Allah’tan başkasını Rabb edinme
Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.
İktibas Dergisi, Yaşar KAPLAN, Sayı: 235, Temmuz 1998.
Kur’an düşünce sisteminin temelini, tevhid inancı oluşturur. Bütün peygamberlerin temel ve öncelikli görevi de, insanları tevhid inancına çağırmak, insanların kulluk edilmeye layık tek varlık olan Allah’ı tanımaları gerektiğini anlatmak ve Allah’ı bırakarak başkalarına kulluk etmelerine engel olmak için tebliğ ve irşadda bulunmak, gerekirse tevhid inancı uğrunda hicreti ve cihadı göze almaktır. Bu husus, pekçok ayet-i kertme ve hadîs-i şerifte beyan edilmektedir.
Tevhid inancının önündeki en büyük engel, şirk olgusudur. Fakat bazı şirkler açık açık bilinirken, bazı şirkler gizli olduğundan, farkedilmemekte, yahut insanlar düşünüş biçimlerinde bir takım şirk pislikleri bulunduğunun farkına varamamaktadırlar.
Şirk olgusu bizim toplumumuzda nasıl tezahür etmektedir?
Bunu bir hadîs-i şerîf ile izaha çalışalım. Peygamberimiz (ass) şirk konusunda bizleri uyarıyor: “Ümmetimden en çok korktuğum şey, Allah’a şirk koşmaktır. Ama dikkat edin, Ay’a, Güneş’e veya puta tapacaklar, demiyorum. Fakat Allah’ın rızasının dışındaki gayeler için harekette bulunacaklar ve gizli şehvet, yani riya ve gösteriş duyguları taşıyacaklar, demek istiyorum.” (1)
Şirkin en açık tezahürü, Allah’ı bırakıp da başkalarını Rabb edinmektedir. Bu nokta üzerinde Kur’an çok durmaktadır. İşte bir örnek ayet-i kerîme:
“İnsanlar arasında, Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları, Allah’ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir. Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi! Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Uyanlar: “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak’ derler. Böylece Allah onlara, hasretini çekecekleri işlerini gösterir. Onlar cehennemde ebedî kalırlar.” (2)
Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır:
“Allah’ın kendisine Kitap verdiği, hikmet verdiği, peygamber gönderdiği insanoğluna: “Allah’ı bırakıp bana kulluk edin.” demek yaraşmaz, fakat: “Kitabı öğrettiğinize, okuduğunuza göre Rabbe kul olun.” demek yaraşır.” (3)
Bu ayetten çıkan sonuç şudur: İnsanlar arasında, Allah’a çağırıyormuş gibi yaparak insanların kendilerine kulluk etmeleri için çalışanlar var. Böylelerine, böyle bir teklif yakışmaz, diyor Kur’an. Yapılması gereken şey, insanların (hâşâ) kendimize değil, Allah’a kulluk etmelerini sağlamaya çalışmaktır.
Kur’an hiçbir şeyi boşuna gündeme getirmez. Bu gibi haller her çağda, her toplumda bulunduğu içindir ki, Kur’an bunu gündeme getirmektedir. Bu anlatılanlar başka toplumların veya başka çağların değil, aynı zamanda bu çağın ve bizim toplumumuzun da en büyük hastalığıdır. Esasen Kur’an’ın her uyarısı, şimdi ve burada olan bir soruna işarettir.
Kur’an böyle uyarıyor ama bazıları buna kulak asmıyorlar. Daha da kötüsü, bazı kişiler, düşünüş tarzlarındaki şirk pisliklerini, bir şirk olarak bile görmemekte, şirke bulanmış bozuk düşüncelerini, İslâm inancının hası, özü zannetmekte, kendileri gibi düşünmeyenleri de inanç dışında görebilmektedirler.
İnsanlar arasında görülen sıkıntılardan birisi de, üstadlarını ve şeyhlerini yanlış anlamaktan ileri gelmektedir. Yanlış anlama olmasa bile, üstadının görüşlerini İslâm’ın kesin ölçüleri gibi alınca, iş tehlikeli hale gelmektedir. Sözgelimi bir insan, üstad bildiği bir değerli insanı eleştirdi diye bir ilim adamını defterden siliyorsa, burda da bir şirk tehlikesi vardır. Bir insanın müslümanlığını ölçmek için, benim şeyhimi ne kadar seviyor ölçüsü ile hareket edenler için de aynı tehlike vardır. Allah için olması gereken bir işi, kendi üstadı veya şeyhi için istediğinden dolayı, inancına şirk bulaştırabilir.
Tevhid ile şirk arasındaki çizgiyi ayırdetmekte güçlük çeken insanlara Kur’an’ın dilinden şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “De ki: Ey cahiller! Bana, Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emredersiniz?” (4)
Hiçbir inançlı insan, kendi hayatında şirk olmadığını zannetmesin. Müşrik, inançlı insandan çıktığına göre, kafirden müşrik çıkmayacağına göre, inançlı insanların çok dikkatli olmaları gerekmektedir.
“Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı haketti, çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” (5)
Bu ayetten çıkan sonuç da şudur:
1- İnsanların hepsinin Allah’ın hidayeti üzere olmaları mümkün değildir. Kimisi doğru yolda olur, kimisi sapık yolda olur;
2- Sapık yolda olanların bir kısmı sapıklık üzere olduklarını farketmezler veya kabul etmezler. Bunlardan bazıları, kendilerini doğru yolda zannederler. Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmelerine rağmen kendilerini Allah’ın yolunda zannederler. Ama onların böyle zannetmeleri, onların doğru yolda olduğunu göstermez.
Bir başka şirk tehlikesi de şurda: İslâm’ın görüşü denildiğinde sadece tek kişiye itibar ediliyor veya filanca üstad ne yazmışsa doğru olarak alınıyor ve o üstadın görüşlerine aykırı bütün görüşler gayr-i islâmîdir zannedilerek reddediliyorsa, burda da kişiler üstadlarını Rabb edinmiş oluyor ve şirke giriyorlar.
Allah’ı bırakıp da başkalarını Rabb edinmeme yahut Allah ile birlikte başkalarını Rabb edinmeme ve Allah’a bazılarını şerik kabul ve ilan etmeme konusunda Kur’an-ı Kerîmin hassasiyetini yansıtan ayetlerden birkaçı ile birlikte sevgili Peygamber’imizin (ass) de bu konudaki uyarılarını yazımızın başında vermiştik.
Kur’an’ın beyânına göre, insanların çoğu, Allah’a inanırlar ama şirk koşmadan inanamazlar. Bu gerçeğe, Yusuf sûresinde işaret edilmektedir. (6) Bununla birlikte, Kur’an’ın bizden istediği şudur: “Allah’a şirk koşmaksızın O’na yönelerek dini hanîf insanlar olun. Allah’a şirk koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye benzer.” (7)
Nedense inançlı insanların çoğu, sanki bu uyarılar kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi davranmışlar, hayatlarında veya inanış biçimlerinde şirk bulunup bulunmadığını, Allah ile birlikte başkalarını Rabb edinmek gibi bir tehlikenin kendileri içinde de geçerli olup olmadığını pek dikkate almamışlar.
Günümüzde de ısrarla bu körlüğünü sürdüren ve “Kur’an ayetleri bize hitabetmiyor” düşüncesi içinde olanlar yahut “Kur’an ayetleri bizi uyarmıyor, onun bütün uyarıları, Hristiyan ve Yahudilere yöneliktir, müşriklere yöneliktir, münafıklara yöneliktir.” zannı içinde olanlar var. Oysa bütün Kur’an ayetlerinin asıl muhatabı, önce müminlerdir, sonra diğerleridir… Yoksa “Bu ayetler bize hitabetmiyor, geçmişte olup biten bazı olayları aktarıyor.” diye düşünürsek, kendilerini uyarmak için gönderilen ayetleri hiç üstlerine almayan ve “Bunlar esâtîru’l evvelîn’dir, geçmiş toplumların hikâyeleri, bunlar bizi ilgilendirmiyor.” (8) diyen Mekke’nin cübbeli müşriklerinden farkımız kalmaz.
Karşımızda duran vahîm tabloyu daha net olarak gözler önüne sermek gerekirse, dinî bir konuda, herhangi bir ilim adamının veya herhangi bir üstadın görüşlerini kesin doğrularmış gibi kabul eder ve bütün müslümanlarm inancını bu görüşe göre yargılamaya kalkışırsak, Hristiyan ve Yahudilerin haham ve rahibleri konusundaki hatalarına düşmüş oluruz. O zaman Kur’an bize der ki: Ey Müslümanlar, Allah’ın kesin nassları gibi gözünüz önünde dururken, niçin onun yerine şeyh ve üstadlarınızın yorumlarını nass gibi benimsiyorsunuz ? Ey Müslümanlar, niçin Allah dururken gidip şeyh ve üstadlarmızı Rabb ediniyorsunuz?
Böyle bir ilahi ikaza muhatab olabilecek insanlar Kur’an’ı Kerim’in şedid uyarısını işitmiyorlar mı? “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rabbleri olarak kabul ettiler. Oysa tek İlâh’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” (9)
İmam Ahmet, Tirmizî ve İbn Cerîr’in muhtelif kanallardan bu ayet-i kerîmenin yorumu sadedinde naklettikleri o meşhur Adiyy bin Hatim (ra) anlatımını hemen herkes bilir. Ama nedense bu uyarıların kendi hayatımızdaki yerini pek araştırmayız. Yukarıdaki ayet-kerîmeyi Adiyy, Peygamberimizden ilk işittiğinde,, “Nasıl olur, onlar haham ve rahiblerine ibadet etmezlerdi.” diyerek Allah’ın Rasûlü’ne (ass) itiraz ediyor. Allah’ın Rasûlü de, “Evet, ettiler…” diye üsteliyor ve konuyu şöyle açıklıyor: “Haham ve rahibler kendilerine uyanlara helâli haram, haramı da helâl kıldılar, insanlar onlara uydular. Yahudi ve Hristiyanların haham ve rahibleri Rabb edinmeleri ve onlara ibadet etmeleri işte bu şekilde olmuştur.” (10)
Bugün bazı kişiler, bu ayetlerdeki uyarıların kendilerini ilgilendirmediğini zannediyorlarsa yanılıyor! Çünkü Allah’ın helâllerini birtakım insanların yorumlarıyla haram, yahut Allah’ın haramlarını birtakım yorumlarla helâl hale getiren kimseler de bunlara uyanlar tarafından Rabb edinilmiş sayılır. Kur’an’ın hükmü Rasûlüllah’ın (ass) izahı gayet açık: Hristiyan Yahudilerin rahib ve hahamlarını Rabb edindikleri gibi siz de din büyüklerinizi, üstadlarınızı, şeyhlerinizi Rabb edinmeyin.
Bu itibarla, kendileri gibi düşünemeyenleri, zındık ilan edenler, bir ayet-i kerîmeyi kendi itibar ettikleri herhangi bir ilim adamı gibi yorumlamayan bazı alimleri Haricîlikle, zındıklıkla suçlayanlar, paçamıza sıçrayan çamur kadar bile değeri olmayan basit insanlardır. Allah’ın yüce dini böyle basitliklere teslim edilemez.
İslâm dini, 21. yüzyılda insanlığın tek kurtuluş çâresi olan büyük bir sosyal projenin adıdır. Bu ilahî projenin tüm renk ve desenleriyle bütün halinde anlatıldığı kaynaklardan beslenerek kendilerini yetiştiren insanların, bir avuç ham yobazın estirdiği fitne rüzgârlarına pabuç bırakmaları beklenez herhalde.
Her müslüman şirke ve tuğyana geçit vermeme konusunda Hz. Yusuf (as) gibi kesin kararlı olmak zorundadır: “Doğrusu ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden bir milletin dinini bırakmışımdır. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a her hangi bir ortak koşmak bize yaraşmaz; bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lûtfudur; fakat insanların çoğu şükretmez.” (11)
01 İbn Mâce, Zühd 21
02 Bakara, 2/165-167)
03 Al-i Imran, 3/79)
04 Zümer, 39/64)
05 A’raf,7/30)
06 Yusuf, 12/106
07 Hacc, 22/31
08 En’am, 6/25; Enfal, 8/31; Nahl, 16/24; Müminûn, 23/83; Furkan,25/5; Neml, 27/68; Ahkaf, 46/8; Kalem, 68/15; Muttaffifîn, 83/13
09 Tevbe, 9/31
10 İmam Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, İbn Cerîr, İbni Kesir
11 Yusuf, 12/37-38


16 Ekim 2007 - 16:58
Merhabalar Ali Bey,
”Allah’tan başkasını Rabb edinme”
Konu başlığı altında ki açıklamaların en son paragrafı konuyu öyle güzel özetlemiş ki
içimden yazacak herşeyin özeti de budur dedim ve aynen aşağıya tekrarladım….
Yüce Yaradan kimseleri doğru yoldan ayırmasın ve ayrılmak isteyenlerinde yapacakları büyük hatadan korusun…
Selam ve saygıyla..
Her müslüman şirke ve tuğyana geçit vermeme konusunda Hz. Yusuf (as) gibi kesin kararlı olmak zorundadır:
“Doğrusu ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden bir milletin dinini bırakmışımdır. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a her hangi bir ortak koşmak bize yaraşmaz; bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lûtfudur; fakat insanların çoğu şükretmez.” (11)
06 Mayıs 2008 - 14:30
slm
herkese teşekkürler bu siteyide hazırlayanlara çokkkkkkkkkkkk teşekkürler
sıhhatle kalın
hoşçakalın
14 Şubat 2009 - 17:36
Allah Razı Olsun Sizden Çok güzel Bilgiler..
09 Nisan 2009 - 14:04
asrı sadet zamanında insanlar ALLAHresülü tarafından davet edildiyi zamamn neyi burakıp neyi kabul edeceklerini gayet iyi anlıyorlardı yani hakla batıl ayrıydı günümüzde ise tebli okadar zorki kimi kuranı rabbı ilahı anlatmaya kalkıyon tek kelimeyle camideki hoca bilmiyorda tv deki bilmemkim bilmiyorda senmi biliyon diyip atıyor yani işimiz okadar zorki tebli yapacağımız insanlarda kendini müslüman görüyör yani asrı sadetle aramızda fark var.NE OLACAK HALİMİZ UMMETİN HALİ AMA BU AYETİ HATIRLAYIPTA BİRAZ TESELLİ OLUYOM
RESULUM SEN ONLARIN BAŞINA BEKCİ DEYİLSİN SEN GÖREVİNİ YAP HİDAYET ALLAHTANDIR
11 Nisan 2009 - 02:49
Sn. Resulun izinde,
Üzüntünüzü paylaşmaktayız.
En azından kafalarda soru işaretleri bırakabiliyoruz.
Özellikle şirk ayetleri konusunda,
Ayetlere dikkat çekmek her müminin görevi, salatından bir cüzdür.
Allah’a yönelmek onlara kalmış.
Umarız kalbleri Allah’ın zikriyle tatmin olur.
Esenlik dileklerimle.
13 Eylül 2009 - 16:27
iyide gerçek mürşidler hiçbir zaman bana tapın demez ki mürşide tevessül edilir sadece herşey ALLAHTANDIR mürşidleride ALLAH yaratmıştır tevessül yüzüsuyu hürmetine demektir…..
mesela bazıları türbeye gitmek şirk derler hayır değildir çünkü oaradaki zatı ziyarete amacıyla tevessül etmek için gidiyorlar ondan beklemiyorlar haşa biz türbeye o zat bana yardım edecek ben Allahı tanımıyorum demiyor…sadece burada yatan kamil veli Allahın sevgili kuludur ya rabbi onun yüzüsuyuhürmetine beni affet vs vs.peygamberimizin kabri şerfindede böyle dua edilir….ASLINDA ALLAHTAN İSTENİR EVLİYA ARACI KILINIR….ALLAHLA KUL ARASINA HİÇBİR ŞEY GİREMEZ DİYENLER DOĞRUYU SÖYLEMİYORLAR ÇÜNKÜ ALLAHLA KUL ARASINA BİRŞEYLERİN GİREBİLDİĞİNİ ZATEN ALLAH KURANINDA BELİRTMİŞ MESELA:RESULUME UYARSANIZ KURTULUŞA ERESİNİZ DİYOR ALLAH BURADA RESULÜNÜ ARACI KILMIŞ KENDİSİNE ULAŞMAMIZ İÇİN
Sadakaları açıkta verirseniz ne iyi; fakat gizleyip fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır (2/271)
SADAKAYI ARACI KOYMUŞ GÜNAHLARIN BİR KISMI BAĞIŞLANSIN DİYE
Bir de sabırla, namazla yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah’a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir.SABIR VE NAMAZI YARDIM İÇİN ARACI KILMIŞ
ALLAH İLE KUL ARASINA ŞEYTANI SOKUYORUZ
SİZİN BU FİKİRLERİNİZE GÖRE HEPİMİZ ŞİRKDEYİZ
ÖZELLİKLE SÖYLÜYORUM Kİ TÜRBELERİ ZİYARET ETMEK ŞİRK DEĞİLDİR EVLİYAYA TEVESSÜLDE ŞİRK DEĞİLDİR
18 Eylül 2009 - 06:07
Selam ,
Abdülhalık yazdı.
