyle halkın irtibatını kesmekten geçmektedir tıpkı senin üstlediğin bu rollün gibi yollar izlediler.Sanki İslamiyet’i çok mu seviyorlardı ve gelişmesini çok mu istiyorlardı da Mekke’de,Hicaz’da Vahhabiliği yaydılar ve birçok mazlumun kanını döktüler,Hindistan’da da Kadiyanilik bozuk fırkasını yaydılar.Tıpkı kendi dinlerini tahrif ettikleri gibi bizim dinimizin de tahrif etmenin yolu modernlik ismi altından geçtiğini gördüler.Benim dinim o kadar güzel o kadar büyük bir din ki bir gayri müslimin canını incitmeyi ve ona kafir demeyi bile haram kılmıştır,iyiliği emreder kötülükten sakındırır,ana babaya merhamet etmeyi onlara iyilikte bulunmayı vefatlarından sonra da onları iyilikle yad etmeyi,onlara hergün dua etmeyi emredip değil vefatlrından sonra onları kötülükle yad etmeyi diri bir müslümanın arkasından konuşmayı bile şiddetle kınamıştır.Kur’an-ı Kerim bir tarih kitabı değildir ama tarihten ders almamız için nice kıssaları anlatmakta,bir bilim kitabı değil ama bilimsel buluşlara işaret etmektedir,siyer kitabı değildir ama peygamberlerin(a.s) hayatını örnek almamız istendiği için kıssalar anlatılmakta.Yani çok yönlü ve yeri asla ve asla doldurulamayacak bir kitaptır.Demek ki sen Kur’an-ı Kerimde’ki israoğulları,hristiyanlar ve kötü yolda olanların hallerini müslüman ecdadına ve ecdadımıza yüklüyorsun,demek sen atalarını onlarla bir tuttuyorsun.Anlattıklarım bu kadar.Kurban Bayramı yaklaştı sakın balıktan kurban olabileceğini düşünme.Ayrıca bana Kur’an-ı Kerim’den namazın eda şeklini göstermedin.Yoksa vazmı geçtin.
-
Mezheplerin doğuş sebeplerini bilmeyenlerden bazıları diyorlar ki: “Neden Kur’an bir olduğu halde mezhep birden fazla? Neden Hanefi mezhebinde kadına el dokununca abdest bozulmuyor da, Şafii’de bozuluyor? İkisi de Kur’an’dan almıyor mu hükmü?”
Konuyu akademik derinlikten çıkarıp sohbet üslubu ile inceleyecek olursak şöyle bir misalle açıklık getirmeye çalışabiliriz.
Önce peşinen ifade etmeliyim ki, hak mezhepler hiç zararlı değil hep yararlıdırlar.Çünkü, dinin hükümleri Kur’an’da ve hadiste yazılıdır. Yazılı olan bu metinlerin yüzde doksan nispetinde çoğunluğunun manası açıktır, tektir. Ama yüzde on nispetinde az bir kısmı teşkil eden bazı kelimelerin manaları açık ve tek değildir. Birkaç manaya gelebilir. Nitekim Türkçede de böyle birkaç manaya gelen kelimeler vardır. Mesela (meyve) kelimesi çok manalı bir kelimedir. İsterseniz Türkçedeki bu (meyve) kelimesiyle mezheplerin doğuşuna bir bakalım.
Ülkenin her tarafında görevde bulunan çocuklarına yazdığı mektubunda baba:
- Bayramda ziyaretime gelirken bana (meyve) getirin, der. Bayramda gelen çocuklardan biri elma, öteki armut, üçüncüsü portakal getirir. Baba bundan çok memnundur. Ancak mektuptaki inceliği anlamayanlar derler ki:
- Senin çocukların çok anlayışsız ve itaatsiz. Sen sadece meyve istedin, onların her biri farklı şeyler getirdiler. Emrine itaatsizlikte bulundular.
- Hayır, çocuklarım beni çok iyi anlamışlar. Ben istedim ki, herkes bulunduğu yerin meyvesini getirsin. Nitekim Ankara’da oturan armut, Amasya’da olan elma, Mersin’de olan portakal getirmiş. Ben kasten (meyve) dedim ki, herkes bulunduğu yerin mahsulünü getirsin de muhitinde olmayan meyveyi aramak zorunda kalmasın.
İşte bu misalde mektup; bir ama anlayış bir değil dört tane. Neden? Çünkü mektup sahibi mektubunda tek manalı kelimelerin yanında çok manalı kelime de kullanmış (elma) dememiş de (meyve) getirin demiş, dikkatli ve titiz okuyucuları da kullanılan kelimenin şamil olduğu manalara göre tercih yapmışlar. “Dört evladın meyve kelimesinden anladıkları farklı manalar yanlıştır.” diyebilir misiniz?
İşte Kur’an’da da böyle çok manalı kelimeler vardır. Mezhepler de bu çok manalı kelime ve metinleri yorumlamaktan meydana gelmektedir. Nitekim kadına (temas) edenin abdesti bozulur manasına gelen ayetteki (temas) kelimesi de böyle çok manaya gelen bir kelimedir.
Bundan dolayı Ebu Hanife Hazretleri: “Ayetteki ‘temas’tan kasıt cinsel temastır, elin teması değildir ki, kadına el değince abdest bozulsun.” diyor. Bu itibarla erkeğin elinin kadına temasıyla (değmesiyle) Hanefi’de abdest bozulmuyor.
Şafii Hazretleri de diyor ki: “Temastan kasıt elin temasıdır. Bu yüzden abdestli olan erkeğin eli kadına temas ederse abdesti bozulur…”
Görülüyor ki, Hanefi ve Şafii mezhebinin farklı görüşe sahip olmaları, temas kelimesinin her iki manaya da şamil oluşundandır. Biri cinsel teması anlıyor, öteki de elle teması anlıyor. Her iki manaya da şamildir kullanılan (lems) kelimesi. Farklı anlayan mezhebe yanlış demek mümkün değildir. Tercih meselesidir. Ayrıca her birinin başka delilleri de vardır. Kâbe’yi tavafta elinin bilmeden bir kadına teması halinde abdestinin bozulmasından korkan birçok Şafii cemaat, Hanefi’yi tercih ederek abdesti bozulmadan tavaf etme imkanı bulur. Efendimiz’in, “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!” hadisi de bu kolaylığa işaret eder. Yani, mecbur kalınan yerlerde diğer hak mezhebin görüşüne uyularak zorluktan çıkılabilir. Demek ki, hak mezhepler bir çatışma unsuru değil bir yardımlaşma, kaynaşma ortamıdır. Birinde zorlanılan yerde diğerinde kolaylığa kavuşarak dinî hayatı sıkıntıya düşmeden sürdürme imkânı sağlanabilir. Bu genişliğinden dolayıdır ki İslam, farklı coğrafyalarda, farklı iklimlerde, farklı ihtiyaç ve mizaç sahibi insanların ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayacak zenginliğe sahip olur. Çünkü bir mezhepteki hükmün uygulamasının zorlaştığı yerlerde diğer mezhebin hükmünde bir kolaylık bulmak pek mümkündür. Bu sebeple de Kur’an bir olduğu halde, mana zenginliğimizi temsil eden hak mezheplerimiz birden fazla olur. Akla ve ilme aykırı bir durum söz konusu olmaz.İşte Kur’an’da da böyle çok manalı kelimeler vardır. Mezhepler de bu çok manalı kelime ve metinleri yorumlamaktan meydana gelmektedir. Nitekim kadına (temas) edenin abdesti bozulur manasına gelen ayetteki (temas) kelimesi de böyle çok manaya gelen bir kelimedir.
Bundan dolayı Ebu Hanife Hazretleri: “Ayetteki ‘temas’tan kasıt cinsel temastır, elin teması değildir ki, kadına el değince abdest bozulsun.” diyor. Bu itibarla erkeğin elinin kadına temasıyla (değmesiyle) Hanefi’de abdest bozulmuyor.
Şafii Hazretleri de diyor ki: “Temastan kasıt elin temasıdır. Bu yüzden abdestli olan erkeğin eli kadına temas ederse abdesti bozulur…”Görülüyor ki, Hanefi ve Şafii mezhebinin farklı görüşe sahip olmaları, temas kelimesinin her iki manaya da şamil oluşundandır. Biri cinsel teması anlıyor, öteki de elle teması anlıyor.
(Ahmet ŞAHİN)
-
Mezheb Nedir?
Günümüzde alim ve hocaefendilere halk tarafından yönlendirilen soruların en önde gelenlerinden biri de mezheplerin nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Mezheb’ kelime anlamı itibariyle ‘gidilen yol’, ‘mecra’ anlamları taşır. Dini ıstılahta ise içtihat (rey; görüş; hüküm) derecesine ulaşmış olan alimin dini meseleleri bir bütün sistem halinde ortaya koyması, bir anlamda teknik yorumlar bütünü oluşturmasıdır.Kısaca ifade etmek gerekirse, her Müslüman; Kur’an’ın hükümlerini, Resulüllah’ın (sav) hadislerini ve sünnetini, daha sonraki sahabe ve tabiinin görüşlerini ve bunlara ait bütün ilimleri tam manasıyla öğrenip uygulayamayacağına göre bunları bilen bir alime tabi olmak zorundadır. Bu durum fiili bir zorunluluk olup farz veya vacip değildir.
Bu zorunluluk, hem kişisel bilgi ihtiyacını gidermek hem de cemaat halinde uygulanması gereken namaz, Hac vb. gibi ibadetlerde, idarede, yargıda ve daha bir çok sosyal alanda bütünlüğü ve birlikteliği koruyabilmekten kaynaklanıyordu.
İşte, alimler içerisinde de öyleleri vardır ki, diğerleri onun görüşüne ve ilminin sağlamlığına tabi olmuşlardır. Yetiştirdiği talebeleri, yazdığı eserleri, nesilden nesile o görüşleri devam ettirdiler. Böylece, o en güvenilir alimin sistemli görüşleri, sağlam hüküm ve prensipleri etrafında, zamanla bir yorum tarz ve tekniği, bir okul, bir ‘mezheb’ oluşmuştur.
Peygamberimiz zamanında ‘mezheb’ var mıydı?
Mezhepler ayet ve hadisleri farklı anlamaktan kaynaklandığına göre, Peygamberimizin zamanında mezhep olması düşünülemez.
Çünkü Resulullah (sav) zamanında bir mesele olduğunda, sahabiler Peygamberimize geliyor, soruyordu. Peygamberimiz hüküm veriyor, muhakeme için gelenlerin davalarını neticeye bağlıyordu.Şayet sorulan şey yeni ve hakkında ayet nazil olmayan bir mesele ise Allah’ın hükmünü bekliyordu. Bu sual üzerine o meselede hükmü ya Allah’ın bildirmesi ile Resulullah (aleyhisselam) veriyordu veya bir ayet iniyor, mesele hakkında hüküm bildiriyordu. Şayet indirilen ayet-i kerime açıklamaya muhtaçsa, Peygamberimiz (sav), o ayeti izah ediyordu.
Resulullah bir meselede ne diyorsa, Sahabiler onu yapıyorlardı. Çünkü bununla ilgili Allah’ın emri kesindi: “Deki; ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (1)
Başka bir ayet-i kerime ise şu mealdeydi:
“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklıyorsa ondan da kaçının…” (2)
Böyle olunca, Asr-ı Saadette her meselede hükmü Allah ve Resulü bildirdiği için, Resulullah hayatta iken farklı mezheplere ihtiyaç yoktu.Mezhepler nasıl ortaya çıktı?
Peygamberimizin vefatından sonra İslâm alemi genişledi. İran, Irak, Suriye gibi yerler fethedildi. Hz. Ömer (ra) Zeyd b. Sabit, Abdullah bin Ömer (ra) Medine’de kalırken, pek çok sahabi efendimiz de yeni fethedilen yerlere dağıldı.Mesela Abdullah bin Mesud (ra) Irak’a; Ebu Mûsa el-Eşari (ra), İmran bin Huseyn (ra) ve Enes Bin Malik (ra) Basra’ya; Ebu’d-Derda (ra), Muaz bin Cebel (ra), Muaz bin Cebel (ra) Muaviye (ra) Ubade bin Samit (ra) Şam’a gitti. Her Sahabi bulunduğu yerde fetva ve ilim öğretme işleri ile meşgul oldular.
Sahabiler, kendilerine sorulan suallerde evvela, Kur’an’a müracaat ediyorlardı. Sualin cevabını Kur’an’da bulamadıklarında hadislere bakıyorlardı. Hadislerde de bulamazlarsa, Kur’an ve hadise dayanarak kendileri içtihad yapıyorlardı.
Çünkü bu sahabiler aynı zamanda Resulullah (sav)’in yanında uzun süre kalmalarından dolayı, Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarabilme anlayışına sahiptiler. Yani müçtehit idiler.
