<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Mezheplerimiz yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 19:20:01 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>admin tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-16815</link>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 21:32:54 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-16815</guid>
		<description>Selam,

Kronolojik olarak şöyle diyebiliriz. 

Hz. Peygamberin hicretinden 220 - 250 sene sonra hadislerin ciddi tedvin dönemi başlıyor. Sonra da mezhepleşmeler... 

Fakat kehribar kardeşim, acı olan şu ki, uydurmanın ne zaman uydurulduğunu bilebilmek zor. Çünkü adı üstünde, uydurma... Her zaman uydurabilirsin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selam,</p>
<p>Kronolojik olarak şöyle diyebiliriz. </p>
<p>Hz. Peygamberin hicretinden 220 &#8211; 250 sene sonra hadislerin ciddi tedvin dönemi başlıyor. Sonra da mezhepleşmeler&#8230; </p>
<p>Fakat kehribar kardeşim, acı olan şu ki, uydurmanın ne zaman uydurulduğunu bilebilmek zor. Çünkü adı üstünde, uydurma&#8230; Her zaman uydurabilirsin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>kehribar tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-16776</link>
		<dc:creator>kehribar</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2010 10:09:44 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-16776</guid>
		<description>yazinizda &quot;Mezheplere halkı inandırmak isteyenler, kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler uydurmuşlardır&quot; bu sözü biraz aciklarmisiniz, hadis mi mezhepten oncedir, mezhep mi hadisten yani Rasulullahin sûnnetinden....</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>yazinizda &#8220;Mezheplere halkı inandırmak isteyenler, kendi mezhep imamlarını öven, diğer mezhep imamlarını yeren hadisler uydurmuşlardır&#8221; bu sözü biraz aciklarmisiniz, hadis mi mezhepten oncedir, mezhep mi hadisten yani Rasulullahin sûnnetinden&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-16122</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 19:21:01 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-16122</guid>
		<description>sayın oğuz başgöze
okuduklarımırabbime şükür iyi anlamaktayım.yazdıklarımıda bilerek yazmaktayım...evet yine söylüyorum İMAMI AZAM İLE İLGİLİ SÖYLEMLERİNİZ SAPIK MEZHEPLERDEN İLERİ GELİYOR...N İÇİN ÖYLE DİYE SORACAKSINIZSİZİNLE HEMEN HEMEN AYNI KAYNAKLARI DELİL GETİRİYORUZ AYNI SÖZLERİ SÖYLÜYORUZ DELİLLERDE DİYECEKSİNİZ...EVET AYNI KAYNAKLARI KULLANIYORUZ HEMEN HEMEN BAZILARI SAHİH DEĞİL SİZİNKİLERİN ANCAK İŞA
RETLEİ YANLIŞ BİR İŞTE SONUCA BAKILIR İYİ ŞEYLERİ KULLANIP KÖTÜ İŞ YAAN ÇOK...BIÇAKLA EKMEK KESENDE VAR ADAM KESENDE SİZ SİZCE HANGİSİNİ YAPIYORSUNUZ?
SİZ BİZİM DELİLLERİMİZİ KÖTÜYE KULLANIYORSUNUZ TIPKI SAPIK MEZHEPLERİN YAHUDİLERİN İTİKADI BOZUK ALİMLERİN(!)CAHİLLERİN YAPTIĞI GİBİ...ONUN İÇİN SAPIK MEZHEPLERİN YOLINDASINIZ BOŞUBOŞUNA DEMOGOJİ YAPMAYIN...ONLARDA BU KAYNAKLARI KÖTÜYE KULLANIYORLAR...SİZE İMAMI AZAMLA İLGİLİ TARİHÇİLERİN VE İTİKADI BOZULMAMIŞ ALİMLERİN SÖZLERİ BEYAN ETTİM....ALLAH AŞKINA ŞU KADAR İNSAN EBU HANİFE HZ LERİNİ TANIYAMAMIŞTA SİZLER Mİ TANIDINIZ MİLYONLARCA KİŞİ ONUN MEZHEBİNDE HİÇ KİMSENİN AKLINA MI GELMİYOR HAŞA EBU HANİFE HZ MÜNAFIK OLDUĞU BUNU SİZE KİM AKTARDI KİM SÖYLEDİ KAYNAĞININZ KİMLER BAKIN KİTAP SORMUYORUM KİŞİ İSİMLER....
BİRDE BEN ŞURAYI ANLATAMADIM VEYA SİZ ANLAMAK İSTEMİYORSUNUZ.DAHA ÖNCEKİ YAZILARIMDA DA SÖYLEMİŞTİMİMAMI AZAM ÇOK VEYA AZ HADİS RİVAYET ETMİŞ OLABİLİR ALLAH EN İYİ BİLENDİR.FAKAT ONUN DİYELİM Kİ AZ RİVAYETTE BULUNMASI HADİSİ KABUL ETMEDİĞİ ANLAMINA MI GELİR?İMAMI AZAM EĞER BÖYLE YAPMIŞSA BU KENDİ İNSİYATİFİNDEDİR İSTER YAPAR İSTER YAPMAZ BİZ KİMSEYİ SORGULAYAMAYIZ TERCİHLERİNDEN DOLAYI...KALDI Kİ İMAMI AZAM MÜÇTEHİTTİR VE BİR MÜÇTEHİTİNDE KURANI KERİMİ VE HADİSLERİ ÇOK İYİ BİLMESİ GEREKİR YANİ SENİN BENİM GİBİLERİN İLMİYLE OLMAZ.MÜÇTEHİTİN HADİSİ TAHLİL ETMESİ LAZIM KENDİSİDE KURANIN YANINDA HADİSLERLE HAREKET ETTİĞİ İÇİN MÜÇTEHİT OLMUŞTUR.YANİ İLLA RİVAYET ETMESİ ŞART DEĞİLDİR YALNIZ HADİSLERRİ İYİ BİLMESİ ŞARTTIRRİVAYET FAZLA ETMEMİŞTİR BELKİ AMA HADİSLERİ İYİ BİLİP SÜNNETLERE UYGUN YAŞIYORDU VESSELAM...İNSAN ÖĞRETMEN OLMAK İSTERDE BÖLÜMÜNÜ SEÇER İSTER TARİHÇİ OLUR İSTER FİZİKÇİ İSTER KİMYACI BU HERKESİN KENDİ İSTEĞİNE KALMIŞTIR....
YANİ İMAMI AZAMLA İLGİLİ SÖYLEDİĞİNİZ ÇOĞU DÜŞÜNCELER İMKANSIZDIR KENDİSİ HADİS SÜNNET DÜŞMANI DEĞİL RİVAYETİ AZ DA OLSA ÇOK TA OLSA FARKETMEZ EN İYİ YAŞAYANLARDANDIR


SELAMETLE...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>sayın oğuz başgöze<br />
okuduklarımırabbime şükür iyi anlamaktayım.yazdıklarımıda bilerek yazmaktayım&#8230;evet yine söylüyorum İMAMI AZAM İLE İLGİLİ SÖYLEMLERİNİZ SAPIK MEZHEPLERDEN İLERİ GELİYOR&#8230;N İÇİN ÖYLE DİYE SORACAKSINIZSİZİNLE HEMEN HEMEN AYNI KAYNAKLARI DELİL GETİRİYORUZ AYNI SÖZLERİ SÖYLÜYORUZ DELİLLERDE DİYECEKSİNİZ&#8230;EVET AYNI KAYNAKLARI KULLANIYORUZ HEMEN HEMEN BAZILARI SAHİH DEĞİL SİZİNKİLERİN ANCAK İŞA<br />
RETLEİ YANLIŞ BİR İŞTE SONUCA BAKILIR İYİ ŞEYLERİ KULLANIP KÖTÜ İŞ YAAN ÇOK&#8230;BIÇAKLA EKMEK KESENDE VAR ADAM KESENDE SİZ SİZCE HANGİSİNİ YAPIYORSUNUZ?<br />
SİZ BİZİM DELİLLERİMİZİ KÖTÜYE KULLANIYORSUNUZ TIPKI SAPIK MEZHEPLERİN YAHUDİLERİN İTİKADI BOZUK ALİMLERİN(!)CAHİLLERİN YAPTIĞI GİBİ&#8230;ONUN İÇİN SAPIK MEZHEPLERİN YOLINDASINIZ BOŞUBOŞUNA DEMOGOJİ YAPMAYIN&#8230;ONLARDA BU KAYNAKLARI KÖTÜYE KULLANIYORLAR&#8230;SİZE İMAMI AZAMLA İLGİLİ TARİHÇİLERİN VE İTİKADI BOZULMAMIŞ ALİMLERİN SÖZLERİ BEYAN ETTİM&#8230;.ALLAH AŞKINA ŞU KADAR İNSAN EBU HANİFE HZ LERİNİ TANIYAMAMIŞTA SİZLER Mİ TANIDINIZ MİLYONLARCA KİŞİ ONUN MEZHEBİNDE HİÇ KİMSENİN AKLINA MI GELMİYOR HAŞA EBU HANİFE HZ MÜNAFIK OLDUĞU BUNU SİZE KİM AKTARDI KİM SÖYLEDİ KAYNAĞININZ KİMLER BAKIN KİTAP SORMUYORUM KİŞİ İSİMLER&#8230;.<br />
BİRDE BEN ŞURAYI ANLATAMADIM VEYA SİZ ANLAMAK İSTEMİYORSUNUZ.DAHA ÖNCEKİ YAZILARIMDA DA SÖYLEMİŞTİMİMAMI AZAM ÇOK VEYA AZ HADİS RİVAYET ETMİŞ OLABİLİR ALLAH EN İYİ BİLENDİR.FAKAT ONUN DİYELİM Kİ AZ RİVAYETTE BULUNMASI HADİSİ KABUL ETMEDİĞİ ANLAMINA MI GELİR?İMAMI AZAM EĞER BÖYLE YAPMIŞSA BU KENDİ İNSİYATİFİNDEDİR İSTER YAPAR İSTER YAPMAZ BİZ KİMSEYİ SORGULAYAMAYIZ TERCİHLERİNDEN DOLAYI&#8230;KALDI Kİ İMAMI AZAM MÜÇTEHİTTİR VE BİR MÜÇTEHİTİNDE KURANI KERİMİ VE HADİSLERİ ÇOK İYİ BİLMESİ GEREKİR YANİ SENİN BENİM GİBİLERİN İLMİYLE OLMAZ.MÜÇTEHİTİN HADİSİ TAHLİL ETMESİ LAZIM KENDİSİDE KURANIN YANINDA HADİSLERLE HAREKET ETTİĞİ İÇİN MÜÇTEHİT OLMUŞTUR.YANİ İLLA RİVAYET ETMESİ ŞART DEĞİLDİR YALNIZ HADİSLERRİ İYİ BİLMESİ ŞARTTIRRİVAYET FAZLA ETMEMİŞTİR BELKİ AMA HADİSLERİ İYİ BİLİP SÜNNETLERE UYGUN YAŞIYORDU VESSELAM&#8230;İNSAN ÖĞRETMEN OLMAK İSTERDE BÖLÜMÜNÜ SEÇER İSTER TARİHÇİ OLUR İSTER FİZİKÇİ İSTER KİMYACI BU HERKESİN KENDİ İSTEĞİNE KALMIŞTIR&#8230;.<br />
YANİ İMAMI AZAMLA İLGİLİ SÖYLEDİĞİNİZ ÇOĞU DÜŞÜNCELER İMKANSIZDIR KENDİSİ HADİS SÜNNET DÜŞMANI DEĞİL RİVAYETİ AZ DA OLSA ÇOK TA OLSA FARKETMEZ EN İYİ YAŞAYANLARDANDIR</p>
<p>SELAMETLE&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Oğuz Başgöze tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-16003</link>
		<dc:creator>Oğuz Başgöze</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 16:30:12 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-16003</guid>
		<description>Sayın Abdülhalik


Üzerinde münazara ettiğimiz konuya tam vakıf olmadığınızı üzülerek ifade etmek zorundayım. Herhangi bir konuda görüş beyan etmeden önce, o konuda ifade edilen düşüncenin ana temasını anlamaya çalışmak, o konu hakkında araştırma yapmak, sorgulamak, objektif bir bakış açısına sahip olmak gibi eylemler  hem düşünceleri kısır döngülerden soyutlayarak zenginleştireceğine, hem de fikir teatilerini ve münazaraları daha anlamlı ve daha düzeyli kılacağına inanıyorum. 


23 Ekim 2009 tarihinde yaptığınız yorumda; “ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin aslı kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” şeklinde,


27 Ocak 2010 tarihli yorumunuzda da; “benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir gerçi sizden başka herkes yanlış imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç dış nedenlerden dolayı ebu hanifeyi kötülemiş ve yalanlamışlardır lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz”  şeklinde bir beyanda bulunmaktasınız. 


Ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği -Ebubekir Sifil’e ait olan-   yazınızda(!),  Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunan Ehli Sünnet alimleri ile ilgili deliller yer almaktadır.  Bu durumda Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunanların  Ehli Sünnet alimleri olduğunu gerçeğini  ve bu konuda ileri sürülen delilleri kabul etmektesiniz. Önceki yorumunuzda ise “İmama Azam’a yapılan iftiralarla ilgili olarak verdiğim delillerinin asli kaynağının sapık mezheplerden ileri geldiğini”  ifade ederek kabullenmediğiniz halde, bir sonraki yorumunuzda kabullenmeniz söylemleriniz arasındaki çelişkiyi gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır.   


Sizin alıntı yaptığınız yazıya ilaveten, Ebu Hanife’ye karşı  ağır itham ve iftiralarda bulunan  Ehli Sünnet alimlerini “Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinden alıntılayarak liste halinde vermemin nedeni; sizin yorumlarınızı iyi okumamış olmam değil, bu eserin alıntı yaptığınız yazıdan hem içerik olarak daha zengin, daha ayrıntılı ve anlaşılır olması, hem de Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın  ilmi kariyerinin daha üst düzeyde olmasıdır. 


Yukarıda da ifade ettiğim gibi, -önceden kabul etmemenize karşın, daha sonra-  Ebu Hanife’nin, Ehli Sünnet alimleri tarafından ağır ithamlara ve iftiralara maruz kaldığı gerçeğini kabullendiğinizi biliyorum. Ayrıca bunu kabul edip  etmemeniz de o kadar önem arz eden bir husus değildir. Benim asıl vurgulamak istediğim husus; alıntı yaptığınız yazıda yer alan “EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN (İCMA&#039;SI) TAM  BİR FİKİR BİRLİĞİ İÇİNDE  OLDUKLARI” gerçeğini görmemezlikten gelmenizdir.


Bildiğiniz üzere  Ehl-i Sünnet İslâmlığında  Kuran, Sünnet, İcma&#039; ve Kıyas olmak üzere dört delil (Edille-i Erbaa) vardır. 