ASLINDA ALLAHTAN İSTENİR, EVLİYA ARACI KILINIR.
İSRA
110-De ki “Allah diye çağırın, Rahman diye çağırın hangisiyle çağırırsanız; en güzel isimler hep O’nundur. Bununla beraber salatında sesini fazla yükseltme, pekte gizleme, ikisinin arasın da bir yol tut.
111-Ve külilhamdülilahilleziy lem yettehız veleden ve lem yekun lehü şeriyken fiylmülki ve lem yekun lehü VELİYYÜN minezzülli ve kebbirhü tekbiyra
111-Ve şöyle de: “Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acz içinde olanlardan veliler (evliya) edinmeyen Allah’a hamdolsun.” O’nu tekbir ile yüceltte yücelt.
Abdül biz şimdi senin alimlerine mi inancaz, yoksa Allah’a mı ?
Galiba sen ne dediğini bilinceye kadar salata yaklaşmıcan.
Esenlikle..
18 Eylül 2009 - 18:51
İSRA
110-De ki “Allah diye çağırın, Rahman diye çağırın hangisiyle çağırırsanız; en güzel isimler hep O’nundur. Bununla beraber salatında sesini fazla yükseltme, pekte gizleme, ikisinin arasın da bir yol tut.BU AYET DUA İLE İLGİLİ ALLAHA DUA EDERKEN ESMAÜL HUSNA İL DUA EDEBİLECEĞİMİZİ SÖYLÜYOR BİR İNSAN İSTERSE MÜRŞİD OLSUN BU İSİMLERLE ALLAHA DUA EDEBİLİR
EVLİYALARIN DUA EDEMEYECĞİNİ İNKAR ETMEMİŞSİNİZ KİMSENİN KİMSEYE DUA EDEMEYECEĞİNİ Mİ SÖYLEMEYE ÇALIŞTINIZ ANLAYAMADIM
18 Eylül 2009 - 19:07
SORUYORUM BEN HERHANGİ BİR MÜSLÜMANDAN DUA İSTEYEMEZ MİYİM?ÖYLEYA ONU RABBİMLE ARAMA KOYMUŞ OLUYORUM AYRICA AYETLERDE ALLAH KENDİSİNE ULAŞMAMIZ İÇİN BAZI ŞEYLERİ VESİLE KOYMUŞ BUNLARI BANA AÇIKLAYIN
ÖNCE ŞUNU BİLMEK GEREKİR EVLİYA NASIL BİR ZATTIR
BUNU BİLMEDEN YORUM YAPMAMALIYIZ
18 Eylül 2009 - 19:10
ayrıca alimler benim değil hepimizin sizden bizden daha iyi dinini yaşayan insanlar
18 Eylül 2009 - 19:16
111- Ve şöyle de: Hamd o Allah’a ki, hiçbir çocuk edinmedi, mülkte ortağı yoktur, aciz olmayıp bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Tekbir getirerek O’nu noksanlıklardan yücelt de yücelt. AYETİN ASLI YARDIMCI OLARAK GEÇER BU BİR
2.SİTABİKİ ALLAHIN YARDIMCISI OLMAZ O TEK BÜYÜKTÜR KİMSENİN YARDIMINA İHTİYACI YOKTUR HER ŞEYİ TEK BAŞINA YARATABİLİR
BUNU HEPİMİZ BİLİYORUZ BUNUN EVLİYALARLA ALAKASINI ANLAYAMADIM EVLİYALAR HAŞA ALLAHA YARDIM ETMİYOR Kİ EVLİYALAR ZATEN ALLAHIN YARDIMIYLA EVLİYA OLMUŞ HER MAHLUKATIN OLDUĞU GİBİ ONLARDA YARATANA MUHTAÇ
SİZ HERHALDE EVLİYANIN TAM OLARAK NE OLDUĞUNU BİLMİYORSUNUZ
AYRICA HEPİMİZİN OLABİLECEĞİ BİR KAVRAM YETER Kİ ALLAHA İTAAT VE MUHABBET OLSUN…. BİR MAKAMDIR EVLİYALIK VE HERKES GAYRETİNCE BU MAKAMA ERİŞEBİLİR EVLİYANIN MANASI ALLAHA SEVGİ VE MUHABBETİ BULUNAN İTAATLİ KUL DEMEKTİR
BUNDA NE KÖTÜLÜK VAR ANLAYAMIYORUM
18 Eylül 2009 - 19:21
CEBRAİL VAHİY MELEĞİDİR
AZRAİL ÖLÜM MELEĞİDİR
MİKAİL DOĞA OLAYLARI İLE UĞRAŞIR
İSRAFİL SUR ÜFLER
ALLAH(CC)NİÇİN BUNLARI SEÇMİŞ TEK BAŞINA YAPAMIYOR MUYDU HAŞA…(TABİ Kİ BUNLARIDA YAPAN ALLAHTIR ALLAH ONLARA İZİN VERMESE ADIM ATAMAZLAR)DEMEK Kİ ALLAH TEALA BAZI ŞEYLER ARACI KOYUYOR AYDINLATMASI İÇİN GÜNEŞİ ARACI KILMIŞ RABBÜLALEMİN İŞTE ALLAH EVLİYALARA İZİN VERMESEYDİ BAZI YETKİLERİ OLAMAZDI O MAKAMLARIDA OLMAZDI
EVLİYA TEVESSÜL ŞİRK DEĞİLDİR
18 Eylül 2009 - 19:29
Evliya, veli kelimesinin çoğuludur. Veli demek, dost, yaren, birinin velayetini üstlenen demektir. Kelimenin aslı “vela”, ya da “vila” dır ve “vela”, bir şeyi izlemek, takip etmek, hemen ardından gelmek gibi manalar taşır. Dost da dostunun yanında olduğu için ona veli denmiş olur.
Velî kelimesi, aynı zamanda Allah’ın (cc) isimlerinden biridir ve O’nun ismi olarak anlamı; kullarını seven, onları düşünen, onlara dost ve yardımcı olan demektir. Allah (cc) kulunun hem Velisi hem Mevlasıdır. Kul da Allah’ın velisi olabilir, ama onun mevlası olamaz. Kulun veli olması demek, Allah’ın dostu, onu kırmak istemeyen, onu çok seven olması demektir.
Türkçe’de ‘evliya’ dendiği zaman bu kelimenin çoğul olduğu düşünülmez ve bir kişiye dahi evliya denir. Türkçe’de bu kelimeden; Allah dostu, bir takım kerametleri ve olağanüstülükleri olan kişi anlaşılır. Sanki evliya olmak için ancak böyle olmak gerekir ve bu da herkesin ulaşamayacağı bir mertebedir. Oysa kelimenin Kurân-ı Kerim’de ve sünnette kullanıldığı anlam böyle değildir. Mesela bir ayeti kerimede Allah (cc) şöyle der: “İyi bilesiniz ki Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar. Velîler o kimselerdir ki Allah’a iman eder ve O’na karşı takvalı olurlar. Yani O’nun emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar”. (Yunus 10/62, 63).
Demek ki, veli/evliya olmak için iki vasıf yeterlidir: 1.Allah’a iman etmek, 2.O’na karşı takvalı olmak. İman etmenin ne anlama geldiği bellidir. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden O’na iman etmiş olur. Peki takvalı olmak ne demektir? Bunu anlamak o kadar kolay değildir, ama çok zor da değildir. Çok kolay değildir, çünkü takvanın salt Allah’a imandan başlayıp, kalbe dahi hakim olmaya kadar uzanan pek çok kademeleri ve dereceleri vardır. Ama çok zor da değildir, çünkü Allah takvalı olanların kimler olduğunu bize ana hatlarıyla açıklamıştır: “Takvalı olanlar o kimselerdir ki, gabya inanırlar, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiklerimizden infak ederler, sana indirilene ve senden önceki peygamberlere indirilenlere inanırlar ve ahreti kesinkes bilirler.”
Demek ki, takvalı olmanın temel şartları da bunlardır. Öyleyse; Allah’a inanmakla birlikte bu altı temel özelliğe sahip olanlar Allah’ın evliyasıdırlar. Yani velidirler. Bunu bize Kurân-ı Kerim açıkça söylüyor.
Ama elbette evliya arasında da pek çok kademe ve derece bulunabilir. Bu sebeple tasavvufta “veli” dendiği zaman, takvanın çok ileri kademelerinde olup, kendisinden bir takım olağanüstü haller sadır olan insan kastedilir. Bu manada veli, işlerini Hakk’ın üzerine aldığı, onu isyandan koruduğu kimsedir. “Allah salihlerin velisidir, onları korur.” (A’râf 7/196).
Velayet kelimesindeki, izlemek, ardından gelmek manaları düşünüldüğünde veli’ye şu anlamlar da verilmiştir: Güzel amelleri peş peşe gelen, iyiliklerinin/taatının arasına hiç isyan girmeyen, ya da Allah’ın ihsanı ve lütfü kendisine ardı ardına gelen kimsedir. (Enver Fuâd, Mu’cem, 188)
Kur’an-ı Kerim’de irşâd; doğruluk, hayır, fayda ve akıllı manalarında kullanılmıştır. Mürşid de; kendisi doğru, akıllı ve hayırlı olup, insanları doğruya, hayra yönelten kimse olarak belirtilmiştir.
Hakikatta insan iki yolun salikinden biridir; birisi Allah-u Zülcelai’in nimetlendirdiklerinin yolu (Fatiha; 7); diğeri, gazaba uğrayıp, dalâlete düşenlerin yoludur. (Fatiha; 7)
İlk mürşid Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur’an-ı Kerimdir. Hayrı ve şerri yaratan Allah-u Zülcelal, kulların hayırda olmalarına razı; şerde ve küfürde olmalarına razı değildir. (Zümer; 7)
Şer kuvvetler olan nefis, şeytan ve dünya vazifesini yaparken, bu tür düşmanlara karşı kullanacağımız silahları, strateji ve taktiği, ilâhî iradeye uzanan gönül erlerinden, yani gerçek Mürşid-i Kamillerden Öğrenmeliyiz. Mürşid: “İnsan-ı Kâmil” olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e vekalet etmektedir. Yaratılışındaki ferasetin ve sahip olduğu ilmin derecesine göre müridin kalbindeki ve mizacındaki sertliği, fesadı yavaş yavaş gidermeye çalışır.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Yarattığımız ümmetten öyle erler de vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf; 181)
Ayet-i kerimede işaret edilen erler; insanı irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve insanı Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiyleri doğrultusunda terbiye ederek Allah’a ve Resulüne götürecek olan mürşidlerdir.
Allah-u Zülcelal nasıl ki zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmiyorsa, batini ilimlerin öğrenilmesi ve insanların manevi olarak kendilerini temizleyip doğru yola çevirecek olan, daima güzel ahlakla davranan, şefkat ve merhametle muamele eden mürşid-i kamilleri eksik etmemiştir.
Şimdi bazı kimseler: “Muhakkak bir mürşid bulmak şart mıdır? ” diyebilirler.
İnsan, yüzlerce kitabı ezberlerse ve gece-gündüz ibadetle meşgul olsa bile bir mürşidin terbiyesine girmeden, üzerinde bulunan hasletlerden kurtulamaz.
Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl doktora gitmeye muhtaçsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü doğru yolda yürüyemeyen her insanın kendine bir mürşid bulması lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“İşte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse sen de onların yoluna uy.” (Enam; 90)
Mürşid, gerçek manada Allah-u Zülcelal’i kullarına, kulları da Allah-u Zülcelal’e sevdirmektedir. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah ‘a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah-u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah ‘ı kullarına, kulları da Allah ‘a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır.” (Beyhaki)
Mürşid-i kamillerin insanları Allah-u Zülcelal’e sevdirmesi şöyle olmaktadır. Mürşid-i kamil, kişiyi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymaya sevkeder. Her kim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onun yoluna uymak için gayret sarfederse Allah-u Zülcelal onu sever. Çünkü bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“De ki; ‘Eğer siz (gerçekten) Allah ‘ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da Sizi sevsin. ” (Al-iİmran; 31)
Mürşid-i kamilin Allah-u Zülcelal’i kullarına sevdirmesi ise şöyle olur: Mürşid, kişiyi manevi kirlerden temizleme yoluna sevkeder. Nefis, çirkin sıfat ve huylardan temizlenince, kalp aynası parlar ve hakikati görür. Hakikati gördüğü zaman da Rabbini sever. İşte bu nefsi temizlemenin ve terbiye etmenin bir sonucudur. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz nefsini temizleyen kurtulmuştur. “(Şems; 9)
Nefsin kurtulması, Allah-u Zülcelal’i tanıması ve hakikati görmesiyledir. İnsanın kalp aynası parlayınca, dünyanın ne kadar çirkin ve boş olduğunu, ahiretin ise ne kadar güzel ve devamlı olduğunu görür. Bu durumda da baki olanı sever ve ona yönelir; boş ve geçici olandan yüz çevirir. Böylece mürşidin insana vermiş olduğu menfaatte ortaya çıkmış olur.
Mürşid-i kamiller, dünyada Allah-u Zülcelal’in dininin tebliğ edicileri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in varisleridirler. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Alimler, peygamberlerin varisleridir.” (Beyhaki)
Madem ki peygamberlerin varisleridirler, öyle ise onlara uymak, onların gösterdiği yoldan gitmek, söyledikleri tavsiyeleri yerine getirmek lazımdır.
İnsan ne kadar çok ibadet ederse etsin, bir mürşid-i kamilin terbiyesine girerse, yapmış olduğu bu ibadetini az görür ve daha fazla ibadet etmeye gayret gösterir. Ama mürşidsiz olursa, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile dağlar gibi gösterir.
Mürşid-i kamiller, Allah-u Zülcelal’in dosdoğru olan yolundan zerre kadar ayrılmamaya gayret gösterirler. Daima Allah-u Zülcelal’in razı olacağı işlerin üzerinde bulunurlar. Bir kişinin hem Allah-u Zülcelal’in rızasını aradığını iddia etmesi, hem de bu gibi zatlardan kendisini uzak tutması çok yanlıştır. Oysa Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:
“Bana yüz tutanın yolunu tut.” (Lokman; 15)
Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi, peygamberlerin varisleri olan mürşid-i kamillerin göstermiş olduğu yoldan ayrılmamak lazımdır. Çünkü ashab-ı kiramlar da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olmuşlar, onun manevi terbiyesine girerek, göstermiş olduğu yoldan yürümüşlerdir. Günümüzde de onun varislerine uyan kimseler nefsin çirkin sıfatlarından kurtulup güzel sıfatların sahibi olurlar.
Netice olarak, mü’min olan kişi şuurlu bir şekilde düşündüğü zaman, Allah-u Zülcelal’in dostları ile beraber olmanın ve bir mürşid-i kamilin manevi terbiyesi altına girmenin bilhassa günümüzde şart olduğunu görecektir. Çünkü bugün günahlar bir deniz gibi olmuştur. İnsanın kendisini böyle bir ortamda muhafaza etmesi çok zordur. Kendisini muhafaza edebilmesinin çaresi mürşid-i kamilin terbiyesine girip, onun vermiş olduğu reçeteyi uygulamakla mümkündür. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Kişi kendi arkadaşının dini üzerinedir. Öyle ise kişi kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.” (EbuDavud)
Onun için insan Allah-u Zülcelal’in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Böyle kimselerle beraber olmak hem Allah-u Zülcelal’i, hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i hem de Allah dostlarını razı eder.
26 Eylül 2009 - 06:07
Selam,
Abdülhalık kardeşim
En doğrusunu Allah bilir de
temiz bir kardeşe benziyon
donanımın hatalı
soru ne olaki
Dua meselesimi
istediğin kadar iste
Allah sadece davetine icabet edenlerin
duasına icabet eder.
islam ülkelerinde edilen dua kadar
başka nerde dua ediliyor
bide halimize bak.
demekki davete icabette kusurumuz var.
