<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>Allah&#8217;tan başkasını Rabb edinme yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Mar 2010 10:28:10 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-16393</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 01:19:50 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-16393</guid>
		<description>selam

helal olsun Abdül bey sana
bu ne surat be kardeşim !?
hani yavuz hırsız, ev sahibini
evinden kaçırırmış misali

senin burdan aldığın yol belli
fena ül fenaya kadar gider.
sonra Allah adama güneşi doğurtturuverir.
Bu güne kadar kime doğurtturmuşsa!? :-D

güneş batmaz ki doğsun be Abdül
hem ben sana ilgili ayeti verirken
vahiy doğma doğurtturma gibi kelime
kullanmış mı bi bak bakalım.

yazıdan alıntıyı bi oku
Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir) 

devamındaaşağıdaki alıntıyıda oku
İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve
muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. 

bikere yazı kendi içinde çelişti

hadi şunuda alalım
Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, BELKİ sıfât-ı ârızâsındandır. 

hadi değişen sıfatlardır, zatı değişmez anlayalım
bu seferde BELKİ kelimesi varya,
o herşeyi berbat etti.

Neden ?
 bu da benim, sana sorum.

Esenlikle..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>selam</p>
<p>helal olsun Abdül bey sana<br />
bu ne surat be kardeşim !?<br />
hani yavuz hırsız, ev sahibini<br />
evinden kaçırırmış misali</p>
<p>senin burdan aldığın yol belli<br />
fena ül fenaya kadar gider.<br />
sonra Allah adama güneşi doğurtturuverir.<br />
Bu güne kadar kime doğurtturmuşsa!? <img src='http://www.aliaksoy.net/wp-includes/images/smilies/icon_biggrin.gif' alt=':-D' class='wp-smiley' /> </p>
<p>güneş batmaz ki doğsun be Abdül<br />
hem ben sana ilgili ayeti verirken<br />
vahiy doğma doğurtturma gibi kelime<br />
kullanmış mı bi bak bakalım.</p>
<p>yazıdan alıntıyı bi oku<br />
Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir) </p>
<p>devamındaaşağıdaki alıntıyıda oku<br />
İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve<br />
muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. </p>
<p>bikere yazı kendi içinde çelişti</p>
<p>hadi şunuda alalım<br />
Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, BELKİ sıfât-ı ârızâsındandır. </p>
<p>hadi değişen sıfatlardır, zatı değişmez anlayalım<br />
bu seferde BELKİ kelimesi varya,<br />
o herşeyi berbat etti.</p>
<p>Neden ?<br />
 bu da benim, sana sorum.</p>
<p>Esenlikle..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-16313</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2010 12:19:04 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-16313</guid>
		<description>Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir yüzü ademe, (yokluğa) bir yüzü de vücûda (varlığa) nâzırdır. (dönüktür) Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût), ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve 

muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara) “suver-i hayâliyye” (hayâli sûretler) ve “nüfûs-ı vehmiyye” (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri: “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir” (Şûra, 42/29) âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin) vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur



size buradan ne anladığınızı sordum sizin anladığınız nedir?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir yüzü ademe, (yokluğa) bir yüzü de vücûda (varlığa) nâzırdır. (dönüktür) Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût), ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve </p>
<p>muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara) “suver-i hayâliyye” (hayâli sûretler) ve “nüfûs-ı vehmiyye” (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri: “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir” (Şûra, 42/29) âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin) vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur</p>
<p>size buradan ne anladığınızı sordum sizin anladığınız nedir?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-16194</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 23:56:15 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-16194</guid>
		<description>Selam 
sen
neyi anlamadığını 
bi yaz hele ...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selam<br />
sen<br />
neyi anlamadığını<br />
bi yaz hele &#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-16174</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 09:58:46 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-16174</guid>
		<description>sayın cemil batur
füsusul hikemden aldığınız bu yazıdan ne anladınız kapsamlı bir şekilde açıklar mısınız?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>sayın cemil batur<br />
füsusul hikemden aldığınız bu yazıdan ne anladınız kapsamlı bir şekilde açıklar mısınız?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15833</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 23:44:40 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15833</guid>
		<description>Selam,
 