Bir yandan Müslümanların dini meselelerine çözüm bulan, fetva veren bu Sahabiler, diğer taraftan dini ilimler sahasında pek çok talebe yetiştirdiler. Böylece Peygamberimizin bırakmış olduğu ilim ve hikmet mirası, Sahabiler yoluyla kendilerinden sonraki nesil olan Tâbiin’e intikal etti.
Sahabilerden ders alan ve kendilerine Tabiin denilen zatlar, çeşitli İslam merkezlerinde bulunuyorlardı.Mesela Medine’de Salim bin Abdullah bin Ömer, Zühri, Yahya bin Said, Mekke’de Atâ bin Rabah, Kûfe’de İbrahim en-Nehai, Basra’da Hasan el-Basri, Şam’da Mekhul bin Muslim el-Huzelî, Yemen’de Tavus bin Keysan (rahmetullahi aleyhim ecmain) bu zatlardan bir kaçı idi.
Bu imamların her biri kendisinden ders aldığı sahabinin rivayet ettiği hadisleri ve çeşitli meselelerdeki fetvalarını derlediler, bir araya topladılar. Bunlar da kendilerine sorulan suallerin çoğunu evvela Kur’an’da, sonra da hadislerde ararlar, cevabını bulamadıkları meselelerde, kendi içtihatları ile verdiler.
Tabiin imamları da Sahabiler gibi bir yandan Müslümanların suallerini cevaplandırırken, bir yandan da talebe yetiştirmekle meşgul oluyorlardı. Çevrelerinde halkalanan talebelere İslam ilimlerinden ders veriyorlardı. İslam hukukunun temelini kurma, karşılaşılan yeni meseleleri enine boyuna inceleyip hükümlerini açıklama hususunda talebelerine rehberlik ediyorlardı.
Tabiinin yetiştirdiği bu talebelere “Tebe-i Tabiîn” denir ki, meşhur olanları şunlardır:
İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Evzaî, Leys Bin Sa’d, İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Servi, Süfyan bin Uyeyne (rahmetullahi aleyhim).Bu zatlardan bazıları, mesela İmam-ı Azam, her ne kadar birkaç sahabiyi görmüşse de ilmi hüviyet itibariyle Tebe-i Tabiinden sayılır.
Tabiin alimleri Sahabilerin fetvalarını topladıkları gibi Tebe-i Tabiin alimleri de Tabiinin fetvalarını topladılar. Ayrıca kendileri de fetva verdiler. Yeni karşılaşılan meselelerde fikri çalışmalarda bulundular ve belli esaslar ortaya koydular.Tebe-i Tabiin devri, başta tefsir ve hadis olmak üzere bir çok ilmin tahsil edildiği münbit ve bereketli bir zamandı.
Müçtehid derecesinde pek çok imam vardı. İşte fıkhi-ameli mezheplerin teşekkülü Tebe-i Tabiin zamanına rastlar. Gerek sahabilerin, gerekse Tabii’nin temel meselelerinin dışında kalan teferruatla ilgili meselelerde, Kur’an ve Sünnet ışığında yaptıkları içtihatlar neticesinde, aynı konuda farklı fetvalar ortaya çıktı.
Müslümanlar, kendi bölgelerinde yaşayan imamın fetvalarını biliyor, onu tercih ediyor ve onunla amel ediyordu. İşte bu tercih ve taraftarlık, zamanla yerini “gidilen yol” manasına gelen “Mezhepleri” ortaya çıkardı.
Hanefi Mezhebi’nin ortaya çıkması
Hanefi mezhebinin temeli, İmam-ı Azam’a yani Ebu Hanife’nin (H.80-150 / M.699-767) içtihatlarına dayanır.Aynı şekilde İmam-ı Azam’ın talebeleri de onun rivayet ettiği hadisleri, kabul ettiği görüşlerini toplayarak sistemleştirdiler. O görüşlerinden yeni yeni eserler telif ettiler. Zaman içerisinde bu eserlere şerh yazdılar. İmamların görüşlerine ve fıkıhtaki usullerine uygun yeni yeni hükümler çıkardılar. Bunlarda çeşitli bölgelere dağıldılar. Böylece İmam-ı Azam’ın görüşleri bir mezhep halini aldı.
İmam-ı Azam’ın talebeleri arasında en meşhurları; İmam Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’dir. Bu iki İmamın zaman zaman İmam-ı Azam’dan farklı fetvalarda verdiklerini de burada ifade edelim. Bunun en mühim sebeplerinden birisi, o alimler zamanında hadislerin daha derli toplu hale gelmesidir. Bunlar kendilerine sahih bir hadis ulaştığında (İmam’ın fetvasına aykırı bir şey söylüyorsa) hocalarının fetvalarına zıt hükümler vermişlerdir.
Mâliki Mezhebi’nin ortaya çıkması
Maliki mezhebi, İmam Malik Hz.lerinin (ö. 179 / 795) içtihatlarına dayanır. Zaman içerisinde İmam-ı Malik’in talebeleri de onun rivayet ettikleri hadisleri ve görüşlerini toplayarak benimsemiş ve sistemleştirmişlerdir. Onun talebeleri de onun metoduna uygun şekilde karşılaştıkları yeni meselelerde fetva verdiler, böylece de Malikî mezhebi ortaya çıktı.Şafi Mezhebi’nin zuhuru
İmam Şafii, Maliki ve Hanefi mezheplerinin usullerinin yayılmaya başladığı ilk zamanlarda yetişti. (H.150-204 / M.767/819).İmam-ı Şafii Hz.lerinin, bu iki İmam’dan sonra dünyaya gelmesi, kendisi için Allah’ın büyük bir lütfu idi. Çünkü o ilimle meşgul olduğu zamanlarda, bu iki mezhep teşekkül etmiş, usülleri belirlenmiş ve bir çok yerde yaygınlaşmıştı. Dolayısıyla İmam-ı Şafi Hz.leri mezheplerin yollarını inceleme fırsatı buldu. Ve onlardan farklı bir usül takip etti. Ve fıkhın usulleri ile ilgili İslam tarihinde ilk eser olan ‘er-Risale’ isimli kitabını yazdı.
Diğer taraftan, Sahabilerin her biri (tabii olarak) bütün hadisleri bilmiyordu. Hakkında hadis ulaşmamış meselelerde kendi içtihatları ile fetva veriyorlardı. Bu da birbirinden farklı değişik yerlerde yaşayan sahabiler arasında, aynı konu hakkında farklı hükümler vermesine yol açıyordu.
Sahabilerin içtihatları İmam-ı Şafii zamanında derlenip toplanmıştır ve böylece aynı meselede sahabilerin verdikleri farklı fetvalar gün yüzüne çıkmıştı. İmam- Şafi bunların çoğunu sahih hadislere dayanarak eledi.
Yine, önceki alimlerin o konuda kendilerine bir hadis ulaştığı takdirde, o hadisi bilmeden evvel kendi içtihatlarıyla verdikleri fetvalardan vazgeçtiklerini gördü. Bunun için önceki alimlerin ittifak etmedikleri içtihatlara sarılmayı bıraktı.Zaman içerisinde fakihler onun etrafında toplandılar, onun kitaplarını şerhettiler. Onun geliştirdiği usüle uygun fetvalar verdiler. Böylece Şafii Mezhebi doğdu.
Hanbeli Mezhebi
Hanbeli Mezhebi’nin esasları, Ahmed b. Hanbelin içtihatlarına dayanır. Yine bu mezhep de onun talebeleri tarafından sistemleştirilerek batıl olan ve sahih kavillere dayanmayan görüşlerin zararlarından bertaraf edilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.Günümüze ulaşamayan Sünni mezhepler ve Sonuç
Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin devirlerinde müçtehitlerin fazla olması, birçok mezhebin ortaya çıkmasına sebep oldu. Zaman içerisinde onun üzerinde Sünni fıkhi mezhep ortaya çıktı.Zaman geçtikçe mezhep imamı durumunda olan alimlerin birçoğu kendilerinden daha alim gördükleri veya aynı meselede aynı içtihatta ittifak ettikleri imamların mezheplerine girdiler. Çünkü bu mübarek zatlar, içtihat yaparken nefsine kapılmaktan, ilmi enaniyet ve taassuptan tamamen uzaktılar. Bunun için de hakkı nerede bulsalar kabul ediyor, sahip çıkıyorlardı.
Müçtehitlerin yaptıkları içtihatların, verdikleri fetvaların yayılmasında ve bir mezhep halini almasında talebelerinin büyük rolü oluyordu. Bazı imamların talebeleri, hocalarının fetvalarını tertib ve tasnif ederek bir sistem haline getirirken; pek çok talebe aynı başarıyı gösteremedi.
Bazı mezheplerin yayılamamasının ve zamanla mensubu kalmamasının bir diğer sebebi de, Kur’an ve hadisi esas aldıkları halde bunların işaret ettiği; kıyas, örf, adet gibi hususları nazara almamalarıydı. (Dolayısıyla görüşleri, ortaya çıkan yeni durumlara açıklık getirmekte yetersiz kalıyordu.)
İşte bu ve benzeri sebeplerden dolayı, bugün Müslümanların ekseriyetinin tabi olduğu dört hak mezhep varlığını devam ettirirken, diğer hak mezhepler kitap sayfalarında kalmaktan kurtulamadı -
Dinimizdeki dört delil ve dört mezhep
Sual: Dört hak mezhebin, dört imamına tâbi olmanın vacip olduğu söyleniyor. Bunun delili nedir?
CEVAP
Dinimizde dört delil vardır. Mezhebe uymak bu dört delilden birisinde varsa mesele yoktur. Dört mezhebe uymak, bir değil dört delilde de vardır:1- Hicri birinci asırdan, bugüne kadar, yani 14 asır bütün Müslümanlar, bu dört imamı taklit etmişler. Bunlara itaat etmekte icma hasıl olmuştur. İcma’ya uymak ise vaciptir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Ümmetim[in âlimleri] dalalet olan bir şeyde icma yapmaz!) [İ.Ahmed]
(Allahü teâlânın rızası, icmadadır. Cemaatten ayrılan, Cehenneme gider.) [İbni Asakir]
(Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]
(Ümmetim[in âlimleri], hiç bir zaman dalalette icma yapmazlar. İhtilaf olunca sivad-ı a’zama [Ehl-i süünet âlimlerin ekseriyetinin bildirdiği yola] tâbi olun!) [İbni Mace]
Dört mezhepten başkasıyla amel etmek caiz değildir, bunda icma hâsıl olmuştur. (El-Mesail-ül-müntehabatü fir-risaleti vel vesileti)2- Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(O gün, her fırkayı imamları ile çağırırız!) [İsra 71]
Kadi Beydavi hazretleri, bu âyeti (Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları imamları ile çağırırız) şeklinde açıklamıştır.Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseyni’de ise, (Herkes mezhebinin imamı ile çağırılır. Mesela “Ya Şafii” veya “Ya Hanefi” denir) şeklinde açıklanmaktadır. Bu açıklamalar da, dört hak mezhepten birine uymanın vacip olduğunu göstermektedir. Yine Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Müminlerin [itikad ve ameldeki] yolundan ayrılan Cehenneme gider.) [Nisa 115]Medarik tefsirinde bu âyetin açıklamasında, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor.
Beydavi tefsirinde ise, aynı âyet-i kerimenin açıklamasında (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak da vacip olur, şart olur) buyuruluyor.
İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
(Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimleri, kendilerine uyanlara şefaat ederler. Ruh teslim ederken, kabirde Münker ve Nekir sual ederken ve Haşrda, Neşirde, Hesapta, Sıratta yanında bulunurlar. Onu unutmazlar. Tasavvuf büyükleri, kendilerine uyanları, bütün korkulu yerlerde kolladıkları gibi, müctehid imamlar da korurlar. Bunlar, mezhep imamlarıdır. Bu ümmetin bekçileridir. Sevin ey kardeşim! Dört mezhep imamlarından dilediğini taklit et de saadete kavuş!) [Mizan-ül-kübra]Görülüyor ki, kıyamette, herkes mezhep imamının ismi ile çağrılacaktır. İmam, kendisini taklit edene, şefaat edecektir. Dört mezhep imamlarının her biri böyle yüksek idi. Bir âyet meali şöyledir:
(Bana inabet edenin yoluna uy!) [Lokman 15 ]
Bu dört büyük imamın, bu inabet yolunda oldukları icma ile bildirilmiştir.3- Bir âyet meali: (Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü bir yer olan Cehenneme sokarız!) [Nisa 115]
İmam-ı Şafii hazretleri, (İcmaın delil olduğunu gösteren bu âyet, müminlerin yolundan ayrılmayı haram ettiği için, bu yola uymak vacib olur) buyuruyor. Müfessir Abdullah Nesefi hazretleri, bu âyeti açıklarken, (İcmaın delil olduğunu ve icmadan ayrılmanın da caiz olmadığını bu âyet göstermektedir) buyuruyor. (Medarik)İmam-ı Kadi Beydavi hazretleri, (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu gösteriyor. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak vacip olur) buyuruyor. (Tefsir-i Beydavi)
Gerçek âlimler, (Bir mezhebi taklit etmek vaciptir. Mezhepsiz olmak büyük günahtır) buyuruyor. Âlimlerin bu ittifakından ayrılmak, bu âyetten ayrılmak olur) dediler. Bir âyet meali şöyledir:
(Siz, insanlar için en hayırlı ümmetsiniz. İyiyi emreder, kötüyü men edersiniz) [Âl-i İmran 110]4- Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Bilmiyorsanız, zikir ehline [âlimlere] sorun!) [Nahl 43]Bu âyet, ibadet ve işlerin nasıl yapılacağını bilmeyenlerin, bilenlerden sorup öğrenmelerini emretmektedir. Herkesten değil, âlimlerden sorup öğrenmek emir olunmaktadır. Bunun için, bir kimse, yapacağı şeyi, Kur’an ve hadiste arayamaz, taklit ettiği mezhebin müctehidinden sorup öğrenmesi lazım olur. Yahut mezhebinin âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenir. Sorup, öğrendiğine göre yapan, o müctehidi taklit etmiş olur. Müctehidin sözüne uymayıp inkâr ederse, mezhepsiz olur. Âyetteki zikir ehli mezhep imamı demektir. Çünkü hadis-i şerifte bildiriliyor ki:
(Cihad, oruç, namaz, zekat ve hac ibadetini yapanlar içinde ecri daha büyük olan zikir ehlininkidir.) [İ.Ahmed] İbni Merdeveyh Ebu Bekr Ahmed’in bildirdiği ve Enes bin Malik’in haber verdiği hadis-i şerifte, (Namaz kılan, oruç tutan, hac ve gaza eden; eğer imamını beğenmezse, o münafıktır. Onun imamı, zikir ehlidir) buyuruldu. Demek ki, âyetteki Ehl-i zikir, ulema-i rasihin ve dört mezhebin imamlarıdır. (Ancak âlim olanlar anlar) ve (Ey akıl sahipleri, ibret alın!) mealindeki âyetler, dört mezhep imamlarının üstünlüklerini göstermektedir.Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
(Kur’an-ı kerimdeki (Allahın ipi)nden maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a’zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullahın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Allahü teâlânın rahmeti, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasında bulunanlara, gazabı da bu yoldan ayrılanlaradır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu dört mezhep, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli’dir. Bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid’at ehli olup Cehenneme gider.) [Tahtavi]Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. (Hadika)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Mezhepten ayrılmak, mezhepsiz olmak ilhaddır. (Mebde ve Mead)
[İlhad, doğru yoldan ayrılmaktır.]Kitap, sünnet ve icma
Sual: Din kitaplarında bir hüküm bildirilirken, (Kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile sabittir) deniyor. Kitap ve sünnet, başlı başına bir delil değil mi de, ne diye üçü birden söyleniyor?
CEVAP
Elbette Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler başlı başına delildir. Ancak farklı teviller yapılmışsa, o âyet-i kerimeyi Resulullah efendimiz nasıl uygulamıştır, müctehidler ona bakar. Mesela namazın beş vakit olduğu kesindir. Ama üç vakit diyenler var. O zaman Resulullah efendimizin uygulamasına bakılır. İcma hangi yönde ona bakılır. Kur’an-ı kerimde namaz yerine kullanılan salât kelimesi için bazı sapıklar, (Salât, dua demektir. İslamiyet’te, şimdi yapıldığı şekilde bir ibadet yoktur. Allah’ı anan, dua eden, namaz kılmış sayılır) diyorlar. Salât’ın bunların dedikleri gibi olmadığı, günde beş vakit kılınan namaz olduğu sünnet ile açıklanmış ve icmayla da uygulandığı gösterilmiştir. Demek ki, Kur’an-ı kerimde bildirilen bir hüküm, Sünnet ile ve İcma ile de uygulanarak farz olduğu inkâr edilemez hale geliyor. -
Mezhepsizler dindeki dört delilin ikisini kabul etmeyip Kitap ve sünnetten başka delil yok diyorlar.
mezhepsizleride geride bırakanlar Kitap ve sünnet tabirine bile saldırıp
“Kur’andan başka bir sünnet adı altında din çıkarmak İslamı yıkmaktır Peygamber Kur’anı getirmekle işi bitmiştir o bir postacıdır”
diyerek sünneti farklı bişey gibi göstermek istiyolar.Bu inkar edilince herkes kendi anladığını doğru kabul edecek ve insan sayısı kadar din meydana gelecek bir kaos yaşanacak ve böylece din yıkılacaktır.
Fakat bu dini yıkmaya başaramayacaklarını Allah bize söylüyor:“Onlar ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeye yelteniyorlar
halbuki kafirler istemesede Allah nurunu (dinini) tamamlayacaktır” (SAF-8)Yalnız Kur’an diyenler Kur’andaki islam diyenler utanmadan yalan söylüyolar
sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur.
Eğer bunda samimi olsalardı ayetlere inanırlardı Allah yalnız Kur’anmı diyor.???Rasulümün verdiğini alın yasakladığındanda sakının (HAŞR-7)
O (rasul) vahiyden başkasını söylemez (NECM-3-4)
Rasule itaat eden Allah!a itaat etmiş olur (NİSA-80)
Allah ve rasulune karşı gelen bilsinki Allah’ın azabı çok şiddetlidir (ENFAL-13)
Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik (NAHL-44)
Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip verdiğin hükmü tereddütsüz kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar (NİSA-65)
Allah ve rasulü bir işte hüküm verince artık inanmış kadın ve erkeğe o işi kendi isteğine göre tercih seçme hakkı kalmaz (AHZAB-36)
O (Peygamber) güzel şeyleri helal çirkin şeyleri haram kılar (ARAF-157)
Allah rasulünde sizin için (uyulması gereken) güzel örnekler vardır ((AHZAB-21)
Size Kitabı hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir rasul gönderdik (BAKARA-151)
Bu konudaki Efendimizin (s.a.v.) hadisleri:
Cebrail (a.s.) Kur’an ile beraber açıklaması olan sünnetide getirmiştir (DARİMİ)
Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi (İ.Ahmed)
Yalnız Kur’andaki helal ve haramları kabul edin diyenler çıkar iyi bilin
Peygamberin haram kılması Allah’ın haram kılması gibidir (TIRMİZİ,DARİMİ)
Bir zaman gelir Kur’andan başka bişey tanımam diyenler çıkar (EBU DAVUD)
Bana uyan Cennete girer bana isyan eden ise giremez (BUHARİ)
Sünnetimden yüz çeviren benden değildir (MÜSLİM)
Bir zaman gelir beni yalanlayanlar çıkar bir hadis söylenince Peygamber böyle bişey söylemez bunu bırak bana Kur’andan söyle der (EBU YA’LA)
Sünnetimi öldürüp dini bozmaya çalışanlara lanet olsun (DEYLEMİ)
Bize yalnız Kur’andan söyle diyen birine İmran bin Husayn hazretleri: “Ey ahmak Kur’anda namazların kaç rekat olduğunu bulabilirmisin” dedi.
Hz. Ömer farzların seferde kaç rekat kılınacağanı Kur’anda bulamadık diyenlere “Allah bize Peygamberi (s.a.v.) gönderdi Kur’anda bulamadığımızı O’ndan gördüğümüz gibi yaparız dedi (MİZAN-ÜL-KÜBRA
-
Mezhebin lüzumu Nedir Diyenlere Cevap
Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiramın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf marifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resulullahın kalblere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Herbirinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farlı idi.
Tâbiinin ve Tebe-i tâbiinin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları Eshab-ı kiramın ortak olan imanıdır. Bunun için dördüne de Ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerinde, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, müslümanlara Allahü teâlânın rahmeti olduğunu, Peygamberimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar.
Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, her şey açıkça bildirilirdi. Böylece, mezhepler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.
Resulullahın yolu
Peygamberimizin yolu, Kur’an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika ile bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin sözbirliği olduğu, Redd-ül Muhtar’da yazılıdır. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaya da inanmak gerekir, inanmayan küfre girer. (Mektubat 2/36)
İslam âlimleri yanlış bir şey üzerinde ittifakta bulunmazlar.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.) [İ.Ahmed]Bu dört vesikaya Edille-i şeriyye denir. Bunların dışında kalan her şey bid’attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace]Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydana geldi. Bu bozuk fırkalara, bid’at fırkaları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, İslamiyet’e zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar.
Bid’at fırkalarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır.Mezhep ve rahmet
Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hali güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek gerekir. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, Müctehid denir.Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer.
Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer.
Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şafii mezhebine benzer.
Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer.
Dört doğru yol
İşte şehrin ileri gelenlerinden herbiri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hâli de buna benzer. Her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hatta sevap kazanır. Onlara bu yetkiyi Allahü teâlâ ve Resulü vermiştir.Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Bu, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da caiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması gerekir.
İmam-ı Rabbani hazretleri, Bir mezhebe tâbi olmayan mülhid olur buyuruyor. (Mebde ve Mead)
Yusuf Nebhani hazretleri, Şimdi her müslümanın, dört mezhepten birine uyması gerekir buyurduğu gibi, imam-ı Şarani, S.Ahmed Tahtavi hazretleri gibi birçok âlim de, aynı şeyi bildirmişlerdir.
Kur’an-ı kerimdeki; (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezhep imamlarının bildirdiğine uyun!) demektir. [Tahtavi (Dürr-ül muhtar) haşiyesi, zebayih kısmı]Mezhep değiştirmek
Dört mezhebin imamları ve onları taklit eden âlimler, her müslümanın dört mezhepten dilediğini taklitte serbest olduğunu ve bir mezhepten başka mezhebe geçmenin caiz olduğunu ve harac, sıkıntı olduğu zamanlarda, başka mezhebin taklit edileceğini bildirdiler. Allahü teâlâ, müminlerin dört mezhebe ayrılmalarını ve bunun, kulları için faydalı olacağını ezelde takdir ve irade buyurdu. Amelde mezheplere ayrılmaktan razı olduğunu bildirdi. Razı olmasaydı Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirmezdi. İtikadda ayrılmayı yasak ettiği gibi, amelde ayrılmayı da yasak ederdi. (Mizan)Resulullah, Kur’an-ı kerimde icmalen bildirilenleri, yani kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünneti nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha tâbi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır.
Bilinen 4 imam zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı. (Hadika)
Ehl-i sünnetin dört mezhebinin imanları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ameldedir. Bu da, müslümanlara bir kolaylıktır. Her müslüman, dilediği mezhebi seçerek, bunu taklit eder. Her işini, seçtiği mezhebe göre yapar. Müslümanların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir. Bir müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebi taklit ederek, bu işi kolayca yapar.
Ölçümüz ne olmalı?
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyduğunu sanır ve iddia eder. Kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Felakete gider. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Kur’an-ı kerimde bildirilen misaller, çoklarını küfre sürükler, çoklarını da hidayete, doğru yola ulaştırır) buyurdu. (Bekara 26)Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları mana doğrudur. Çünkü, bu manaları, Selef-i salihinin eserlerini inceleyerek elde etmişlerdir. Doğru bilgileri bizlere ulaştıran bunlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. Doğruyu bozuk olanlardan ayırmasalardı, dalalete yuvarlanırdık. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır.) [Mektubat, m. 286]
Mezheplere olan ihtiyaç
Bazıları, Hadislere değil, Kur’ana uymak gerekir diyor. Halbuki hadisler, Kur’andan ayrı değildir. Kuran-ı kerimin açıklamasıdır. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Peygamberin emrine uyun, yasak ettiklerinden sakının!) [Haşr 7]
(İndirdiğimi insanlara açıkla!) [Nahl 44]Âlimler de, âyetleri açıklayıp Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahiy olunanları tebliğ et) derdi. Ayrıca açıklamasını emretmezdi. Resulullah, Kur’an-ı kerimde, kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekat nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır.
Mezhep nedir? Bir müctehidin edille-i şeriyyeden elde ettiği bilgilere, o müctehidin mezhebi denir. Sahabelerin tamamı müctehid idi. Hepsinin de mezhebi vardı. Mezheplerden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Dört mezhep arasında amelle ilgili farklı ictihadlar, işlerimizi kolaylaştırmaktadır. Her Müslüman, durumuna göre, kendisine kolay gelen mezhebi seçer.
Bugün dört mezhepten birine uymak gerekir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve diğer müctehidlerin mezhepleri tam olarak bilinmiyor. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, dört mezhepten birine uymak şarttır. Mezhepler rahmettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âlimlerin farklı ictihadları, [mezheplere ayrılmaları] rahmettir.) [Beyheki]
(Âlimlere tabi olun!) [Deylemi]
(Ulema, enbiyanın vârisidir.) [Tirmizi]Bir Müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Mesela Şafiiler, hacda kadına dokununca abdestleri bozulur. Bunun için Hanefi’yi taklit ederek haclarını yapıyorlar. Bu apaçık bir rahmettir.