Bak Rabbimiz ne diyor
Nerede olursanız O sizinle beraberdir. Hadid 4
Şah damarımızdan daha yakın Kaf 16
Şayet kullarım, sana Benden soracak olurlarsa gerçekten ben çok yakınımdır. bakara 186
daha bazı ayetlerde var.
Allah bu kadar yakınlıktan bahsederken
elbette aracı istemiyor.
Zümer 2 ve 3ü oku
sindire sindire
İsra 111 için sonra yazışalım
sen o çevirmenlere fazla takılma.
Esenlikle..
27 Eylül 2009 - 08:02
Selam
Bakara 186
Kullarım sana benden soracak olurlarsa, ben onlara yakınım.Bana dua edenin duasına icabet ederim, öyleyse onlarda benim duama icabet etsinler ve bana hakkıyla iman etsinler ki, irşad olsunlar. (biy le’allehüm yerşüdün.)
KEHF 17
Görürdün ki güneş doğunca mağaralarının sağından dolaşır, batarkende solların dan makaslardı. Onlar mağaranın geniş bir yerinde idiler.Bu Allah’ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o hidayete ulaşmıştır, kimde delalette kalmışsa ona bir mürşid bulamazsın. (len tecide lehü veliyyen mürşida.)
Bu ayetlere bakınca gerçek mürşit belli oluyor.
Dönelim yakınlik meselesine
Hud 61-…. .Şüphesiz Rabbim yakındır dualarınızı kabul eder.
Mücadele 7
Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğini idrak edemiyormusunuz. Gizli konuşan üç kişinin dördüncüsü, beş kişinin altıncısı mutlaka odur. Bunlardan az yada çok olsalar ve nerede bulunursa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Kıyamet günü onlara ne yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah herşeyi bilmektedir.
Yunus 61
Ne işyaparsan yap, kur’andan ne okursan oku, ne yaparsanız, siz ona dalıp gitmişken, biz üzerinizde şahidiz. Gökte ve yerde zerre kadar birşey Rabbinizden uzak ve gizli kalmaz. Zerredende daha küçük yada daha büyük hepsi apaçık kitabdadır.
Yakınlığı farkettiysek Duaya bakalım
Rad 14
Gerçek dua Allah’adır. O’ndan başkasına dua edenlere karşılık verilmez. Bunların durumları, suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış adamın durumu gibidir. Hiç bir zaman suya kavuşamaz.
ENAM 63,
De ki “Karanın ve denizin karanlıkları içinden kim sizi kurtarıyor, o anda açık ve gizlice kurtulanlardan olursak şükredeceğiz diye dua ediyorsunuz.”
64-De ki “tehlike vs sıkıntılardan sizi kurtaran Allah’tır. Sonra siz yine O’na eş koşarsınız.”
Yusuf
33-Yusuf dedi ki” Ey Rabbim…. .
34-Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul buyurdu… .
Araf
189-… .O vakit ikisi birden Allah’a şöyle dua ettiler.”eğer bize salih bir evlat verirsen şükredenlerden olacağız.”
190-Allah kendilerine salih bir evlat verincede, tuttularda evlatları üzerine Allah’a eş koştuılar. Allah onların koştukları şirkten münezzehtir.
Neml
62- Yoksa, sıkıntıya düşen kimse kendisine dua ettiği zaman karşılık veren, üzerinden fenalığı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı (hayırlı) Ne kadar az düşünüyorsunuz.
Şura
26-Allah, iman edip salih amel işleyenlerin duasını kabul eder, onlara lutfundan daha fazlasını verir. Kafirlere şiddetli bir azap vardır.
Kasas
24-Bunun üzerine Musa, onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi ve “Rabbim doğrusu banaindirecağin her hayra muhtacım” dedi.
25-O sırada kızlardan biri utana utana ona geldi “babam bizim yerimize haynanları sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor.” dedi. … .
Enbiya
76- Nuh’ta daha önceleri bize yalvarmıştı, bizde onun duasını kabul ettik. Kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
77-Ayetlerimizi yalanlıyan kavminden onun öcünü aldık. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdiler. Bizde hepsini suda boğduk.
83-Eyyub’uda hatırla “Bana gerçekten bu dert isabet etti. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en-merhametlisisin.”diye Rabbine nida etti.
84-Bizde onun duasını kabul ettik de… .
87-Zünnun’uda hatırla hani o öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiç bir zaman sıkıştıramayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum” diye seslenmişti.
88-Bizde onun duasını kabul ettik… .
89-Zekeriya’yıda hatırla. Hani o Rabbine “Rabbim beni yalnız başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın.” diye dua etmişti.
90-Bizde duasına icabet ettik…. .
Duhan
22-Musa ” şüphesiz bunlar suçlu bir kavimdir” diye yardım etmesi için Rabbine dua etti
23-Allah şöyle buyurdu “kullarımı gece yürüt… .
Ayetlerden görüldüğü gibi gah insanlar
gah resuller üzerinden aracısız duaya
Rabbimiz örnekler verdi.
Hayır sandıklarımızda şer, şer sandıklarımızda hayır vardır. Allah bilir biz bilmeyiz.
Esenlikle..
17 Ekim 2009 - 07:34
Selam,
isra 111
ve lem yekun lehü veliyyun minezzulli
Aciz olmayıp bir yardımcıyada ihtiyacı yoktur.
sebe 22
ve ma lehü minhum min zahir
Onlardan bir yardımcısı yoktur
Bu iki ayette yardım kelimesi hiç geçmemesine rağmen tüm mealler bu şekilde yazılmış.
Yardım kelimesinin geçtiği ayetlere bakalım.
ali imran 56
ve ma lehüm min nasıriyn
onların yardımcılarıda yoktur.
la hüm yunsarun-=-yardım edilmeyecek. geçen ayetler:
bakara 48,86,123
kasas 41
enbiya 39
fusssilet 16
duhan 41
tur 46
ma lehüm min nasırıyn-=-yardımcılarıda yoktur.
ali imran 22,56
casiye 34
la tunsarun-=-yardım edilmez.
hud 113
zümer 54
len tecide lehüm nasyr-=-yardımcı bulamazsın
nisa 145
ma zalimine min ensar
zalimlerin yardımcıları yoktur.
iza cae nasrullahi vel feth
Allah’ın yardımıyla fetih geldiğinde
mealciler bazen işin kolayına kaçıveriyorlar.
————————————-
veli kelimesi karşılığı dost kelimesi değildir demiştik
dost kelimesi yaren- kariyn kelimesiyle örtüşebilir.
Zuhruf 36 da kullanılıyor.
nukayyıd lehü şeytanen fe hüve ve lehü karıyn
Veli kelimesini en güzel bakara 156 anlatıyor
inna lillahi ve inna ileyhi raci’un.
Biz Allah’ınız (Allah’a aitiz) dönüşümüz de O’nadır.
Aitliğini, sahibini bilme, esmasıyla O’ndan bekleme.
——————————–
isra 111 deki
ve lem yekun lehu veliyyun minezzulli
ifadesi
minezzulli
zillete, düşkünlüğe, acze düşmekten aitliği yoktur mu anlayacaz.
acze düşenler yaratılmışlardır. çünkü yaradan oanlara
ecel tayin etmiştir. her varoluş eceli sonunda kıyamete kadar yoktur.
Biz bunlardan önce nice nesilleri helak ettik. şimdi onları hissediyormusun veya onlardan bir zikir işitiyormusun. meryem 98
Yalnız celal ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır. rahman 27
sonuçta zillete düşenler yaradılanlardır, Allah’ında onlara bir aitliği yoktur. Aksine hepsi Allah’a aittir.
esenlikle..
23 Ekim 2009 - 22:03
benim sorumun cevabı bu değil malesef tamam bizde Allaha dua ediyoruz tamam bunda problem yok zaten ama bir müslüman bizim için dua etsede bu mübahtır bir zararı olmaz şirk değildir
23 Ekim 2009 - 22:13
111- Ve şöyle de: Hamd o Allah’a ki, hiçbir çocuk edinmedi, mülkte ortağı yoktur, aciz olmayıp bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Tekbir getirerek O’nu noksanlıklardan yücelt de yücelt. BU ELMALILI HAMDİ YAZIRIN TEFSİ GEÇİYOR YARDIM KELİMESİ MEVCUT
EVLİYALAR HAŞA ALLAHA YARDIM ETMİYOR Kİ EVLİYALAR ZATEN ALLAHIN YARDIMIYLA EVLİYA OLMUŞ HER MAHLUKATIN OLDUĞU GİBİ ONLARDA YARATANA MUHTAÇ….DEMİŞTİM ÖNCEKİ YAZIMDA YİNE TEKRARLIYORUM…..SELAMETLE
26 Ekim 2009 - 05:37
Selam,
Abdul
Yardım kelimesinin karşılığını
vahiy NASR olarak kullanmış
isra 111 de bu kelime geçiyormu?
sana iki ayet daha yazayım
ya eyyühellezine amenü kunü ENSARALLAHİ kema kaale iysebnü meryemelil havariyyiyne men ENSARİY ilallah kalel havariyyune nahnü ENSARULLAH feamenet taifetun min beniy israile ve keferet taife fe eyyednelleziyne amenü ala aduvvihim fa ashabü zahiriyn Saf 14
felamma ehasse iysa min hümülküfre kaale men ENSARİY ilallah kalel havarıyyune nahnu ENSARULLAH amenna billah veşhed bienna müslimin. Aliimran 52
ayetlerdeki büyük harfle yazılmışları gördün mü
Allah yardımcı kelimesini kullanmayı biliyo
meallerini sen oku artık, okuduktan sonrada
bak Allah yardımcısız yapamıyor demeyesin sakın.
herkes Allah’a istediği kişiler için istediği kadar dua edebilir. Ama aracı kabul edilmez.
Allah kendisiyle senin arana kimseyi koymamış
en yakınlıktan bahsederken,
sen aracı koyarsan bu resmen şirk oluyor.
Şirk oluşunun sebebi Allah mülkünde ortak tanımıyor.
Allah senin önünde ve arkandakileri senden daha iyi bilirken başka biri mi?
Rahmeti dağıtan kim
Senin aracı kıldıkların Allah’tan daha mı merhametli
onlarda kendi hesaplarını veriyor olacaklar.
Bugün sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanız da bıraktınız, Allah’ın size göre ortağı olduğunu iddia ederek yardımlarına şefaatlerine güvendiğiniz ortaklarıda yanınız da görmüyoruz. Artık aranızdaki bütün bağlar kesilmiş, güvendiklerinizde kaybolup gitmiştir. Enam 94
esenlikle..
26 Ekim 2009 - 06:04
Selam,
abdul
İsra 111 de kullanılan veliyyun kelimesi eğer yardımcı demekse,
senin bir sayfa dolusu yazdığın veli; dost, yaren demektir yazıların boşta kalıyor. yok
senin yazdıkların doğruysa meal yanlış.
ma leke minallahi min VELİYYİN ve la NASIYR. bakara 120
ikisi aynı şey demekte olmuyor
tek cümlede ikiside ayrı kullanılmış
demek anlam farklılığı var.
esenlikle..
26 Ekim 2009 - 11:20
Bid’at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir. Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.
Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı Kur’an’a dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir koz olarak kullanıyorlardı.
İlk asırda meydana çıkan Mu’tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber s.a.v.’in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere, henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram’ın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah’ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid’at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini Kur’an-ı Kerim’den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.
Haricî zihniyet
Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.’ı şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.
İşte bunlar da Kur’an’a göre hareket ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.
Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur’an’dan böyle bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir.
Kur’an ve Sünnet’i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram’a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.
Şaşılacak görüşler
Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk’a iltica eden velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden zihniyetle; Haricî, Mu’tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ Hz. Ali’ye kâfir diyenle, Allah’tan başka hakiki fail ve irade tanımayan, Kur’an ve Sünnet’in en küçük edeplerine dahi riayet eden bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm’a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenab-ı Hakk :
“Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu Tealâ’ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır? Buharî ve Müslim’de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?
Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar görüşler…
Manası çarpıtılan ayet
Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:
Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler , Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah’a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem olarak görmektedirler.
Hz. Ömer r.a.’ ın oğlu Hz. Abdullah’ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri ayetlerden biri de Allahu Tealâ’nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:
“Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (Zümer, 3)
Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir manadır. Diyanet Vakfı’nın çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost” kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana vermişlerdir:
“İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz’ derler.”
Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri seven ve onlarla Hakk’a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah’a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk’a secde edenleri bir tutmuşlardır.
Ayetlerden cevaplar
Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden bazıları şunlardır:
“Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
“Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28)
“Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen “Allah’tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur.
Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah’a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber s.a.v. Efendimiz’i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa’d, 5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O’nun elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.
Hıristiyanların İsa Aleyhisselam’ı, yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselam’ı Allah’a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk’ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam’da Allah’ın yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.
Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir
Sûfiler, (fenâ fi’l-ef’âl, fenâ fi’s-sıfat ve fenâ fi’z-zât mertebelerinde) Hakk’ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O’nun dışında herhangi bir mahlukta kudret tevehhüm edilmesine, Allah’tan başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık Allah’ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.
“De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir” (Ra’d, 16).
Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil zatın fiilleri de Allah’a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.’in Ay’ı iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem’e hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
Kur’an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.
Kâmil zatlarla tevessül
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum” demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)
Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabbi, O’nu benim hakkımda şefaatçi kıl.”
Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)
Hz. Ömer r.a.’ ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık olmuştu. Efendimiz s.a.v.’in amcası Hz . Abbas r.a.’ı yanına alan Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buharî)
Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz . Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare yoktur.
Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid’at sahibi ve dalâlet ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur’an ve hadisten çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun- aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur’an ve Sünnet’e uygun itikat etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 157. mektubunda ısrarla üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.
Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah’ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.
Vahhabîlerin Kur’an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah’tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah’ı devre dışı bırakıp da O’nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.
Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi’nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.
Yardım istemek şirk mi?
Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.
“İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)
Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah’ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.
Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.
Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O’ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O’na dikmelidir.
Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül
Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi’ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.
O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas’ı vesile edinerek Allah’tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.
Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.
“ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk’tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah’tan istiyor. Çünkü Allah’tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah’a sığınırız.
“Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül
Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat’ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.
Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.
Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.
Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.
Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ’yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.
Kadı Beydavî’nin , Envâru’t -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah’a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.
“Himmet şeyhim” demenin anlamı
“Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah’a yönelip O’ndan iste, O’na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?
Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.
Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri’nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:
- Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa’da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır’a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.
Üftâde Hazretleri buyurdu:
- Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü’l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.
Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.
“Benim kendime bile faydam yok”
Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz’e hitaben: “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A’raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.
Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.’in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur’an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.
Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber’in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah’ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.
Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ’nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.
Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.’ ın şu sözü, bunun açık delîlidir:
“Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah’ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah’ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)
Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.’a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.
Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.
Müminlere haksızlık ediliyor
Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.
Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.
Fatiha Suresi’ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:
“Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah’tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et’ diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”
Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:
“Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah’ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”
Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:
“ Kur’an -ı Kerim’in hassasiyet gösterdiği husus, Allah’tan başkasını O’nun yerine koymak veya O’na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O’nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et’ diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah’a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.’i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur’ demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)
Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.
Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz’in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
“ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”
26 Ekim 2009 - 11:24
Mevlana Abdülhakim-i Siyalküti hazretleri, Zad-ül-lebib kitabında buyuruyor ki:
(Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Dua eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’tan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de dua istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden dua istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hatta müstehap olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra keramet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini ispat etmeleri lazımdır. Evet, Evliyanın bir kısmı öldükten sonra, alem-i kudse yükseltilir. Huzur-i ilahide her şeyi unuturlar. Dünyadan ve dünyada olanlardan haberleri olmaz. Duaları duymazlar. Bir şeye vasıta, sebep olmazlar. Dünyada olan, diri olan Evliya arasında da böyle meczuplar bulunur. Bir kimse, keramete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini ispat edemez. Kur’an-ı kerim, hadis-i şerifler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır.
Bir cahil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, Veli yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, ceza da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslam âlimlerine, âriflere dil uzatılamaz. Çünkü Resulullah, kabir ziyaret ederken, mevtaya selam verirdi. Mevtadan bir şey istemeyi yasak etmedi. Ziyaret edenin ve ziyaret olunanın hallerine göre, kimine dua edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman biliyor.)