Bu dört delillerden birisi de İcma’dır.
İcma (fıkıh usulünde); Hz. Peygamber&#039;in vefatından sonra herhangi bir dönemde yaşayan bütün müçtehitlerin, dinî bir meselenin hükmü hakkında fikir birliği etmeleridir. 


Ehli Sünnet kaynaklarında yer alan bilgilere göre; icma&#039;nın gerçekleşmesi için, o devirde yaşayan bütün müçtehitlerin o husus hakkında fikir birliği etmiş olmaları gerekmektedir. Bu müçtehitlerden biri dahi muhalefet edecek olursa icma gerçekleşmez. Müçtehitlerin üzerinde fikir birliğine ettikleri husus şer&#039;i bir hüküm haline gelmektedir. İcma’ edilen hususta hata ihtimali yoktur. İcma gerçekleştikten sonra ona muhalefet edilmez, muhalefet etmek büyük bir hatadır. 


Onuncu asırda yaşamış olan  Ehli sünnet alimlerinden İbn Adiyy olarak tanınan Ebu Ahmed Abdullah bin Adi bin Abdullah el-Cürcanî (891-976),  &quot;el-Kâmil&quot;  adlı eserinde &quot;Ebû Hanîfe&#039;nin aleyhinde bulunmanın, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus olduğunu” açıkça beyan etmektedir. İbn Adiyy bu görüşüne delil olarak ta;  Basra&#039;nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’nin, Kûfe&#039;nin imamı es-Sevrî&#039;nin, Hicaz&#039;ın imamı Mâlik’in, Mısır&#039;ın imamı el-Leys b. Sa&#039;d’ın, Şam&#039;ın imamı el-Evzâî’nin ve Horasan&#039;ın imamı Abdullah b. el-Mübârek&#039;in  Ebû Hanîfe&#039;nin aleyhinde olmalarını göstermektedir. 


Yani, sizin daha iyi anlayacağınız bir şekilde ifade etmek gerekirse; Ehli Sünnet alimleri Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunma hususunda tam bir fikir birliği içerisindedirler. Bütün Ehli Sünnet mensupları, alimlerinin bu husustaki icma’sına muhalefet edemezler. Dolayısıyla bu icma doğrultusunda Ebu Hanife’nin leyhinde değil,  aleyhinde bulunmakla yükümlüdürler. Aksi halde icma’ya muhalefet ederek, büyük bir hataya düşmekten kurtulamazlar.


Zaten Ehli Sünnet alimlerinin  çoğunluğu da Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşarak mevcut olan icma’ya uygun olan bir tavır sergilemişlerdir.  


Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşanlar;

1. Cafer es-Sadık, 

2. Evzaî,

3. Süfyan es-Sevri,

4. Malik b. Enes, 

5. Abdullah b. Mübarek,

6. eş-Şafi’î,

7. Ebî Şeybe,

8. Ahmed b. Hanbel,

9. Buhari, 

10. Müslim, 

11. İbn Kuteybe,       
                                                                                                 
12. Nesai,
                                                                                                                                                    13. Ukaylî,
 
14. İbn Hibban,
 
15. İbn Adiyy,

16. Darekutnî,
 
17. Ebu Nuaym el-Isfahanî, 

18. Hadis müellifi Beyhakî,
 
19. Hatib Bağdadî, 

20. Cüveynî, 

21. Gazalî, 

22. İbnu’l-Cevzî,

23. Fahreddin Razî.
 
Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.


Ebû Hanîfe&#039;nin leyhinde konuşanlar; 
 
1. Mekkî b. İbrahim,  	    
                                                                                                                                                      2. Yezîd b. Harun,

3. Abdullah b. el-Mübârek(?),

4. Süfyân es-Sevrî(?),

5. Süfyân b. Uyeyne,

6. İbn Cüreyc,

7. eş-Şâfi&#039;î(?),

8. Vekî&#039; b. el-Cerrâh,

9. Yahya b. Sa&#039;îd el-Kattân,

10. Yahya b. Ma&#039;în.

Kaynak: Alıntı yapmış olduğunuz yazı.


Ayrıca tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde İmamı Âzam’ın Ebu Hanefi’nin  ölüm haberi üzerine Ehli Sünnet mensubu olan bazı kimselerin “Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”  şeklinde dua ettiklerini nakletmektedir. 


Sonuç olarak; Ebû Hanîfe&#039;nin aleyhinde konuşan Ehli Sünnet alimleri, leyhinde konuşanlardan daha çoktur.  Zaten aksi bir durumun olması  söz konusu değildir. Çünkü EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA  EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN  İCMA’SI VARDIR. 


“Gelelim “17 hadis meselesine”
     	                                                                                                                            Alıntıladığınız yazının yazarı; “bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan  biri de Yaşar Nuri Öztürk” olduğunu beyan etmesine rağmen,  nedense diğerlerinden bahsetmemektedir!  Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğu hususu, Y. Nuri Öztürk’ün “Kur’an’daki İslam” adlı kitabının haricinde, Hayrettin Karaman’ın  “İslam Hukuk Tarihi” adlı kitabında da yer almaktadır.


“İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısı 17 veya 50 civarındadır. (İbn Haldûn, Mukaddime, s. 388)” Bkz: H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.


Ebubekir Sifil, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 2” adlı kitabının  95nci sayfasında &quot;Ebu Hanife’nin, sahih hadis sayısının 17 olduğunu söylediğine dair  bir kaynak da mevcut değildir” şeklinde bir ifade kullanmasına karşın, hemen akabinde “Bu ifadenin İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinden rivayet edildiğini” beyan ederek, dip notta  “[26] İbn-i Haldun - Mukaddime s:444” şeklinde,  İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini  kaynak olarak göstermiştir. 


Zaten gerek Y. Nuri Öztürk, (Kur‘an‘daki İslam, s. 361), gerekse Hayrettin Karaman (İslam Hukuk Tarihi, s. 178) kitaplarında “İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğunu” beyan ederken; onlarda  İbn Haldûn’un Mukaddime (s. 388) adlı eserini kaynak olarak göstermişlerdir. 


Selametle.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Abdülhalik</p>
<p>Üzerinde münazara ettiğimiz konuya tam vakıf olmadığınızı üzülerek ifade etmek zorundayım. Herhangi bir konuda görüş beyan etmeden önce, o konuda ifade edilen düşüncenin ana temasını anlamaya çalışmak, o konu hakkında araştırma yapmak, sorgulamak, objektif bir bakış açısına sahip olmak gibi eylemler  hem düşünceleri kısır döngülerden soyutlayarak zenginleştireceğine, hem de fikir teatilerini ve münazaraları daha anlamlı ve daha düzeyli kılacağına inanıyorum. </p>
<p>23 Ekim 2009 tarihinde yaptığınız yorumda; “ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin aslı kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” şeklinde,</p>
<p>27 Ocak 2010 tarihli yorumunuzda da; “benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir gerçi sizden başka herkes yanlış imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç dış nedenlerden dolayı ebu hanifeyi kötülemiş ve yalanlamışlardır lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz”  şeklinde bir beyanda bulunmaktasınız. </p>
<p>Ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği -Ebubekir Sifil’e ait olan-   yazınızda(!),  Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunan Ehli Sünnet alimleri ile ilgili deliller yer almaktadır.  Bu durumda Ebu Hanife’ye karşı ağır itham ve iftiralarda bulunanların  Ehli Sünnet alimleri olduğunu gerçeğini  ve bu konuda ileri sürülen delilleri kabul etmektesiniz. Önceki yorumunuzda ise “İmama Azam’a yapılan iftiralarla ilgili olarak verdiğim delillerinin asli kaynağının sapık mezheplerden ileri geldiğini”  ifade ederek kabullenmediğiniz halde, bir sonraki yorumunuzda kabullenmeniz söylemleriniz arasındaki çelişkiyi gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır.   </p>
<p>Sizin alıntı yaptığınız yazıya ilaveten, Ebu Hanife’ye karşı  ağır itham ve iftiralarda bulunan  Ehli Sünnet alimlerini “Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinden alıntılayarak liste halinde vermemin nedeni; sizin yorumlarınızı iyi okumamış olmam değil, bu eserin alıntı yaptığınız yazıdan hem içerik olarak daha zengin, daha ayrıntılı ve anlaşılır olması, hem de Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın  ilmi kariyerinin daha üst düzeyde olmasıdır. </p>
<p>Yukarıda da ifade ettiğim gibi, -önceden kabul etmemenize karşın, daha sonra-  Ebu Hanife’nin, Ehli Sünnet alimleri tarafından ağır ithamlara ve iftiralara maruz kaldığı gerçeğini kabullendiğinizi biliyorum. Ayrıca bunu kabul edip  etmemeniz de o kadar önem arz eden bir husus değildir. Benim asıl vurgulamak istediğim husus; alıntı yaptığınız yazıda yer alan “EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN (İCMA&#8217;SI) TAM  BİR FİKİR BİRLİĞİ İÇİNDE  OLDUKLARI” gerçeğini görmemezlikten gelmenizdir.</p>
<p>Bildiğiniz üzere  Ehl-i Sünnet İslâmlığında  Kuran, Sünnet, İcma&#8217; ve Kıyas olmak üzere dört delil (Edille-i Erbaa) vardır. </p>
<p>Bu dört delillerden birisi de İcma’dır.<br />
İcma (fıkıh usulünde); Hz. Peygamber&#8217;in vefatından sonra herhangi bir dönemde yaşayan bütün müçtehitlerin, dinî bir meselenin hükmü hakkında fikir birliği etmeleridir. </p>
<p>Ehli Sünnet kaynaklarında yer alan bilgilere göre; icma&#8217;nın gerçekleşmesi için, o devirde yaşayan bütün müçtehitlerin o husus hakkında fikir birliği etmiş olmaları gerekmektedir. Bu müçtehitlerden biri dahi muhalefet edecek olursa icma gerçekleşmez. Müçtehitlerin üzerinde fikir birliğine ettikleri husus şer&#8217;i bir hüküm haline gelmektedir. İcma’ edilen hususta hata ihtimali yoktur. İcma gerçekleştikten sonra ona muhalefet edilmez, muhalefet etmek büyük bir hatadır. </p>
<p>Onuncu asırda yaşamış olan  Ehli sünnet alimlerinden İbn Adiyy olarak tanınan Ebu Ahmed Abdullah bin Adi bin Abdullah el-Cürcanî (891-976),  &#8220;el-Kâmil&#8221;  adlı eserinde &#8220;Ebû Hanîfe&#8217;nin aleyhinde bulunmanın, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus olduğunu” açıkça beyan etmektedir. İbn Adiyy bu görüşüne delil olarak ta;  Basra&#8217;nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’nin, Kûfe&#8217;nin imamı es-Sevrî&#8217;nin, Hicaz&#8217;ın imamı Mâlik’in, Mısır&#8217;ın imamı el-Leys b. Sa&#8217;d’ın, Şam&#8217;ın imamı el-Evzâî’nin ve Horasan&#8217;ın imamı Abdullah b. el-Mübârek&#8217;in  Ebû Hanîfe&#8217;nin aleyhinde olmalarını göstermektedir. </p>
<p>Yani, sizin daha iyi anlayacağınız bir şekilde ifade etmek gerekirse; Ehli Sünnet alimleri Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunma hususunda tam bir fikir birliği içerisindedirler. Bütün Ehli Sünnet mensupları, alimlerinin bu husustaki icma’sına muhalefet edemezler. Dolayısıyla bu icma doğrultusunda Ebu Hanife’nin leyhinde değil,  aleyhinde bulunmakla yükümlüdürler. Aksi halde icma’ya muhalefet ederek, büyük bir hataya düşmekten kurtulamazlar.</p>
<p>Zaten Ehli Sünnet alimlerinin  çoğunluğu da Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşarak mevcut olan icma’ya uygun olan bir tavır sergilemişlerdir.  </p>
<p>Ebu Hanife’nin aleyhinde konuşanlar;</p>
<p>1. Cafer es-Sadık, </p>
<p>2. Evzaî,</p>
<p>3. Süfyan es-Sevri,</p>
<p>4. Malik b. Enes, </p>
<p>5. Abdullah b. Mübarek,</p>
<p>6. eş-Şafi’î,</p>
<p>7. Ebî Şeybe,</p>
<p>8. Ahmed b. Hanbel,</p>
<p>9. Buhari, </p>
<p>10. Müslim, </p>
<p>11. İbn Kuteybe,       </p>
<p>12. Nesai,<br />
                                                                                                                                                    13. Ukaylî,</p>
<p>14. İbn Hibban,</p>
<p>15. İbn Adiyy,</p>
<p>16. Darekutnî,</p>
<p>17. Ebu Nuaym el-Isfahanî, </p>
<p>18. Hadis müellifi Beyhakî,</p>
<p>19. Hatib Bağdadî, </p>
<p>20. Cüveynî, </p>
<p>21. Gazalî, </p>
<p>22. İbnu’l-Cevzî,</p>
<p>23. Fahreddin Razî.</p>
<p>Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.</p>
<p>Ebû Hanîfe&#8217;nin leyhinde konuşanlar; </p>
<p>1. Mekkî b. İbrahim,<br />
                                                                                                                                                      2. Yezîd b. Harun,</p>
<p>3. Abdullah b. el-Mübârek(?),</p>
<p>4. Süfyân es-Sevrî(?),</p>
<p>5. Süfyân b. Uyeyne,</p>
<p>6. İbn Cüreyc,</p>
<p>7. eş-Şâfi&#8217;î(?),</p>
<p>8. Vekî&#8217; b. el-Cerrâh,</p>
<p>9. Yahya b. Sa&#8217;îd el-Kattân,</p>
<p>10. Yahya b. Ma&#8217;în.</p>
<p>Kaynak: Alıntı yapmış olduğunuz yazı.</p>
<p>Ayrıca tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde İmamı Âzam’ın Ebu Hanefi’nin  ölüm haberi üzerine Ehli Sünnet mensubu olan bazı kimselerin “Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”  şeklinde dua ettiklerini nakletmektedir. </p>
<p>Sonuç olarak; Ebû Hanîfe&#8217;nin aleyhinde konuşan Ehli Sünnet alimleri, leyhinde konuşanlardan daha çoktur.  Zaten aksi bir durumun olması  söz konusu değildir. Çünkü EBU HANİFE’NİN ALEYHİNDE BULUNMA HUSUSUNDA  EHLİ SÜNNET ALİMLERİNİN  İCMA’SI VARDIR. </p>
<p>“Gelelim “17 hadis meselesine”<br />
     	                                                                                                                            Alıntıladığınız yazının yazarı; “bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan  biri de Yaşar Nuri Öztürk” olduğunu beyan etmesine rağmen,  nedense diğerlerinden bahsetmemektedir!  Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğu hususu, Y. Nuri Öztürk’ün “Kur’an’daki İslam” adlı kitabının haricinde, Hayrettin Karaman’ın  “İslam Hukuk Tarihi” adlı kitabında da yer almaktadır.</p>
<p>“İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısı 17 veya 50 civarındadır. (İbn Haldûn, Mukaddime, s. 388)” Bkz: H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.</p>
<p>Ebubekir Sifil, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 2” adlı kitabının  95nci sayfasında &#8220;Ebu Hanife’nin, sahih hadis sayısının 17 olduğunu söylediğine dair  bir kaynak da mevcut değildir” şeklinde bir ifade kullanmasına karşın, hemen akabinde “Bu ifadenin İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinden rivayet edildiğini” beyan ederek, dip notta  “[26] İbn-i Haldun &#8211; Mukaddime s:444” şeklinde,  İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini  kaynak olarak göstermiştir. </p>
<p>Zaten gerek Y. Nuri Öztürk, (Kur‘an‘daki İslam, s. 361), gerekse Hayrettin Karaman (İslam Hukuk Tarihi, s. 178) kitaplarında “İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısının 17 olduğunu” beyan ederken; onlarda  İbn Haldûn’un Mukaddime (s. 388) adlı eserini kaynak olarak göstermişlerdir. </p>
<p>Selametle.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15963</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 13:02:10 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15963</guid>
		<description>sayın oğuz başgöze
benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir 
gerçi sizden başka herkes yanlış
imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç  dış nedenlerden dolayı ebu hanifeti kötülemiş ve yalanlamışlardır   lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz





Türkiye`de ve İslam coğrafyasının birçok yerinde İslam tarihi

boyunca İmam-ı Azam(r.a)`e atılan bu iftira çok yaygındır. Lehte ve aleyhte

birçok eserler yazılmış, makaleler neşredilmiştir.(1)
   Konumuza girmeden önce İmam-ı Azam(r.a)`e yapılan itirazları ele almamız isabetli 

olacaktır.
   Muhaddislerden Abdullah bin el-mübarek(r.a)`in &quot;Ebu Hanife hadiste yetim idi&quot;(2) dediği

nakledilir. Halbuki bu ifade tenkid olabileceği gibi, övgü manasına da gelir. Çünkü arapçada

yetim kelimesi babası ölmüş kimse anlamına geldiği gibi, tek ve benzersiz manasına da gelir.

(3) Ebu Hanife (r.a)`i  Abdullah bin el-mübarek (r.a)`in yaşadığı zamanda hadis konusunda

tenkid edildiğine dair kaynaklarda  birşey göremiyoruz. Dolayısıyla bu sözü övgü manasına

hamletmek daha uygun olacaktır.
   Ahmed ibni Hanbel(r.a)`de şöyle demiştir: &quot;Ebu Hanife ve ashabı hadis konusunda  cahildir-

ler&quot;(4) Ahmed ibni Hanbel(r.a)`in daha sonra bu tenkidi tavrından vazgeçtiğini gösteren bir

ifadesi mevcuttur. Şöyle ki: &quot;Şafii gelip aramızdaki ihtilafı kaldırıncaya kadar Hanefilerle lanetlesirdik.&quot;(5)
   İbni Ebi Şeybe (r.a) de El musannef isimli eserinde &quot;Ebu Hanife`ye reddiye&quot; isimli bir 

bab açmış, 125 meselede Ebu Hanife`nin hadislere aykırı hüküm verdiğini ileri sürmüştür. 

Son Osmanlı şeyhu`l-İslamlarından Düzce`li Zahid el-Kevseri (r.a) &quot;en nuketu`t-tarife 

fi`t-tahaddus an rududi İbni ebi Seybe ala Ebi Hanife&quot; isimli eserinde bu iddiaları reddet-

miş, bu konuda Ebu Hanife(r.a)`in ayet ve hadislerden kullandığı delilleri göstermiştir.
   İbni Adiyy(r.a)`de Hanefilere karşı (hassaten Ebu Hanife`ye) taassupkâr davranan tenkitci-

lerdendir.(6)
   Darakutni (r.a) süneninde &quot;Ebu Hanife (r.a)`e hadiste zayıftır&quot; demektedir.(7) Halbuki

Darakutni (r.a)`in Şafii mezhebine karşı tarafgirliği ve Hanefi mezhebine karşı husumeti 

meşhurdur.(8)
   Hatip el-Bağdadi(r.a)`de Ebu Hanife(r.a)`e karşı ayni tarafgir tenkitlerde bulunmuş, bu

tenkitlerin haksızlığı pekçok alim tarafından reddedilmiştir.(9)
İmam-i Azam (r.a)`e bir tenkitte İmam-i  Buhari(r.a)`den gelmektedir.(10) Ancak alimlerden

çoğu Buhari(r.a)`i tarafgir bulmaktadir.(11)
   O`nun bu tenkidinde muhaddislerin Hanefilere karşı muhalefetlerinin izlerini bulmak 

mümkündür. Çünkü, İmam Buhari(r.a) sahihinin 18 yerinde &quot;kale ba`du`n-nas&quot;(bazı kişiler dedi

ki) diyerek Ebu Hanife (r.a)`in ictihadlarını tenkid etmiş, zımnen hadislere aykırı hüküm

vermekle suçlamıştır.(12)
   Tahanevi (r.a) İmam Buhari (r.a)`in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda Nuaym bin Hammad

ile olan arkadaşlığının tesiri olduğunu belirtmektedir. Çünkü Nuaym sünneti takviye sadedinde

hadisler, Ebu Hanife aleyhinde hikayeler uyduran bir yalancı idi.(13)
   Kevseri (r.a)`de Buhari (r.a)in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda bir sebep olarak sunu

göstermektedir:
   Buhari (r.a) gençliğinde Buhara’daki Hanefilerden fıkıh tahsil etti. 16 yaşında bu tahsi- 

lini tamamladı. Daha sonra hadis tahsili için yolculuklara çıktı. Dönünce Buhara alimleri onu 

kıskandılar. Bir fetvasını hatalı bularak  onu Buhara`dan sürdüler. Bu yüzden İmam Buhari 

(r.a)`in Hanefilerle arası açıldı. Ebu Hanife(r.a)`ı hadiste zayıf bulup cerh etmesinde bunun 

tesiri olma ihtimali fazla görünmektedir. İmam Nesa-i (r.a) gibi büyük Hadis imamlarının  

düşmanlık besledikleri  kişileri zayıf bulup cerh etmekten kurtulamamışlardır.(14) 

   İmam-ı Azam (r.a) düşmanlığı sadece bununla kalmamış, kitapların tahrifi-

ne kadar varmıştır. Nitekim Zehebi (r.a)`in zayıf ravilerin terceme-i hallerine ayırdığı

Mizan`u-l İ`tidal isimli eserine, Ebu Hanife maddesi sonradan eklenmiştir.(15)
   İmam-ı Azam (r.a)`in hadis bilmediği ve sahih hadislerle amel etmediği iddiasının yersiz- 

liği için İmam Zeylai (r.a)`in Nasbu`r-raye isimli 4 ciltlik muazzam eseri yeterlidir. 

   Bu eser Hanefi fıkhının dayandığı hadisleri bir araya toplar. İmam-ı Azam hadis bilme-

seydi veya rey`i hadislere tercih etseydi, ictihadlarının bu kadar hadise uygun düşmesi 

mümkün olmazdı.(16)
   İmam-ı Azam (r.a)bir takım tarihi ve siyasi sebeplerle haksız olarak cerh edildiğinin  

diğer bir delili de re`y konusunda ondan daha ileri olan alimlere  aynı tenkidin yapılmamış 

olmasıdır. Mesela İmam Şafii (r.a) re`ye ondan  daha fazla önem vermesine rağmen aynı  

tenkide uğramamıştır. İmam-ı  Azam (r.a) &quot;Ashabın görüşlerinden birini seçeriz, fakat toptan 

terketmeyiz&quot; derken;(17) İmam-ı  Şafii (r.a) sahabe kavlini, kitap, sünnet, icma veya kıyasa 

muvafık olması ve o konuda nas bulunmaması şartıyla kabul etmektedir.(18) 

   İmam-ı Azam(r.a) mursel hadisleri re`ye tercih ederken, İmam-ı Şafii (r.a) mursel hadisi 

çok az bir istisnası hariç delil kabul etmemektedir. İmam-ı Şafii(r.a) ayetin kıyasla tahsis

edilebileceğini benimserken, Ebu Hanife(r.a) haber-i vahidin dahi kıyasla tahsis edilemeye-

ceğini benimser. İmam-ı Şafii (r.a) mesalih-i mursele ile amel ederken, İmam-ı Azam (r.a) 

bunu delil kabul etmemektedir.(19) Oysa mesela yine Hanefi ve Maliki mezhebine göre mursel 

hadisler -ravileri güvenilir (sika) olduğu sürece-hüccettir.(20)
   Hatta İmam Ebu Hanife (r.a) nazarında mursel hadislerde  olduğu gibi maktu` hadisler ve

ilk üç asırda yaşamış durumu bilinmeyen (mestur) ravilerin, rivayetleri dahi hüccettir ve 

bütün bunlar kıyastan önce gelir.
   Bunun yanında, Ebu Hanife (r.a) nazarında sahabe zamanında  fetvaları yaygınlık ve şöhret

kazanmış büyük tabiilerin  sözleri de tıpkı sahabe kavli gibi kıyasa tercih edilir ve bunlar

varken kıyas terkedilir.
   Ebu Hanife (r.a) yaygın kanaatin aksine kıyası en az kullanan müctehid imamlardandır. 

Öyle ki o dört kıyas çeşidi içinden sadece birisin-kıyas-ı müessir-kabul eder ve kullanır.

Diğerlerini -kıyas-ı münasip, kıyas-ı şebeh, kıyas-ı tard-ise delil (hüccet) kabul etmez.
   Hatta Hanefiler kıyas-ı münasip ile kıyas-ı şebehin batıl olduğu üzerinde görüş birliği

içindedir.
   Buna mukabil ilginçtir İmam-ı Şafii (r.a) mezkur kıyas türlerinin hepsini hüccet kabul

eder ve özelliklede kıyas-ı şebehi çokça kullanır.(22)
   Gelelim 17 hadis meselesine. Bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan biri de Yaşar Nuri

Öztürk`tür. Öztürk şöyle diyor: &quot;Rivayete göre İmam-ı Azam bu sayının (mutevatir hadisler)

17 olduğunu söylemiştir.&quot;(23)
   Şayet bu sözlerle mutevatir hadisler işaret ediliyorsa -ki ediliyor- bu hususu gerek 

imam Suyuti (r.a) &quot;Katfu`l-ezhari`I-mutenasire`sinde, Kettani (r.a) Nazmu`l-mutenasire’-

sinde zikretmişlerdir. Birincisinde bu sayı 113, ikincisinde ise 360`tir
   Gerçekten bu konu hadis alimleri arasında tartışmalıdır. Ancak gerek muhaddisler, gerekse

fıkıhçılar mutevatir hadislerin çokluğu konusunda ittifak halindedirler.(24) İbni Hacer (r.a)

mutevatir hadislerin sayısının çok az olduğunu, ya da hiç olmadığını söyleyenlerin iddiaları-

nı kabul etmez.(25)

Kaynakça :

 

   1- I`lau`s-sunen,nasbu`r-raye
   2- Darakutni-sunen
   3- Arapca-turkce sozluk (Serdar Mutcali)
   4- Darakutni-sunen 1/324
   5- Tahanevi-Kavaid S:384
   6- Kevseri
   7- DARAKUTNI-SUNEN 1/323
   8- Leknevi -er-ref s:3,5
   9- leknevi  -er`ref
  10- Buhari-Tarih`u-l kebir 5/81
  11- Leknevi- er`ref
  12- Buhari-Tarih`ul-kebir 5/81
  (Burada şunu zikretmemiz gerekir ki Buhari`nin kale ba`zu`n-nas formülü kullandığı

yerlerde -ki bunların sayısı,farklı itibarlara göre 22, 24,veya 25`dir.-Bu ifade ile

tamamen itiraz maksadını güttüğünü ve muhatabının da sadece Ebu Hanife olduğunu söylemek

mümkün görülmemektedir. El-Kesmiri bu konuda şöyle der &quot;Buhari`nin bu ifadeyi kullandığı

yerlerin hepsinde kasdettiği kişi Ebu Hanife değildir. O bu ifade ile zaman zaman Muhammet

bin el Hasan`ı, İsa bin Eban`ı, Züfer bin el Huzeyl`i veya İmam Şafii`yi de kastetmektedir.

(Ebubekir Sifil, Modern İslam Dusuncesinin Tenkidi 2)
   13- Tahanevi -Kavaid 1/380
   14- Tahanevi-Kavaid   3/382
   15- Leknevi -Er`ref    s:100
   16- Hadis arastirmalari  S.POLAT
   17- H.Karaman  -Islam hukukunda ictihad
   18- Es`safii-Er`risale
   19- a.g.e.  s:59-61
   20- Tahanevi- Kavaid  s:138,Ebu Zehra- Imam Malik  s:289
   21- Ebubekir sifil- Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi   s:186
   22- Tahanevi- I`lau`s-sunen   1/11-12
   24- Ebubekir sifil a.g.e   s:94
   25- Ibn-I Hacer-  Nuzhet`un-nazar    s :28



İŞTE ALİMLERİN ONUN HAKKINDA SÖYLEDİĞİ SON SÖZLER




İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.

İmam-ı a’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.

Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, asla heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.

Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda bunlardan birkaçını bildireceğiz.

Hasılı imam-ı a’zam Ebu Hanife, İslamiyet’in, Müslümanlardan doğru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.

İmam-ı a’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.

Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 

(Âdem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)

(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)

(Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)

(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.) 

Hz. Ali de; 
“Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır” buyurdu.

İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir. 

Abdullah ibni Mübarek anlatır:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife, imam-ı Malik’in yanına geldiğinde imam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat eder” dedi. 

Veki&#039; der ki:
“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.”

Ebu Ahvas der ki :

“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkansızdı, çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.”

Bekir İbni Maruf der ki:

“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife&#039;den güzel olan bir kimse görmedim.”

(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)

Hasen İbni Salih der ki:

“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçti.”

Yezid ibni Harun der ki:

“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.”

Hafas der ki:

“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”

Harun Reşid, Ebu Yusuf&#039;a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:

(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allahü teâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)

Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydıkların salihlerin, evliyanın ahlakıdır.)

Hafız Muhammed ibni Meymun der ki: 
“Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar (altın) veririm.”

İbni Üyeyne; 

“Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiştir. 

Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.” 

Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki: 

“Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.”

İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki: 

“Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.”

Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri; 

“Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı” buyurdu.

İmam-ı Şafii; 
“Ben imam-ı a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu. 