Abdül
senden

m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.
DEMİŞSİN…SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ….ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR

demişsin, önce füsus-ül hikemi okucan
sonra gelcen
buyur burdan ye

Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir  yüzü  ademe,  (yokluğa) bir  yüzü de  vücûda  (varlığa) nâzırdır.  (dönüktür)   Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan  adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût),  ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve 

muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara)  “suver-i hayâliyye”  (hayâli sûretler) ve  “nüfûs-ı vehmiyye”  (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri:  “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir”  (Şûra, 42/29)  âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin)   vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur.

dediğin gibi gülünç durumlar ortaya 
çıkıyorda
 size göre değil,
bize göre. 

esenlikle..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selam,</p>
<p>Abdül<br />
senden</p>
<p>m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.<br />
DEMİŞSİN…SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ….ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR</p>
<p>demişsin, önce füsus-ül hikemi okucan<br />
sonra gelcen<br />
buyur burdan ye</p>
<p>Vücûd-i izâfî (kayıtlı varlık) vücûd-i mahz (saf, katıksız varlık) ile adem-i mahz (saf, katıksız yokluk) arasında vâki’dir (vardır). Zîrâ, bir  yüzü  ademe,  (yokluğa) bir  yüzü de  vücûda  (varlığa) nâzırdır.  (dönüktür)   Binâenaleyh (nitekim), “mefhûm-i mahz”dır. (saf, katıksız kavramdır) Hakîkatte vücûd-ı müstâkılli (kendine ait bağımsız bir vücûdu) yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı latîfin (Zat’ın varlığının) sıfât-ı ârızası (sıfâtının gereği) olan mertebe-i kesâfetten (mertebesinin koyuluğundan) ibârettir. Meselâ buhar mevcût olduğu halde, kemâl-i letâfetinden, (şeffâflığından dolayı) basar-ı hissî (görme duyusu) ile idrâk olunmaz. Mertebe mertebe (boyut boyut) tekâsüf ettikçe (kesîfleştikçe, yoğunlaştıkça) mahsüs (hissedilebilir) olur. İlk tekâsüfte (yoğunlaşmada) bulut olup basar-ı hissî (görme duyusu) idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinde mürûr edilse (geçilse), temâs (dokunma duyusu) ile hissolunmaz. Bulut tekâsüf edip (yoğunlaşıp) su oldukta, mecmû’-i havâss (bütün duyu organları) ile idrâk olunur. Su incimâd edip (donup) buz oldukta, kemâl-i kesâfetinden (koyuluğunun kemâlinden) azhar (en aşikâr) olur. Eğer buharı vücûd-i hakîkî farz (kabûl) edecek olur isek, onun bulut, su ve buz sûretleri, sıfât-ı ârızasından ibâret (sıfâtlarından dolayı) olur. Ve sıfât-ı ârızada (sıfâtlarında) asl (asıl) olan  adem (yokluk) olduğundan, onlara vücûd-i hakîkî (kendisi vücût) sâhibidir denemez. Vücûd-i hakîkî (asıl vücût),  ancak buhar olup, bu sûretlerin sebeb-i kıyâmı (var olma sebebi) olmuş olur. Ve tagayyürât (değişiklikler) ve istihâlât-ı mütevâliye (değişmelerin birbiri ardınca gelmesi) vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) değil, belki sıfât-ı ârızâsındandır. (sonradan olan sıfâtlarından dolayıdır) Zîrâ vücûd-i hakîkî (asıl vücût) tagayyürât (başkalaşımlardan) ve istihâlâttan (değişmelerden) münezzehdir (beri, temizdir). İşte bu misâle mutâbık (uygun) ve </p>