Vehhabiler, Allahü teâlâdan başka şeylere tapınanların, onları vesile yapanların müşrik olduklarını bildiren âyet-i kerimeleri yazarak: (Peygamberlerden ve salih kullardan ölmüş veya uzakta olanlardan herhangi bir sözle yardım isteyenler, bu âyetlere göre müşrik olur) diyorlar.
Biz müslümanlar, Evliyanın kendiliklerinden bir şey yapacaklarına inanmayız. Allahü teâlâ, onları çok sevdiği için, onların dua ve hatırı ile yaratacağına inanırız. Kullara tapınmak demek, onların sözlerine uyarak, İslamiyet’in dışına çıkmak, onların sözlerini, kitab ve sünnetten üstün tutmak demektir. İslamiyet’i emredenlere uymak, böyle değildir. Buna uymak, İslamiyet’e uymak demektir. Hayber gazasında, Hazret-i Ali’nin gözü ağrıyordu. Resulullah, mübarek ağız suyunu onun gözlerine sürdü ve dua eyledi. Gözleri iyi oldu. Peygamberin hatırı için, Allahü teâlâ şifa ihsan eyledi. Vehhabi (Feth-ul-mecid) kitabı da, 91.sayfasında bunu yazıyor ve Buhari ile Müslim’in haber verdiklerini bildiriyor.
Resulullahın duası kabul olduğu gibi, Onun yolunda, izinde bulunanların da, duaları kabul olur. Kendisi de, 381. sayfada, imam-ı Ahmed’in ve imam-ı Müslim’in, Ebu Hüreyre’den bildirdikleri hadis-i şerifte, (Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için, o şeyi yaratır) buyurulduğunu yazmaktadır. Allahü teâlâ, sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemin ettikleri şeyleri bile yaratınca, dualarını elbette kabul buyurur. Allahü teâlâ, Mümin suresinin 60.âyetinde mealen, (Bana dua ediniz! Duanızı kabul ederim) buyuruyor. Duaların kabul olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan dua elbet kabul olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duaları kabul olmuyor.
Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
(Günah işlememiş bir dil ile dua ediniz ki, kabul olsun!) Yani, Huda dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için dua etsinler. İstigase, yani bir Veliye tevessül de, bu demektir.
[İsa aleyhisselama gelip derler ki, dua ediyorsunuz, devasız hastalıklar iyi oluyor. Hangi duayı okuyorsunuz, bize de söyler misiniz? İsa aleyhisselam da onlara okuduğu duayı söyler. Adamlar bir süre sonra tekrar gelirler, efendim okuyoruz okuyoruz bir şey olmuyor, acaba bize yanlış dua mı öğrettiniz derler. İsa aleyhisselam, (Dua doğru ama ağız yanlış) buyurur, yani doğru dua öğrettim, dua aynı dua ama, ağız aynı ağız değil!]
Bu şartları yaptıklarına güvendiğimiz Âlimlerin, Velilerin dua etmeleri için, onlara yalvarmak, niçin şirk olsun? Biz, Allahü teâlâ, sevdiklerinin ruhlarına işittirir, onların hatırı için, istenileni yaratır diyoruz. Allahü teâlâ için hayvan kesiyor ve Kur’an-ı kerim okuyoruz. Sevabını meyyitin ruhuna gönderip ondan şefaat, yardım istiyoruz. Ölü için ibadet eden elbet müşrik olur. Allahü teâlâ için ibadet edip, sevabını ölüye bağışlayan müşrik olmaz ve hiç suçlu olmaz.
Hazret-i Meryem’in ve Esyed bin Hudayr’ın ve Ebu Müslim Abdullah Havlani’nin kerametlerini, kendisi de yazmaktadır. [Abdullah-ı Havlani, hicri 62 senesinde Şam’da vefat etti.] Evliyanın ruhlarından yardım isteriz. Çünkü, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ruhları, diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile ve izni ile, dirilere yardım ederler. Böyle inanarak Evliyadan yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Ondan istemek olur
30 Ekim 2009 - 00:45
eş anlamlı kelimeler ve kendisinden önceki cümlelerde geçen sözcüklere göre ayetin demek istediği apaçık ortada ne meal nede anlam yanlıştır biz tefsirlerimizi ehli sünnetten alırız selametle
30 Ekim 2009 - 00:54
“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da gerçek niyetlerini gizliyorlar.
Ama eğer bu sözü, kula kul olunmaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, hiç kimse dini tekeline alamaz anlamında söylüyorlarsa ne alâ.
Ama eğer kâmil mürşidleri tenkit için söyleniyorsa, bilinmelidir ki bu sözü söyleyen kişi, bir mürşidin terbiyesi altına girerek, tövbekâr olup dünyada kemale, ahirette Rabbinin cemaline ulaşmak isteyenlerin yolunu kesiyor demektir.
Böylece, asıl bu sözün sahibi Allah’a ulaşmak isteyenin yolunu kesmiş ve Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?
Doğduğumuz günden bu yana dünyayı seyrederiz, nimetlerini yer sularını içeriz. Ah dostum vah postum diye inleriz. Peki gördüklerimiz nedir? Sevdiklerimiz kimdir? Hasretimiz niçindir?
Bizler nereye baktı isek Yüce Mevla’yı mı gördük? Hangi nimete el attı isek içindeki tesbihi mi duyduk? Kimi sevdi isek ilahi bir haz mı aldık? Neyin peşine düştü isek onun rehberliği ile Mevlâ’nın huzuruna mı vardık? Canımız O’nunsa, niçin gönlümüzü başkasına açtık? O bize şah damarımızdan daha yakınsa, biz O’ndan nasıl ayrı kaldık? Allah aşkına, nereye takıldık, kime aldandık?
O her zaman bizimle oldu, ama biz hiç farkında olmadık. O hep bize nazar etti, fakat biz hiç O’nun cemaline bakamadık. O bizi sevip yarattı, ama biz O’nun sevgisini hiç tadamadık. Yoksa bir arifin dediği gibi, Yüce Rabbimiz zuhurunun şiddetinden gizlendi de onun için mi zatını müşahede ahirete kaldı? Peki: “Allah’a giden yol iki adımdır. Birinci adımını nefsinin üzerine bas, ikinci adımında O’nun huzurundasın” diyen gönül ehline ne demeli?
Şimdi, daha çok ehl-i dünyanın diline doladığı ve ehlullahın aleyhine olumsuz bir delil olarak kullandığı “Allah ile kul arasına kimse giremez!” sözünü, biraz açalım. Ama önce şu gerçekleri bir hatırlayalım:
Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu nurlu beyanı çok önemli: “Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlukatı yakardı.” (Müslim, İbnu Mâce) Rabbimiz cemalini mümin dostlarına ahirette gösterecektir. Kendilerine o imkanı ve kabiliyeti orada verecektir. Burada yani dünyada zatının görülmesini değil, bilinmesini ve kendisine kulluk edilmesini istiyor. Dünya iman ve itaat yeridir.
Allahu Tealâ zatını sıfatlarıyla gizlemiştir. Sıfatlarının zuhurunu tecellileriyle göstermiştir. Tecellilerini kainat üzerinde sergilemiştir. İnsana da kainatta sergilenen bu ilahi tecelli ve sanatı okuma ve anlama görevi verilmiştir. Bu anlayışın imana, imanın da sevgiyle itaata götürmesi istenmiştir.
Allahu Tealâ kul ile kendisi arasına alemi koymuştur ve alemi zatına ayna, insanı bu aynaya cila yapmıştır. Cilasız ayna bir şey göstermiyeceği gibi, insansız dünya da bir şey ifade etmez. İnsan deyince, Yüce Yaratıcıya aşık ve kalbi hakikate açık insan-ı kamil kasdediliyor. Yoksa, sırf midesine ve şehvetine esir olmuş dünya aşıkları, ne Mevlâ’yı ne de dünyayı gerçek olarak tanıyabilirler. Bu aleme bakarlar ama bakarkör olarak kalırlar.
İnsan ruh yönüyle mükemmel olduğu kadar, nefis ve his yönüyle çok zayıf olduğu için, Allahu Tealâ ona güzel kabiliyetler yanında özel destekler de vermiştir. Onu önce akıl, ilim, hafıza, şuur, tefekkür, sevgi, ilahi aşk gibi nurani cihazlarla donatmıştır. Sonra, her devirde onları Allah’a ve tevhide çağıracak, önlerinde rehberlik yapacak peygamberler göndermiştir. Peygamberlerini bile melekler ve kitaplarla takviye etmiştir. Böylece Allahu Tealâ insana büyük bir lütufta bulunmuş, onu kendi nefsi ve dünyasıyla baş başa bırakmamıştır.
Cenab-ı Hakk kendisine gelmek ve sevilmek isteyene, Peygamberinin elinden tutmasını şart koşmuştur. (Âl-i İmran/31) Hz. Peygambere hiç yanaşmayanın kâfir (Âl-i İmran/31), şeklen yanaşıp da aslen inanmayanın münafık olduğunu belirtmiştir. (Bakara/7-16) Tarih boyunca küfre ve şirke girenler, peygambere itaattan çıkan kimselerdir. Kendi başına kalanlar ve nefisleriyle yol alanlar, Allah’a değil, azaba ulaştılar. Hürriyet, medeniyet diyerek haramlara bulaştılar.
Allahu Tealâ’nın huzuruna hazırlamak ve rızasına ulaştırmak için insanlığın önüne Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz kondu ve bütün kullar onun adımlarını takip etmekle emrolundu. Bizler Allah’a imanı ondan öğrendik. İbadeti, zikri, edebi, hizmeti, Allah için sevgiyi ondan gördük. Rabbimizi ve kendimizi onunla tanıdık. Kainat, ahiret, ruh, melek, akıl, hayat, ölüm gibi sırlı ve saklı şeylerin üzerindeki sır perdesini O açıp bize gösterdi. Vallahi eğer Allahu Tealâ onu önümüze, sevgisini gönlümüze koymasaydı, bizler tam bir şaşkınlık ve karanlık içinde kabre varacak ve ancak ölümle uyanacaktık. Onun elini bize uzattıran ve ona itaatı kendisine itaat sayan Allah’a hamdolsun.
“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler, ne demek istediklerini ya bilmiyorlar veya gizliyorlar. Bilmiyorlarsa, meselenin yukarıda özetlediğimiz gibi olduğunu bilsinler ve bu sözü bir daha asıl manasının dışında söylemesinler.
Eğer bu sözü, ‘kimse Allah adına konuşamaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, kula secde yapılamaz, abid Mabud olamaz, kendi keyfiyle kimse ortaya din koyamaz, birileri dini tekeline alamaz’ manasında söylüyorlarsa, bu doğrudur. Fakat sözün söyleniş biçimi yanlıştır. Bu söz bu şekilde söylendiğinde, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bütün peygamberler ve onların davetini tebliğ eden bütün alimler hükmün içine girmekte ve insan nefsine terkedilmektedir. Böyle olunca, onun basit bir hata değil, büyük bir cinayet olduğunu azıcık imanı ve birazcık insafı olan herkes bilir.
Ayrıca bu sözün altında şu mana gizlidir: Bana kimse karışmasın; benim dinim imanım kendi vicdanımdır. İstediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşar, tercih ettiğim çizgide keyfimce koşarım. Lütfen kimse bana müdahale etmesin. Bu anlayış da büyük bir felakettir.
Bazıları da bu sözü, kamil mürşidleri tenkid için söylerler. Onların elinden tutup terbiyesine girerek dünyada kemale, ahirette cemale ermek isteyen kimseleri güya uyarmak isterler ve: “Allah ile arana kimseyi sokma, kendi aklını kullan, tevbeni kendin yap, senin gibi olan birisine el verme, boyun eğme, hürriyetini yitirme, aklını kiraya verme” derler. O akıllı dostlar, bu nasihatlarıyla, kendilerini ciddiye alan kimseyi ciddi bir tehlikeye ittiklerini; aslında Allah’a yönelmek isteyen bir kulun yolunu kestiklerini, yani Allah ile kulun arasına kendilerinin girdiklerini hiç düşünmezler. Bu davranışları ile onları Allah’ın dostu olan bir mürşidin ocağından kaçırıp, Allah’ın düşmanı olan şeytanın kucağına attıklarını bilmezler.
Hiç bir peygambere ve onların davetini yürüten mürşidlere tapılmaz, onlara sadece Allah yolunda tabi olunur. Onlara el açılmaz, el verilir, Allah yolunda ellerinden tutulur. Onların nazar ve nezaretinde yol alınır, Allah rızası aranır.
09 Kasım 2009 - 08:08
Selam,
peynirden helvadan ilahlar yapıp acıkınca onları yemek
insanlar bu kadarda aptal edilmez kardeşim
fakat insanların bunları yapabileceğini düşünmek ayrı
zümer 3 teki
min dünihi evliya
Allah’ın dışından(gayrısından)aitlik edinenler demektir
ehli sünnet okumaları kuran erlerine uymaz.
kuranın körlerle işi olur
müstağnilerle değil
affet, bağışla, merhamet et sen dostumsun bakara 286
oh ne ala
öyle titizdiler ki !
sana ne
bilmediği birşeyi Allah’a mı öğretiyorsun.
bir hayır yap
umulur ki şefaat edilirsin
tevessülmüş ne tevessül
ahbarları(Allah’ın duninden haberler verenleri)ve ruhbanları(din adamlarını) birde meryem oğlu isa’yı rabler edindiler. oysa onlar tek olan Allah’a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka ilah yoktur. O ortak koştuklarından münezzehtir. tevbe 31
esenlikle..
15 Kasım 2009 - 14:41
ahbarları(Allah’ın duninden haberler verenleri)ve ruhbanları(din adamlarını) birde meryem oğlu isa’yı rabler edindiler. oysa onlar tek olan Allah’a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka ilah yoktur. O ortak koştuklarından münezzehtir. tevbe 31
BEN GALİBA ANLATAMIYORUM SORUYORUM HANGİ GERÇEK MÜRŞİD BANA TAPIN DİYOR???BU AYET ŞİRK KOŞANLAR İÇİN İNMİŞ TEVESSÜLÜN VAR OLDUĞU BİR GERÇEK RESULULLAHADA TEVESSÜL ETMİŞ SAHABELER AMCASI ABBASA TEVESSÜL ETMİŞ HZ. ÖMER BİRÇOK KISSA VAR BU SÖZ TÜM SAHABELERE KADAR UZANIR O ZAMAN HAŞA SAHABELERİN HEPSİ ŞİRKTE ONLARDA BİRBİRLERİNDEN DUA İSTİYORLARDI DEDİĞİM GİBİ ALLA(CC) KENDİSİNE YAKLAŞMAMIZ İÇİN ARALARA İBADTLER KOYMUŞ ŞEYTANI BİZ ALLAH İLE ARAMIZA HERAN KOYUYORUZ ŞEYTANA UYUP O ZAMAN HEPİMİZ ŞİRKTEYİZ
YANİ SİZ O APAÇIK BİR KİTAPTIR AYETİNİBİLE YANLIŞ YORUMLUYORSUNUZ APAÇIKLIKTAN MAKSAT LEVHİ MAHFUZDUR
BİR DAHA DÜŞÜNÜN AKLI SELİM İLE TARAFSIZ BİR ŞEKİLDE VE BANA AÇIKLAYIN ALLAH NİÇİN İBADETLERİ NAMAZ ORUÇ VS. ARACI KOYMUŞ VEYA İNSANLAR BİR EVLİYADAN Kİ O DA BİR KULDUR DUA İSTEYİNCE ŞİRK OLUYORDA İNSANLAR HERAN ŞEYTANIN İSTEĞİNİ YAPIP ALLAHI UNUTUNCA NİÇİN ŞİRK OLMUYOR?BUYURUN AÇIKLAYIN
20 Kasım 2009 - 07:05
Selam,
Sn. Abdulhalık
Gerçek mürşidlik konusunda
sana kehf 17 ayetini vermiştik
sen şirk koşmayı nasıl birşey sanıyorsun
mürşid dediklerin elbette bana tapın demez
peynirde demez
helvada
İbrahim’in parçaladığı heykellerde
sebe halkının taptığı güneşte demez
şeytan bile rabbini bilir 59:16
ayrıca rabbinden kıyamete kadar izinli olup
işi inkara yöneltmektir.
resullerede müdahildir 22:52
Ama insanlar birbirini rab edinir ,
2:165-166-167, 3:64-151
10:18, 16:20, 7:191-192-193-194
17:102, 39:3 vb.
ben rabbim de demezler
firavunlar hariç
Rabbin katında
ben filanın yiğeniyim,
bilmem kimin selamı var gibi
cıvık ilişkilere yer yoktur
direk rabbe dua edilir
yakınlıkten ötürü
gerçi rabbin heran katındayız
sen bi ara levhi mahfuz hakkında bizi bilgilendirirsin.
esenlikle..