Bir mezhebe uymanın lüzumu
Asırlardan beri bütün İslam âlimleri, dört mezhepten birine uymuşlar ve müslümanların da uymalarının gerektiğini bildirmişlerdir. Bunlara uymakta İcma hasıl olmuştur. İcmadan [cemaatten, birlikten, topluluktan] ayrılan helak olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İki kişi, bir kişiden, üç kişi, iki kişiden iyidir. O halde cemaatle birlikte olun! Allah’ın rızası, rahmeti, yardımı cemaattedir. Cemaatten ayrılan Cehenneme düşer.) [İbni Asakir](Ümmetimin âlimleri, hiçbir zaman dalalette birleşmezler. İhtilaf olunca sivad-ı a’zama [âlimlerin ekseriyetinin bildirdiği yola] uyun!) [İbni Mace]
(O gün her fırkayı imamları ile çağırırız) mealindeki İsra suresinin 71. âyet-i kerimesini Kadı Beydavi hazretleri, (Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları imamları ile çağırırız) şeklinde açıklamıştır. Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseynide ise, (Herkes mezhebinin imamı ile çağırılır. Mesela ya Şafii veya ya Hanefi denir) şeklinde açıklanmaktadır. Bu açıklamalar da, her müslümanın dört hak mezhepten birine uyması gerektiğini açıkça bildirmektedir.
Medarik tefsirinde (Müminlerin [itikad ve ameldeki] yolundan ayrılan Cehenneme gider) mealindeki Nisa suresinin 115. âyet-i kerimesini bildirdikten sonra, (Kitab ve sünnet gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor. Beydavi tefsirinde ise aynı âyet-i kerimenin açıklamasında (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak da şart olur) buyuruluyor.
Seyyid Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
(Kur’an-ı kerimdeki (Allah’ın ipi)nden maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan sapıtır. Sivad-ı a’zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullahın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu dört mezhep, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli’dir. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid’at sahibi olup Cehenneme gider.) [Tahtavi]Bugün dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılan da sapık veya kâfir olur. (Dürr-ül muhtar haşiyesi zebayih kısmı)
Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. (Hadika)
Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, âyetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, âyet ve hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyulur. Çünkü nas; ictihad isteyebilir, tevil edilmesi gerekebilir, nesh edilmiş olabilir. Bunları da ancak müctehid anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, âlimlerin kitaplarını okumamız gerekir. (Berika s.94)İbni Teymiye’nin talebesi İbni Kayyım bile diyor ki:
İctihad şartı bulunmayanın, Kur’andan ve hadisten ahkam çıkarması caiz olmaz. Bir mezhebe uyması şarttır. Dört mezhepten başkasına uymak da caiz değildir. (İlamil Muvakkiin) -
Ehli Sünnet ve Şia fırkalarınca muteber kabul edilen hadis kitaplarında yer alan hadislere göre, her iki fırka da kendilerinin gerçek sünnet ehli ve “fırkayı naciye”(kurtuluşa eren fırka) olduklarını iddia etmektedirler.
KÜTÜB-İ SİTTE HADİSLERİ:
(4776)- Hz. Muâviye (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:
“Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap, yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir.
Bu da (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir.” [Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).]
İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/420.(4777)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Benî İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan alenî olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Benî İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”
“Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.
“Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” [Tirmizî, İman 18, (2643).]
İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/422-423.1001 HADİS, İMÂM ALİ, IV. BÖLÜM:
İMÂM ALİ (A.S) VE ŞÎALARI
176- İMÂM ALİ (A.S) VE ŞÎALARININ FAZİLETİ
926- Ebû Akîl, diyor ki: Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebî Tâlib’in (a.s) yanında olduğumuz bir sırada, şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Canımı elinde tutana andolsun ki, fırkaların hepsi yollarını şaşmışlardır; bana uyan ve benim Şîalarımdan olanlar hariç.”927- Yine Emirü’l-Müminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte ve bir tanesi cennette olacaktır. Allah-u Teâlâ onların hakkında şöyle buyurmaktadır:
‘Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir topluluk bulunur.’ (A’râf, 181) Onlar ise ben ve Şîalarımdır.”928- Hz. Ali (a.s), Resulullah’a (s.a.a) şöyle arz etti:
“Ya Resulallah, ‘Fırkay-ı Nâciye’ (kurtuluş ehli olan fırka) kimlerdir?” Allah Resulü (s.a.a) şöyle cevap verdiler: “Senin ve arkadaşlarının üzerinde oldukları şeye sarılanlardır.”Sizce;
1.Fırkayı Naciye” hangi fırkadır?
2.Hangi fırka gerçek Sünnet Ehli’dir?3.Cennet Ehli olabilmek için hangi fırkayı tercih etmemizi öneriyorsunuz?
4.Hz. Peygamber her iki fırkayı da sünnet ehli ve cennet ehli olarak müjlemiş olabilir mi?
Bu konuda yardımcı olabilirseniz sevinirim!
-
Selam,
İbni Kayyımın o sözleri çok acıklı olmuş
Bakalım ahsen el-hadis ne diyor
O’na yönelin. Takvalı olun. Salatı ikame edin ve müşriklerden olmayın. Rum 31
Onlar bir dini parçalara ayırdılar da fırka fırka oldular.
Her mezheb kendininkiyle ferahlanır. Rum 32Haydi geçinedurun bakalım yakında bileceksiniz. Rum 34
İşte bu dininiz bir tek dindir. Bende Rabbinizim. Benden sakının. Müminun 52
Onlar işlerinde birbirinden ayrıldılarda
Her mezheb kendindekiyle ferahlanır. Müminun 53Bir vakte kadar sen onları sapıklıkları içinde bırak. Müminun 54
İşte benim doğru yolum budur, ona uyun. Korunmanız için, sizi onun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. Allah size böyle tavsiye ediyor. Enam 153
De ki “O’nun üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye, yada sizi fırkalara ayırıp kiminizin hıncını kiminize tattırmaya gücü yeter” Bak ayetlerimizi nasıl inceden inceye anlatıyoruz ki iyice anlasınlar. Enam 65
Dinlerini fırkalara ayırıp, grup grup olanlar var ya senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah yaptıklarını onlara haber verecek. Enam 159
Senin kavmin Kur’anı yalan saydı, oysa o hak idi. De ki ben üzerinize vekil değilim. Enam 66
Esenlikle..
-
4777)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Benî İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan alenî olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Benî İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”
“Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.
“Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” [Tirmizî, İman 18, (2643).]
EVET İŞTE MÜÇTEHİTLERİMİZ ONLARIN YOLUNDADIRŞİALARLA İLGİLİ ŞEYLERİ ZATEN SAPIK MEZHEP OLAN ŞİALAR HZ.ALİ ADINA UYDURMUŞ BUNU CÜMLE ALEM BİLİYOR ÇOK RİCA EDİYORUM SAPIK GÖRÜŞLÜ OLAN ALİM ADI ALTINDAKİ KİŞİLERİN SÖZLERİNİ DELİL OLARAK GETİRMEYİN……
HZ.ALİ EHLİ SÜNNETTİR PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDADIR MÜÇTEHİTLER ONUDA DİKKATE ALMIŞLARDIR ÇÜNKÜ PEYGAMBERİMİZ EMRETMİŞTİR926- Ebû Akîl, diyor ki: Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebî Tâlib’in (a.s) yanında olduğumuz bir sırada, şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Canımı elinde tutana andolsun ki, fırkaların hepsi yollarını şaşmışlardır; bana uyan ve benim Şîalarımdan olanlar hariç.”927- Yine Emirü’l-Müminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte ve bir tanesi cennette olacaktır. Allah-u Teâlâ onların hakkında şöyle buyurmaktadır:
‘Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir topluluk bulunur.’ (A’râf, 181) Onlar ise ben ve Şîalarımdır.”ŞİALAR BUNU UYDURMUŞTUR BİLE BİLE NİÇİN BUNU DELİL GETİRİYORSUNUZ?İFTİRA ATILMAYAN HZ.ALİNİN GİTTİĞİ YOL DOĞRU YOLDUR BUNU HERKES BÖYLE BİLSİN SİZCE HZ.ALİ ŞİMDİKİ ŞİALARIN İMAN VE AMELLERİNİ TASVİP EDER Mİ? -
SİZDE BİR MEZHEPSİNİZ ÇÜNKÜ BİR YOLDASINIZ İNANÇLARINIZ AYNI VE BUNU SAVUNUYORSUNUZ SİZDE BU ŞEKİLDE ALLAHA ULAŞMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ FAKAT YANLIŞ YOLDAN İLERLİYORSUNUZ
ŞİMDİ BİZİM YOLUMUZ KURAN DİYECEKSİNİZ FAKAT KURANI YAŞAMAK VAR YAŞAMAK VAR…BEN MÜSLÜMANIM DERSİN ABDEST YOK NAMAZ YOK ORUÇ YOK BİRİDE BEN MÜSLÜMANIM DER DİNİNİN TÜM GEREKTİRDİKLERİNİ YAPAR YA RESULULLAHIN YAŞADIĞI GİBİ YAŞARIZ YADA DALALETE DÜŞER GİDERİZ SEÇİM BİZE AİT NE EKERSEK ONU BİÇERİZ….SELAMETLE
-
Dinlerini fırkalara ayırıp, grup grup olanlar var ya senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah yaptıklarını onlara haber verecek. Enam 159DİNDEKİ FIRKALAR EĞER YANLIŞ İTİKAT YANLIŞ AMEL ÜZERE OLURSA BU AYETE MUHATAP OLUNUR OYSA KURANA VE SÜNNETE UYGUN OLAN MEZHEPLER ALLAHA GİDEN YOLDA ARAÇLARDIR BU AYETTE SAPIK MEZHEPLERDEN DİĞER BİR RİVAYETTE DİNİ PARÇALAMAYI YIKMAYI AMAÇLAYANLAR İÇİN SÖYLENMİŞTİR ÇÜNKÜ RESULULLAHIN İLİŞKİSİNİN OLMAMASI İZİN VERİLMEMESİ DEMEK MUHAKKAK Kİ SAPIK BİR ANLAYIŞTAN DOLAYIDIR RESULULLAH DOĞRU DÜZGÜN İSLAMA UYGUN HAREKETE SES ÇIKARMAMIŞTIR Kİ BUNDAN TAKRİRİ SÜNNET OLUŞMUŞTUR
-
Sayın Abdülhalık
Sizin beyanlarınızın aynısı aynı zamanda -sünnet ve cennet ehli olma konusunda sıkı bir rekabet içerisinde olduğunuz- Şia’da da mevcuttur. Şimdi iki fırkadan en az birinin yalan söylediği apaçık ortadadır. Ya! sizin üzerinde olduğunuz/izlediğiniz yol yanlış ise, haliniz nice olur!? Bence Şia’ya geçin!!!
Hiç olmazsa onlar, Hz. Peygamber’in sevgili torunlarını ve onların küçük yaşta çocuklarını katletmediler!!!
-
Sayın Abdulhalik
- Dualarımın, ibadetlerimin ve hayatımın yalnız alemlerin Rabbi olan Allah için olduğu bilincine sahip, aklını ve bedenini kör mukallid zihniyete teslim etmemiş bir Kur’an ehli olarak, kendisini Allah’ın dosdoğru yoluna ulaştıracak tek ve yegane unsurun mezhepler-tarikatlar, şeyhler-mollalar ve onlara ait olan kitaplar- hükümler değil, sadece Allah(c.c) katından indirilmiş ve Allah(c.c) tarafından ayetleri ayrıntılı bir şekilde açıklanmış olan , apaçık olan, içeriğinde hiçbir kuşku, eğiklik, çelişki ve eksiklik olmayan, Hz. Peygamber’in ahlakı ve yaşam biçimi olan ve din gününde ondan hesaba çekileceğime inandığım eşsiz bir kitap olan KUR’AN olduğuna inanıyor ve ona uygun olarak yaşamaya gayret ediyorum. Müslümanların Siyonist ve emperyalist güçlerin kuklaları olmamaları, dinde parçalanıp bölünmemeleri, birbirlerinin kanlarını akıtmamaları, birbirlerini katletmemeleri, birbirlerinin ırzlarını ve namuslarını korumaları, birbirlerinin mallarını ve mülklerini talan etmemeleri kısacası birlik ve beraberlik, barış ve kardeşlik içerisinde yaşayabilmeleri ancak hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaları ile mümkün olacağına iman ederek, Kur’an dışı oluşumları yani fırkaları/hizipleri/mezhepleri reddediyorum.
Bir Müslüman’ın; Mezhep imamlarının kitaplarına sarılarak ve Mezhebin hükümlerine boyun eğerek değil, ancak Allah’ın kitabına sarılarak ve Allah’ın hükümlerine boyun eğerek Hz. Peygamber’in yolu üzerine olacağına, yani gerçek sünnet ehli olacağına inanıyorum.
- Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın……(3/Âli İmrân, 103)
- Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz……(3/Âli İmrân, 103)
- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (3/Âli İmrân, 105)
- İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti. (6/En’âm, 153)
- Dinlerini parça parça edip, fırka fırka olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.(6/En’âm, 159)
- Fakat işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli Kitaplara ayırdılar. Her fırka, kendi yanında bulunanla sevinmektedir. (23/Müminûn, 53)
- Dinlerini parçaladılar ve fırka fırka oldular. Her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. (30/Rûm, 32)
- “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. (42/Şura, 13)
Aklı ve bedeni hür bir Müslüman olarak, Allah’tan başka bir varlığı hüküm koyucu olarak benimsemiyorum. Allah(c.c) kelamı olan Kur’an’ın iki kapağı arasında yer alan helalleri helal, haramları da haram olarak kabul ediyorum. Asla kendilerine ne bir yarar ne de bir zarar sağlamaya güç yetiremeyecek olan, çarşıda-pazarda dolaşan, yemek yiyen beşeri varlıklar tarafından ihdas edilen helal ve haramlara iman ederek onları Allah’ın berisinden Rabler edinmiyorum.
- De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10/Yunus, 59)
- Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmez, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. (16/Nahl, 35)
- Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helaldir, şu haramdır,” demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar. (16/Nahl, 116)
- Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem’in oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah’tan başkasına kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.(9/Tevbe, 31)
- Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.(3/Âli İmrân, 78)
- De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.” (10/Yûnus, 69) (Ayrıca bkz: 3/94; 6/21; 10/17)
Mezhep hükümlerinde haram olan etler:
1. Kartal, akbaba, atmaca, çaylak, doğan, şahin, yarasa, kuzgun, alaca, karga, martı, balıkçıl kuşları ve leylek gibi kuşlar, fakihlerin büyük çoğunluğu tarafından HARAM görülmüştür. Hüdhüd [ibibik] mekruhtur. Şafiîlere göre, kırlangıç, tavus, ibibik(hüdhüd) ve papağan kuşlarının etleri haramdır. Martı ve balıkçıl kuşları ise helaldir. (Bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Etleri Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar, Bilmen Yay. İstanbul, 1986, s: 397; Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal II, Yiyecekler, On dördüncü Bölüm, Haramlar ve Helaller, Kara Hayvanları. – http://www.diyanet.gov.tr.
2. Balık suretinde olmayan -ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, denizatı, denizaygırı, denizanası, denizayısı, yengeç, midye, karides, istiridye, ıstakoz, kerevit, deniz salyangozu vs. gibi- deniz hayvanlarının etlerini yemek HARAM’dır.
Bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Etleri Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar, Bilmen Yay. İstanbul, 1986, s: 398; Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal II, Yiyecekler, On dördüncü Bölüm, Haramlar ve Helaller, Su Hayvanları – http://www.diyanet.gov.tr; İslam Ansiklopedisi, Eti Yenmeyen Hayvanlar, Suda Yaşayan Hayvanlar.
Kur’an’da haram olan etler:
2/ Bakara Suresi:
173. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.5/Mâide Suresi:
3. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.6/ Enam Suresi:
145. De ki: “Bana vahyolunanda bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.16/ Nahl Suresi:
115. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.22/ Hac Suresi:
30. Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. Haramlığı size okunanların (bildirilenlerin) dışında bütün hayvanlar size helâl kılındı. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.Ayrıca mezhep hükümlerini Allah’ın hükümlerinden daha üstün görmüyorum. Mezhep hükümlerinin sorgulanmaz, dokunulmaz ve kutsal olduğuna inanmıyorum. Müctehid imamlarınız bu konuda bakınız neler söylemişler:
* Ubeydullah el-Kerhî’ (v. 340/951): “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her âyet ya te’vil edilmiştir yahut da mensûhtur; her hadîs de böyledir: ya te’vîl edilmiştir yahut da mensûhtur; başka bir hadis ile yürürlükten kaldırılmıştır.” [el-Kerhî, er-Risâle, İst. ts, s. 84.]
Kerhî’nin demek istediği şudur: Nas ile mezhep çatıştığı zaman biz mezhep hükmünü alır, onu uygularız. Bkz: Hayrettin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İst., 2001, İz yayıncılık, s. 236.* İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: “Hadis-i şeriflerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz.” [Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31]
* Muhammed Hadimi hazretleri de buyuruyor ki: Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. [Berika s. 94]
* Bir hadis, bir âyete zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur.
Bkz: http://www.dinimizislam.com – Mezhep ve Mezhepsizlik.- Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışırcasına çaba harcayanlar var ya; işte onlar için elem dolu, çok kötü bir azap vardır.(34/Sebe, 5, 38; 22/Hac, 51)
Yukarıdaki söylemleri maddeler halinde sıralarsak;
A. Bizim için (yani mezhep salikleri için) dindeki delilin yalnız mezhep hükümleri olduğu,
B. Ayetlerle ve hadislerle amel etmenin caiz olmayacağı,
C. Mezhebin hükümlerine ters düşen ayet ve hadis alimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamayacağı,
D. Mezhebin hükümleri Kur’an ayetleri ve hadislere ile çatıştığında mezhep hükümlerine uyulması gerektiği,E. Mezhebin hükmü, ayet ve hadise zıt gibi görünse de yanlış olmadığı,
F. Mezhebin hükümlerine uymayan her Kur’an ayeti ve hadis mezhebin hükmüne göre yorumlanarak uydurulmaya çalışılır, eğer uydurulamazsa hükümsüz sayılır.H. Bir hadis bir ayete ters düştüğünde hadise, bir hadis mezhebin bir hükmüne ters düştüğünde mezhebin hükmüne uyulur. yani kısacası daha açık bir ifade ile; bir AYET mezhebin hükmüne ters düştüğünde AYET’E DEĞİL MEZHEBİN HÜKMÜNE UYULMASI gerektiği ifade edilmektedir. Bu düşünceyi Ubeydullah el-Kerhî, Berika müellifinden daha açık bir şekilde ifade etmektedir.)
Sonuç olarak Allah’ın yerine mezhep imamları, Kur’an’ın yerine de mezhep kitapları konularak mezhepler olması gereken boyuttan çıkarılarak dinleştirilmiştir.
- Allah katında din, İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir. (3/Âl-i İmrân, 19)
- Yoksa onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve O’na döndürüleceklerdir.(3/Âl-i İmrân, 83)
- Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (3/Âl-i İmrân, 85)
- … Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. (5/Mâide, 3)
- Şüphesiz ki bu (İslâm), bir tek din olarak sizin dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin. (21/Enbiyâ, 92)
- Şüphesiz ki bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının. (23/Mü’minûn, 52)
- Bütün batıl inançlardan uzaklaşarak, yüzünü hak dine çevir—o fıtrat dinine ki, insanları Allah onun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; lâkin insanların çoğu bilmezler. (30/Rûm, 30)
Sayın Abdulhalık! Allah’a ulaşmak için Kur’an’dan ve gerçek nebevi sünnetten daha çok önem verdiğiniz ve sizce Allah’a ulaşmak için güvenli ve dosdoğru bir yol olan mezhebinizin ana ilkeleri işte bunlardır. Hz. Peygamber de mi böyle düşünmüş ve böyle yaşamıştır. Enam suresi’nin 159ncu ayeti kerimesi, bulunduğunuz konumu ne kadar da güzel vurgulamaktadır. Bu ayetin ışığında izlediğiniz yolu tekrar gözden geçirmenizi acizane bir tavsiyem olarak kabul edin. Selametle…
-
ŞİALARIN TOPLUMDAKİ YERİ BELLİDİR SAPIK MEZHEPTİR AKLI BAŞINDA OLAN HERKES BUNU BİLİR
Kimi aşırılıga sapdı.
Kimi inkara yöneldi.
Kimi aklına kul oldu.
Kimi felsefeye yar oldu.
Kimi yabancı ajnların, bilhassa yahüdilerin agına düştü.
Kimi de petrolüne, yeraltı servetine güvenerek şımardı.
Nicesi de İslam´da olmayan, hatta yasak olan şeylere dadandı
EHLİ SÜNNETTEN YÜRÜYEN HARİÇ DÖRT MEZHEP DIŞINDAKİLER SAPIKTIR1.si şia mezhebinin erkek erkeğe dudaktan öpüşmesi gibi bişey var resimleri sitelerde kolgeziyor
2.si_erkek eşi ile arkadan ilişkiye girebilir mi sorusuna şiaların verdiği cvp manidardır”eşi isterse caizdir fakat mekruhtur şiddetle kınanmıştır….birşey aynı anda nasıl hem caiz hem mekruh olabiliyorbunun gibi daha birçok örnekleri http://www.mumsema.com adresinde şianın sapıklıkları konusunda delilleriyle görebilirsiniz
mezhepler ALLAHIN hükmünden başkasını söylemezler yani 4 mezhep
32- O müşriklerden (olmayın ki) onlar, dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine güvenmektedir.ayeti mekkeli müşriklere hitaben inmiştir ……SİZİN YANLIŞ ANLADIĞINIZ SADECE BİR AYETİ ÖRNEK VERDİM GERİSİNİDE AÇIKLAMAYI DÜŞÜNMÜYORUM DAHA BİR SÜRÜ VAR DEĞECEĞİNİ BİLSEYDİM SEVE SEVE AÇIKLARDIM…. DELİL GETİRİNCE HİÇ GETİRMEMİŞ GİBİ HAREKET EDİLİR BUNU BİLE BİLE KENDİME YAZIK EDEMEM bnim SİZE tavsiyemde delil getirdiğiniz ayetlerin ne üzerine indiğini ne anlama geldiğini,Allah dostlarının sözlerinin ne anlama geldiğini daha iyi araştırmanızdır…YALNIZ EHLİ SÜNNETE BAKARAK ARAŞTIRMAK SADECE KENDİ GRUBUNUN GÖRÜŞLERİNE BAKARAK HÜKÜM VERMEK HAKSIZLIK DEĞİL MİDİR?…İŞİMİZE GELİNCE AYETİ DELİL GETİREREK İŞİMİZE GELİNCE HADİSİ VEYA ALLAH DOSTLARININ SÖZLERİNİ DELİL GETİRMEK HANGİ MAHKUKATA YAKIŞIR?
KARŞIMA EN ÇOK HELE Kİ ALLAH DOSTLARININ SÖZLERİNDEN KISIM ALINTILARI ÇOK ÇIKIYOR İŞLERİNE GELMEYEN KISMI VERMİYORLAR…BAZEN BİR KİTAP DELİL GETİRİLİYOR YAZARI SAPIK OLUYOR KARŞIMA BİR KERESİNDE BİR TASAVVUF YAZARININ(!)KİTABINI GETİRDİLER ADI ÖYLE BİR MÜNAFIĞIN EN AZ 20 KİŞİ TARAFINDAN TEKFİR EDİLMİŞ…BU OLACAK İŞ MİDİR?
FAZLA SÖZE GEREK YOKTUR HERŞEY ORTADADIR ANCAK BAZI ŞEYLERİ GEREKTİĞİ GİBİ ANLAYAMAYANLAR KENDİKENDİNE YORUM YAPMAKTAN EHLİYETSİZ KİŞİLERİN YORUMLARINDAN VAZGEÇMEYENLER YOK OLMAYA MAHKUMDURLAR YOKEDİLME FAALİYETLERİ DE BAŞLAMIŞ DURUMDA….ARTIK DUR DİYENLER HER YERDENİTEKİMDE RESULULLAHIN DEDİĞİ GİBİ 73 FIKRADAN BİR TANESİ KURTULUŞA ERECEK ONLARDA BİZLERİZ İNŞALLAH GERÇEKLER ACIDR
AMA HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL TÖVBE KAPISI AÇIKTIR….SELAMETLE
29 Apr 2007 10:43 am eKuran dışı vahiy olup olmadığını sorgulayan bir başka makale…
http://aliaksoy.wordpress.com/2007/04/29/kuran-sunnet-iliskisi/
29 Apr 2007 3:02 pm eKAÇ MÜSLÜMAN BİLDİYSEM HEPSİ DE MAKBERDEDİR,
MÜSLÜMANLIK BİLMEM AMA, GALİBA GÖKLERDEDİR.