İmam Ahmed ibni Hanbel; 
“İmam-ı a’zam, vera (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurdu. 

İmam-ı Malik’e; 
“İmam-ı a’zamdan bahsederken onu diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurdu.

İmam-ı Gazali; 
“İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında bulunmayı isterdi” buyurdu.

Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır: 

Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki: 

“İmam-ı a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı a’zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.” 

İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de şöyle buyurur: 

“Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her bakımdan üstündü.”

Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki: 

“İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir Peygamber gökten inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı imam-ı a’zamın ictihadına uygun olacaktır. Bu da imam-ı a’zamın büyüklüğünü, ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”

Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ı a’zamı şöyle anlatır;

“Şeriatın ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi&#039;nin şemaili, vasıfları Tevrat&#039; ta, yazılı idi.”

(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)

Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki: 
“İmam-ı a’zam, imam-ı Yusuf ve imam-ı Muhammed de, Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı a’zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.”

İslam âlimleri, imam-ı a’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, Onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.

İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı a’zamdan önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi. 

İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldı. İmam-ı a’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ı a’zamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i sünnetin reisi”, “İmam-ı a’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>sayın oğuz başgöze<br />
benim yazımın tamamını okumadan yorum yapmayın benim yazdığım yazı ünlü tarihçilerin bile ittifak ettiği şeylerdir<br />
gerçi sizden başka herkes yanlış<br />
imamı azamı yanlış değerlendiklerini o yazdığın listedeki bazı kişiler bazıları hasedinden ve çeşitli iç  dış nedenlerden dolayı ebu hanifeti kötülemiş ve yalanlamışlardır   lütfen basmakalıp ifadelerden vazgeçip üstteki yorumlarımı iyi okuyunuz</p>
<p>Türkiye`de ve İslam coğrafyasının birçok yerinde İslam tarihi</p>
<p>boyunca İmam-ı Azam(r.a)`e atılan bu iftira çok yaygındır. Lehte ve aleyhte</p>
<p>birçok eserler yazılmış, makaleler neşredilmiştir.(1)<br />
   Konumuza girmeden önce İmam-ı Azam(r.a)`e yapılan itirazları ele almamız isabetli </p>
<p>olacaktır.<br />
   Muhaddislerden Abdullah bin el-mübarek(r.a)`in &#8220;Ebu Hanife hadiste yetim idi&#8221;(2) dediği</p>
<p>nakledilir. Halbuki bu ifade tenkid olabileceği gibi, övgü manasına da gelir. Çünkü arapçada</p>
<p>yetim kelimesi babası ölmüş kimse anlamına geldiği gibi, tek ve benzersiz manasına da gelir.</p>
<p>(3) Ebu Hanife (r.a)`i  Abdullah bin el-mübarek (r.a)`in yaşadığı zamanda hadis konusunda</p>
<p>tenkid edildiğine dair kaynaklarda  birşey göremiyoruz. Dolayısıyla bu sözü övgü manasına</p>
<p>hamletmek daha uygun olacaktır.<br />
   Ahmed ibni Hanbel(r.a)`de şöyle demiştir: &#8220;Ebu Hanife ve ashabı hadis konusunda  cahildir-</p>
<p>ler&#8221;(4) Ahmed ibni Hanbel(r.a)`in daha sonra bu tenkidi tavrından vazgeçtiğini gösteren bir</p>
<p>ifadesi mevcuttur. Şöyle ki: &#8220;Şafii gelip aramızdaki ihtilafı kaldırıncaya kadar Hanefilerle lanetlesirdik.&#8221;(5)<br />
   İbni Ebi Şeybe (r.a) de El musannef isimli eserinde &#8220;Ebu Hanife`ye reddiye&#8221; isimli bir </p>
<p>bab açmış, 125 meselede Ebu Hanife`nin hadislere aykırı hüküm verdiğini ileri sürmüştür. </p>
<p>Son Osmanlı şeyhu`l-İslamlarından Düzce`li Zahid el-Kevseri (r.a) &#8220;en nuketu`t-tarife </p>
<p>fi`t-tahaddus an rududi İbni ebi Seybe ala Ebi Hanife&#8221; isimli eserinde bu iddiaları reddet-</p>
<p>miş, bu konuda Ebu Hanife(r.a)`in ayet ve hadislerden kullandığı delilleri göstermiştir.<br />
   İbni Adiyy(r.a)`de Hanefilere karşı (hassaten Ebu Hanife`ye) taassupkâr davranan tenkitci-</p>
<p>lerdendir.(6)<br />
   Darakutni (r.a) süneninde &#8220;Ebu Hanife (r.a)`e hadiste zayıftır&#8221; demektedir.(7) Halbuki</p>
<p>Darakutni (r.a)`in Şafii mezhebine karşı tarafgirliği ve Hanefi mezhebine karşı husumeti </p>
<p>meşhurdur.(8)<br />
   Hatip el-Bağdadi(r.a)`de Ebu Hanife(r.a)`e karşı ayni tarafgir tenkitlerde bulunmuş, bu</p>
<p>tenkitlerin haksızlığı pekçok alim tarafından reddedilmiştir.(9)<br />
İmam-i Azam (r.a)`e bir tenkitte İmam-i  Buhari(r.a)`den gelmektedir.(10) Ancak alimlerden</p>
<p>çoğu Buhari(r.a)`i tarafgir bulmaktadir.(11)<br />
   O`nun bu tenkidinde muhaddislerin Hanefilere karşı muhalefetlerinin izlerini bulmak </p>
<p>mümkündür. Çünkü, İmam Buhari(r.a) sahihinin 18 yerinde &#8220;kale ba`du`n-nas&#8221;(bazı kişiler dedi</p>
<p>ki) diyerek Ebu Hanife (r.a)`in ictihadlarını tenkid etmiş, zımnen hadislere aykırı hüküm</p>
<p>vermekle suçlamıştır.(12)<br />
   Tahanevi (r.a) İmam Buhari (r.a)`in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda Nuaym bin Hammad</p>
<p>ile olan arkadaşlığının tesiri olduğunu belirtmektedir. Çünkü Nuaym sünneti takviye sadedinde</p>
<p>hadisler, Ebu Hanife aleyhinde hikayeler uyduran bir yalancı idi.(13)<br />
   Kevseri (r.a)`de Buhari (r.a)in Ebu Hanife (r.a)`e karşı taassubunda bir sebep olarak sunu</p>
<p>göstermektedir:<br />
   Buhari (r.a) gençliğinde Buhara’daki Hanefilerden fıkıh tahsil etti. 16 yaşında bu tahsi- </p>
<p>lini tamamladı. Daha sonra hadis tahsili için yolculuklara çıktı. Dönünce Buhara alimleri onu </p>
<p>kıskandılar. Bir fetvasını hatalı bularak  onu Buhara`dan sürdüler. Bu yüzden İmam Buhari </p>
<p>(r.a)`in Hanefilerle arası açıldı. Ebu Hanife(r.a)`ı hadiste zayıf bulup cerh etmesinde bunun </p>
<p>tesiri olma ihtimali fazla görünmektedir. İmam Nesa-i (r.a) gibi büyük Hadis imamlarının  </p>
<p>düşmanlık besledikleri  kişileri zayıf bulup cerh etmekten kurtulamamışlardır.(14) </p>
<p>   İmam-ı Azam (r.a) düşmanlığı sadece bununla kalmamış, kitapların tahrifi-</p>
<p>ne kadar varmıştır. Nitekim Zehebi (r.a)`in zayıf ravilerin terceme-i hallerine ayırdığı</p>
<p>Mizan`u-l İ`tidal isimli eserine, Ebu Hanife maddesi sonradan eklenmiştir.(15)<br />
   İmam-ı Azam (r.a)`in hadis bilmediği ve sahih hadislerle amel etmediği iddiasının yersiz- </p>
<p>liği için İmam Zeylai (r.a)`in Nasbu`r-raye isimli 4 ciltlik muazzam eseri yeterlidir. </p>
<p>   Bu eser Hanefi fıkhının dayandığı hadisleri bir araya toplar. İmam-ı Azam hadis bilme-</p>
<p>seydi veya rey`i hadislere tercih etseydi, ictihadlarının bu kadar hadise uygun düşmesi </p>
<p>mümkün olmazdı.(16)<br />
   İmam-ı Azam (r.a)bir takım tarihi ve siyasi sebeplerle haksız olarak cerh edildiğinin  </p>
<p>diğer bir delili de re`y konusunda ondan daha ileri olan alimlere  aynı tenkidin yapılmamış </p>
<p>olmasıdır. Mesela İmam Şafii (r.a) re`ye ondan  daha fazla önem vermesine rağmen aynı  </p>
<p>tenkide uğramamıştır. İmam-ı  Azam (r.a) &#8220;Ashabın görüşlerinden birini seçeriz, fakat toptan </p>
<p>terketmeyiz&#8221; derken;(17) İmam-ı  Şafii (r.a) sahabe kavlini, kitap, sünnet, icma veya kıyasa </p>
<p>muvafık olması ve o konuda nas bulunmaması şartıyla kabul etmektedir.(18) </p>
<p>   İmam-ı Azam(r.a) mursel hadisleri re`ye tercih ederken, İmam-ı Şafii (r.a) mursel hadisi </p>
<p>çok az bir istisnası hariç delil kabul etmemektedir. İmam-ı Şafii(r.a) ayetin kıyasla tahsis</p>
<p>edilebileceğini benimserken, Ebu Hanife(r.a) haber-i vahidin dahi kıyasla tahsis edilemeye-</p>
<p>ceğini benimser. İmam-ı Şafii (r.a) mesalih-i mursele ile amel ederken, İmam-ı Azam (r.a) </p>
<p>bunu delil kabul etmemektedir.(19) Oysa mesela yine Hanefi ve Maliki mezhebine göre mursel </p>
<p>hadisler -ravileri güvenilir (sika) olduğu sürece-hüccettir.(20)<br />
   Hatta İmam Ebu Hanife (r.a) nazarında mursel hadislerde  olduğu gibi maktu` hadisler ve</p>
<p>ilk üç asırda yaşamış durumu bilinmeyen (mestur) ravilerin, rivayetleri dahi hüccettir ve </p>
<p>bütün bunlar kıyastan önce gelir.<br />
   Bunun yanında, Ebu Hanife (r.a) nazarında sahabe zamanında  fetvaları yaygınlık ve şöhret</p>
<p>kazanmış büyük tabiilerin  sözleri de tıpkı sahabe kavli gibi kıyasa tercih edilir ve bunlar</p>
<p>varken kıyas terkedilir.<br />
   Ebu Hanife (r.a) yaygın kanaatin aksine kıyası en az kullanan müctehid imamlardandır. </p>
<p>Öyle ki o dört kıyas çeşidi içinden sadece birisin-kıyas-ı müessir-kabul eder ve kullanır.</p>
<p>Diğerlerini -kıyas-ı münasip, kıyas-ı şebeh, kıyas-ı tard-ise delil (hüccet) kabul etmez.<br />
   Hatta Hanefiler kıyas-ı münasip ile kıyas-ı şebehin batıl olduğu üzerinde görüş birliği</p>
<p>içindedir.<br />
   Buna mukabil ilginçtir İmam-ı Şafii (r.a) mezkur kıyas türlerinin hepsini hüccet kabul</p>
<p>eder ve özelliklede kıyas-ı şebehi çokça kullanır.(22)<br />
   Gelelim 17 hadis meselesine. Bu iddiayı Türkiye’de ortaya atanlardan biri de Yaşar Nuri</p>
<p>Öztürk`tür. Öztürk şöyle diyor: &#8220;Rivayete göre İmam-ı Azam bu sayının (mutevatir hadisler)</p>
<p>17 olduğunu söylemiştir.&#8221;(23)<br />
   Şayet bu sözlerle mutevatir hadisler işaret ediliyorsa -ki ediliyor- bu hususu gerek </p>
<p>imam Suyuti (r.a) &#8220;Katfu`l-ezhari`I-mutenasire`sinde, Kettani (r.a) Nazmu`l-mutenasire’-</p>
<p>sinde zikretmişlerdir. Birincisinde bu sayı 113, ikincisinde ise 360`tir<br />
   Gerçekten bu konu hadis alimleri arasında tartışmalıdır. Ancak gerek muhaddisler, gerekse</p>
<p>fıkıhçılar mutevatir hadislerin çokluğu konusunda ittifak halindedirler.(24) İbni Hacer (r.a)</p>
<p>mutevatir hadislerin sayısının çok az olduğunu, ya da hiç olmadığını söyleyenlerin iddiaları-</p>
<p>nı kabul etmez.(25)</p>
<p>Kaynakça :</p>
<p>   1- I`lau`s-sunen,nasbu`r-raye<br />
   2- Darakutni-sunen<br />
   3- Arapca-turkce sozluk (Serdar Mutcali)<br />
   4- Darakutni-sunen 1/324<br />
   5- Tahanevi-Kavaid S:384<br />
   6- Kevseri<br />
   7- DARAKUTNI-SUNEN 1/323<br />
   8- Leknevi -er-ref s:3,5<br />
   9- leknevi  -er`ref<br />
  10- Buhari-Tarih`u-l kebir 5/81<br />
  11- Leknevi- er`ref<br />
  12- Buhari-Tarih`ul-kebir 5/81<br />
  (Burada şunu zikretmemiz gerekir ki Buhari`nin kale ba`zu`n-nas formülü kullandığı</p>
<p>yerlerde -ki bunların sayısı,farklı itibarlara göre 22, 24,veya 25`dir.-Bu ifade ile</p>
<p>tamamen itiraz maksadını güttüğünü ve muhatabının da sadece Ebu Hanife olduğunu söylemek</p>
<p>mümkün görülmemektedir. El-Kesmiri bu konuda şöyle der &#8220;Buhari`nin bu ifadeyi kullandığı</p>
<p>yerlerin hepsinde kasdettiği kişi Ebu Hanife değildir. O bu ifade ile zaman zaman Muhammet</p>
<p>bin el Hasan`ı, İsa bin Eban`ı, Züfer bin el Huzeyl`i veya İmam Şafii`yi de kastetmektedir.</p>
<p>(Ebubekir Sifil, Modern İslam Dusuncesinin Tenkidi 2)<br />
   13- Tahanevi -Kavaid 1/380<br />
   14- Tahanevi-Kavaid   3/382<br />
   15- Leknevi -Er`ref    s:100<br />
   16- Hadis arastirmalari  S.POLAT<br />
   17- H.Karaman  -Islam hukukunda ictihad<br />
   18- Es`safii-Er`risale<br />
   19- a.g.e.  s:59-61<br />
   20- Tahanevi- Kavaid  s:138,Ebu Zehra- Imam Malik  s:289<br />
   21- Ebubekir sifil- Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi   s:186<br />
   22- Tahanevi- I`lau`s-sunen   1/11-12<br />
   24- Ebubekir sifil a.g.e   s:94<br />
   25- Ibn-I Hacer-  Nuzhet`un-nazar    s :28</p>
<p>İŞTE ALİMLERİN ONUN HAKKINDA SÖYLEDİĞİ SON SÖZLER</p>
<p>İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.</p>
<p>İmam-ı a’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.</p>
<p>Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, asla heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.</p>
<p>Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda bunlardan birkaçını bildireceğiz.</p>
<p>Hasılı imam-ı a’zam Ebu Hanife, İslamiyet’in, Müslümanlardan doğru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.</p>
<p>İmam-ı a’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.</p>
<p>Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: </p>
<p>(Âdem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)</p>
<p>(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)</p>
<p>(Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)</p>
<p>(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.) </p>
<p>Hz. Ali de;<br />
“Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır” buyurdu.</p>
<p>İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir. </p>
<p>Abdullah ibni Mübarek anlatır:<br />
İmam-ı a’zam Ebu Hanife, imam-ı Malik’in yanına geldiğinde imam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat eder” dedi. </p>
<p>Veki&#8217; der ki:<br />
“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.”</p>
<p>Ebu Ahvas der ki :</p>
<p>“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkansızdı, çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.”</p>
<p>Bekir İbni Maruf der ki:</p>
<p>“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife&#8217;den güzel olan bir kimse görmedim.”</p>
<p>(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)</p>
<p>Hasen İbni Salih der ki:</p>
<p>“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçti.”</p>
<p>Yezid ibni Harun der ki:</p>
<p>“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.”</p>
<p>Hafas der ki:</p>
<p>“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”</p>
<p>Harun Reşid, Ebu Yusuf&#8217;a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:</p>
<p>(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allahü teâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)</p>
<p>Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydıkların salihlerin, evliyanın ahlakıdır.)</p>
<p>Hafız Muhammed ibni Meymun der ki:<br />
“Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar (altın) veririm.”</p>
<p>İbni Üyeyne; </p>
<p>“Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiştir. </p>
<p>Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.” </p>
<p>Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki: </p>
<p>“Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.”</p>
<p>İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki: </p>
<p>“Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.”</p>
<p>Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri; </p>
<p>“Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı” buyurdu.</p>
<p>İmam-ı Şafii;<br />
“Ben imam-ı a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu. </p>
<p>İmam Ahmed ibni Hanbel;<br />
“İmam-ı a’zam, vera (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurdu. </p>
<p>İmam-ı Malik’e;<br />
“İmam-ı a’zamdan bahsederken onu diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurdu.</p>
<p>İmam-ı Gazali;<br />
“İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında bulunmayı isterdi” buyurdu.</p>
<p>Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır: </p>
<p>Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara” buyurdu.</p>
<p>İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki: </p>
<p>“İmam-ı a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı a’zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.” </p>
<p>İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de şöyle buyurur: </p>
<p>“Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her bakımdan üstündü.”</p>
<p>Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki: </p>
<p>“İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir Peygamber gökten inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı imam-ı a’zamın ictihadına uygun olacaktır. Bu da imam-ı a’zamın büyüklüğünü, ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”</p>
<p>Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ı a’zamı şöyle anlatır;</p>
<p>“Şeriatın ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi&#8217;nin şemaili, vasıfları Tevrat&#8217; ta, yazılı idi.”</p>
<p>(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)</p>
<p>Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki:<br />
“İmam-ı a’zam, imam-ı Yusuf ve imam-ı Muhammed de, Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı a’zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.”</p>
<p>İslam âlimleri, imam-ı a’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, Onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.</p>
<p>İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı a’zamdan önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi. </p>
<p>İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldı. İmam-ı a’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ı a’zamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i sünnetin reisi”, “İmam-ı a’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Oğuz Başgöze tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15806</link>
		<dc:creator>Oğuz Başgöze</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 12:57:34 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15806</guid>
		<description>Sayın Abdülhalik

“Ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin asli kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” diye bir ifade kullanmadan önce, alıntı yaptığınız yazıyı -kes, kopyala, yapıştır- yapmak yerine, anlayarak okumuş olsaydınız daha iyi olurdu. Hiç olmazsa mensubu olduğunuz fırkayı da zan altında bırakmamış olurdunuz.


Ebu Hanife’ye ağır ithamlarda bulunanların  hemen hemen tamamı Ehli Sünnet fırkası alimleridir.  Ve bu zatlar, Ebu Hanife hakkındaki görüşlerini kendilerine ait olan eserlerde  açıkça ifşa etmişlerdir.  Örnegin; Hilyetü’l-Evliya, et-Târîhu’l-Kebîr gibi.  Bu eserler de sapık mezhep kaynaklı mıdır?  Kaldı ki, Ebu Hanife’yi menfi şekilde eleştirmeyen,  itham etmeyen Ehli Sünnet alimi  çok azdır. 

Alıntı yaptığınız yazıda “Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus” olduğu ifadesi hiç dikkatinizi çekmedi mi?  

Ebu Hanife aleyhinde bulunma hususunda icma eden ulema Şii uleması mı? Ehli Sünnet uleması mı?


Ayrıca Prof. Dr. Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinde İmamı Azam Ebu Hanife’ye iftira ve hakaret edenlerin yer aldığı listeyi lütfen inceleyin. Bunlar hangi fırkanın mensuplarıdır? Ve bunların eserleri bugün bir çok ehli sünnet fırkası mensuplarınca okunmakta ve kaynak eser olarak gösterilmektedir.


“Hadis konusunda dolayı onlardan bazısı onu kınamış, bazıları kötülemiş, suçlamış ve hatta bazıları da dindışı görmüştür:


- Evzaî (ö.157),
  	                                                           - Süfyan es-Sevri (ö.161), 
 	                                                           - Malikî mezhebinin kurucusu Malik b. Enes (ö.179), 
 	
                                                                           - Abdullah b. Mübarek (ö.181),

	                                                           - Şafiî mezhebinin kurucusu Şafiî (ö.204), 
    	                                                           -Ebî Şeybe (ö.235),
   
	                                                           -Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel (ö.241),


- Meşhur hadis müellifi Buhari (ö.256),   

	                                                           - Meşhur hadis müellifi Müslim (ö.261),      

	                                                           - İbn Kuteybe (ö.276),     	                                                                                                                                     - Meşhur hadis müellifi Nesai (ö.303),   

	                                                           - Ukaylî (ö.322), 



En çok hakaret edenlerden;     	

                                                                          - İbn Hibban (ö.354), 
	        
                                                                          - İbn Adiyy (ö.365). 
  	     
                                                                          Şeytan diyenlerden, 
   	 
                                                                          - Darekutnî (ö.385),	 
             
                                                                          - Ebu Nuaym el-Isfahanî (ö.430),  
	        
                                                                          - Hadis müellifi Beyhakî (ö.458), 	

                                                                          - Hatib Bağdadî (ö.463),     	
        
                                                                           - Cüveynî (ö.478),    	        
         
                                                                          - Gazalî (ö.505),    	
                        
                                                                          - İbnu’l-Cevzî (ö.597),   	   
                                                                           - Fahreddin Razî; (ö. 606),     	          
                              
                                                                          - Şia, Caferiyye’nin kurucusu Cafer es-Sadık (ö.148). 


Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 230-261.



- Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’in ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:
	
“Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.” 
	


- Buharî, et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde, İmamı Âzam’i, ‘İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu’ olarak nitelemektedir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Abdülhalik</p>
<p>“Ehli sünnete karşı verdiğiniz delillerin asli kaynağı sapık mezheplerden ileri geliyor hele hele ki imamı azama yapılan iftira” diye bir ifade kullanmadan önce, alıntı yaptığınız yazıyı -kes, kopyala, yapıştır- yapmak yerine, anlayarak okumuş olsaydınız daha iyi olurdu. Hiç olmazsa mensubu olduğunuz fırkayı da zan altında bırakmamış olurdunuz.</p>
<p>Ebu Hanife’ye ağır ithamlarda bulunanların  hemen hemen tamamı Ehli Sünnet fırkası alimleridir.  Ve bu zatlar, Ebu Hanife hakkındaki görüşlerini kendilerine ait olan eserlerde  açıkça ifşa etmişlerdir.  Örnegin; Hilyetü’l-Evliya, et-Târîhu’l-Kebîr gibi.  Bu eserler de sapık mezhep kaynaklı mıdır?  Kaldı ki, Ebu Hanife’yi menfi şekilde eleştirmeyen,  itham etmeyen Ehli Sünnet alimi  çok azdır. </p>
<p>Alıntı yaptığınız yazıda “Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husus” olduğu ifadesi hiç dikkatinizi çekmedi mi?  </p>
<p>Ebu Hanife aleyhinde bulunma hususunda icma eden ulema Şii uleması mı? Ehli Sünnet uleması mı?</p>
<p>Ayrıca Prof. Dr. Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın “İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu” adlı eserinde İmamı Azam Ebu Hanife’ye iftira ve hakaret edenlerin yer aldığı listeyi lütfen inceleyin. Bunlar hangi fırkanın mensuplarıdır? Ve bunların eserleri bugün bir çok ehli sünnet fırkası mensuplarınca okunmakta ve kaynak eser olarak gösterilmektedir.</p>
<p>“Hadis konusunda dolayı onlardan bazısı onu kınamış, bazıları kötülemiş, suçlamış ve hatta bazıları da dindışı görmüştür:</p>
<p>- Evzaî (ö.157),<br />
  	                                                           &#8211; Süfyan es-Sevri (ö.161),<br />
 	                                                           &#8211; Malikî mezhebinin kurucusu Malik b. Enes (ö.179), </p>
<p>                                                                           &#8211; Abdullah b. Mübarek (ö.181),</p>
<p>	                                                           &#8211; Şafiî mezhebinin kurucusu Şafiî (ö.204),<br />
    	                                                           -Ebî Şeybe (ö.235),</p>
<p>	                                                           -Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel (ö.241),</p>
<p>- Meşhur hadis müellifi Buhari (ö.256),   </p>
<p>	                                                           &#8211; Meşhur hadis müellifi Müslim (ö.261),      </p>
<p>	                                                           &#8211; İbn Kuteybe (ö.276),     	                                                                                                                                     &#8211; Meşhur hadis müellifi Nesai (ö.303),   </p>
<p>	                                                           &#8211; Ukaylî (ö.322), </p>
<p>En çok hakaret edenlerden;     	</p>
<p>                                                                          &#8211; İbn Hibban (ö.354), </p>
<p>                                                                          &#8211; İbn Adiyy (ö.365). </p>
<p>                                                                          Şeytan diyenlerden, </p>
<p>                                                                          &#8211; Darekutnî (ö.385),	 </p>
<p>                                                                          &#8211; Ebu Nuaym el-Isfahanî (ö.430),  </p>
<p>                                                                          &#8211; Hadis müellifi Beyhakî (ö.458), 	</p>
<p>                                                                          &#8211; Hatib Bağdadî (ö.463),     	</p>
<p>                                                                           &#8211; Cüveynî (ö.478),    	        </p>
<p>                                                                          &#8211; Gazalî (ö.505),    	</p>
<p>                                                                          &#8211; İbnu’l-Cevzî (ö.597),<br />
                                                                           &#8211; Fahreddin Razî; (ö. 606),     	          </p>
<p>                                                                          &#8211; Şia, Caferiyye’nin kurucusu Cafer es-Sadık (ö.148). </p>
<p>Kaynak: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 230-261.</p>
<p>- Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’in ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:</p>
<p>“Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.” </p>
<p>- Buharî, et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde, İmamı Âzam’i, ‘İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu’ olarak nitelemektedir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15792</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 16:46:26 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15792</guid>
		<description>İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:
1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]
2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]
3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]
4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]
5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]
6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]
7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]
8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]
9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]
10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32] 

Vakıa en doğru şahittir
Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:
İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.
Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.
Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.
Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir. 

Reddiyeler
İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.
1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]
Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:
İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664′te 1′dir. (…)
İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalif rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50′yi 5′e ayırırsak, ilk 5′te 1′lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5′te 1′lik kısım ahad haberden daha güçlü (”meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5′te 1′lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5′te 1′lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5′te 1′lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.
2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.
3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.
el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle söz konusu iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.
Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.
Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir. 

Sonuç
İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.
er-Ramehürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.
Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.
İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?! 

DİPNOTLAR;
[1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.
[2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.
[3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.
[4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.
[5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.
[6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.
[7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.
[8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.
[9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.
[10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.
[11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.
[12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.
[13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.
[14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.
[15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.
[16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.
[17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.
[18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.
[19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.
[20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.
İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)
Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u&#039;l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym’ın Müsned’inden sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.
Dolayısıyla Câmi’u&#039;l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.
[21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.
[22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.
[23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.
[24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.
[25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.
[26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.
[27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.
[28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.
[29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.
[30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.
[31] et-Tehânevî (Tanevî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.
[32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.
[33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.
[34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.
[35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.
[36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.
[37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.
[38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.
[39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.
[40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”
el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”
[41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.
[42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.
[43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.
[44] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52. 

Kaynak: Dr. Ebubekir SİFİL
www.ebubekirsifil.com</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:<br />
1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]<br />
2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]<br />
3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]<br />
4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]<br />
5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]<br />
6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]<br />
7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]<br />
8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]<br />
9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]<br />
10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32] </p>
<p>Vakıa en doğru şahittir<br />
Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:<br />
İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.<br />
Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.<br />
Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.<br />
Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir. </p>
<p>Reddiyeler<br />
İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.<br />
1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]<br />
Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:<br />
İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664′te 1′dir. (…)<br />
İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalif rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50′yi 5′e ayırırsak, ilk 5′te 1′lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5′te 1′lik kısım ahad haberden daha güçlü (”meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5′te 1′lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5′te 1′lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5′te 1′lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.<br />
2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.<br />
3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.<br />
el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle söz konusu iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.<br />
Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.<br />
Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir. </p>
<p>Sonuç<br />
İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.<br />
er-Ramehürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.<br />
Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.<br />
İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?! </p>
<p>DİPNOTLAR;<br />
[1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.<br />
[2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.<br />
[3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.<br />
[4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.<br />
[5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.<br />
[6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.<br />
[7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.<br />
[8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.<br />
[9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.<br />
[10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.<br />
[11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.<br />
[12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.<br />
[13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.<br />
[14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.<br />
[15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.<br />
[16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.<br />
[17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.<br />
[18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.<br />
[19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.<br />
[20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.<br />
İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)<br />
Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u&#8217;l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym’ın Müsned’inden sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.<br />
Dolayısıyla Câmi’u&#8217;l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.<br />
[21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.<br />
[22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.<br />
[23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.<br />
[24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.<br />
[25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.<br />
[26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.<br />
[27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.<br />
[28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.<br />
[29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.<br />
[30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.<br />
[31] et-Tehânevî (Tanevî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.<br />
[32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.<br />
[33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.<br />
[34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.<br />
[35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.<br />
[36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.<br />
[37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.<br />
[38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.<br />
[39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.<br />
[40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”<br />
el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”<br />
[41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.<br />
[42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.<br />
[43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.<br />
[44] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52. </p>
<p>Kaynak: Dr. Ebubekir SİFİL<br />
<a href="http://www.ebubekirsifil.com" rel="nofollow">http://www.ebubekirsifil.com</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15791</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 16:45:54 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15791</guid>
		<description>Gerçeği görenler
Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:
“el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]
Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]
Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20] 

Tenkitlerin sebebi
Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)
“Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken de makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.
“Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”
“Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasıklar sınıfına girer. (…)
“Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]
Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:
1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.
2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.
3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22] 

Hakikat-i hal
Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.
Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin hakikati olduğu gibi dile getirmiştir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçeği görenler<br />
Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:<br />
“el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]<br />
Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]<br />
Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20] </p>
<p>Tenkitlerin sebebi<br />
Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)<br />
“Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken de makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.<br />
“Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”<br />
“Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasıklar sınıfına girer. (…)<br />
“Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]<br />
Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:<br />
1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.<br />
2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.<br />
3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22] </p>
<p>Hakikat-i hal<br />
Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.<br />
Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin hakikati olduğu gibi dile getirmiştir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15790</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 16:45:20 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15790</guid>
		<description>İMAM EBÛ HANÎFE VE HADİS İLMİNDEKİ MEVKİİ
“Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d&#039;dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]
Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir. 

İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:
“Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]
Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3] 

Günümüzde durum
Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sı, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.
Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]
Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:
“Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”
“Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”
“Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”
“Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”
(…)
“Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]
İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6] 

İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:
1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.
2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.
Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur. 

İddiaların ilmî kıymeti
Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:
İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.
Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!
İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.
Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir. 

Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi
Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.
Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]
Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]
Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kendisinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]
el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında şöyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İMAM EBÛ HANÎFE VE HADİS İLMİNDEKİ MEVKİİ<br />
“Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d&#8217;dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]<br />
Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir. </p>
<p>İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:<br />
“Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]<br />
Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3] </p>
<p>Günümüzde durum<br />
Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sı, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.<br />
Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]<br />
Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:<br />
“Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”<br />
“Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”<br />
“Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”<br />
“Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”<br />
(…)<br />
“Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]<br />
İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6] </p>
<p>İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:<br />
1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.<br />
2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.<br />
Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur. </p>
<p>İddiaların ilmî kıymeti<br />
Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:<br />
İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.<br />
Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.<br />
Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!<br />
İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.<br />
Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir. </p>
<p>Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi<br />
Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.<br />
Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]<br />
Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]<br />
Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kendisinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]<br />
el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında şöyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/24/mezheplerimiz/comment-page-2/#comment-15564</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 22:16:14 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=267#comment-15564</guid>
		<description>fırka-i naciye
Allah resulu (saa) bir hadislerinde uzunca bir izahatten sonra; ken di ümmetinin de yetmisüç firkaya ayrilacagini ve bunlardan sadece bir tanesinin firkayi naciye, yani kurtulusa eren yol olacagini bildirir. O mübarek peygamber ömrü boyunca da firkayi naciyenin Kur&#039;an-i kerim&#039;e ve Ehli beytine sikica sarilanlar oldugunu anlatir. Yine yüce Mevla kitabinda Allahin ipine sikica sarilmadikça kurtulusa eremiyecegimize dikkati çeker. Ayati celilelerde Sünneti seniyeye simsiki sarilmaktan baska yol gözükmüyor. Mevla kitabinda Resulune (saa) iteati kendisine iteat olarak gösteriyor. Ve 
&#039;&#039;O kendinde bir sey söylemez.&#039;&#039; diye bizi uyariyor. Nebi-i Muhterem (saa) hazretleride kurtulus yolu olarak defalarca Ehli beytini isaret buyuruyor. 
Kur&#039;an-i azimin ve Allah Resulünün sünnetlerinin açiklayicilari ve yasayanlarida Ehli beyt-i Muhammedi.Bu gerçegi bulmam uzun senelerimi aldi. Yinede Rabbima son nefesimi vermeden Ehlibeyt mektebini tanimayi nasip ettigi için defaatlerce sükr ediyorum. Gerçek islami, firkayi naciyeyi bulmak nasip oldu sonunda, elhamdülillah Seyh Sadi&#039;nin ifadesi ne güzeldir; &#039;&#039; Çöllerde yapilmis sarniç ve havuzlari çölde yolunu kaybeden kervan halkina sor. Sen Firat&#039;in kiyisinda suyun kiymetini ne bilirsin? &#039;&#039; 
FIRKA I NACİYEEHLİ SÜNNET YOLUNDAKİ MEZHEPLERDİR BUNLAR KENDİ ARALARINDA HANEFİ ŞAFİ HANBELİ DİYE AYRILIR
MESELA ŞİA EHLİ SÜNNET DEĞİLDİR BAŞKA BİR FIRKADIR BUDA KENDİ İÇİNDE AYRILIYOR




Uzak ve yakın tarihimiz şahit ki, bir ve beraber olduğumuzda bileğimizi bükebilecek kimse çıkmadı. 

Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diğer taraftan kültür ve medeniyet değerlerimizle dünyaya insanlık öğrettik. 

Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmişse ateşlere düştük, ağır bedeller ödedik. 

Hele de bir Allah&#039;a, aynı Peygamber&#039;e, aynı mübarek Kitab&#039;a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda, bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti. 

Bizi Cenab-ı Hak yeryüzünün, insanlığın şahitleri olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüğümüz hakkın, adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti. 

Artık yeniden Allah&#039;ın ipine sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Birbirimizi sevmemiz, kusurlarımıza müsamaha ve dua ile karşılık vermemiz, kendimizi toparlamamız gerekiyor. 

Aksi halde ne huzurumuz olacak, ne de gözyaşı dinecek. 

“İnsan sosyal bir varlıktır” deriz. Bunun anlamı, insan denen canlının, hemcinsleriyle bir arada yaşamaya hem yatkın hem de muhtaç olarak yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple atamız Hz. Adem a.s.&#039; dan beri hep aileler, gruplar, cemaatler, cemiyetler, milletler olarak bir arada yaşayagelmişiz . Dayanışma, paylaş ma , uyum, sevgi-saygı, şefkat-merhamet… insana aslî karakterini veren, ama aynı zamanda ‘birlikte&#039; yaşandığında ortaya konabilen hususlardır. 

Toplum bünyesi bir yönüyle canlı bir beden gibidir. Her biri ayrı fonksiyon ve yapıdaki uzuvlarımız, sağlıklı bir bünyenin kendisinden beklenen canlılık ve iş görürlüğü nasıl büyük bir uyum ve iş birliği ile gerçekleştiriyorsa, sağlıklı bir toplumsal hayat için de onu oluşturan farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin benzer şekilde bir uyum ve işbirliği içinde olması gerekir. 

Aynı örnek üzerinden gidersek, fonksiyonunu ve kendisinden beklenen uyumu gerçekleştiremeyecek şekilde bir hasar ve sakatlığa maruz kalan bir uzvumuz nasıl bütün bedenimizin ahenk ve huzurunu olumsuz etkilerse, toplumsal ahenk ve huzur için kendisinden beklenenleri yerine getirmeyen, yani hasar ve arızaya maruz kalmış birey ve gruplar da aynı şekilde toplumsal huzur ve ahengi olumsuz şekilde etkiler. 

Bizi bir arada tutan ne? 

Evet, sağlıklı bir toplumsal hayat için, farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin uyum içinde olması gerekiyor. Peki bunu sağlayan nedir? 

Şüphesiz her milletin kendine özgü karakter özellikleri vardır. Örf ve adetlerden kültüre, oradan da medeniyete kadar uzanan çizgide bu karakter özellikleri somuta dökülür, hayata yansır ve bir mensubiyet halesi oluşturur. 

Bütün bunların temelinde elbette inanç vardır. Toplumun en temel yapı taşı olan bireylerin ortaklaşa benimseyip bağlandığı ve paylaştığı inanç… Ortak değerlerin en alt seviyesi diyebileceğimiz örf-adetten en üst seviyesi olan medeniyete kadar bir toplumun kendini ifade ettiği bütün alanlarda en temel belirleyici “inanç”tır. 

Bir arada yaşamanın hem ilkelerini, hem de imkânlarını veren ‘inanç&#039;, birbirimize dayanmanın ve bütünleşerek bir ‘beden&#039; oluşturmanın en önemli vasatıdır. Birbirimize ya da ortak değerlerimize inancın kaybolması halinde Kur&#039;an&#039;ın “öldürmeden daha beter” olduğunu haber verdiği ‘fitne&#039; (Bakara, 191) durumu ortaya çıkar ki, bireylerin de toplumun da iki cihan saadetini dinamitleyen en büyük hastalık budur. 

Allah&#039;ın ipine ‘hep birlikte&#039; sarılmak 

Gerek Kur&#039;an , gerekse Sünnet, müminlerin birlik ve beraberlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş, birlik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir manzara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur. 

Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “Hep birlikte Allah&#039;ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah&#039;ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O gönüllerinizi birleştirmişti ve O&#039;nun nimeti sayesinde kardeşler olmu ştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” ( Âl -i İmran, 103) buyurulur . 

Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah&#039;ın ipi” benzetmesi, Din&#039;in temel kaynağı olan Kur&#039;an&#039;ı anlatmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır merhumu dinleyelim: 

“(Ayette geçen, ‘Allah&#039;ın ipi&#039; anlamındaki) Hablullah , Allah Tealâ&#039;ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, rivayetlerde Kur&#039;an , taat ve cemaat, ihlâs, İslâm, Allah&#039;ın ahdi, Allah&#039;ın emri diye tefsir edilmiştir. Bu ayetin cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte burada ‘cemaat&#039;, Hablullah&#039;ın aynısı değil, ona sımsıkı sarılmasının neticesidir.” (Hak Dini Kur&#039;an Dili, 2/ 1153-1154 ) 

Bu ayeti birçok kimse “önce birlik ve beraberlik içinde olun ve sonra hepiniz toptan Allah&#039;ın ipine sarılın” tarzında anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiği gibi, bu hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah&#039;ın ipine sarılmaya götürmez, tam tersine, Allah&#039;ın ipine gereği gibi tutunduğumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaşamanın imkanını elde etmiş oluruz. 

Sünnet ve Cemaat Ehli olmak 

Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını çizdiği “cemaat” kavramı, meselenin özünü oluşturmaktadır. “Allah&#039;ın ipi”ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluşacak olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak şekilde bütün bir duruşumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Madem ki Allah&#039;ın ipine sarılmak bizi bir arada yaşamaya götürecektir ve Allah&#039;ın ipine sarılmaktan başka bir seçenek söz konusu değildir; o halde şunu söylemek durumundayız: Eğer bir toplumda fitne, ayrışma ve tefrika varsa, o toplum Allah&#039;ın ipine gereği gibi sarılmamış demektir! 

İtikatta Ehl-i Sünnet ve&#039;l-Cemaat olduğumuzu söylerken, aslında bu noktayı dile getirmiş oluruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#039;in ve kutlu Sahabe&#039;nin yolu üzere bulunmak ve onlardan tevarüs ettiğimiz değerler etrafında “cemaat” halinde, yani “toplanmış” olarak, hep bir arada yaşamak, Allah&#039;ın ipine sarılmanın tabii bir neticesidir. 

Burada aklımıza, “Peki Allah&#039;ın ipine sarılmanın yolu-yöntemi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun cevabını da elbette yine Kur&#039;an ve Sünnet verecektir: 

“Allah&#039;a ve Rasulü&#039;ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çekişmeyin/nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” ( Enfal , 46) 

Bu ayette birlik-beraberliğin, yani “cemaat” olmanın üç ilkesi verilmektedir: 

Birinci ilke, Allah Tealâ&#039;ya ve Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#039;e itaatten ayrılmamaktır. Kur&#039;an ve Sünnet neyi nasıl emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak”tır . 

İkinci ilke, birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat, aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak, küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir. 

Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor: Birbirimizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir. 

Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslâm dünyası gördüğümüz sorusunun cevabı buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması, hiç şüphe yok ki, yine yukarıdaki ayetin uyarısına kulak vermemize bağlıdır. 

Ve ayetteki üçüncü uyarı: Sabredin! Cemaat (toplum) halinde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntı ve meşakkatler olabilir. Toplumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaşmasına vesile olmaktansa, sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda olacağını beyan buyurmaktadır. 

Abdullah b. Ömer r.a.&#039;den şöyle nakledilmi ştir: 

Hz. Ömer r.a. Câbiye mevkiinde bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında orada bulunanlara şöyle dedi: 

Ey insanlar! Allah Rasulü burada, şu bulunduğum yerde şöyle buyurmu ştu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri; sonra onların ardından gelenleri... Bir de cemaat olun. Birbirinizden ayrılmayın! Şeytan bir kişiyle (tek başına hareket edenle) beraberdir. İki kişiden ise olabildiğince uzaktır. Cennetin ortasında yerleşmek isteyen cemaate bağlı kalsın.” ( Tirmizî ) 

Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i şerif arasından seçtiğimiz bu rivayet, meselenin önemini ve ciddiyetini yeterince açık bir şekilde anlatmaktadır. Yüce Allah&#039;ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde bulunan toplumlaradır. 

Cemaatin anlamı 

‘Fırka-i Nâciye&#039; (Kurtuluşa eren fırka) da denen ‘Sünnet ve Cemaat Ehli&#039; (veya Ehl -i Sünnet ve&#039;l -Cemaat) tabirindeki ‘Sünnet&#039;in ne olduğu açıktır. Acaba buradaki ‘Cemaat&#039; neyi anlatmaktadır? Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir. 

Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde toplanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun yanında yer almak” şeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde ‘Fırka-i Nâciye &#039; taraftarları genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir. 

Söz gelimi İslâm tarihinde ‘ mihne &#039; diye adlandırılan ‘ Halku&#039;l - Kur&#039;an &#039; fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel&#039;in tavrında kristalleşen ‘hak taraftarlığı&#039; sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, ‘ Ehlu&#039;s - Sünne ve&#039;l - Cemaa &#039; tabirindeki ‘Cemaat&#039;i oluşturuyordu. Dönemin Abbasî hükümdarı Mu&#039;tezile inancını benimsemişti ve avaneleri zulümlerini haklı göstermek için ona şu telkinde bulunuyordu: “Ey Müminlerin Emiri ! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin toptan bâtıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?” 

Abdullah b. Mes&#039;ud r.a ., öğrencisi Amr b. Meymûn&#039;a ‘Cemaat&#039;i açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimsemekten geri kalmadığın hakka uygun tavırdır.” 