21 Kasım 2009 - 16:07
RABBİN KATINDA BİZ HER AN OLAMAYIZ TABİ Kİ KULUZ FAKAT BİZ ONA YAKINLIK SAĞLAYAMIYORUZ O HER AN BİZİ DUYUP GÖRÜYOR ÇÜNKÜ ŞAH DAMARIMIZDAN DAHA YAKIN PEKİ BİZ ONA NE KADAR YAKINIZ EMİRLERİNE NE KADAR RİAYET EDİYORUZ İNSANLAR ARASINDA MAKAM FARKI VARDIR ALLAHA EN YAKIN PEYGAMBERLERDİR ONUN İÇİN ONLARIN DUASI DAHA ÇABUK KABUL OLUR EĞER ALLAH KATINDA İNSANLARIN MAKAM FARKI OLMASA İDİ NE İÇİN BİZ PEYGAMBERLERLE AYNI DERECEDE OLURDUK EĞER İNSANLAR EŞİT OLSA İDİ HESABIN VE İBADETİN BİR ANLAMI OLMAZDI ADALET OLMAZDI ALLAH ADİLDİR VE ONA UYAN KULLARINI DAHA ÇOK SEVER VE KOLLAR BU BİR GERÇEK…ŞİMDİ ALLAHA İHLAS VE SAMİMİYETLE İBADET EDEN BİR İNSANLA BİZ BİR OLUR MUYUZ?ALLAH DİLEDİĞİ İNSANIN DUASINI KABUL EDER DİLEDİĞİNİ ETMEZ ANCAK KENDİSİNE DAHA ÇOK İBADET EDEN KULLARINDA HAKKINI YEMEZ MÜKAFAT AHİRETLE SINIRLI DEĞİLDİR
Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.kehf 17
KARDEŞİM SİZ ŞUNU ANLAMIYORSUNUZ BİZ ZATEN DİYORUZ Kİ EVET ALLAH HİDAYET VERMEDİKÇE KİMSE HİDAYET EDEMEZ ZATEN EVLİYAULLAH HİDAYET ETMEZ PEYGAMBERLERDE BUNLAR HİDAYETE ERENLERİ MADDEN VE MANEN GELİŞTİRMEK İÇİN GELMİŞLERDİR GÖREVLERİ BUDUR EVLİYALAR MÜRŞİDLER RESULULLAHIN İZİNDEN GİDEN İNSANLARDIR KURAN VE SÜNNETE GÖRE YAŞAMAYA ÇALIŞIRLAR RESULULLAHIN ZAMANINDA SAHABİLER SADECE MADDEN LAFIZ OLARAK DİNİ ÖĞRENMEDİLER KALBENDE BAZI ŞEYLERİ YAŞADILAR İSLAM DİNİ SADECE MADDEDEN İBARET DEĞİLDİR İNSANIN AHLAKI ZOR DEĞİŞİR PUTA TAPAN SAHABİLER NASIL OLDU DA BİRDEN PUTA TAPMAYI VAZGEÇİP KÖTÜ AHLAKLARINI BIRAKTILAR???ÇÜNKÜ PEYGAMBERİMİZ ONLARA RAHMET NAZARLARI İLE BAKIYORLARDI ALLAH PEYGAMBERLERİNE BİR TAKIP MANEVİ YETKİLER BAHŞETMİŞTİR EVLİYALARADA BİR KISMINI BAHŞETMİŞTİR ALLAH HERŞEYE KADİRDİR İSLAMA MADDESEL BAKANLAR BÜYÜK BİR HATA İÇİNDEDİR
Basra haklı bir gün İbrahim bin Ethem Hz’nin yanına gelerek;
Ey zamanı iyilikle gecen yol eri, yüce Allah buyuruyor ki;
Bana dua edin, size icabet edeyim?
Biz bu durumda dua ediyoruz,fakat duamız müstecab olmuyor..
Bunun hikmeti nedir?
İbrahim bin Ethem Hz acı acı güldü ve söyle buyurdu:
(Ey âdemin evlatları! )Kalpleriniz on şeyden ölmüştür:
Hep bir ağızdan haykırdılar:
Kalplerimiz ölmüş müdür?
Evet ölmüştür !..
Nasıl olur?
Günahların zehirli dişlerine yem etmişiniz kalplerinizi.Günahın zehirli kalbin hayat damarını kurutmuş..Ölü kalplerin duasını Allah kabul eder mi?
Peki, bu günahlar nedir?
1-Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerini tutmuyorsunuz..
2-Allah’ın kitabını okuyorsunuz, ama onunla amel etmiyorsunuz..
3-Allah’ın Resulü’nü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, ama onunla amel etmiyorsunuz!
4-Şeytanın düşman olduğunu söylüyorsunuz, ama onun adımlarını takip ediyor, onunla dostluk kuruyorsunuz !..
5-Cenneti sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, lakin Cennet için bir hazırlık yaptığınız yok..
6-Cehennemden korktuğunuzu söylüyorsunuz,ama kurtuluş çaresi aramıyor,günahlardan uzak kalmıyorsunuz..
7-Ölüm haktır diyorsunuz, hak olan ölüm için yine şey tedarik etmiyorsunuz !..
8-Başkalarının ayıplarıyla meşgul oluyorsunuz,fakat kendi ayıplarınızı hiç göz önüne geçirmiyorsunuz!..
9-Yüce Allah’ın verdiği nimetleri yiyorsunuz, ama Ona şükretmeyi unutuyorsunuz!..
10-Ölülerinizi götürüp toprağın koynuna veriyorsunuz, ama bir gün toprağın gözüne kendinizin de sürme olacağını unutuyorsunuz ve ibret almıyorsunuz?
Ey Pir, dediler; peki çare nedir?
Ey Basra halkı! Bu saydıklarımı terk eder, günahlarınıza nedamet getirir, Kalplerinizi zikrullah ile parlatırsanız duanızın kabul edildiğini göreceksiniz.
YANİ DOSDOĞRU İNSANLARIN DUASINI DİLERSE ALLAH CC KABUL EDER İNŞALLAH…
“Kıyamet günü ümmetler Peygamberlerin adıyla çağrılacaklardır. Mesela; ‘Ey Musa’nın, Ey İsa’nın ümmeti!’ diye sesleneceklerdir. Yalnız Allah’a muhabbet edenlere: “Ey Allah’ın velileri! ALLAH (C.C.)-u Teala’ya buyurun.” diye seslenilecek ve bunlar neşe ve heyecandan çıldıracak hale geleceklerdir.”
Sırrı-i Sakati Hz. -ks-
Muhabbetullah
Dünyada iken günahlara pişman olup, kulluk vazifesini yaparak ahireti kazanmak lazımdır. İşte, bütün işin aslı budur. Sevgi ve muhabbet; ALLAH (C.C.)-u Teala’nın rızasını aramak ve kötü işleri terketmek, ahde vefa göstermek, emanete ihanet etmemek, kendi kusurlarını görüp, amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, daima ALLAH (C.C.)-u Teala’yı zikretmekle meşgul olmaktır.
Seyyid Emir Külal -ks-
Mürşidler Kalplere O’nu Ekerler
Bizim sohbetimize girenlerin kalplerinde, muhabbet tohumu vardır. Kısaca bu yola; Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolu denir. Bizim sohbetimize dahil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat, ALLAH (C.C.)-u Teala’dan başka herşeyden alakasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, ALLAH (C.C.)-u Teala’nın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz.
Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece gündüz onu terbiye etmemiz, bizim vazifemizdir. Muhabbet için uzakta olmak farketmez.
Muhammed Bahaeddin Nakşibend -ks-
Muhabbetullah Varsa Uyarsın Habibullah’a
“Muhabbetullah varsa, Habibullahın sünnet-i seniyesine ittibâı intâc eder (netice verir). Evet, Cenâb-ı Hakka imân eden, elbette O’na itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.” Bediüzzaman Said Nursi -ks-
Bütün Gaye Muhabbetullah’ı Elde Etmek
İslâm dîninde, en mühim maksat, muhabbetullah olduğundan, ALLAH (C.C.)-u teâlâ, her gün beş vakitte, nice kereler zikir edilerek (hâtırlanarak), kalb kuvvetlendirilmektedir. Kalbin ve rûhun kuvvetlenmesi, sevgiliye (ALLAH (C.C.)-u Tealâya) kavuşmaya sebep olur.
Namaz kılarken okunan âyetler, tespihler ve dualar, ALLAH (C.C.)-u Tealânın büyüklüğünü bildirir. ALLAH (C.C.)-u Teâla, “bunları okuyanları severim ve onlara çok sevap veririm” buyuruyor. Muhabbetullah’a kavuşmak için ve sevâb kazanmak için okunan ve yapılan şeyler güç olsalar da, îmânlı kimselere kolay ve tatlı gelir.
İmâm-ı Gazâlî -ks-
Muhabbet ile bir hardal tanesi kadar ibadet, sevgisiz yetmiş senelik ibadetten, benim için daha makbuldür.”
Yahya b. Muaz -ks-
İlahi huzurda kabul görmek ve Allah tarafından sevilmek, kalbin küfür, nifak, isyan, gaflet ve kötü huylardan temizlenmesine bağlıdır.
Kalbinde kibir, riya, haset, dünya sevgisi, makam hırsı, gaflet, ihanet gibi şeytani özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir kâmil mürşidin elinden tuttuğu zaman, mürşidin ilk işi kalbin bu kötülüklerden temizlenmesidir. Peşinden güzel ahlak ile donatılmak gelir. Manevi seyir ve ilahi huzurda kabul, ancak bundan sonra olur.
Allah Rasulü (A.S.) miraca çıkarken kalb-i şerifleri, her türlü kötülükten temiz olmasına rağmen, Cebrail Aleyhisselam tarafından yarılıp, nur ile yıkandı ve tekrar saadetli göğsüne kondu. O güzel ve özel yolculuk ondan sonra başladı.
Böyle bir hedefe yönelen hak yolcusunu büyük arif İmam Gazali (Rh.A.) şöyle uyarıyor:
“Uzuvlarını günahlardan, nefsini alıştığı boş adet ve işlerden, kalbini karanlık ve katılıktan, sırrını kirlerden, ruhunu hissî perdelerden, aklını hayalî ve boş düşüncelerden arındırmadıkça, Allahu Tealâ’nın huzuruna ulaşamazsın.”
Hak yolcusunun kalbinin temizlenmesi için en tesirli ilaç, Peygamber varisi kâmil mürşidin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir.
Bütün arifler, kalbi ve bütün vücudu saracak zikrin en önemli ilaç olduğunu belirtiyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz kudsi hadiste belirtildiği gibi gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Allah’a yaklaştırır. Ayrıca, kulun göklerde anılmasını ve melekler tarafından tanınmasını da sağlar.
Allahu Tealâ’nın şu sözü zikrin faziletini anlatmaya ve ona sımsıkı sarılmaya yeterli:
“Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim, ben de onu zikrederim”
21 Kasım 2009 - 16:21
gerçi rabbin heran katındayız…..KARDEŞİM SEN GERÇEKTEN BÖYLE OLDUĞUNA İNANIYOR MUSUN?ŞU ANLAMDA İSE DOĞRU BİZİM YAPTIĞIMIZ HER İŞTEN ALLAH HABERDARDIR GÖRÜR BİLİR ONUN KATINDA SAKLANIR YOKSA BİZ HER AN KATINDA ZOR OLURUZ:)PEYGAMBERLER HERAN KATINDAYDI ÇÜNKÜ
EĞER BİZ ALLAHIN HERAN KATINDA OLABİLSEK ÇOK FARKLI OLURDU HALİMİZ İBADETLERDEN ZEVK ALIRDIK İTAATTEN ÇIKMAZ HER İŞİMİZDE ALLAHIN RIZASINI GÖZETİRDİK BİZ ÖYLE OLABİLİYOR MUYUZ???İNSANLAR ARASINDA MAKAM FARKI VARDIR BUNA GÖRE ALLAH SEVGİSİ DEĞİŞİR NORMAL BİR MÜSLÜMANLA PEYGAMBER MAKAMI BİR MİDİR EVLİYA İLE BİR MİDİR?KAFİRLE BİZ BİR MİYİZ BUNA GÖRE MAKAMLARIMIZ VARDIR VE BU MAKAMLAR TAKVAYA GÖRE ARTAR ÜSTÜNLÜK TAKVA İLEDİR ALLAH SEVDİĞİ KULUNA DAHA FARKLIDIR YOKSA ADALETE UYMAZ İBADET EDENLE ETMEYENE EŞİT DAVRANSA O ZAMAN İBADETİN BİR ANLAMI OLMAZ HESABINDA PEYGAMBERLERİN DUASI NİÇİN HEMEN KABUL GÖRÜYORDU???ALLAHA ÇOK SAMİMİ OLDUKLARI İÇİN BİZİMDE DUAMIZIN KABULU SAMİMİYETİMİZE VE İTAATİMİZE GÖREDİR MÜRŞİTLER RESULÜN İZİNDEN GİDEN ALLAH KATINDA DEĞERLİ İNSANLARDIR
17- Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. KEHF 17
BİZDE ZATENAALLAH DOSTLARI HİDAYET EDER DEMİYORUZ HİDAYET ALLAHTANDIR HİDAYETE ERMİŞ KULA ALLAHIN YOLUNU GÖSTERİR ALLAH DOSTLARI NEFSİN VE ŞEYTANIN HİLELERİNİ ÖĞRETİR MÜRŞİD ALLAHIN DİLEMESİNE GÖRE BİR İNSANA YARAR SAĞLAYABİLİR
Basra haklı bir gün İbrahim bin Ethem Hz’nin yanına gelerek;
Ey zamanı iyilikle gecen yol eri, yüce Allah buyuruyor ki;
Bana dua edin, size icabet edeyim?
Biz bu durumda dua ediyoruz,fakat duamız müstecab olmuyor..
Bunun hikmeti nedir?
İbrahim bin Ethem Hz acı acı güldü ve söyle buyurdu:
(Ey âdemin evlatları! )Kalpleriniz on şeyden ölmüştür:
Hep bir ağızdan haykırdılar:
Kalplerimiz ölmüş müdür?
Evet ölmüştür !..
Nasıl olur?
Günahların zehirli dişlerine yem etmişiniz kalplerinizi.Günahın zehirli kalbin hayat damarını kurutmuş..Ölü kalplerin duasını Allah kabul etmez..
Peki, bu günahlar nedir?
1-Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerini tutmuyorsunuz..
2-Allah’ın kitabını okuyorsunuz, ama onunla amel etmiyorsunuz..
3-Allah’ın Resulü’nü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, ama onunla amel etmiyorsunuz!
4-Şeytanın düşman olduğunu söylüyorsunuz, ama onun adımlarını takip ediyor, onunla dostluk kuruyorsunuz !..
5-Cenneti sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, lakin Cennet için bir hazırlık yaptığınız yok..
6-Cehennemden korktuğunuzu söylüyorsunuz,ama kurtuluş çaresi aramıyor,günahlardan uzak kalmıyorsunuz..
7-Ölüm haktır diyorsunuz, hak olan ölüm için yine şey tedarik etmiyorsunuz !..
8-Başkalarının ayıplarıyla meşgul oluyorsunuz,fakat kendi ayıplarınızı hiç göz önüne geçirmiyorsunuz!..
9-Yüce Allah’ın verdiği nimetleri yiyorsunuz, ama Ona şükretmeyi unutuyorsunuz!..
10-Ölülerinizi götürüp toprağın koynuna veriyorsunuz, ama bir gün toprağın gözüne kendinizin de sürme olacağını unutuyorsunuz ve ibret almıyorsunuz?
Ey Pir, dediler; peki çare nedir?
Ey Basra halkı! Bu saydıklarımı terk eder, günahlarınıza nedamet getirir, Kalplerinizi zikrullah ile parlatırsanız duanızın kabul edildiğini göreceksiniz.
Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.
Halk bilsin veya bilmesin, Allahu Tealâ biliyor ve bildiriyor ki, peygamber ve ariflerin işi kulları Allah’a kul etmektir. Hiç bir peygamber ve veli, kendisinin yüceldiğini ve kulluk vasfından çıktığını söylememiştir. Hiç bir peygamber ve veli, insanları kendisine kulluk etmeye çağırmamıştır, çağırması düşünülemez de.
Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu şahitlikte bulunuyor: “Allah Tealâ’nın, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiç bir kimsenin (bundan sonra kalkıp da) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara: ‘Şu okuduğunuz kitap ve öğrendiğiniz hakikatlerin gereği, Rabbanî olun (Yüce Rabb’in adamı olun)’ derler. Onlar size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin’ diye de emretmezler. Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü emrederler mi?” (Âl-i imran/79-80)
Allahu Tealâ kulları ile kendi arasına peygamberini koymuş ve aklı başında olan bütün insanlara: “Beni seven kimse, peygamberime uysun” (Âl-i İmran/30) “Biz her peygamberi ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Ona uyarsanız bana uymuş olursunuz.” (Nisan/64-79) diye ferman buyurmuştur.
Peygamberler dahil hiç kimsenin, şahsından kaynaklanan ve insanlara itaatı gerektiren bir yetkisi yoktur. Bütün hüküm ve yetki, alemlerin sahibi Yüce Allah’a aittir. Hayat ve hidayet O’nun elindedir. Bizler Rabbimizin emri üzere O’nun Peygamberine ve dostlarına tabi oluruz. Onları sevmemizin ve kendilerine tabi olmamızın tek sebebi, kendilerinin Allahu Tealâ’nın emir ve hükümlerini uygulamada örnek olmaları ve önder seçilmeleridir. Onlar, her namazımızda Fatiha içinde: “Allahım! Bizi, kendilerine özel nimetler verdiğin dostlarının yoluna ilet ve o yolda sabit tut!” duasıyla kendileriyle beraber olmak istediğimiz kimselerdir. Bu beraberliği Yüce Rabbimiz istiyor.
Şimdi, böyle bir vazife ve yetkide olan kimseye Allah için tabi olmayı, onun hak yolundaki emir ve tavsiyelerini tutmayı, Allah ile kul arasına birilerini koymak diye tanıtanlar, kendi nefislerine ve hislerine tapanlara ne diyecekler? Takva ve edebiyle diğer insanların Hakk’a yönelmesine vesile olan bir Allah dostunu müşriklerin putuna benzetenler ve onları sevmeyi şirk diye gösterenler, neyi ve kimi sevmemizi tavsiye ediyorlar? Yoksa, Allah’tan gayri hiç bir varlığın vücudunu var kabul etmeyelim mi? Peygamberimizi, Kur’an’ı, ashabı, alimleri, velileri, anne ve babamızı, mümin kardeşlerimizi sevmeyelim mi?
Allahu Tealâ ile olan iman bağımızı kuvvetlendiren, bizi takva ve edebe sevkeden kamil mürşidler, Rasulullah (A.S.) Efendimizin varisleridir. İşleri yeni bir din getirmek değil, son din olan İslam’ı yaşamada insanlara önderlik yapmak ve örnek olmaktır. Müfessir Kadı Beydavi, Allah’ın halifesi olan bu seçkin zatların vazife ve yetkisini şöyle belirtir: “Allah Tealâ halifeye ihtiyacından değil, kulların vasıtasız olarak ilahi feyzi kabulde ve ilahi emirleri elde etmedeki kusurlarından ve arada vasıtalara muhtaç olduklarından dolayı, kullarından bazılarını seçip kusurlu olanların terbiye ve arındırma işini onlara yüklemiştir. Allah’ın halifelerinin yaptığı da budur. Allah Tealâ’dan aldıkları nur ve ilahi şuuru kendi cinslerine aktarırlar.”
Mürşid Allah’ın Ortağı Değil, Şahididir
Allahu Tealâ, varlığına ve birliğine kendisi şahitlik ettiği gibi, meleklerini ve ilim ehlini de şahit olarak göstermiştir. (Âl-i İmran/18) Bu, ne büyük bir vazife ve güzelliktir!
Seyyid Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin belirttiği gibi, Hz. Peygamber’den (A.S.) sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği için, Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.
Nur ve feyiz ile gerçekleşen terbiyeye Kur’an’da “tezkiye” denir. Tezkiye, manevi temizlenme, kalbin şirk, küfür, isyan, kötü ahlak ve gafletten temizlenmesidir. Hz. Peygamberin (A.S.) temel vazifesi bu idi. (Âl-i İmran/161) Kendisine varis olan bir velinin, Allah’ın izniyle yapacağı temel görev de budur.
Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevketmektir. Rabıta yoluyla kalbini hayırda ve zikirde toplamasını öğrenen bir mürid, eğer kabiliyetini geliştirir ve bütün eşyada yansıyan ilahi tecellileri seyreder bir hale ulaşırsa, mürşid aradan çıkar ve onu ilahi tecelliler ile başbaşa bırakır. Esasen müridin önünde zuhur eden en açık ilahi tecelli, elinden tuttuğu kamil insandır. Onun için ilk rabıta ona yapılmaktadır.
Rabıta, Allah ile kul arasına birisini koymak değil, Allahu Tealâ’nın önümüze koyup zatına ayna ve şahid yaptığı bir dostunda zuhur eden ilahi nur, tecelli, sevgi, edeb ve güzelliğe gönlü bağlamak ve ondan kalbe feyiz ve nur aktarmaktır. Güneşe bakan bir kimsenin hem ısınıp hem aydınlandığı gibi, ilahi zikir ve nur içinde yüzen bir veliyi seyretmek de kalp üzerinde aynı etkiyi yapar. Bu nura karşı gözünü yuman ve sırtını çeviren kimseyi ise karanlık sarar.
Şu örneklerdeki incelik ve eğitime iyi dikkat edelim:
Büyük veli Şah-ı Nakşibend (K.S.), seçkin müridi Hace Alaeddin Attar’ı yanıbaşına oturtur, sık sık kendisine yönelirdi. Bunun sebebini soranlara:
“Onu kurt kapmasın diye yanıbaşımda oturtuyorum. Çünkü nefis daima pusudadır, kalbe saldırmak için fırsat kollar. Benim sık sık ona yönelişim, kendisini ilahi tecelli ve ihsanlara mazhar kılmak içindir.” cevabını verdi. (Şeyh Safi)
Şah-ı Nakşibend Hz.’lerinin huzurunda bir müridi rabıta ve murakabe halindeydi. Bir ara ilahi tecelliler zuhur edip, kendinden geçti. Mürid, halâ mürşidine yönelmeye çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend Hz.’leri durumu farketti ve müride: “Bizi bırak, o hale yönel; rabıtadan gaye işte budur.” diye uyardı. (A. Arvasî)
Hace Alaeddin Attar (K.S.), mürşidin rabıta yoluyla müridi nereye ulaştıracağını şöyle belirtir:
“Hakikatte mürşid de Allahu Tealâ’dan gayri bir varlıktır. Onu da kalpten çıkarıp tamamen Allah’a yönelmek gerekir. Ancak, mürid işin başında kalbini dağınık düşüncelerden toplamak durumundadır. Kalbin, boş şeyleri terketmeye kabiliyet kazanması ve olgunlaşması için, işin başında sadece mürşidine bağlanması gerekir.” Bu sözü açıklayan Raşahat sahibi Şeyh Safi (K.S.) der ki:
“Müridin en önemli işi kalbini ilahi hakikatın aynası olan mürşidine bağlamaktır. İlk olarak mürşide yönelmek, fena makamına ermeyi ve ilahi cezbeye ulaşmayı temin eder. İlahi muhabbet ve cezbesiz yol alınmaz. Mürid ilk halinde buna muhtaçtır. Ancak manevi terbiyenin sonuna gelenler, artık mürşidi aradan çıkarabilirler. Çünkü sona gelenler, hakikate varmış demektir. Bundan sonra her şey ona, mürşidi gibi ilahi güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın kudret ve tecellilerini seyredebilir.” (Raşahat) Şunu da ekleyelim ki, müridin bu hale ulaştığını nefsi değil, mürşidi tespit eder ve bu seviyeye gelen müridi tebrik edip, dua ile ölene kadar destekler.
Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara…
15 Aralık 2009 - 07:39
selam,
Abdülden
Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara…
bu zatıalinizin hüsnü kuruntusu olmasın
eğer görüyor gibiyse
O’nun benzeri olan hiçbirşey yoktur şura 11
Allah’a benzerler aramayın. Allah bilir siz bilmezsiniz nahl 74
bu ayetlere göre göremiyecekleri kesin
yok görüyormuş gibiyse
büyük kandırmaca
kamil kelimesi kitabta hiç geçmediği gibi
mürşid kelimesi birtek kehf 17de geçer
oradada Allah kendinden başka mürşid tanımaz
irşad edici hidayete erdirici olarakta
kuranı işaret eder
kendisinde şüphe olmayan bu kitab korunacaklar için bir hidayettir bakara 2
Rabbinizden size indirilene uyun.onun dışında veli edinmeyin. ne kadar az öğüt alıyorsunuz araf 3
insanlardan kimide vardırki nebir bilgiye ne bir delile nede hüden bir kitaba dayanmaksızın allah hakk Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslayarak
16 Aralık 2009 - 08:27
Selam, afedersiniz
makinede bir donmadan ötürü iletimiz yarım kalmıştı
insanlardan kimide vardırki ne bir bilgiye ne bir delile nede kılavuz bir kitaba dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak için kibirle Allah hakkında tartışır. dünyada ona bir rezillik vardır. kıyamet günündede ona cehennem azabını tattıracağız hac 8-9
bunlar Kurana çağrıdan birkaçı
madem tasavvufa girdik
Şu uyarıya dikkat edelim
Sonra bunların izinden ardarda resullerimizi gönderdik.Meryem oğlu İsa’yıda arkalarından gönderdik, ona İncili verdik ve ona uyanların kalplerine bir şevkat ve merhamet koyduk. Kendi uydurdukları ruhbanlığa gelince, bunu onlara biz yazmadık. Allah rızasını aramak için
kendileri yaptılar. Gereği gibide uymadılar.içlerinde iman edenlerin karşılığını verdik. Fakat çoğunluğu fasıklardır. hadid 27
Bu ayette
ruhbanlığı kendileri uydurdular
biz yazmadık
ekserisi fasıklardır ifadelerini
unutmamak üzere hıfzedelim
tasavvuf öyle bir sarmaldırki, sardıkça sarar
bir helezondurki içe çektikçe çeker
tasavvufçular,
sevgili kardeşimin adminin, ifadesiyle bunların ağababaları
kendi uydurdukları velilik, velayet kavramında
öyle içe gömülmüşlerdirki velayet resullüğün üstündedir
deme cesaretini gösterebilmişlerdir
ama garipsemeyin birde
ağababalarının pirleri babaları vardırki
öyle gömülmüşlerdir ki çıkışı bulamayıp
haşa Allah’lığa kadar işi vardırmışlardır
çoğunu tanırsınız meşhurdurlar
birkaç örnek
Enel hak…….hallacı mansur
cennet cehennem nedir, enel hak doğrudur……yunus
Allah kamili mürşidde tecelli etmiştir…..muhiddin arabi
kabak eşek kadın üçlemesi anlatıp
bu alemlerin rabbindendir …….mevlana
ben Allah’a secde ederim ama genellikle
Allah bana secde eder……..beyazıdı bistami
tüm istemleri Allah’a eş olup ebedi hay olmaktı
böylece cezbeye kapılıp fena olaraktan
hay..hay.. zikretmelerine rağmen
Her daim hay olanın Allah olacağı gerçeğini örttüler
şimdi şu ayetlere dikkat
şeytan, kendilerinden gizli kalmış yerlerini kendilerine göstermek için fısıldadı “rabbiniz başka bir sebepten değil, iki melek yada ebedi kalıcılardan olursunuz diye yasakladı” Ve yemin ederek “ben size öğüt verenlerdenim” dedi. araf 20-21
böylece aldatarak onları mevkilerinden düşürdü. meyveden tadıp çirkin yerleri görününce cennet varaklarını üstüste koyup örtünmeye çalıştılar. rableri şöyle seslendi.”ikinizede bu ağacı yasak etmedim mi. şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?” araf 22
tasavvuf pirleriyle bağlantıyı kurduktan sonra
bu ayetler ademe aittir derken
Allah’ın her an bir adem yaratmakta olduğunu unutmayalım.
sonrası içinde enfal 48-49 ve ibrahim 21-22 okumayı ihmal etmeyin
sonra da
Bakara 168-169-170 i
aydınlanacaksınız.
şimdi Abdülün tavsiyesi nire
Allah şöyle buyuruyor.
nereye gidiyorsunuz. 26
ancak o(kuran) alemler için bir öğüttür. 27
içnizden istikamet tutmak istiyenler için. 28
ancak alemlerin rabbi allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. 29 tekvir
esenlikle..
17 Aralık 2009 - 12:46
bakın bazı sapık kitap yazarlarının tercemeleri ilE HAREKET ETMEK NE KADAR DOĞRUDUR? kitap ismi ve yazar adı yazar ehli sünnet mi bu çok önemli
ALLAHI GÖRÜYORMUŞÇASINA İBADET ETMENİN ADI DİNDE İHSANDIR
İHSAN KELİMESİNİN SÖZLÜKTE VE DİNDE NE ANLAMA GELDİĞİNİ BİR ARAŞTIRIN EVET BİZ HEPİMİZ ALLAHI GÖRÜYORMUŞÇASINA VE BİZİDE ALLAHIN GÖRDÜĞÜNÜ BİLEREK İBADET ETMEMİZ GEREKİR GAFLETTE OLMAMALIYIZ
HALLACI MANSUR
Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; “Enel-Hak dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.
Kalbin masivadan arınarak Hakk’ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk’ın kendisi zanneder. Hallac’ın “Ene’l-Hakk” dediği makam burasıdır. Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: “Yandım, ateş oldum.” demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa “Enel-Hak” sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir.
“Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan” bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. “Ene’l-Hakk” sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. “Hakk” ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden “Ene’l-Hakk” diyenler çıktığı halde “Enallah” diyenler çıkmamıştır.
“Lâ mevcude illa hu” (Ondan başka mevcut yoktur.) diyerek varlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu esas alan ve mahlukatın varlığını kabul etmeyen bir tasavvuf ekolüdür. Ekolun kurucusu Muhyiddin-i Arabî hazretleridir. Sadeddin Konvevî hazretlerinin dışında bu yola giren büyük zatlara rastlanmaz.
Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin bazı görüşleri kendisinden sonra gelen tasavvuf ehlince benimsenmiş olmakla birlikte bu yol, diğer tarikatlar gibi, büyük kitlelerin tâbi olduğu bir meşrep halini almamıştır. Vahdet-i vücut meşrebinde Allah namına mahlukat inkâr edilirken, materyalistler ve tabiatçılar bu meşrebi o büyük velinin anlayışına taban tabana zıt bir yola çekerek, tabiat namına Allah’ı inkar yoluna girmişlerdir.
Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdetin sözlük anlamı, birlik’tir. Zıt anlamı “kesret”, yâni çokluktur. Meselâ, beş farklı harf bir kesrettir, ama bunlar tevhit edilerek bir kelime halini alırlarsa vahdete erilmiş olunur.
Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânânın sonsuz misalleri vardır. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. Bir olan Allah’ın mukaddes varlığı için “vacib-ül-vücut”, kesret dairesini meydana getiren mahlûkatının varlığı için ise “mümkin-ü’l-vücut” tabirleri kullanılır.
Vacip; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle var olmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı. Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nispetle eşit bulunan mahlûkatın varlığı.
İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der.
Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, Ondan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama, bu sözü söyleyen zât o anda bunu da düşünecek halde değildir.
İstiğrak halinin bir gölgesi günlük hayatımızda da bazen kendini gösterir. İlmî bir eseri okuyan insan kendini mânâya kaptırdı mı, artık kelimeleri bir bakıma görmez olur. Onları hatırlamaz, onlarla meşgul olmaz. O her şeyiyle ilme dalmış, onda gark olmuştur. O anda kitabı unuttuğu gibi, onu tutan parmaklarını, ona bakan gözlerini de unutmuştur.
Vahdetü’l vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” buyrularak bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir.
Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farz edelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. Şiddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. İşte o ayna bu halde iken, “Güneşten başka bir şey yoktur.” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir.