Nebevi sünnet, müslüman birey ve toplum hayatı için detaylı bir proje olup tefsir edilmiş bir Kur’an’ı ve hayata aktarılmış İslam’ı temsil eder. Rasulullah (as), Nübüvet ilminin ve risalet mirasının maruz kalacağı hususlara şöyle temas etmiştir: “Bu ilmi, her nesilde adaletli olanları yüklenir ve ondan aşırıları tahrifini, batıl ehlinin istismarını ve cahillerin tevillerini defederler.” Bunlardan her birisi Nebevi mirasa karşı yıkıcı üç tehlikeyi temsil eder. Aşırıların tahrifi, haddi aşma, ve bu dinin ayırt edici özelliklerinden olan vasat olma, müsamahalı olma ve kolaylıktan kaçınma gibi yollardan gelen bir durumdur. İnkarcıların istismarı, Nebevi metotta olmayan şeyleri ona sokmaya, onun tabiatının reddettiği sonradan ortaya çıkan şeyleri ve bidatleri ona katmaya çalışma şeklinde ortaya çıkar. Cahillerin tevili ise bir çok şekilde ve sebepte olmaktadır. Bu yanlış tevil ve çarpık anlayış dini bilmeyen ve onun temel esprisinden anlamayan cahillerdendir. Bu tür kimselerin, anlayışta haktan uzak olmamalarını sağlayacak muhkem ayetlerden yüz çevirip, heva ve heveslerine uyarak onları kendi arzularına uygun bir şekilde tevil etmek için, müteşabih ayetlere uymaktan alıkoyacak ne ilmi yeterlilikleri ne de hakka ulaşma çabaları vardır. Peki bütün bu sorunlardan, belalardan uzak kalabilmek için ne yapmalı? Bu noktada sünneti anlamada bazı esaslara değinmek gerekmektedir:
i) Senedi ve metniyle sünnetin, bu ümmetin adalet ve zabt yönünden en güvenilir imamlarının koymuş olduğu hassas ilmi ölçülere göre sıhhatinin, güvenilir olup olmadığının tespit edilmesi.
ii) Nebevi nassın, lügavi delaletine uygun olarak, hadisin siyak ve vürud sebebinin ışığında, Kurani ve diğer Nebevi nassların gölgesinde, İslamın genel maksat ve genel prensipleri çerçevesinde doğru bir şekilde anlaşılması
iii) Nassın, kendisinden daha kuvvetli bir muarız ile (mesela Kuran ile ve ya daha kuvvetli hadislerle) veya katiyet sıfatı kazanmış şeriatın genel maksatlarıyla çelişkiden salim olmasının pekiştirilmesi.
Yasama ve yürütmede kendisine başvurulan ve ikinci kaynak olan sünnet çok sıkı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Bu ümmetin alimleri fıkıh ilmin direği, haram ve helalin eası olan, şeri ve ameli hükümlere de ihtiyac edebilecek hadislerde sahih olma şartının aranması hususunda görüş birliğindedirler. Fakat onlar, amellerin faziletleri, zikirler, rekakik (insanları nezaket ve inceliğe, duyarlılık ve hassaslığa teşvik edenler), terğib (iyi ve güzel amellere teşvik eden haberler), terhib (kötülükten sakındıranlar) ve açıkça teşri kısmına girmeyen hadisler hakkında ihtilaf etmişlerdir. Selef alimlerinden kimisi bunların rivayetinde tolerans göstermiş ve bunda sakınca görmemiştir. Tabi bu, mutlak tolerans olmayıp onun belli bir alanı ve şartları vardır. Fakat çokları onu kötü bir şekilde kullanılmış, onunla doğru yoldan saptırmış ve İslam’ın tertemiz kaynağını kirletmiştir. Nitekim vaaz, rekaik ve tasavvuf kitapları bunlarla doludur! Zahidlerden bir adam, Kuran ve surelerin faziletleri hakkında hadis uydurma yoluna gitmiş. Ona, bunu niye yaptın, diye sorulduğunda “insanların Kurandan koptuklarını görünce buna engel olmak istedim” demiş. Bu defa kendisine “Her kim benim üzerime kasten yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın” buyurulduğunu söylediklerinde ise o: “ama ben onun aleyhine değil, lehine yalan söyledim” demiştir. Halbuki bilmiyor ki, Allah bizim için dinini kemale erdirmiş, bizim üzerimize nimetini tamamlamıştır. Dolayısıyla, birisinin kendi uydurduğu hadislerle bizim dinimizi tamamlamasına ihtiyacımız yoktur. Uydurma ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Peygamber’e nispet etmek ne kadar hatalı ve yanlış ve tehlikeli ise, heva-heves ve kendi fikrini beğenme ile Allah ve Rasûlüne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun alimleri hakkında suizan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır. Çünkü yalan hadisi kabul etmek, dinde olmayan şeyleri ona sokar. Sahih hadisleri reddetmek ise dinde olan şeyleri ondan çıkarır. Şüphe yok ki gerek batılın kabulü ve gerekse hakkın reddi, ikisi de zemmedilip reddedilmiştir. İmam Şatibi der ki: “Bidatçi türedilerden bir topluluk hadisleri reddetmek üzere, çok defa, hadislerin zan ifade ettiklerini, zannın ise Allah Teala’nın şu ayetlerde olduğu zemmettiğini ileri sürdüler: “Onlar sadece zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar” (Necm,23) Halbuki ayet ve hadislerde kastolunan zan başkadır, bu zannı üç şekilde anlarız: birincisi, din esaslarındaki zandır. Zann ile hareket eden insanla yanında bunun zıddının da olma ihtimalinden dolayı, alimlerce o bir şey ifade etmez. İkincisi, zann, tercih unsuru bir delil olmaksızın, çelişkili iki şeyden birisini diğerine tercih etmektir. Şüphesiz burada da hüküm verme söz konusu olduğu için bu da zemmedilmiştir. Üçüncüsü, kati bir asıla dayanan zan ki, nerede olursa olsun şeriatte bu zanlarla amel edilir.”
Sünnetin maruz kaldığı nafetlerden birisi de, aceleci bazı insanların bir hadisi okuyunca, manasını anlamada yanılgıya düşüp, hadisi bu yanlış anlayışla tefsir etmeleridir. Halbuki, bu mana ona göre makbul değildir. İşte kabul edemeyeceği bir anlamı içerdiğini sandığı için o kimse, derha hadisi reddetmeye kalkışır. Eğer insaflı davranarak, biraz düşünüp araştırsaydı, hadisin anlamının anladığı gibi olmadığını mutlaka bilecekti. Oysa o kendisine göre öyle bir anlam vermiştir ki, onu ne Kur’an, ne de Sünnet getirmiştir, ne de Arapça o anlamı gerektirmiştir. Örnek verecek olursak, “Allah’ım beni miskin olarak öldür ve miskinler zümresinde haşret” hadisini bazıları okuduklarında, fakirlik, tembellik ve insanlara muhtaç olmayı dilemek şekliyle anladılar. Bu ise Peygamberin bu husustaki ölçü ve düşüncesine terstir, yani bir çelişki var ortada. Ama, bu çelişki elbette ki anlayıştan kaynaklanmaktadır. Burada miskinlikten murad, tevazu, ve alçak gönül sahibi olmaktır.Nitekim Allame İbn-i Kesir, “onunla zorba ve büyüklük taslayanlardan olmamayı murad etmiştir.” demektedir.
Anlam karışık gelse de sahih bir hadisi çabucak reddetmek pervasızlıktır ki, köklü ilim sahipleri böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemez. Zira bu ilim sahipleri, ümmetin selefine hüsnü zann beslerler.onların bir hadisi kabul etmeleri, onu muteber bir imamın da inkar etmediği sabit olunca, netice olarak, onların bu hadiste, herhangi bir söz veya sıhhatini sarsacak bir illetten dolayı ta’n edilecek bir yerini görmemiş olmalarını gerektirir. İnsaflı bir alime gereken, hadisin üzerinde durması, ona ya makul bir mana, ya da uygun bir tevil bulmaya çalışmasıdır. İşte bu meyanda Mutezile ve Ehl-i Sünnet arasındaki fark da budur; mutezile bilimsel ve dini prensipleriyle çelişik gördükleri her müşkül hadisi derhal reddederken, ehl-i sünnet onu tevilde, ihtilafları cem etmede, zahirinde taarruz olanlar arasında uygunluk sağlamada akıllarını kullanıp uzlaştırmaya çalışıyor.
Hukuk ve yasama alanında Sünnet:
Sünnet, hukuk ve yasama için, Allah’ın Kitab’ından sonra ikinci kaynaktır. Hatta İmam el-Evzai, “Kitabın Sünnete olan ihtiyacı, Sünnetin Kitaba olan ihtiyacından daha fazladır” demiştir. Çünkü, sünnet Kuran’ın beyanıdır, o Kuran’ın mücmelini tafsil, mutlakını takyid ve umumunu tahsis eder. İşte bazılarının, Sünnetin Kuran’da kastedilen manaları açıkladığını ifade etmek üzere: “Sünnet, Kitab’a kadidir” yargısına varmalarının sebebi bu yaklaşımdır. Lakin İmam Ahmed, bu ibareden rahatsız olmuş ve “Ben bunu söylemeye cesaret edemem, ama Sünnet Kur’an’ı beyan edicidir, derim” demiştir. Bu hususta isabetli yaklaşım da budur, çünkü Sünnet bir yandan Kitab’ı beyan ederken, diğer yandan Kitab’ın yörüngesinde döner ve ondan dışarı çıkamaz. Hadisin hukuk ve yasamada temel kaynak olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İhtilaf, hadis kabul şartlarındaki ve onunla amel konusundaki ihtilafların bir sonucu olarak, ayrıntı ve uygulamayla ilgilidir. Burada şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, mezhebi ister yaşasın, ister tarihe karışsın, tabi olunsun, olunmasın, çeşitli ekollerden, farklı bölgelerden müslüman fakihlerin hepsi delil olarak sünneti almayı ve hükümlerde ona müracaat etmeyi Allah’ın dininden vazgeçilmez bir parça olarak görüyorlar, onun emri dışına çıkamıyorlardı.
Şafii bir gün bir hadis rivayet etmişti. Bir adam ona, “Ey Ebu Abdullal, bu hadisi alıyor musun? dedi. Bunun üzerine o, “ben ne zaman Rasulullah’tan sahih bir hadis rivayet eder de onu almazsam, sizi şahit kılarım ki aklı gitmiştir.” dedi.
Sünnet fıkhın köklü bir kaynağı olunca, hadisçilerin fıkıh ilmini iyi bilmeleri gerektiği gibi, fakihlerinde hadis ilminde derinleşmeleri gerekir. Çoğunlukla fıkıhla uğraşanlar, hadis ilminin dallarını iyi bilmezler. Bunun içindir ki, hadis sarrafları olan bu ilimin imamları yanında sabit olmayan hadisler, onlar yanında rağbet görür. Buna rağmen onlara kitaplarında yer verirler, onları delil gösterirler. Hadisle uğraşanlar ise, genelde, fıkıh ve usulünü bilmeyi, onun inceliklerini çıkarabilme gücünü, imamların görüşlerine vakıf olmayı, onların ihtilaf ve yollarını, sebeplerini, içtihatlarının çeşitliliğini iyi kavrayamazlar. Halbuki her gurup, kendisindekini tamamlayabilmek için diğerinin ilmine muhtaçtır. Hatta Süfyan bin Üyeyne şöyle demiştir: “eğer yönetim bizim elimizde olsaydı, gerçekten fıkıhla uğraşmayan her hadisçiyi ve hadisle uğraşmayan her fasihi hurma dalıyla döverdik.”
Davet ve rehberlik alanında sünnet:
Sünnet, bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı konuşmasında, vereceği dersinde Kur’an’dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen hazinedir. Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyandıracak aydınlatıcı yaklaşımlar, tesirli deliller, ipuçları,ü meseller, kıssalar, emir ve nehiyler vardır.
Hadisle delil getirirken sahihinin araştırılması:
Burada, davetçiler için en önemli husus, her hangi bir konuda hadisi delil getirirken güvenilir kaynaklara dayanması, zayıf, uydurma hadislerden kaçınmalarıdır. Muhakkık alimlerce bilindiği gibi, hadis bazen dillerde meşhur olmasına rağmen aslı olmayan ve uydurma olabilir. Bu önemli bir mesele olup, bir çok alim tarafından bu tür meşhur hadislerin sıhhatinin derecesinin işlendiği kitaplar yazılmıştır. Tasavvuf, vaaz ve rekaik kitaplarında bu tür hadisler çoktur ve okuyucular dikkat etmelidir. Daha önce bahsi geçtiği üzere kimi hatiplerin de böylesi hadislere rağbet ettiği görülmektedir, iyi niyetli olmalarına rağmen. Bunun sebebi, alimlerinin çoğunun şer’i hükümle alakalı olmayan konularda, zühd, terğib, terhib, amellerin faziletleri gibi konularda mutlak olarak caiz görmeleridir.mesela Ebu Zekariyya el-Anberi şöyle der: “Gelen haber, helali haram, haramı helal kılmıyorsa, bir hüküm vacip kılmıyorsa ona göz yummak ve rivayetinde müsamaha göstermek gerekir.” Lakin isnatlardaki bu göz yumma ve müsamahanın sınırı nereye kadardır? Kimi cahil sufiler, hayra rağbet ettirdiği, şerden sakındırdığı müddetçe, uydurma, yapmacık haberlerin rivayetinin bile caiz olduğu anlayışını benimsediler. Bunun için Hafız ibn Hacer rekaik ve terğib konularında zayıf haberin kabulü için üç şart ileri sürmüştür: birincisi, ittifakla kabul edilen bir şarttır ki, o da yalanla itham edilenler ve hatası çok olanların tek olarak rivayet etmediği hadisler, ikincisi, genel bir aslın altına girmiş olması, üçüncüsü de, onunla amel esnasında, Rasul’un söylemediği bir şeyi ona nispet etmiş olmamak için ihtiyatlı düşünmek ve davranmak. Ayrıca hadisin sahih hadis rivayet ediliyormuş gibi rivayet edilmemesine dikkat etmek gerektir. Sonra, Şari nazarında her bir amelin diğer amellere oranla bir ölçüsü olduğu için bu ölçüye mugayir zayıf hadislere itibar edilmemelidir.