<p>muvâfık (yerinde) olarak senin ve benim bi’l-cümle (bütün) eşyâ-yı kesîfenin (madde şeylerin) ve suver-i hayâliyye (hayâli sûretlerin) ve cevâhir-i mücerredenin (karışık olmayan, katıksız, saf cevherlerin) vücûdları, hep / vücûd-i hakîkînin (asıl vücûdun) sıfât-ı ârızasının istihâlâtından (sıfâtlarından ileri gelen değişmelerden) başka bir şey değildirler. Onun için mevcûdâd-ı kevniyyeye (mevcûd olan varlıklara)  “suver-i hayâliyye”  (hayâli sûretler) ve  “nüfûs-ı vehmiyye”  (vehmi nefis) de derler. Bu mevcûdâd-ı zılliyye (gölge varlıklar) ve izâfiyye, (varlığı Hakk’a bağlı olan varlıklar) vücûdu hakîkînin edillesi (işaretleri,delilleri) ve alâmâtıdır. (belirtileridir) Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna ve kezâ önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sâhibinin vücûduna istidlâl eyleriz (yorumlarız). Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri:  “ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhi mâ min dâbbeh ve hüve alâ cemıhim izâ şâu kadir”  (Şûra, 42/29)  âyet-i kerîmesinin semâvât (gökler) ve arz (dünya) ile, onlarda mebsûs (yayılmış) olan devâbbın alâmât-ı (hayvanlık işaretlerinin)   vücûddan olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan (açıklanan) hakîkati duyurmuştur.</p>
<p>dediğin gibi gülünç durumlar ortaya<br />
çıkıyorda<br />
 size göre değil,<br />
bize göre. </p>
<p>esenlikle..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15815</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 12:01:37 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15815</guid>
		<description>BEN FENAÜL FENA DEĞİLİM ÖYLE OLMAK KOLAY DEĞİLDİR ALLAH İZİN VERİRSE BENDE GAYRET EDERSEM HAYIRLI AMELLER İŞLERSEM OLURUM HERKES OLABİLİR  ALLAH DÜNYAYI ISITMAK AYDINLATMAK İÇİN GÜNEŞİ YARATIP ARACI KILMIŞ ALLAH İZİN VERİRSEN İNSANLARADA GÜNEŞİ DOĞURTTURUR ÇÜNKÜ O KADİRDİR İRADESİ SINIRSIZDIR İSTEDİĞİ HERŞEYİ YAPAR MESELA PEYGAMBERİMİZ AYI İKİYE BÖLMÜŞ AĞAÇLAR YANINA GELMİŞ KÜTÜKLER BİLE İNLEMİŞ AŞKINDAN EFENDİMİZİN EVET ALLAH İZİN VERİRSE HERŞEY OLABİLİR ŞURADA ALLAH İZİN VERESE NE SEN NE BEN YORUM YAPABİLİRİZ....SELAMETLE</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>BEN FENAÜL FENA DEĞİLİM ÖYLE OLMAK KOLAY DEĞİLDİR ALLAH İZİN VERİRSE BENDE GAYRET EDERSEM HAYIRLI AMELLER İŞLERSEM OLURUM HERKES OLABİLİR  ALLAH DÜNYAYI ISITMAK AYDINLATMAK İÇİN GÜNEŞİ YARATIP ARACI KILMIŞ ALLAH İZİN VERİRSEN İNSANLARADA GÜNEŞİ DOĞURTTURUR ÇÜNKÜ O KADİRDİR İRADESİ SINIRSIZDIR İSTEDİĞİ HERŞEYİ YAPAR MESELA PEYGAMBERİMİZ AYI İKİYE BÖLMÜŞ AĞAÇLAR YANINA GELMİŞ KÜTÜKLER BİLE İNLEMİŞ AŞKINDAN EFENDİMİZİN EVET ALLAH İZİN VERİRSE HERŞEY OLABİLİR ŞURADA ALLAH İZİN VERESE NE SEN NE BEN YORUM YAPABİLİRİZ&#8230;.SELAMETLE</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15797</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2009 03:52:34 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15797</guid>
		<description>birde
sende ilim çok