Risale-i nur Külliyatından Mektûbat’ta, “kalbî ve hâlî ve zevkî olan bu meşrebi aklî ve kavlî ve ilmî sûretine çevirmemek” gerektiği önemle vurgulanır. Ve Lem’alar’da bu mânâyı teyit için, “bu mesele-i vahdetü’l vücudu şimdiki insanlara telkin etmek ciddi zarar verir.” denilerek çoğu insanımızın maddede boğulduğu, sebeplere gereğinden çok fazla önem verdiği bu gaflet zamanında bu meşrebi insanlara telkin etmenin ters sonuçlar vereceğine şöylece dikkat çekilir:
O meşrep, daire-i esbaptan geçip, terk-i mâsiva sırrıyla, mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havassın istiğrak-ı mutlak hâletinde mazhar olduğu salih bir meşrebdir. Bu meşrebi esbab içinde boğulanların ve dünyaya aşık olanların ve felsefe-i maddiye ile tabiata saplananların nazarına ilmî bir sûrette telkin etmek, tabiat ve maddede onları boğdurmaktır ve hakikat-ı İslâmiyyeden uzaklaştırmaktır.”
Hani bazı ilâçlar vardır, üzerine not düşülmüştür; “Çocukların ulaşamayacağı yerlerde muhafaza ediniz.” diye. Bu meşrep de öyle. Şartı, “ehass-ı havas” yâni hasların hası olmak. Velâyetin en ileri derecelerinde bulunmak. Onlara da her zaman tavsiye edilmiyor.; sadece istiğrak-ı mutlak hâlinde geçerli. Yâni tevhit denizinde tam gark olup, o deryada boğulup, Allah’tan gayrı ne varsa hepsinden alâkayı kestikleri zaman “lâ mevcude illâ hu” diyebiliyorlar.
İlk cümlede o mümtaz zevatı pervasızca tenkide cür’et edenlere hadleri bildiriyor: Ehass-ı havasın mazhar olduğu salih bir meşrep” ifadesiyle…
Elimize bir meyveyi düşünelim. Bu meyve halk (yaratma) fiiliyle var olmuş ve onda Hâlık ismi tecelli etmiştir. Bu fiil ve bu tecelli olmasa o meyve vücuda gelemez. İşte bizim ilmen, fikren düşündüğümüz bu mânâyı o mümtaz zâtlar hissederler, yaşarlar, o hâl ile hallenirler ve cezbe hâlinde o meyvenin yokluğuna hükmederler. İstiğrak hâlinden çıkınca meyvelerini âfiyetle yer ve Rezzâk olan Allah’a şükrederler. İstiğrak hâlinde şükür de yoktur. Zira, ne meyve vardır ne insan.
Nur Külliyatında bu meşrebin “salih” olduğu, mensuplarının da ehass-ı havas oldukları zikredilmekle birlikte, bu meşrebin zannedildiği gibi en ileri bir hakikat yolu olmadığına da bilhassa dikkat çekilir. “Hulefa-i râşidinden ve eimme-i müçtehidinden ve selef-i sâlihînin büyüklerinden o meşreb sarihen görünmüyor.” denilerek bu meşrebin hususî kaldığı, umuma mâl olamadığı vurgulanır.
Ne sahabeler, ne mezhep imamları, ne de asırlarına yön vermekle vazifeli, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir-i Geylânî gibi mümtaz zâtlar böyle bir yolda gitmişlerdir. Onlar bütün gayretlerini nübüvvet vazifesi dediğimiz, insanları irşat etme, ikaz etme, hakkı sevdirme, bâtıldan nefret ettirmede merkezleştirmişlerdir. Bu kutsî vazife ise istiğrak değil, sahv yâni uyanıklık hâlinde icra edilebilir. Nitekim, Muhyiddin-i Arabî de “Bizim mertebemize çıkmayan kitabımızı okumasın.” buyurmakla, meşrebinin hususî kaldığını beyan etmiş bulunuyor.
Nur Külliyatında dikkat çekilen önemli bir nokta da, bu meşrebe giren bir velînin sadece Allah’a imanda terakki ettiği, buna karşılık diğer iman rükünlerini düşünmemekle yahut hayal saymakla onlardan gereken feyzi alamadığıdır. İstiğrak hâlinde söylenen “lâ mevcude illâ hu” sözünün uyanık halde söylense diğer beş iman rüknünün dikkate alınmaması sonucu doğar.
Öte yandan, bu meşrebi uyanık halde iddia etmek, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerini hayal ve vehim derecesine indirmek gibi büyük bir cinayettir. Rızık hayal olunca Cenâb-ı Hakk’ın rezzakiyeti de, hâşâ, hakiki olmayacaktır. Mahlûkata hayal dediniz mi Allah’ın yaratıcılığı da hayalî olur. Hayâlî şeyleri yaratmak için sonsuz bir kudret, irade gerekmeyeceğinden bütün ilâhî sıfatların ulviyetleri de gizlenecektir. Sadece Allah’ın zâtına nazar edilmekle, sıfatlara, fiillere, isimlere ve onların tecelli ettiği olan mahlûkata bakılmayacaktır. Bunun ise velâyette yüksek bir meşrep olmayacağı açıktır.
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum hayatıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.
Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur’an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtı-yorlar.
Bu konuda kime kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?
Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak… Oysa, özellikle dini konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.
Allah Teâlâ, “sabah akşam Rabbinizin rızasını isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye de tabi olma” (Kehf/28) buyuruyor. Ayrıca “bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu belirlemiş oluyor.
Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır.
Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü zayıflatmak için İslâm üzerine araştırma yapan gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme noktasında asla referans olamazlar.
Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki “takva imanı” ve ona Allah için tabi olan “sûfi cemaati” de bu kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak Kur’an ve Sünnet’e aykırı yapılan yanlışlıklar ölçü olamaz ve asla savunulamaz.
Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman geçerli ve herkes için gereklidir. “Bizim mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek ve rıza makamı için gerekli olan ihlası tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe, halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te’min edecek tek yolumuz da Kur’an-ı Hakim’in ve sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen uymaktır.” diyen bir müceddid arifin, İmam Rabbâni’nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf terbiyesi için; “bunun bu zamanda gereği yoktur, gerçerliliği kalmamıştır.” denilebilir mi?
Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir: “Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni gibi bir mürşid bu devirde var mıdır? Kendisini tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı işlere bulaşanlara ne demelidir?”
Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati, bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür. Ancak, Hz. Rasûlullah’ın (A.S.) müjdesine göre, bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah’ın izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak olacaklardır. “O Kur’an’ı biz indirdik, hiç şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de biziz.” (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.
Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler. Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd el-Bağdadî (K.S.): “Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz!” diyerek bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile getirmiştir.
İmam Şa’rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir. Der ki: “Allah’a hamdolsun, ben yetmiş civarında mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın sıkıntısıyla vefat edip gittiler.”
Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak, günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ’yı zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.
Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de elden bırakmamalıdır.
Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı emretmiştir.
“Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın.” (Mâide/2)
“Hep berâber Allah’ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın.” (Âl-i İmran/103)
“Ey mü’minler! Hep beraber Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) âyetleri bizden, hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.
Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin nezâretinde cemaat halinde İslâm’ı yaşamanın, büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.
Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz, sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.
Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.
Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir. Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve mâhirdir.
Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve hevesleriyle bütün hallerinde Kur’an ve Sünnete uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler, Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de bunu isterler.
Bu yol Allah’a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece Allah Teâlâ’nın: “Beni zikredin ki ben de sizi (özel olarak) zikredeyim.” (Bakara/152) âyetindeki müjdeye ve “Ben, beni zikredenle beraberim” (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir. Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.
İSLAM DİNİ 3 ŞEYİ İÇERİR İMAN,AMEL VE AHLAK
İMAN AKAİD İLMİNİ İÇERİR
AMEL FIKIH İLMİNİ
AHLAKTA TASAVVUF İLMİNİ…
gerçek tasavvuf
tasavvuf kitaplarını semerkand yayıncılıktan okumanızı tavsiye ederim
Şatahat ve Muhyiddin Arabi
Muhyiddini Arabi’nin Şatahatı
Şatahat, arifi billahın keşif ve zevk ile ilmi, bu zevk aleminde bazı elfaz ile, şer’a mugayir olarak söyledikleri sözlerdir. Hakikattel bu sözler şera mugayir olmayıp, mutabıktır ama dar düşünceli insanlar, kendi ölçülerine muvafık gelmediğinden, bu gibi sözleri küfür olarak bilirler. İbni Haldun bu hususta diyor ki:
“Sofiyun”un keşifle ulvi hakikatlerin tahkiki ve sudur kainatın tertibi hususlarında ekseri sözleri müteşabihat kabilindendir. Zira bunlar onların elinde vicdani olmakla bu hususta zevk ve vicdanı olmayanlar bu hakikati idrakten mahrumdurlar. Elfaz ve lügat ile manalarını anlayamazlar. Eğer sen arifi billahın kelamlarından şeri şerifin zahirine muvafık bir şey istifade edebilirsen ne güzel. Edemezsen sükut evladır. Çünkü hiçbir zaman arifi billah şeri şerifin haricinde söylemez. Onların bu gibi sözlerine şatahat denir”.
Birçok zahiri ulema ariflerin şatahatını anlayamadıklarından ariflerin küfrüne kadar varmışlardır. Yalnız Muhyiddini Arabi’Nin değil, bu makama vasıl olan, bu tecelliyatla söz söyleyen her arifi billahın sözüne, dar kafalı kimseler hücum edegelmişlerdir. Bundandır ki, Cüneydi Bağdadi; “Bir kimse bir derecei hakikate vasıl olsa, ol Sıddıka bu makama vasıl olamayanlar zındık der” demesi bu sırra binaendir.
Binçokları da şatahatı anlamakla beraber, cahilleri fesada düşürmemek için, bu gibi zevata zahiren atarlar, fakat hakikatte tasdik etmişlerdir. Nitekim Allame İzzeddin bir mahalde Muhyiddin Arabi’ye zındık diye bağırmış, diğer bir mahalde de kendisine “kutub kimdir?” diye sorduklarında, Muhyiddin’dir, demiştir. Talebeleri; “Efendimiz, geçen ona zındık diyordunuz, şimdi nasıl olur da sıdık ve zamanın kutbu olur?” dediklerinde, Allame İzzeddin; “Ben şeriatın zahirini sıyanet için ona zındık dedim. Çünkü cahiller onun yüksek kelamını anlayıp derinliğine vasıl olamazlar da, kendilerini küfre sürüklerler, diye korktum. Halbuki Muhyiddin ariflerin ulusudur” demiştir.
Muhyiddini Arabi denizler kadar geniş, dalgalı, esrarlı, şatahatlı sözleriyle böylece bir çok hocaları kendisine hücum ettirmeğe sebebiyet vermiştir. Mesela bir gün: “Ey beni görüp de kendisini görmediğim. Zaman olur ki, ben seni görürüm de sen beni görmezsin” demişti. Allah Teala Hazretlerine böyle hitabı basit dimağların hücumuna sebebiyet verdi. Hatta onların isyanları o kadar ileri gitti ki, Muhyiddini Arabi’nin küfrüne hükmettiler. Halbuki o, tasavvufun derinliklerine inerek hakikati pek esrarlı sözlerle, şatahatla, tam bir vecd halinde söylüyordu:
O demek istiyordu ki:
“Ey beni nihayetsiz nimetlere gark eden Allah’ım! Bu nimetler içinde ben sana hakiki bir şükür edemediğimden küfranı nimette kalırım. Bu da senin nihayetsiz nimetini görüp bilemememden ileri gelir. Nimeti bilememek Allah’ı görüp bilememek demektir. Zaman olur ki ben cürüm, günah işlerim de sen Azimüşşan bana itap etmezsin, günahlarımı örter, beni görmezsin. Çünkü sen Settaru’l- Uyubsun. Ayıpları örten ve suçları görmezlikten gelen, eygane büyükler büyüğüsün. (*)
İşte Muhyiddini Arabi hep böyle esrarlı konuşuyordu. Fakat onun her sözü ruhu Kuran üzereydi. Zamanında yazı yazanların çoğu hükümdarlarının methiyeleriyle kitaplarını doldururlarken, o kitabını Allah ve Rasulünün aşkı ve şevkiyle yazmış, ona ait hakayıkı belirtmiştir.
Onun gibi büyük bir zatın küfrüne kail olmak şüphesiz ki kendini küfre sürüklemektir. Çünkü Rasulullah; “Mümini tekfir eden şüphesiz ki küfretmiş olur” buyurmuştur. Bu söz insafla tatbik edilecek olursa, müminlerin küfrüne söz söyleyen, kendisi kafir olur. Bunu ancak peygamber haber verdiği zaman hüküm sahih olur.
Hiçbir zaman ümmetten bir kimse diğerinin küfrüne not veremez. Nerede kaldı ki, bütün ömrünü Allah yoluna vakfeden Muhyiddini Arabi gibi kimselerin küfrüne hüküm verile.
İşte Muhyiddini Arabi’nin anlaşılmayan sözlerine, anlayamadım demek, ilmi zahir erbabınca daha iyi bir not olur. Çünkü her yaratılış bu büyük nurdan, zevkten, keşiften nasibdar olamaz. Ancak bunu, bu zevki, şevki keşfi görüp duyanlar bilebilirler. Diğerleri, amanın görmesi kabilinden olmakla sözleri hakikatten uzak olur.
(*)
Bu sözler aşkın makamı tahayyüründe söylenen sözlerdir. Bir aşıkın dediği gibi: “Şarabın sarhoşu, gece yarısında ayılır. Allah’ın didarına sarhoş olan kıyamette ayılır” sözü, beşeri hislerden uzaklaşan tecelliyata mazhar olan bir ifadedir. Sultanı aşk insanlara galebe ederse, insan ihtiyarsız şatahat yapar. O andaki tecelliyatta, seven sevileni bir görür, aşık ve maşuk fark edilemez.
Mecnunun boynundaki çıbanı neşterle ameliyat etmek isteyen doktora; “Gidiniz” dediği zaman doktor; “Sana ne oldu, ormanlarda vahşi hayvanlardan korkmayıp gezen sen iken, şimdi benim neşterimden korkuyorsun” dediğinde, Mecnunun bir ah edip; “Senin neşterinden değil, bütün vücudum şu anda Leyla kesildi. O neşteri bana değil Leyla’ya vuracaksın diye korkuyorum” demesi buna binaendir. Bu makamda aşık ve maşuk kendisini fark edemez. Bir zat da bu bahiste: “Benden hiçbir eser kalmadı bu aşk nedendir? Çünkü ben maşuk oldum, aşık kimdir?” demiştir.
Muhyiddini Arabi de şatahatında abd ile Rabbi karıştırır. (El’abdü rabbün verrabbüb abdün) der.
Yani, abd Rabdır. Rab abdır. Ne olur mükellef kimdir, bilseydim. Eğer abd dersen, o mükelleftir. Rab dersen mükellef olmaz. Bu söz ulemayı kızdırmış, Muhyiddinin katiyetle küfrüne zahip olmuşlardır.
Şüphesiz ki deminden beri arz ettiğimiz misaller sözümüzü aydınlatır. Bu gibi sözler, makamı tahayyürde şatahatla söylenir. Bunlar dar dimağları dondurur ve öldürür, terki teklife cesaret ettirir. Halbuki Muhyiddin gece gündüz namaz kılar, Allah’ı zikrederdi. Onun bu sözünü zahire hamletmeyip: “Şiirin hakiki manası şairin karnındadır, Batıni hakikati biz anlayamadık” demek evladır.
Muhyiddin’in zahirine bakanlar küfrüne, batınına bakanlar sıdkına kail oldular. Çünkü hiçbir zaman abd Rab olmaz, rab de abd olmaz. İnsanın masivadan uzaklaşmasıyla duyduğu bu tecelliyat bir zevk alemidir. Bu ancak onun ifadesidir. Alemi kesretin izalesi, alemi vahdetin ikamesiyle cümle mukarribler bu tecelliyi bir tecelli şatahatı yapmaktadırlar. O makamda kendisini göremeyip; abd ile mabud ayrı, dese, vahdete mugayir görülür. Abd ile mabadu birleştirse, namazı kılamazlar.
Şüphesiz ki hiçbir zaman abd rab olamaz. Rab de abd olamaz. Bu bir tecelliyattır. Nasıl ki Tur da Cenabı Hak bir ağaca tecelli etti. Oradan Musa aleyhisselama “Ben senin rabbinim” dedi. Burada ağaç haşa Rab olmadı. O Rabbın ağaçtaki tecellisidir. Bunun gibi Rab insanı kamile de tecelli etmez mi? Ederse, ağacın Rab olmadığı gibi insanı kamil de Rab olmaz. Bunu tefrik eden şüphesiz ki, Muhyiddini Arabi’ye eğri bir nazarla bakmaz. Bir şair; “Pakların işini kendinle kıyas etme. Her ne kadar yazılışta şir (süt) şiyr’ (aslan) benzerse de mana itibarıyla ayrıdır” demiştir ki, bu söz şüphesiz insanı aydınlatır.