Uydurma olduğunu bilmediğimiz bir rivayetin delalet ettiği anlamın iyi veya kötü olduğu şeri delillerle biliniyorsa, bu rivayetin faydası olur zararı olmaz. Ayrıca sahih olma ihtimali olduğundan rivayet edilmelidir. Kısacası zayıf hadisin, aklın, şeriatın ve dilin kabul etmediği mübalağalara ve korkutmalara şamil olmaması ve kendisinden daha kuvvetli bir şeri delille çelişmemesi gerekir.
Sünneti İyi Anlayabilmek için İşaret ve Kurallar:
1-Sünnetin Kuran Kerim ışığında anlaşılması :
Sünnetin tahrif, istismar ve yanlış tevilden uzak olarak, doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gereken şey, haber verdiğinde doğruluğu, hüküm verdiğinde ise adaleti kati olan Kur’an ışığında anlaşılmasıdır. Ne beyanın beyan edilenle çelişkiye düşmesi ve ne de fer’in asla ters olma durumu yoktur. Bunun içindir ki, Kuran’ın muhkem ayetlerine ve açık belgelerine muarız olan sahih ve sabit hiçbir sünnet yoktur. Şayet bazı insanlar bunun var olduğunu sanıyorsa bu durumda ya sünnetin sahih olmadığı, ya bizim anlayışımızın doğru olmadığı ve çelişkinin hakiki değil, vehme dayanmış olması gerekir. İşte sünnetin Kur’an ışığında anlaşılmasının anlamı da budur. Herhangi bir hadisin Kur’an’ın muhkem ayetlerine muarız düştüğünü gören bir müslümanın, ona iyi bir tevil bulamadığında yapması gereken şey, hüküm vermeksizin beklemesidir. Burada, sahih bir esas olmaksızın, ikide bir hadisin Kur’an’a muarız olduğunu iddia etmekten de sakınmamız gerekmektedir. Nitekim Mutezile, ahirette, Rasul ve diğer peygamberlerin, melekler ve salih müminlerin, günahkar tevhid ehli hakkındaki şefaatleriyle ilgili, Yüce Allah’ın fazlı, rahmeti ve şefaatçilerin şefaati ile onlara ikram edeceği hakkındaki yaygın sahih hadisleri reddetme cesaretini gösterdiklerinde ölçüyü kaçırmışlardır. Hataları örtmeyi sevdiğini söyleyen, mükafatları kat kat veren, cezayı karşılınca veren ve ailesinden olsun olmasın bütün müminlerin duasını vefatından sonra kişiye kabrinde faydalı kılan Allah’ın, seçilmiş, hayırlı kullarına ikram edip onların da Tevhid kelimesi üzerine ölenlere şefaat etmeleri uzak bir ihtimal değildir. Onların bu hadisleri reddederken delilleri ise, bu haberlerin şefaat edenlerin şefaatini nefyeden Kurana muarız düştükleridir. Halbuki Kuran okuyan kimse, onda, sadece akrabalardan müşriklerin ve diğer dinlerden sapıkların inanmış olduğu şirk şefaatinin nefyedilmiş olduğunu görür.
2- Bir Konuda Gelen Bütün Hadislerin Toplanması :
Sünnet’in doğru anlaşılması için yapılması gereken şeylerden birisi de, müteşabihi muhkeme çevrilecek, mutlakı mukayyedine hamlonunacak, ve ammı hassıyla tefsir olunacak şekilde bir konudaki bütün sahih hadislerin toplanmasıdır, çünkü ondan kastedilen mana ancak böyle anlaşılır. Şu halde, diğer hadislere ve konuyla ilgili diğer nasslara bakmaksızın bir hadisin zahirine bakarak hüküm vermek, kişiyi çok defa hataya düşürür, doğru yoldan, hadisin maksadından uzaklaştırır.
3- Çelişkili Görünen Hadisler Arasında Cem ve Tercih :
Sabit olmuş şeri nasslarda asıl olan birbirleriyle çelişmemeleridir. Hak, hak ile çelişmez. Şayet çelişki var gibi gözüküyorsa, bunun ancak zahirde olup hakikatte ve pratikte olmadığı görülür. Bize düşen ise bu çelişkiyi gidermektir. Herhangi bir zorlama ve saptırma olmaksızın, her ikisiyle birlikte amel edilecek şekilde iki nass arasını birbiriyle uygun hale getirme (cem) mümkün olursa, bu, ikisinden birini tercih etme yolundan daha evladır. Çünkü tercih, iki nasstan birinin ihmali, diğerinin onun üzerine takdim edilmesi demektir. Ve cem mümkün iken tercihin yapılmaması gerekir. Ve eğer sadece hadisi okumakla yetinmeyip, biraz araştırılırsa bu gerçeklerle uğraşıldığını ve hepsinin cevabının alimlerce verildiğini görürüz.
Hadiste nesh:
Hadisler arasındaki çelişki konusuyla ilgili meselelerden birisi de nesh, hadiste nasih-mensuh meselesidir. Hadiste de, birbirleriyle çelişik iki hadis arasında cem mümkün olmadığında ve o ikisinden sonra varid olanı bilindiğinde bazı hadisçiler nesih görüşüne sığınırlar.hakkında nesh iddia edilen hadislerin çoğunun iyice araştırıldığında mensuh olmadığı ortaya çıkar. Bazen hadislerden kimisiyle azimet murad edilirken, bazısıyla da ruhsat murad edilir. Dolayısıyla her iki hüküm de kendi yerinde kalır. Bazı hadisler bir hal ile, bazı hadisler de başka bir hal üzere mukayyet olabilir. Bu durumların başka başka oluşu hadislerin birbirini neshetmediği anlamına gelir. İki hadisin arası bulunamazsa ve birisi diğerini neshetmişse mensuh olanı alırız. Eğer elimizde neshe dair bir bilgi yoksa, rasgele seçemeyiz. Muhakkak seçtiğimizin diğeri üzerinde ya Kuran’a yakınlık, ya daha kuvvetli delillere yakınlık, ya da ilim ehlinin tercihine yakınlık gibi bir durumu söz konusu olmalıdır.
4- Hadislerin Varid Olduğu Sebepler, Şartlar Ve Maksatlar Işığında Anlaşılması:
Nebevi Sünnetin en güzel ve doğru bir şekilde anlaşılması için yapılması gerekenlerden birisi de hadislerin, üzerine bina edildikleri özel sebeplere ve hadiste ister açıkça zikredilsin, isterse ondan çıkartılan bir mana ve hadiste zikredilen olayın akışından anlaşılan belirli bir illete bağlı olup olmadığına bakılmasıdır. Böylelikle benzer illetlere hadisin teşmil edilmesi, illetin ortadan kalkmasıyla işlerliğin ortadan kalkması ve kalkmadığı durumda yaşanılacak sorunun bertaraf edilmesi söz konusu olacaktır. Bunlara ilave edilebilecek bir husus da, peygamberlik zamanında var iken daha sonra asrımızda değişmiş olan, o döneme ait örf üzerine bina edilip edilmediğine bakılmasıdır. Böylesi bir durumda hadisin lafzına harfiyen bağlanmayıp, nasstan kast olunan şeye bakmamızda sakınca yoktur. Hatta bazen öyle olur ki, Sünnet’e harfiyen sarılmak, dış görünüş itibariyle, ona tabi olunmuş gibi görünse de, bazen sünnetin ruhunu ve ondan kast olunanı yerine getirmek olmayacağı gibi tam onun zıddı bile olabilir.
5- Hadisteki Değişken Vasıta İle Sabit Hedefin Birbirinden Ayırt Edilmesi :
Sünneti anlamada hataya düşme sebeplerinden birisi de, bazı insanların sünnetin gerçekleştirmeye çalıştığı amaçlarla, istenilen bu amaçlara ulaşmada bazen ona yardım eden anlık ve çevresel etkenleri birbirine karıştırmalarıdır. Bu yüzden onların, sanki bu vesileler bizzat kast olunan şeylermişçesine var güçleriyle düşüncelerini bu vesileler üzerine odaklaştırdıklarını görürsün. Halbuki, sünneti ve onun sırlarını anlamada derinleşen kişinin gayet net olarak bildiği gibi, önemli olan hedeftir, sabit olan da budur. Vesileler ise çevre, asır veya örf gibi tesir eden unsurların değişmesiyle değişir. Tıbba dair, temizlenmeye, giyinmeye dair söylenenler bu meyanda değerlendirilebilir.
6- Hadisi Anlamada Hakikat İle Mecazın Ayırt Edilmesi :
Arapça, içerisinde bol miktarda mecaz bulunan bir dildir. Hadislerde maksadın daha iyi anlaşılması için mecazın kullanılması sıkça rastlanan bir durumdur. Hadisin gerektiğinde mecaza hamlinde dini ve şerî bir sıkıntı yoktur. Tabi ki bu, tevilin umum tarafından kabul edilebilecek şekilde olması, körü körüne ve zorlayarak olmaması, orada tevili ve hakikaten mecaza çıkmayı gerektirecek bir durumun olması halinde geçerlidir. Yine bir anlamda, açıkça akla veya şeriatın sahih bir emrine ve ya ilmin kati verilerine yahut vakıanın tekit ettiği şeylere bir engelin bulunması hakiki manayı istemeye engel olur.
Hadislerin anlaşılmasında mecaz kapısının kapanması, nassın asli ve harfi manasında durulması, çağdaş kültür ile yetişenlerden çoğuna sünneti anlamaktan yüz çevirtmektedir, hadisin sıhhati hakkında kolayca şüpheye düşürmektedir. Haddi aşmadan, aşırıya kaçmadan saçma, ya da garip gelen bir çok hadis mecaz olabileceği düşünüldüğünde anlamlı bir şekle bürünebilir.
7- Hadis Lafızlarının Delalet Ettiği Şeylerin İyi Tespit Edilmesi :
Sünnetin doğru anlaşılabilmesi için cidden önemli olan şeylerden birisi de sünnetin getirmiş olduğu lafızların neye delalet ettiğini iyice tespit etmektir. Çünkü lafızların delalet ettiği şey asırdan asıra, çevreden çevreye değişebilir.
17 Jun 2007 8:25 pm esn. Yetkili ben bir ülkücü olarak soruyorum her şeyi geçtim ülkü yoluna şarkı yazan bir kişinin sitesindeki başbuğa takdir bildiren şarkıları bulunan ali aksoydur kendisi başbuğun ehli sünnet vel cemaat yolundayız lafına ne diyecek çok merak ediyorum madem binlerce alim ulema din adamı yanılmış da siz yanılmamışsınız o zaman uğruna şarkı yazdığınız insanın lafına ne diyeceksiniz çok merak ediyorum ?
18 Jun 2007 11:39 am eBaşbuğ kimseye din dersi vermedi. Onun dini, yaşayışında bellidir. Aslanlar gibi yaşadı, aslanlar gibi öldü. Allah rahmet eylesin. Konunun bununla bi ilgisi alakası yok. Öte yandan, Başbuğ bu konuda benzer bi görüş söylese itibar edecekmiydin ? Başbuğ bir din adamı değil.
19 Jun 2007 11:42 pm emademki taklitçi değilsiniz şu elinizde bulunan kuranın yazısını okuma şeklini nerden aldınız.
24 Jun 2007 2:30 pm eBaşbuğ din adamı değildi diyorsunuz din adamlarından verilen örnekleri kabul ediyormusunuzki ?
İmamı azam gibi bir mücdetidi kabul etmiyorsunuz dolayısı ile hanefi mezhebi mensubu Fatih sultan mehme – Akşemseddin – 2.Abdulhamit vs… gibi halifeleri ve evliyaların bunaları savunarak bi nevi yanlış yolda oldunu söylüyorsunuz öte yandan ” Başbuğ bu konuda benzer bi görüş söylese itibar edecekmiydin ? ” diye sormuşsunuz eğer söyledikleri ehli sünnet vel cemaat itikadına ters düşmüyor ise ki düşmemiştir evet itibar edecektim …
24 Jun 2007 6:08 pm eSelami kardeşim,
Din adamı olarak adlandırılan kişilerin görüşüne uyma zorunluluğum yok. Özellikle yukarıdaki tabloyu oluşturan kişilere…
Sana tuzak bi soru sordum. Cup atladın. Demek, Başbuğ ehli sünnet vel cemaat itikadına aykırı bir şey söylese itibar etmiyecektin.