Bir diğer rivayette; “Cemaat, Allah Tealâ&#039;ya taate uygun olan tavırdır.” şeklinde nakledilmi ştir. (Ebu Şâme, el-Bâ&#039;is, 27) 

‘Cemaat&#039; ve ‘Sünnet&#039; kavramları arasındaki lazım- melzum ilişkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Zira hakkın temsilcisi anlamında ‘cemaat taraftarı&#039; tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak? 

Ebu Şâme&#039;nin yukarıda verdiğim yerde tesbit ettiği gibi ‘hak&#039;, Asr -ı Saadet&#039;te Hz. Peygamber s.a.v. ve ilk ‘cemaat&#039; olan Sahabe&#039;nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla ‘Sünnet ve Cemaat Ehli&#039; ifadesindeki Cemaat, Sahabe cemaatinin tabi olduğu ‘Sünnet&#039;in temsil ettiği değerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar ‘ hakk&#039;ın ta kendisidir. 

Böylece ‘hak&#039;” kavramının izafiliği, değişkenliği üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini yitirmektedir. Bir şeyin hem ‘hak&#039; olması, hem de herkese göre değişebilen muhtevalara bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İslâmî metinlerde oldukça sık rastlanan ‘ Ehl -i Hak&#039; tabirinin de bu anlamda Sünnet&#039;in temsil ettiği hakikati idrak edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz. 

Her bid&#039;at bir ayrılık unsurudur 

Tabiûn döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların, itikadın belirlenmesinde Sünnet&#039;i ölçü olarak görmemeleri, dolayısıyla Sünnet&#039;le sabit olmuş hususları çeşitli gerekçelerle dışlayarak, Asr -ı Saadet&#039;te izine rastlanmayan itikadî tavırlar benimsemeleri, ‘ ehl -i bid&#039;at &#039; olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu bağlamda bid&#039;atin Sünnet karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid&#039;atler üzerine eser yazan ulemanın, bid&#039;ati , “Hz. Peygamber s.a.v. ve Sahabe döneminde bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif etmesi boşuna değildir. 

Temel itikadî meselelerde Cemaat&#039;in, yani Sünnet&#039;in karşısında yer alan bu fırkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın merkezinde yer almış, İslâm toplumunun kan ve enerji kaybetmesine sebep olmuştur. Hz. Ömer r.a.&#039; ın şehid edilmesiyle ba ş layan , Hz. Osman r.a.&#039; ın şehadetiyle daha da büyüyerek devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed&#039;in bugün bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları doğurmuştur. 

Bu noktada çoğunlukla yaşadığımız bir yanılgı haline dikkat çekmemiz gerekiyor: Bid&#039;at fırkalardan bahsedildiğinde, sadece bin küsür yıl öncesinde kalmış bazı oluşumlardan bahsedildiği düşünülür. Oysa Ehl -i Sünnet çizgiyle, onun ilke ve kabulleriyle bağdaşmayan her oluşum bid&#039;at kavramının içindedir ve bugün yaşadığımız pek çok fikrî ve toplumsal hadisenin doğru açıklaması ancak bu temelde yapılabilir. 

Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadî ya da siyasî çağrışım yapması, Ehl -i Sünnet dışı oluşumların ehl -i bid&#039;at olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur etmiş bid&#039;at ehli gruplar içinde iddia ve söylemleri Din&#039;in çizdiği çerçevenin dışına çıkanlar bulunduğu gibi, aynı durum günümüzde de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz ehl -i bid&#039;atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir. 

------------------------------------------------------ 

Bugünkü Toplum Bünyemiz: 

Kimin Akıntısına Kürek Çekiyoruz? 

Yukarıda yer verdiğimiz tesbitler , birlik-beraberlik ruhunu yaşatmanın dinî ve toplumsal açıdan önemini ortaya koymakta ise de, özellikle günümüzdeki duruma ilişkin ayrı bir fasıl açmamız gerekiyor. Tefrikanın, ayrışmanın ve bölünmenin, ‘özgürlük&#039;, ‘tercihlere saygı&#039; gibi sloganlarla alabildiğine özendirildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. 

‘Büyük aile&#039; tipinden ‘çekirdek aile&#039; tipine geçmemizde de, şefkat ve merhamet timsali aile büyüklerinin yerini sevgisiz büyüklerin, edep ve saygı örneği gençlerin yerini saygısız küçüklerin almasında da aynı hastalık baş rol oynuyor: Modernleşme. 

“Ben siftah yaptım, öteki alışverişinizi de komşu bakkaldan yapın.” diyebilen esnaf, iftar sofrasına garibansız oturmayan ev sahibi, ‘alan el&#039; almakla rencide olmasın ve ‘veren el&#039; vermekle gurura, riyaya bulaşmasın diye ‘sadaka taşı&#039; uygulamasını keşfeden toplum nerede şimdi? İzmit depreminin yaşattığı acı ve ızdırabı , çocuk kaçırmak, talan ve soygun yapmak için vesile edinenler bizim insanlarımız mıydı? 

Şuurumuzu biraz uyanık tuttuğumuzda fark etmekte gecikmiyoruz ki, bu aslında bize ‘dayatılan&#039; bir birey, aile ve toplum modelidir. Örnek aldığımız toplumların bildiği tek tarz budur ve biz onlar gibi olmaya karar verdiğimiz için bizi kendilerine benzetmek istemeleri gayet normal. Peki bize ne oluyor? 

Sahip olduğumuz değerler ve ait olduğumuz kültür ve medeniyet bize her zaman bir arada olmayı, birbirimize dayanarak ayakta durmayı öğretti. Biz bu sayede geçmişte muhteşem medeniyetler kurduk, insanlığa insanlık öğrettik. 

Şimdi aynı ailenin bireyleri, aynı mahallenin sakinleri, aynı milletin mensupları ve aynı dinin bağlıları arasındaki şu uçurumlara bir bakın! Birbirimizle ayrışmak ve gayrılaşmak için adeta özel bir çaba sarf ediyor gibiyiz. Bu topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca bir arada uyum içinde yaşayan bizler, “...Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız.” (Hucurat, 13) diyen bir Kitab&#039;ın müminleri olarak taşıdığımız etnik ve kültürel farklılıkları birer ayrışma unsuru değil, kaynaşma vesilesi kılmayı bildik. 

Günümüzde birer ayrışma ve parçalanma vesilesi olarak öne çıktığı görülen etnik farklılıklarımızın, cemaat aidiyetlerimizin ve benzeri diğer ‘özel&#039;liklerimizin aslında dozu iyi ayarlandığı zaman birer toplumsal renklilik ve canlılık vesilesi olduğunu bilen bir geçmişten geliyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#039;in , savaşlarda her kabileye ayrı bir sancak vererek farklılıkları tatlı rekabetlere dönüştürdüğünü biliyoruz. 

Kore savaşı sırasında bir kısım Batılı devletlerin askerleri yanında bir miktar bizim askerimiz de Kuzey Kore&#039;nin eline esir düşer. Bir süre sonra bu esirler serbest kalır ve ülkelerine döner. Batılı askerlerin, ülkelerine döndüklerinde psikolojik problemler yaşadıkları gözlenir. Bu ülkeler konunun Türkiye boyutunu öğrenmek için uzmanlardan oluşan bir ekip kurarak ülkemize gönderirler. Kore&#039;de esir kalmış askerlerimiz üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucunda, hayata hemen adapte olduklarını ve herhangi bir psikolojik problem yaşamadıklarını hayretle müşahede ederler. Elbette sebebi anlamakta da geç kalmazlar: Büyük aile modelinin sağladığı dayanışma ve paylaşma… 

Bizler, gerçekten özel bir tarihin ve coğrafyanın çocuklarıyız. Böyle olduğumuz için de dost-düşman herkesin gözü tarih boyunca hep üzerimizde oldu. Tarihten tevarüs ettiğimiz tecrübeler, bize birlik-bütünlük ruhunun ne büyük badireler atlatmamızı sağladığını yeterince öğretmiş olmalı. 

Ders alalım ki tarih bir daha tekerrür etmesin! 

Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ 

EBUBEKİR SİFİL</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>fırka-i naciye<br />
Allah resulu (saa) bir hadislerinde uzunca bir izahatten sonra; ken di ümmetinin de yetmisüç firkaya ayrilacagini ve bunlardan sadece bir tanesinin firkayi naciye, yani kurtulusa eren yol olacagini bildirir. O mübarek peygamber ömrü boyunca da firkayi naciyenin Kur&#8217;an-i kerim&#8217;e ve Ehli beytine sikica sarilanlar oldugunu anlatir. Yine yüce Mevla kitabinda Allahin ipine sikica sarilmadikça kurtulusa eremiyecegimize dikkati çeker. Ayati celilelerde Sünneti seniyeye simsiki sarilmaktan baska yol gözükmüyor. Mevla kitabinda Resulune (saa) iteati kendisine iteat olarak gösteriyor. Ve<br />
&#8221;O kendinde bir sey söylemez.&#8221; diye bizi uyariyor. Nebi-i Muhterem (saa) hazretleride kurtulus yolu olarak defalarca Ehli beytini isaret buyuruyor.<br />
Kur&#8217;an-i azimin ve Allah Resulünün sünnetlerinin açiklayicilari ve yasayanlarida Ehli beyt-i Muhammedi.Bu gerçegi bulmam uzun senelerimi aldi. Yinede Rabbima son nefesimi vermeden Ehlibeyt mektebini tanimayi nasip ettigi için defaatlerce sükr ediyorum. Gerçek islami, firkayi naciyeyi bulmak nasip oldu sonunda, elhamdülillah Seyh Sadi&#8217;nin ifadesi ne güzeldir; &#8221; Çöllerde yapilmis sarniç ve havuzlari çölde yolunu kaybeden kervan halkina sor. Sen Firat&#8217;in kiyisinda suyun kiymetini ne bilirsin? &#8221;<br />
FIRKA I NACİYEEHLİ SÜNNET YOLUNDAKİ MEZHEPLERDİR BUNLAR KENDİ ARALARINDA HANEFİ ŞAFİ HANBELİ DİYE AYRILIR<br />
MESELA ŞİA EHLİ SÜNNET DEĞİLDİR BAŞKA BİR FIRKADIR BUDA KENDİ İÇİNDE AYRILIYOR</p>
<p>Uzak ve yakın tarihimiz şahit ki, bir ve beraber olduğumuzda bileğimizi bükebilecek kimse çıkmadı. </p>
<p>Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diğer taraftan kültür ve medeniyet değerlerimizle dünyaya insanlık öğrettik. </p>
<p>Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmişse ateşlere düştük, ağır bedeller ödedik. </p>
<p>Hele de bir Allah&#8217;a, aynı Peygamber&#8217;e, aynı mübarek Kitab&#8217;a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda, bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti. </p>
<p>Bizi Cenab-ı Hak yeryüzünün, insanlığın şahitleri olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüğümüz hakkın, adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti. </p>
<p>Artık yeniden Allah&#8217;ın ipine sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Birbirimizi sevmemiz, kusurlarımıza müsamaha ve dua ile karşılık vermemiz, kendimizi toparlamamız gerekiyor. </p>
<p>Aksi halde ne huzurumuz olacak, ne de gözyaşı dinecek. </p>
<p>“İnsan sosyal bir varlıktır” deriz. Bunun anlamı, insan denen canlının, hemcinsleriyle bir arada yaşamaya hem yatkın hem de muhtaç olarak yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple atamız Hz. Adem a.s.&#8217; dan beri hep aileler, gruplar, cemaatler, cemiyetler, milletler olarak bir arada yaşayagelmişiz . Dayanışma, paylaş ma , uyum, sevgi-saygı, şefkat-merhamet… insana aslî karakterini veren, ama aynı zamanda ‘birlikte&#8217; yaşandığında ortaya konabilen hususlardır. </p>
<p>Toplum bünyesi bir yönüyle canlı bir beden gibidir. Her biri ayrı fonksiyon ve yapıdaki uzuvlarımız, sağlıklı bir bünyenin kendisinden beklenen canlılık ve iş görürlüğü nasıl büyük bir uyum ve iş birliği ile gerçekleştiriyorsa, sağlıklı bir toplumsal hayat için de onu oluşturan farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin benzer şekilde bir uyum ve işbirliği içinde olması gerekir. </p>
<p>Aynı örnek üzerinden gidersek, fonksiyonunu ve kendisinden beklenen uyumu gerçekleştiremeyecek şekilde bir hasar ve sakatlığa maruz kalan bir uzvumuz nasıl bütün bedenimizin ahenk ve huzurunu olumsuz etkilerse, toplumsal ahenk ve huzur için kendisinden beklenenleri yerine getirmeyen, yani hasar ve arızaya maruz kalmış birey ve gruplar da aynı şekilde toplumsal huzur ve ahengi olumsuz şekilde etkiler. </p>
<p>Bizi bir arada tutan ne? </p>
<p>Evet, sağlıklı bir toplumsal hayat için, farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin uyum içinde olması gerekiyor. Peki bunu sağlayan nedir? </p>
<p>Şüphesiz her milletin kendine özgü karakter özellikleri vardır. Örf ve adetlerden kültüre, oradan da medeniyete kadar uzanan çizgide bu karakter özellikleri somuta dökülür, hayata yansır ve bir mensubiyet halesi oluşturur. </p>
<p>Bütün bunların temelinde elbette inanç vardır. Toplumun en temel yapı taşı olan bireylerin ortaklaşa benimseyip bağlandığı ve paylaştığı inanç… Ortak değerlerin en alt seviyesi diyebileceğimiz örf-adetten en üst seviyesi olan medeniyete kadar bir toplumun kendini ifade ettiği bütün alanlarda en temel belirleyici “inanç”tır. </p>
<p>Bir arada yaşamanın hem ilkelerini, hem de imkânlarını veren ‘inanç&#8217;, birbirimize dayanmanın ve bütünleşerek bir ‘beden&#8217; oluşturmanın en önemli vasatıdır. Birbirimize ya da ortak değerlerimize inancın kaybolması halinde Kur&#8217;an&#8217;ın “öldürmeden daha beter” olduğunu haber verdiği ‘fitne&#8217; (Bakara, 191) durumu ortaya çıkar ki, bireylerin de toplumun da iki cihan saadetini dinamitleyen en büyük hastalık budur. </p>
<p>Allah&#8217;ın ipine ‘hep birlikte&#8217; sarılmak </p>
<p>Gerek Kur&#8217;an , gerekse Sünnet, müminlerin birlik ve beraberlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiş, birlik ve beraberliğin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir manzara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuştur. </p>
<p>Hepimizin çok iyi bildiği bir ayette, “Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah&#8217;ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O gönüllerinizi birleştirmişti ve O&#8217;nun nimeti sayesinde kardeşler olmu ştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” ( Âl -i İmran, 103) buyurulur . </p>
<p>Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah&#8217;ın ipi” benzetmesi, Din&#8217;in temel kaynağı olan Kur&#8217;an&#8217;ı anlatmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır merhumu dinleyelim: </p>
<p>“(Ayette geçen, ‘Allah&#8217;ın ipi&#8217; anlamındaki) Hablullah , Allah Tealâ&#8217;ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, rivayetlerde Kur&#8217;an , taat ve cemaat, ihlâs, İslâm, Allah&#8217;ın ahdi, Allah&#8217;ın emri diye tefsir edilmiştir. Bu ayetin cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte burada ‘cemaat&#8217;, Hablullah&#8217;ın aynısı değil, ona sımsıkı sarılmasının neticesidir.” (Hak Dini Kur&#8217;an Dili, 2/ 1153-1154 ) </p>
<p>Bu ayeti birçok kimse “önce birlik ve beraberlik içinde olun ve sonra hepiniz toptan Allah&#8217;ın ipine sarılın” tarzında anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiği gibi, bu hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah&#8217;ın ipine sarılmaya götürmez, tam tersine, Allah&#8217;ın ipine gereği gibi tutunduğumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaşamanın imkanını elde etmiş oluruz. </p>
<p>Sünnet ve Cemaat Ehli olmak </p>
<p>Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını çizdiği “cemaat” kavramı, meselenin özünü oluşturmaktadır. “Allah&#8217;ın ipi”ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluşacak olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak şekilde bütün bir duruşumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Madem ki Allah&#8217;ın ipine sarılmak bizi bir arada yaşamaya götürecektir ve Allah&#8217;ın ipine sarılmaktan başka bir seçenek söz konusu değildir; o halde şunu söylemek durumundayız: Eğer bir toplumda fitne, ayrışma ve tefrika varsa, o toplum Allah&#8217;ın ipine gereği gibi sarılmamış demektir! </p>
<p>İtikatta Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat olduğumuzu söylerken, aslında bu noktayı dile getirmiş oluruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#8217;in ve kutlu Sahabe&#8217;nin yolu üzere bulunmak ve onlardan tevarüs ettiğimiz değerler etrafında “cemaat” halinde, yani “toplanmış” olarak, hep bir arada yaşamak, Allah&#8217;ın ipine sarılmanın tabii bir neticesidir. </p>
<p>Burada aklımıza, “Peki Allah&#8217;ın ipine sarılmanın yolu-yöntemi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun cevabını da elbette yine Kur&#8217;an ve Sünnet verecektir: </p>
<p>“Allah&#8217;a ve Rasulü&#8217;ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çekişmeyin/nizalaşmayın; sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” ( Enfal , 46) </p>
<p>Bu ayette birlik-beraberliğin, yani “cemaat” olmanın üç ilkesi verilmektedir: </p>
<p>Birinci ilke, Allah Tealâ&#8217;ya ve Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#8217;e itaatten ayrılmamaktır. Kur&#8217;an ve Sünnet neyi nasıl emretmiş ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak”tır . </p>
<p>İkinci ilke, birbirimizle çekişmemektir. Bundan maksat, aramızda çıkabilecek görüş ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak, küstürerek ve birlik beraberliğimize zarar verecek şekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir. </p>
<p>Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor: Birbirimizle didişecek olursak içimize korku düşecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir. </p>
<p>Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslâm dünyası gördüğümüz sorusunun cevabı buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması, hiç şüphe yok ki, yine yukarıdaki ayetin uyarısına kulak vermemize bağlıdır. </p>
<p>Ve ayetteki üçüncü uyarı: Sabredin! Cemaat (toplum) halinde ve birlik-beraberlik içinde yaşarken karşılaşabileceğimiz olumsuz durumlar, çeşitli sıkıntı ve meşakkatler olabilir. Toplumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaşmasına vesile olmaktansa, sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda olacağını beyan buyurmaktadır. </p>
<p>Abdullah b. Ömer r.a.&#8217;den şöyle nakledilmi ştir: </p>
<p>Hz. Ömer r.a. Câbiye mevkiinde bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında orada bulunanlara şöyle dedi: </p>
<p>Ey insanlar! Allah Rasulü burada, şu bulunduğum yerde şöyle buyurmu ştu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri; sonra onların ardından gelenleri&#8230; Bir de cemaat olun. Birbirinizden ayrılmayın! Şeytan bir kişiyle (tek başına hareket edenle) beraberdir. İki kişiden ise olabildiğince uzaktır. Cennetin ortasında yerleşmek isteyen cemaate bağlı kalsın.” ( Tirmizî ) </p>
<p>Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i şerif arasından seçtiğimiz bu rivayet, meselenin önemini ve ciddiyetini yeterince açık bir şekilde anlatmaktadır. Yüce Allah&#8217;ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde bulunan toplumlaradır. </p>
<p>Cemaatin anlamı </p>
<p>‘Fırka-i Nâciye&#8217; (Kurtuluşa eren fırka) da denen ‘Sünnet ve Cemaat Ehli&#8217; (veya Ehl -i Sünnet ve&#8217;l -Cemaat) tabirindeki ‘Sünnet&#8217;in ne olduğu açıktır. Acaba buradaki ‘Cemaat&#8217; neyi anlatmaktadır? Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir. </p>
<p>Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde toplanmış olurlarsa olsunlar, çoğunluğun yanında yer almak” şeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde ‘Fırka-i Nâciye &#8216; taraftarları genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir. </p>
<p>Söz gelimi İslâm tarihinde ‘ mihne &#8216; diye adlandırılan ‘ Halku&#8217;l &#8211; Kur&#8217;an &#8216; fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel&#8217;in tavrında kristalleşen ‘hak taraftarlığı&#8217; sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, ‘ Ehlu&#8217;s &#8211; Sünne ve&#8217;l &#8211; Cemaa &#8216; tabirindeki ‘Cemaat&#8217;i oluşturuyordu. Dönemin Abbasî hükümdarı Mu&#8217;tezile inancını benimsemişti ve avaneleri zulümlerini haklı göstermek için ona şu telkinde bulunuyordu: “Ey Müminlerin Emiri ! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin toptan bâtıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?” </p>
<p>Abdullah b. Mes&#8217;ud r.a ., öğrencisi Amr b. Meymûn&#8217;a ‘Cemaat&#8217;i açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimsemekten geri kalmadığın hakka uygun tavırdır.” </p>
<p>Bir diğer rivayette; “Cemaat, Allah Tealâ&#8217;ya taate uygun olan tavırdır.” şeklinde nakledilmi ştir. (Ebu Şâme, el-Bâ&#8217;is, 27) </p>
<p>‘Cemaat&#8217; ve ‘Sünnet&#8217; kavramları arasındaki lazım- melzum ilişkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Zira hakkın temsilcisi anlamında ‘cemaat taraftarı&#8217; tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak? </p>
<p>Ebu Şâme&#8217;nin yukarıda verdiğim yerde tesbit ettiği gibi ‘hak&#8217;, Asr -ı Saadet&#8217;te Hz. Peygamber s.a.v. ve ilk ‘cemaat&#8217; olan Sahabe&#8217;nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla ‘Sünnet ve Cemaat Ehli&#8217; ifadesindeki Cemaat, Sahabe cemaatinin tabi olduğu ‘Sünnet&#8217;in temsil ettiği değerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar ‘ hakk&#8217;ın ta kendisidir. </p>
<p>Böylece ‘hak&#8217;” kavramının izafiliği, değişkenliği üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini yitirmektedir. Bir şeyin hem ‘hak&#8217; olması, hem de herkese göre değişebilen muhtevalara bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İslâmî metinlerde oldukça sık rastlanan ‘ Ehl -i Hak&#8217; tabirinin de bu anlamda Sünnet&#8217;in temsil ettiği hakikati idrak edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz. </p>
<p>Her bid&#8217;at bir ayrılık unsurudur </p>
<p>Tabiûn döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların, itikadın belirlenmesinde Sünnet&#8217;i ölçü olarak görmemeleri, dolayısıyla Sünnet&#8217;le sabit olmuş hususları çeşitli gerekçelerle dışlayarak, Asr -ı Saadet&#8217;te izine rastlanmayan itikadî tavırlar benimsemeleri, ‘ ehl -i bid&#8217;at &#8216; olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu bağlamda bid&#8217;atin Sünnet karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid&#8217;atler üzerine eser yazan ulemanın, bid&#8217;ati , “Hz. Peygamber s.a.v. ve Sahabe döneminde bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif etmesi boşuna değildir. </p>
<p>Temel itikadî meselelerde Cemaat&#8217;in, yani Sünnet&#8217;in karşısında yer alan bu fırkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın merkezinde yer almış, İslâm toplumunun kan ve enerji kaybetmesine sebep olmuştur. Hz. Ömer r.a.&#8217; ın şehid edilmesiyle ba ş layan , Hz. Osman r.a.&#8217; ın şehadetiyle daha da büyüyerek devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed&#8217;in bugün bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları doğurmuştur. </p>
<p>Bu noktada çoğunlukla yaşadığımız bir yanılgı haline dikkat çekmemiz gerekiyor: Bid&#8217;at fırkalardan bahsedildiğinde, sadece bin küsür yıl öncesinde kalmış bazı oluşumlardan bahsedildiği düşünülür. Oysa Ehl -i Sünnet çizgiyle, onun ilke ve kabulleriyle bağdaşmayan her oluşum bid&#8217;at kavramının içindedir ve bugün yaşadığımız pek çok fikrî ve toplumsal hadisenin doğru açıklaması ancak bu temelde yapılabilir. </p>
<p>Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadî ya da siyasî çağrışım yapması, Ehl -i Sünnet dışı oluşumların ehl -i bid&#8217;at olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur etmiş bid&#8217;at ehli gruplar içinde iddia ve söylemleri Din&#8217;in çizdiği çerçevenin dışına çıkanlar bulunduğu gibi, aynı durum günümüzde de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz ehl -i bid&#8217;atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir. </p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; </p>
<p>Bugünkü Toplum Bünyemiz: </p>
<p>Kimin Akıntısına Kürek Çekiyoruz? </p>
<p>Yukarıda yer verdiğimiz tesbitler , birlik-beraberlik ruhunu yaşatmanın dinî ve toplumsal açıdan önemini ortaya koymakta ise de, özellikle günümüzdeki duruma ilişkin ayrı bir fasıl açmamız gerekiyor. Tefrikanın, ayrışmanın ve bölünmenin, ‘özgürlük&#8217;, ‘tercihlere saygı&#8217; gibi sloganlarla alabildiğine özendirildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. </p>
<p>‘Büyük aile&#8217; tipinden ‘çekirdek aile&#8217; tipine geçmemizde de, şefkat ve merhamet timsali aile büyüklerinin yerini sevgisiz büyüklerin, edep ve saygı örneği gençlerin yerini saygısız küçüklerin almasında da aynı hastalık baş rol oynuyor: Modernleşme. </p>
<p>“Ben siftah yaptım, öteki alışverişinizi de komşu bakkaldan yapın.” diyebilen esnaf, iftar sofrasına garibansız oturmayan ev sahibi, ‘alan el&#8217; almakla rencide olmasın ve ‘veren el&#8217; vermekle gurura, riyaya bulaşmasın diye ‘sadaka taşı&#8217; uygulamasını keşfeden toplum nerede şimdi? İzmit depreminin yaşattığı acı ve ızdırabı , çocuk kaçırmak, talan ve soygun yapmak için vesile edinenler bizim insanlarımız mıydı? </p>
<p>Şuurumuzu biraz uyanık tuttuğumuzda fark etmekte gecikmiyoruz ki, bu aslında bize ‘dayatılan&#8217; bir birey, aile ve toplum modelidir. Örnek aldığımız toplumların bildiği tek tarz budur ve biz onlar gibi olmaya karar verdiğimiz için bizi kendilerine benzetmek istemeleri gayet normal. Peki bize ne oluyor? </p>
<p>Sahip olduğumuz değerler ve ait olduğumuz kültür ve medeniyet bize her zaman bir arada olmayı, birbirimize dayanarak ayakta durmayı öğretti. Biz bu sayede geçmişte muhteşem medeniyetler kurduk, insanlığa insanlık öğrettik. </p>
<p>Şimdi aynı ailenin bireyleri, aynı mahallenin sakinleri, aynı milletin mensupları ve aynı dinin bağlıları arasındaki şu uçurumlara bir bakın! Birbirimizle ayrışmak ve gayrılaşmak için adeta özel bir çaba sarf ediyor gibiyiz. Bu topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca bir arada uyum içinde yaşayan bizler, “&#8230;Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız.” (Hucurat, 13) diyen bir Kitab&#8217;ın müminleri olarak taşıdığımız etnik ve kültürel farklılıkları birer ayrışma unsuru değil, kaynaşma vesilesi kılmayı bildik. </p>
<p>Günümüzde birer ayrışma ve parçalanma vesilesi olarak öne çıktığı görülen etnik farklılıklarımızın, cemaat aidiyetlerimizin ve benzeri diğer ‘özel&#8217;liklerimizin aslında dozu iyi ayarlandığı zaman birer toplumsal renklilik ve canlılık vesilesi olduğunu bilen bir geçmişten geliyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#8217;in , savaşlarda her kabileye ayrı bir sancak vererek farklılıkları tatlı rekabetlere dönüştürdüğünü biliyoruz. </p>
<p>Kore savaşı sırasında bir kısım Batılı devletlerin askerleri yanında bir miktar bizim askerimiz de Kuzey Kore&#8217;nin eline esir düşer. Bir süre sonra bu esirler serbest kalır ve ülkelerine döner. Batılı askerlerin, ülkelerine döndüklerinde psikolojik problemler yaşadıkları gözlenir. Bu ülkeler konunun Türkiye boyutunu öğrenmek için uzmanlardan oluşan bir ekip kurarak ülkemize gönderirler. Kore&#8217;de esir kalmış askerlerimiz üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucunda, hayata hemen adapte olduklarını ve herhangi bir psikolojik problem yaşamadıklarını hayretle müşahede ederler. Elbette sebebi anlamakta da geç kalmazlar: Büyük aile modelinin sağladığı dayanışma ve paylaşma… </p>
<p>Bizler, gerçekten özel bir tarihin ve coğrafyanın çocuklarıyız. Böyle olduğumuz için de dost-düşman herkesin gözü tarih boyunca hep üzerimizde oldu. Tarihten tevarüs ettiğimiz tecrübeler, bize birlik-bütünlük ruhunun ne büyük badireler atlatmamızı sağladığını yeterince öğretmiş olmalı. </p>
<p>Ders alalım ki tarih bir daha tekerrür etmesin! </p>
<p>Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ </p>
<p>EBUBEKİR SİFİL</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