ŞATAH: Arapça, hareket, kıpırdama vs. gibi anlamları olan bir kelime. Konuşmada şatah, konuşurken ölçüyü kaçırmayı ifade eder. Aşırı tecellî ve feyz gelen velîlerden, bir takım şeriata uymaz gibi görünen sözler zuhur eder. Dıştan bakınca, bu sözlerin hiç bir mânâsı yokmuş gibi görülür. Ancak, sûfî’nin ruhanî yükselişte ulaştığı farklı varlık alanı açısından, o sözler ele alınınca, anlaşılmazlık durumu ortadan kalkar. Kanaatimizce, bir insan olan Hallâc’ın “Ene’l-Hak” sözünden önce, kuru bir ağaç kökünün “innî enallah (Ben Allah’ım)” diye (Kasas/30) dile gelip, insan gibi konuşup seslenmesini anlamaya çalışmak gerek. Fussılet/21′de ifade edildiği gibi, Allah her şeyi konuşturmaya kadirdir. Bu konuşturulan insanın elleri olduğu gibi, Kasas/30′da “ben Allah’ım” diye seslenen bir ağacın kökü, ve kendinden geçerek “Ene’l-Hak” diyen Hallâc-ı Mansûr da olabilir. Hallâc’ın ve benzerlerinin bu tür şatahat ifâdeleri, bilinçli söylenmiş değildir; kendilerine egemen olan bir halin sonucu söylemişlerdir. Allah tarafından intak edilmişler yani konuşturulmuşlardır. Vecd halinde bulunan sûfî, şeriata muhatap akıl tavrını aşmış, aklın kurallarının çalışmadığı farklı bir alana geçmiştir. O alanda, olaylar bütün olarak kavranır, o alanda zaman ve mekân olgusu söz konusu değildir, sürekli bir ân vardır, o sırada sadece o ân yaşanmaktadır, akıl alanında bulunan insan, zamanlıdır, mekanlıdır; olayları kesintili olarak, parça parça değerlendirmektedir, faaliyeti, zaman mekan boyutlarından azade değildir. Akıl üstü alanın kuralları ve özelliği, akıl alanında geçerli değildir, işte bir sûfînin şatahatını anlamak, o şatahatın söylendiği akıl ötesi alana geçmek ve o alanın kurallarına göre değerlendirmekle anlaşılabilir. Şeriat akla hitap eder. Sûfî, şatahat ibarelerini söylediği zaman, akılötesi durumu ile şer’î tekliften azade olur, o bu durumu ile şer’î teklife tabî olmayan bir çocuk, aklı bulunmayan bir (tür) deli mesabesindedir. Konuşan o değildir, yaklaştığı Mevlası, sevgili kulunun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, duyan kulağı ve konuşan dili olmuştur. Bu dost, artık Mevlası ile görür, onunla işitir, konuşur. “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” (Enfâl/17) âyetindeki incelik de, işte bu hususla yakından alâkalıdır. Mevlâsma kavuştuğu (vuslat) sırada Hallaç, “ene”l-bâtıl” mı demeliydi? diyen bir sûfî liderin yanı sıra, Erzurumlu İbrahim Hakkı “Söyleyen Nasır idi, Mansûr andan tercemân olur” (Nasır: Allah, Mansûr: Hallâc-ı Mansûr) diyerek, şatahat olayını bir cümlede açıklama irfanını gösterir. Şathiyat ibarelerini ayıklık halinde iken konuşanın küfrü lâzım gelir ve buna şathiyyat denmez, kelime-i küfr denir. Dini, takva ve verâ ölçüleri içinde yaşayan bir kimsede, vecd halinde bu sözler zuhur eder, ayıklık durumunda bu sözleri söylemez, hattâ karşı çıkarsa (Bâyezid-i Bistâmî’de olduğu gibi) tekfir edilmemesi gerekir. Akıl başta iken söylenen ve küfrü gerektiren sözlere “Tammat” veya “Türrehât” (saçma söz) denir.
Yunus Emre’nin şeriata aykırı olmayan bir şatahat ifadesini şu şiirinde buluruz: Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der: Ne yersin kozumu.
Yine bir başka şiirinde Yunus Emre şöyle der:
İş bu deme erince,
Üç kez doğdum âneden.
Nice yavru uçurdum,
Nice âşiyaneden.
Satha ait yazılan şiirlere “Şathiyye” adı verilir
19 Aralık 2009 - 07:05
Selam ,
Abdül
lütfen yazıları kısa tut. uzun yazıların pek okunduğunu sanmıyorum. ben sana ilgiliyken dahi atlaya atlaya okumaya başladım. birde uzun yazılarına,soğanı, patlıcanı,domatesi biberi katıp türlü haline getirmede tektek yaz . vuralım ayetlere beyaz iplikle siyah iplik
ayrılsın.
yinede bayağı emek veriyorsun. sağol. izninle bazı alıntılar yapacağız.
tam algılayamadım, sen bu yazdıklarına tabimisin ? bizide davetmi ediyorsun ? nedir ? kusura bakma erik dalında üzümü çok beklersin.
senden önce şu,
Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir.
sonra şu “la mevcuda illahu”. bunlar vahyin neresinde
Allah ben mülküm mü diyor yoksa mülkün sahibiyim mi ? evindeki masan sen misin ?
m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o. vede şu:İmam Şa’rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir. Derki: “Allah’a hamdolsun, ben yetmiş civarında mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın sıkıntısıyla vefat edip gittiler.” boşuna hayıflanmış mürşidde o, müridde o.
yersen yoğurt, içersen ayran. yine senden:İşte vahdet-i vücut meşrebindeki bir velî, “istiğrak” dediğimiz mânevî sarhoşluk hâline girdiğinde varlığı sadece vacip varlığa hasreder, mümkinin varlığını inkâr eder. “Lâ mevcude illâ hu” yâni “Ondan başka varlık yoktur.” der.
Bu sözün cezbe hâlinde, mânevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır
belki haberin yok ama Allah bize hamrı yasakladı.
takva hakkında birşeyler yazmışsında verdiğin ayet maide:2 biraz takvayı anlatmıyormu sana. ali imran:103 le birlikte
Bakara 200 zikrin nasıl yapılacağını anlatmıyor mu ? yine yazından:
İşte Muhyiddini Arabi hep böyle esrarlı konuşuyordu. devamlı çekiyormuymuş.kızma birazda gülelim babından.
yazından:Nitekim Allame İzzeddin bir mahalde Muhyiddin Arabi’ye zındık diye bağırmış, diğer bir mahalde de kendisine “kutub kimdir?” diye sorduklarında, Muhyiddin’dir, demiştir. Talebeleri; “Efendimiz, geçen ona zındık diyordunuz, şimdi nasıl olur da sıdık ve zamanın kutbu olur?” dediklerinde, Allame İzzeddin; “Ben şeriatın zahirini sıyanet için ona zındık dedim. Çünkü cahiller onun yüksek kelamını anlayıp derinliğine vasıl olamazlar da, kendilerini küfre sürüklerler, diye korktum. Halbuki Muhyiddin ariflerin ulusudur” demiştir.
bunlarda da hep paçadan beş santim kıvırma payı bulunur.
Tabi oku atan Allah anlaşılınca, Musanın ağacıda Allah olur.haşa.
esenlikle..
21 Aralık 2009 - 19:43
işte okumadığın için bilemiyorsun belli çoğu şeyi atlayarak okuduğun
ben burada ne senin için ne onun için sadece ALLAH RIZASI için doğruları yazıyorum çünkü hidayet edecek olan odur
ALLAHI TANIMAK NE DEMEKTİR ONU ÖĞRENMELİSİN VAHYİ İYİ TANIMALISIN AMA ATLAMADAN OKU
Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. (1)
İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. (2)
Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.
Yunus Emre’ye “Bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.
Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri “Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı. (3)
Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.” (4)
Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: “O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” (5)
Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır.
Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr Sûresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.
Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” (7)
Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir. (8) Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” (9) Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.
Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak… Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” (10) hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. (11)
“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” (12) Onun hali, şu manaları terennüm eder:
“Hoştur bana Senden gelen
“Ya gonca gül, ya da diken
“Ya hil’atu ya da kefen
“Narın da hoş, nurun da hoş.”
Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” (13)
Her kulun gönlünde bir sevdası vardır. Sevda ise kişinin kimliğidir…
Çünkü; insanoğlu gönlünde var olanla bir değerdir.
Hazreti Mevlana da bu gerçeği şu dizelerde dile getirmiştir; “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.”
İnsanoğlu, kendine ayrılan ömür süresini; sevdası, dolayısıyla o yönde arayışı ile şekillendirir. Niyetini, gayretini hep o yönde sarf eder. Allah’ın uyanış ve hidayet nasip ettikleri dışında kalanlar, ömürlerini bu yolda bitirir ve yüce divana; içinden çıkamayacakları bir hesapla giderler…
Sevdası Allah olan öyle kutlu kimseler de var ki; onlar her işlerini sadece Allah’ın rızası istikametinde yönlendirirler. Sosyal yaşantısını O’nun istekleri; haram yada helalleri üzerine bina ederler. Bu sayede de Allah’ın sevdasına erişirler…
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a) şöyle demiştir: “Allah için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir” (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1123).
Her nimet, mutlak manada külfeti gerektirir. Sevda da bir nimet olduğuna göre, ona ulaşmak için bir gayret gerektirecektir. Kulların Allah’ı sevdiğini iddia edip de kuralsız ve ibadetsiz yaşamayı tercih etmeleri, külfetsiz nimete erişebilecekleri iddiasında bulunanların durumuna benzemektedir.
Allah’ı sevdiği iddiasında bulunanların sevdası ise O sevda yolundaki gayeti ile orantılıdır. Allah sevgisine, ancak O’nun emirlerine uymak ve Peygamberi’nin yolundan gitmekle ulaşılabileceği Kur’an da şöylece haber verilmiştir.
Allah Teâlâ; “(Resûlüm) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Alû İmran, 3/31)
Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) Efendimiz Allah için sevenler hakkında da şu müjdeyi vermiştir;
“Âllah Teâlâ kıyamet gününde “Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur (Müslim Birr ve Sıla, 161).
Bu bilgiler ışığında yarın huzur-u mahşerde yalancı durumuna düşmemek için herkesin kendi sevdasını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir
OKUMADIĞIN İÇİN:Allah ben mülküm mü diyor yoksa mülkün sahibiyim mi ? evindeki masan sen misin ?
m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.
DEMİŞSİN…SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ….ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR
SORUYORUM KİM BENLİĞİNİ ALLAHA VERMEK İSTEMEZ ALLAH CC MUHABBETİNDE KAYBOLMAK İSTEMEZ KİM ONA HARFİYEN UYMAK İSTEMEZ İŞTE TASAVVUF İNSANI BUNA YÖNLENDİRİYOR YANİ ARTIK BENLİĞİN YANİ NEFSİNİN TERBİYE OLMASINI İSTİYOR Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir DEMEK BU…ZAHİR ANLAMI İLE BAKARSAKTA EVET BÜTÜN FİİLLERİN YARATICISI ALLAHTIR KULA ALLAH İRADE YETENEĞİ VERMİŞTİR BU YETENEĞİ KULLANMAK İSTEDİĞİNDE BİRŞEYE YÖNELİP YAPMAK… İSTEDİĞİNDE ALLAH BUNU YARATIR BU ALLAHIN ADETULLAHI SÜNNETULLAHI GEREĞİDİR YOKSA CEHENNEM CENNET ANLAMSIZ OLURSU SELAMETLE…
21 Aralık 2009 - 19:48
ÖNCE FENAFİLLAH VE BEKABİLLAH NE DEMEKTİR BUNA BAKALIM AYETLERLE DELİLLERİNİ GETİRELİM
Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır. Bu açıdan ikisini beraber açıklamayı uygun görüyoruz.
Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005)
Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah’ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)
Fenâ, kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk’a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta’arruf li Mezhebi Ehli’t Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü’l Külliyyâti’l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta’arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.)
İnsân ı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri “başerî irâdeyi Yaratıcı’nın irâdesinde eritmek” manâsına gelir.
Cüneyd i Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır:
Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.
İkincisi: Hakk’ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O’na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.
Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince artık Allah’ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun
Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.) “Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah’ın nezdinde olan ise bâkîdir.” (Nahl, 16/96). “Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü’l celâl ve’l ikrâm olan Rabb’ının yüzü ve zatı ise bâkîdir.” (Rahmân, 55/26, 27).
Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır. Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, “abd”in yerine fâil olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz bu hâl’de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle “ Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikak, 38) hadîs i kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet “benlik” şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: “el fenâ fi’l mezkûr”; muhabbetle erişilirse “el fenâ fi’l mahbûb” denilir. Fenânın en yüksek derecesi “fenâ ani’l fenâ”dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle “fenâ ender fenâ” hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.
Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.
a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir.
b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.
c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Fenânın bir de seyr u sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.
a. Fenâ fi’l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.
b. Fenâ fi’ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.
c. Fenâ fi’r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber’in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah’ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.
d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah’ın sıfatlarıyla bezenmesidir.( H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.)
Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma’lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir. Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk’ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ “Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir” (A’la, 87/17) buyurmuştur. Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O’nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; “Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır.” Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü’l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu’l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru’t Turasi’l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü’l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.)
Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, “Fenâ”, DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. (“Bekâ”, DİA., V, 359)
Allah’ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah’ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah’ın sıfatlarıyla yani Allah’ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah’a yönelip ona teslim olunca “Ben onun gözü ve kulağı olurum…” hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah’ın nazarı ile bakmaya başlar.
Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).
Ebu Saîd Harrâz’a göre “Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah’ın huzurunda bâki ve var olmasıdır.”
Fenâ’yı mahv, bekâ’yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur’an-ı Kerîm’de: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır” (er-Rahman, 55/26-27).
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü’l-Fenâ denir.
27 Aralık 2009 - 06:34
Selam Abdül
senden
Fenâ’yı mahv, bekâ’yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur’an-ı Kerîm’de: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır” (er-Rahman, 55/26-27).
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü’l-Fenâ denir
iyide Abdül
biliriz ki
şüphesiz Allah güneşi maşruktan getirir
haydi sizde fenaü’l-fenalar olaraktan
magripten getirinde
görelim bakalım.
esenlikle..
27 Aralık 2009 - 06:52
birde
sende ilim çok
bizde züğürt tesellisi
ne bildiğin değil
ne yaptığın önemli
malum amellerden sorulacağız
hele o sarp yokuş yokmu
sarp yokuş
esenlikle..
30 Aralık 2009 - 15:01
BEN FENAÜL FENA DEĞİLİM ÖYLE OLMAK KOLAY DEĞİLDİR ALLAH İZİN VERİRSE BENDE GAYRET EDERSEM HAYIRLI AMELLER İŞLERSEM OLURUM HERKES OLABİLİR ALLAH DÜNYAYI ISITMAK AYDINLATMAK İÇİN GÜNEŞİ YARATIP ARACI KILMIŞ ALLAH İZİN VERİRSEN İNSANLARADA GÜNEŞİ DOĞURTTURUR ÇÜNKÜ O KADİRDİR İRADESİ SINIRSIZDIR İSTEDİĞİ HERŞEYİ YAPAR MESELA PEYGAMBERİMİZ AYI İKİYE BÖLMÜŞ AĞAÇLAR YANINA GELMİŞ KÜTÜKLER BİLE İNLEMİŞ AŞKINDAN EFENDİMİZİN EVET ALLAH İZİN VERİRSE HERŞEY OLABİLİR ŞURADA ALLAH İZİN VERESE NE SEN NE BEN YORUM YAPABİLİRİZ….SELAMETLE
03 Ocak 2010 - 02:44
Selam,
Abdül
senden
m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.
DEMİŞSİN…SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ….ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR
demişsin, önce füsus-ül hikemi okucan
sonra gelcen
buyur burdan ye
Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir yüzü ademe, (yokluğa) bir yüzü de vücûda (varlığa) nâzırdır. (dönüktür) Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût), ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve
muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara) “suver-i hayâliyye” (hayâli sûretler) ve “nüfûs-ı vehmiyye” (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri: “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir” (Şûra, 42/29) âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin) vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur.
dediğin gibi gülünç durumlar ortaya
çıkıyorda
size göre değil,
bize göre.
esenlikle..