Başbuğun din hakkındaki görüşlerine ( ki bu görüşleri sana danışarak oluşturacak değil) itibar etmeyeceksen, yani belli şartlar altında kabul edeceksen ki buna da kısaca itibar etmeme denebilir, ne diye bana misal olarak getiriyorsun ?
Güzel kardeşim, bu yazının konusu mezhepler ve dinin nasıl parça parça edildiğidir. Sen yukarıdaki tabloyu bir incele… Hepsi din kuralı… Artık hepsini birden mi uygularsın, arasında kendine göre bir içtihat mı getirirsin, yoksa son günlerde moda olduğu veçhile en kolayı hangisi ise onunla mı amel edersin (Esasında bu yaklaşım da yepyeni bir mezhep oluyor) bak işte…
Bizim dediğimiz ise şudur: Yukarıda gördüğünüz şeylerin hiç biri dinimizde yoktur. Allah Kuran’da erkeğin kırmızı veya sarı elbise giymesiyle, yarasa etinin haram mı helal mi olduğu ile, namazda ayakların arasının ne kadar açık olacağı ile vs. vs. ilgilenmemiş tüm bu hususlarda tüm insanlığı muhayyer bırakmıştır. Böyle olduğu için de, Kuran getirdiği dini, “kolaylaştıran” bir din olarak tanımlamıştır.
Allah’ın kolaylaştırdığı dini, adına “alim” , “imam” denen kişiler ellerinden geldiğince zorlaştırmış ve yaşanamaz bir din haline getirmişlerdir. Beşer müdahalesi ile beşer dini haline gelmiş olan mezhep dinini beğenen kişilere bu din mübarek olsun.
Bizim işimiz olmaz.
Selametle…
25 Jun 2007 7:31 am eDin iki cihan sultanı Rasulu ekreme inmiştir dinin ana esasları kuranda yazılı diğer kıstaslarını ise rasuluekremin yaşantısından öğreniriz çünkü islam dini rasuluekreme inmiş oda bize dinin nasıl yaşanacağını göstermiştir.rasullah buyuruyorki insanların en hayırlısı peygaberlerden sonra sahabeyi kiramdır ve mezhepler sadece bu gün sizin iddaa ettiğiniz gibi sonrada çıkmamıştır mezhepler peygamber zamanındada var idi ve bütün sahabiler mezhep sahibi idi mezhep ictihad etmektir ki sahabeyi kiramın da yani insanların peygamberlerden sonra en hayırlılarında bazı konularda ictihatları var idi siz mezhebi ( ictihadı ) yok saymakla sahabenin ictihadı ve rasulun Alimlerime uyun hadisini yok sayıyorsunuz. Günümüz şartlarında da buna benzer örnekler mevcuddur anayasa hükümleri belli olsada bir konuda 2 hakim anayasaya ters düşmeyecek şekilde ayrı karar verebilir. ayrıca ” Allah Kuran’da erkeğin kırmızı veya sarı elbise giymesiyle, yarasa etinin haram mı helal mi olduğu ile, namazda ayakların arasının ne kadar açık olacağı ile vs. vs. ilgilenmemiş tüm bu hususlarda tüm insanlığı muhayyer bırakmıştır. ” demişsiniz bu gün toplum arasında bile yaşam ahlakı dediğimiz şeyler mevcut iken yerin göğün yaratıcısı Allahın buyuduğu ibadetlerde de bir ahlak ve düzen olmamalımı bahsettiğiniz olay bana göre şöyle bana göre böyle mantalitesine giriyor yani allah namaz kıl demiş nasıl kılıncanı bana bırakmış bana göre böyle, ” Namazı dost doğru kılın ” ayeti mwvcut ben buna direk dediğimiz mantalitede baksam şınav çeker gibi dost doğru kılmam lazım nerde ruku nerde secde, ve din insanın kendine göre yorumlaması değildir zaten öyle olsa sapkın dinlerden farkımız ne olurdu ? onlarda bana göre mantığını kullandıkları için sapkın din olmadılarmı bu yüzden islamiyet gelmedimi islamın bana göresi sana göresi olsa idi milyonlarca insan var hangisine göre yaşacaktık herkez kendi kafasına göre yaşayacak ve hani mezhebe karşısınız yaa işte o zaman bahsettiğiniz sapkınlık ortaya çıkardı. rasul sahabesine benim sünnetimde ve kuranda bulamazsanız ictihad edin buyuruyor ve sahabe ictihatlarına kabul gözüyle bakın diyor bu gün islam üzerinde oynanan milyonlarca oyun var zaten rasul ümmetim 73 fırkaya ayrılacak biri sadece cennete gidecek ehli-sünnet olanlar diye boşuna demiyor peygamber gerçeğini ortadan kaldırarak islamı dağıtmaya ve direk kuran hükümdür deyip aşılamaya çalışıyorlar bir eve direk elektrik santralinden enerji çekerseniz yerlebir edersiniz herkezin kaldırabileceği, idrak edebileceği bir ilim ve feyz vardır siz direk kuran diyerek ilk okul çocuğuna üniverisite kitabı sunmak gibi alt yapısı olsun olmasın direk göz ardı ederek bak yazmıyosa sana kalmış kendine göre yorumla diyorsunuz. Ve bu İslam ı benimsedini söyleyen bir insan için pekte hayırlı değildir.
25 Jun 2007 2:49 pm eSelamın Aleyküm Bu konuda yazılanları takip ediyorum Selami kardeşimizin dediklerine aynen katılıyorum islam dinini diğer dinlerden ayıran en temel özellikler neler bi sayabilirmisiniz sn: aliaksoy. Biz eğer Allah dostlarına sizin deyişinizle yok saysaydık kitabımız olan Kuran’kerim i bu günlere bozulmadan hangi mümin taşıyacaktı. Hangimiz gerçek bilgilere ulaşabilecektik Eğer evliyalar olmasaydı doğru bilgiyi nereden alacaktık. Selaminin dediği gibi herşey bi ahlak kuralı içersinde camide ayağınızı 1 metre açarak namaz kılmanız ne kadar doğru olur ?(şınav çekerek). Eğer herkes bak yazmıyor anlamadım kendi bildiğini yap deseydi sizin dediğiniz gibi herkes kendi bildiğini okusaydı yapsaydı kimin doğru yaptığı nereden anlaşılacaktı Hristiyanlıkdan veya diğer dinlerden farkımız ne olacaktı ? İslam dinini zorlaştıran evliyalar,allah dostları değil dini kapalı laflar üstünde kötüleyenlerdir bir çocuk buradaki yazıları okuyup yanlıs bilgi sahibi olabilir ve ömrü hayatı boyunca yanlıs yapabilir bunun vebalini birileri ödeyecek nasıl ödeyecekler bir düşünsünler…
25 Jun 2007 3:34 pm eSelam Selami ve Şaban,
Selami kardeşim, sen kastettiğimiz mezheplerin hangi mezhepler olduğunu ve bunların Peygamberimiz zamanında bulunmadığını çok iyi bilirsin. Namaz’ın çok öncelerden beri kılınmakta olduğunu da unutma. Bu konuyu biraz araştır.
Şaban kardeşim,
Dilersen yazdığın mesajı silebilirim. Neden ? Yazını tekrar tekrar oku. Sana, bir mümine yakışmayacak bir yazı…
“Bu Kuran’ı biz indirdik biz. O’nu korumak ta bize ait”
Evliyalara, sana bana değil…
Hidayet te ancak Allah’tandır. Öyle olduğu için her namazda Fatiha okursun ve yanlız Allah’tan umarsın.
“Şu sağırlara, şu körlere sen mi hidayet edeceksin ?”
Allah bu sözü kime söylüyor biliyor musun ? Peygambere…
Evliya, ahmet, mehmet kim abicim ?
İslam içinde ahlak abidesi olmuş güzel insanlara saygı duymak, onları Allah rızası için sevmek başka, onları hidayet vericiler olarak görmek başka…
Dikkatlice yaz…
Allah’a emanet ol.
25 Jun 2007 3:55 pm eSn : Ali aksoy Dediklerimi ya anlamadınız ya bi kızgınlıkla yazdınız yada anlamak istemediniz bence ben değil siz okuyun tekrardan Kuran’ı korumak tabiki müminlere müslümanlara bizlere ait fakat anlamadığınız nokta sahabeler olmasaydı şimdiki zamanımıza kadar nasıl değiştirlmeden gelecekti. Onların söyledikleri kuranda yazanlardan farklı birşey değil zaten . Müslüman olan herkesi allah rızası için severim neden ben onu seviyorum çünki müslüman Müslümanı severim çünki Yüce Yaradana inanıyor (”Yaratılanı severim yaratandan ötürü”) Siz beni anlamadınız yada yanlış anladınız . Bu arada okudum yazdığımı terkrardan bence siz birkez daha okuyun ben evliyalardan başka koruyucu yok veya kuran sadece evliyalar a indi demedim
25 Jun 2007 8:16 pm eŞaban kardeşim,
Sen ciddi misin ?
Bir kişiye Allah’ın apaçık ayetleriyle öğüt veriliyor.
Seni ikaz ettim. Ne ile ? Apaçık ve tefsire lüzum göstermeyen iki ayetle.
Kuran’ın korunması kimseye kalmamıştır. Allah bunu bizzat taahhüt etmiştir.
En azından deki, kimisi buna vesile olmuş olabilir. Nihayet Kuran Allah’ın koruması altındadır.
Onun korunması için adı ve sıfatı her ne olursa olsun hiç kimsenin yardımına ihtiyaç yoktur.
Selam ile…
25 Jun 2007 8:23 pm eAli abicim Allah kolaylık versşn, işin zor…
“Şaban demişki: Kuran’ı korumak tabiki müminlere müslümanlara bizlere ait………”
Şaban bey, Ali bey’in sunduğu ayeti kerimedir. Kur’an-ı Kerim’i korumak Allah’a aittir. Zikrin koruyucusu Allah’tır. Mümine ya da cavura değil…
Okumak yetmez, anlamalıyız da..
Saygılar..
25 Jun 2007 11:39 pm eselamin aleyküm Ali bey ben Almanyadan bir gönüldas, inan benim kafam iyice bi karsiti yazilari okuduktan sonra bizde haram olan baska bir mezhepte nasil helal olur anlamadim, ya haramdir ya helal, sunu bilyiorumki kuranda ne yaziliysa ben ona inanairim, saygilar
26 Jun 2007 6:54 am eKonuyu anlatılmak istenenden çıkardınız nasıl yaptınız bilmiyorum ama çarptırdınız ilk başta evliyalar ı tanımıyoruz dediniz sonra kuran sadece evliyalara inmedi dediniz (ben öyle birşey demedim) anlaşamıyoruz bu konuda ne diyeyim Allah herkese(sana bana ona ) akıl fikir ihsan eylesin imanlı ölmeyi nasip eylesin inşallah bunuda çarptırmazsınız
26 Jun 2007 8:17 am eSelam Hilal,
Allah ilmini arttırsın.
Bak kafan hiç karışmamış. Dosdoğru bir rehber edinmiş.
Allah yolundan ayırmsın. Dosdoğru yol hangisi ise bizi onda muvaffak kılsın.
Selam ve dua ile…
26 Jun 2007 9:45 pm eSelam Ali bey , önce sunu söylemek istiyorum benim türkcem pek iyi degil eyer hata kusur olur ise af ola, sizinle gercekten gurur duyuyorum siz bana göre tam bir TÜRK yigidisiniz etrafa ilim irfan kültür saciyorsunuz, ben sizi kuzenim sayesinde varliginizdan haberdar oldum, kuzenim anlatiklarina göre siz uni hayatinizdan kitablariniz alip uni ders görüp sonra kosusturmaca halinde kendi konserlerinize yetisirmisiniz, (kuzenim daha güzel anlatmisti) nedemek istedimi insallah anlamissinizdir ve ben inanin cok etkilenmistim, insanda bukadarmi azim olur, sizi övmüyorum bunlar samimi duygularim, keske her ülkücü sizin gibi olsa, Anne ve babanizi kutlamak gerekir Allah razi olsun onlardan , Saygilarimla
29 Jun 2007 10:50 am eEnam
(150) Şunu da söyle: “Allah şunu haram etmiştir diye tanıklık edip duran şahitlerinizi getirin.” Eğer tanıklık ederlerse sakın onlarla birlikte tanıklık etme! Ayetlerimizi yalanlayanlarla âhirete inanmayanların keyifleri ardınca gitme! Onlar, kendi Rablerine başkalarını denk tutuyorlar.