bizde züğürt tesellisi

ne bildiğin değil
ne yaptığın önemli

malum amellerden sorulacağız
hele o sarp yokuş yokmu
sarp yokuş

esenlikle..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>birde<br />
sende ilim çok</p>
<p>bizde züğürt tesellisi</p>
<p>ne bildiğin değil<br />
ne yaptığın önemli</p>
<p>malum amellerden sorulacağız<br />
hele o sarp yokuş yokmu<br />
sarp yokuş</p>
<p>esenlikle..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>cemil batur tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15796</link>
		<dc:creator>cemil batur</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2009 03:34:01 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15796</guid>
		<description>Selam Abdül

senden
Fenâ’yı mahv, bekâ’yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur’an-ı Kerîm’de: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır” (er-Rahman, 55/26-27).

Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü’l-Fenâ denir

iyide Abdül

biliriz ki

şüphesiz Allah güneşi maşruktan getirir
haydi sizde fenaü&#039;l-fenalar olaraktan
magripten getirinde
 görelim bakalım.

esenlikle..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Selam Abdül</p>
<p>senden<br />
Fenâ’yı mahv, bekâ’yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur’an-ı Kerîm’de: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır” (er-Rahman, 55/26-27).</p>
<p>Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü’l-Fenâ denir</p>
<p>iyide Abdül</p>
<p>biliriz ki</p>
<p>şüphesiz Allah güneşi maşruktan getirir<br />
haydi sizde fenaü&#8217;l-fenalar olaraktan<br />
magripten getirinde<br />
 görelim bakalım.</p>
<p>esenlikle..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15753</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2009 16:48:59 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15753</guid>
		<description>ÖNCE FENAFİLLAH VE BEKABİLLAH NE DEMEKTİR BUNA BAKALIM AYETLERLE DELİLLERİNİ GETİRELİM
Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır. Bu açıdan ikisini beraber açıklamayı uygun görüyoruz.

Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005)

Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah’ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)

Fenâ, kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk’a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta’arruf li Mezhebi Ehli’t Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü’l Külliyyâti’l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta’arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.)

İnsân ı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri “başerî irâdeyi Yaratıcı’nın irâdesinde eritmek” manâsına gelir. 

Cüneyd i Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır: 

Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.

İkincisi: Hakk’ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O’na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.

Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince artık Allah’ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun 

Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.) “Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah’ın nezdinde olan ise bâkîdir.” (Nahl, 16/96). “Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü’l celâl ve’l ikrâm olan Rabb’ının yüzü ve zatı ise bâkîdir.” (Rahmân, 55/26, 27).

Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır. Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, “abd”in yerine fâil olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz bu hâl’de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle “ Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikak, 38) hadîs i kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet “benlik” şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: “el fenâ fi’l mezkûr”; muhabbetle erişilirse “el fenâ fi’l mahbûb” denilir. Fenânın en yüksek derecesi “fenâ ani’l fenâ”dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle “fenâ ender fenâ” hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.

Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.

a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir. 

b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.

c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

Fenânın bir de seyr u sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.

a. Fenâ fi’l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.

b. Fenâ fi’ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.

c. Fenâ fi’r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber’in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah’ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.

d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah’ın sıfatlarıyla bezenmesidir.( H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.)

Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma’lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir. Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk’ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ “Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir” (A’la, 87/17) buyurmuştur. Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O’nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; “Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır.” Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü&#039;l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu’l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru’t Turasi’l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü&#039;l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.)

Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, “Fenâ”, DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. (“Bekâ”, DİA., V, 359)

Allah&#039;ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah&#039;ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah&#039;ın sıfatlarıyla yani Allah&#039;ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah&#039;a yönelip ona teslim olunca &quot;Ben onun gözü ve kulağı olurum...&quot; hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah&#039;ın nazarı ile bakmaya başlar.

Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti&#039;l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).

Ebu Saîd Harrâz&#039;a göre &quot;Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah&#039;ın huzurunda bâki ve var olmasıdır.&quot;

Fenâ&#039;yı mahv, bekâ&#039;yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur&#039;an-ı Kerîm&#039;de: &quot;Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır&quot; (er-Rahman, 55/26-27).

Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü&#039;l-Fenâ denir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ÖNCE FENAFİLLAH VE BEKABİLLAH NE DEMEKTİR BUNA BAKALIM AYETLERLE DELİLLERİNİ GETİRELİM<br />
Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır. Bu açıdan ikisini beraber açıklamayı uygun görüyoruz.</p>
<p>Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005)</p>
<p>Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah’ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)</p>
<p>Fenâ, kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk’a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta’arruf li Mezhebi Ehli’t Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü’l Külliyyâti’l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta’arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.)</p>
<p>İnsân ı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri “başerî irâdeyi Yaratıcı’nın irâdesinde eritmek” manâsına gelir. </p>
<p>Cüneyd i Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır: </p>
<p>Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.</p>
<p>İkincisi: Hakk’ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O’na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince artık Allah’ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun </p>
<p>Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.) “Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah’ın nezdinde olan ise bâkîdir.” (Nahl, 16/96). “Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü’l celâl ve’l ikrâm olan Rabb’ının yüzü ve zatı ise bâkîdir.” (Rahmân, 55/26, 27).</p>
<p>Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır. Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, “abd”in yerine fâil olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz bu hâl’de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle “ Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikak, 38) hadîs i kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet “benlik” şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: “el fenâ fi’l mezkûr”; muhabbetle erişilirse “el fenâ fi’l mahbûb” denilir. Fenânın en yüksek derecesi “fenâ ani’l fenâ”dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle “fenâ ender fenâ” hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.</p>
<p>Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.</p>
<p>a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir. </p>
<p>b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.</p>
<p>c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Fenânın bir de seyr u sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.</p>
<p>a. Fenâ fi’l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.</p>
<p>b. Fenâ fi’ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.</p>
<p>c. Fenâ fi’r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber’in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah’ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.</p>
<p>d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah’ın sıfatlarıyla bezenmesidir.( H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.)</p>
<p>Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma’lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir. Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk’ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ “Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir” (A’la, 87/17) buyurmuştur. Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O’nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; “Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır.” Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü&#8217;l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu’l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru’t Turasi’l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü&#8217;l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.)</p>
<p>Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, “Fenâ”, DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. (“Bekâ”, DİA., V, 359)</p>
<p>Allah&#8217;ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah&#8217;ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah&#8217;ın sıfatlarıyla yani Allah&#8217;ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah&#8217;a yönelip ona teslim olunca &#8220;Ben onun gözü ve kulağı olurum&#8230;&#8221; hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah&#8217;ın nazarı ile bakmaya başlar.</p>
<p>Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti&#8217;l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).</p>
<p>Ebu Saîd Harrâz&#8217;a göre &#8220;Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah&#8217;ın huzurunda bâki ve var olmasıdır.&#8221;</p>
<p>Fenâ&#8217;yı mahv, bekâ&#8217;yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de: &#8220;Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır&#8221; (er-Rahman, 55/26-27).</p>
<p>Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü&#8217;l-Fenâ denir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ABDÜLHALIK tarafından</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2007/03/27/allahtan-baskasini-rabb-edinme/comment-page-1/#comment-15752</link>
		<dc:creator>ABDÜLHALIK</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2009 16:43:08 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/?p=294#comment-15752</guid>
		<description>işte okumadığın için bilemiyorsun belli çoğu şeyi atlayarak okuduğun
ben burada ne senin için ne onun için sadece ALLAH RIZASI için doğruları yazıyorum çünkü hidayet edecek olan odur

ALLAHI TANIMAK NE DEMEKTİR ONU ÖĞRENMELİSİN VAHYİ İYİ TANIMALISIN AMA ATLAMADAN OKU



Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. (1)
İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. (2) 

Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye “Bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri “Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı. (3)

Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.” (4)

Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: “O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” (5)

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır. 

Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr Sûresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” (7)

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir. (8) Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” (9) Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak... Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” (10) hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. (11)

“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” (12) Onun hali, şu manaları terennüm eder:
“Hoştur bana Senden gelen 
“Ya gonca gül, ya da diken
“Ya hil’atu ya da kefen
“Narın da hoş, nurun da hoş.”
Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” (13)


Her kulun gönlünde bir sevdası vardır. Sevda ise kişinin kimliğidir... 
Çünkü; insanoğlu gönlünde var olanla bir değerdir. 

Hazreti Mevlana da bu gerçeği şu dizelerde dile getirmiştir; “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.” 

İnsanoğlu, kendine ayrılan ömür süresini; sevdası, dolayısıyla o yönde arayışı ile şekillendirir. Niyetini, gayretini hep o yönde sarf eder. Allah’ın uyanış ve hidayet nasip ettikleri dışında kalanlar, ömürlerini bu yolda bitirir ve yüce divana; içinden çıkamayacakları bir hesapla giderler... 

Sevdası Allah olan öyle kutlu kimseler de var ki; onlar her işlerini sadece Allah’ın rızası istikametinde yönlendirirler. Sosyal yaşantısını O’nun istekleri; haram yada helalleri üzerine bina ederler. Bu sayede de Allah’ın sevdasına erişirler…

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a) şöyle demiştir: “Allah için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir” (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1123). 

Her nimet, mutlak manada külfeti gerektirir. Sevda da bir nimet olduğuna göre, ona ulaşmak için bir gayret gerektirecektir. Kulların Allah’ı sevdiğini iddia edip de kuralsız ve ibadetsiz yaşamayı tercih etmeleri, külfetsiz nimete erişebilecekleri iddiasında bulunanların durumuna benzemektedir. 

Allah’ı sevdiği iddiasında bulunanların sevdası ise O sevda yolundaki gayeti ile orantılıdır. Allah sevgisine, ancak O’nun emirlerine uymak ve Peygamberi’nin yolundan gitmekle ulaşılabileceği Kur’an da şöylece haber verilmiştir.

Allah Teâlâ; “(Resûlüm) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Alû İmran, 3/31) 

Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) Efendimiz Allah için sevenler hakkında da şu müjdeyi vermiştir;
“Âllah Teâlâ kıyamet gününde “Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur (Müslim Birr ve Sıla, 161).

Bu bilgiler ışığında yarın huzur-u mahşerde yalancı durumuna düşmemek için herkesin kendi sevdasını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir

OKUMADIĞIN İÇİN:Allah ben mülküm mü diyor yoksa mülkün sahibiyim mi ? evindeki masan sen misin ?
m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.
DEMİŞSİN...SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ....ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR

SORUYORUM KİM BENLİĞİNİ ALLAHA VERMEK İSTEMEZ ALLAH CC MUHABBETİNDE KAYBOLMAK İSTEMEZ KİM ONA HARFİYEN UYMAK İSTEMEZ İŞTE TASAVVUF İNSANI BUNA YÖNLENDİRİYOR YANİ ARTIK BENLİĞİN YANİ NEFSİNİN TERBİYE OLMASINI İSTİYOR  Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir DEMEK BU...ZAHİR ANLAMI İLE BAKARSAKTA EVET BÜTÜN FİİLLERİN YARATICISI ALLAHTIR KULA ALLAH İRADE YETENEĞİ VERMİŞTİR BU YETENEĞİ KULLANMAK İSTEDİĞİNDE BİRŞEYE YÖNELİP YAPMAK... İSTEDİĞİNDE ALLAH BUNU YARATIR BU ALLAHIN ADETULLAHI SÜNNETULLAHI GEREĞİDİR YOKSA CEHENNEM CENNET ANLAMSIZ OLURSU SELAMETLE...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>işte okumadığın için bilemiyorsun belli çoğu şeyi atlayarak okuduğun<br />
ben burada ne senin için ne onun için sadece ALLAH RIZASI için doğruları yazıyorum çünkü hidayet edecek olan odur</p>
<p>ALLAHI TANIMAK NE DEMEKTİR ONU ÖĞRENMELİSİN VAHYİ İYİ TANIMALISIN AMA ATLAMADAN OKU</p>
<p>Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. (1)<br />
İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. (2) </p>
<p>Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” Der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.</p>
<p>Yunus Emre’ye “Bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.</p>
<p>Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri “Aşıklık nedir?” diye sordu. “Benim gibi olursan anlarsın” dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı. (3)</p>
<p>Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. “Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.” (4)</p>
<p>Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: “O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” (5)</p>
<p>Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır. </p>
<p>Nitekim yüce Allah, “Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder” (Dehr Sûresi,21) buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.</p>
<p>Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” (7)</p>
<p>Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir. (8) Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” (9) Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.</p>
<p>Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak&#8230; Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. “Vatan sevgisi imandandır” (10) hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. (11)</p>
<p>“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” (12) Onun hali, şu manaları terennüm eder:<br />
“Hoştur bana Senden gelen<br />
“Ya gonca gül, ya da diken<br />
“Ya hil’atu ya da kefen<br />
“Narın da hoş, nurun da hoş.”<br />
Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” (13)</p>
<p>Her kulun gönlünde bir sevdası vardır. Sevda ise kişinin kimliğidir&#8230;<br />
Çünkü; insanoğlu gönlünde var olanla bir değerdir. </p>
<p>Hazreti Mevlana da bu gerçeği şu dizelerde dile getirmiştir; “Can konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.” </p>
<p>İnsanoğlu, kendine ayrılan ömür süresini; sevdası, dolayısıyla o yönde arayışı ile şekillendirir. Niyetini, gayretini hep o yönde sarf eder. Allah’ın uyanış ve hidayet nasip ettikleri dışında kalanlar, ömürlerini bu yolda bitirir ve yüce divana; içinden çıkamayacakları bir hesapla giderler&#8230; </p>
<p>Sevdası Allah olan öyle kutlu kimseler de var ki; onlar her işlerini sadece Allah’ın rızası istikametinde yönlendirirler. Sosyal yaşantısını O’nun istekleri; haram yada helalleri üzerine bina ederler. Bu sayede de Allah’ın sevdasına erişirler…</p>
<p>Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a) şöyle demiştir: “Allah için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir” (Y. Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1123). </p>
<p>Her nimet, mutlak manada külfeti gerektirir. Sevda da bir nimet olduğuna göre, ona ulaşmak için bir gayret gerektirecektir. Kulların Allah’ı sevdiğini iddia edip de kuralsız ve ibadetsiz yaşamayı tercih etmeleri, külfetsiz nimete erişebilecekleri iddiasında bulunanların durumuna benzemektedir. </p>
<p>Allah’ı sevdiği iddiasında bulunanların sevdası ise O sevda yolundaki gayeti ile orantılıdır. Allah sevgisine, ancak O’nun emirlerine uymak ve Peygamberi’nin yolundan gitmekle ulaşılabileceği Kur’an da şöylece haber verilmiştir.</p>
<p>Allah Teâlâ; “(Resûlüm) De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Alû İmran, 3/31) </p>
<p>Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) Efendimiz Allah için sevenler hakkında da şu müjdeyi vermiştir;<br />
“Âllah Teâlâ kıyamet gününde “Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arşın gölgesinde gölgelendireceğim” buyurur (Müslim Birr ve Sıla, 161).</p>
<p>Bu bilgiler ışığında yarın huzur-u mahşerde yalancı durumuna düşmemek için herkesin kendi sevdasını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir</p>
<p>OKUMADIĞIN İÇİN:Allah ben mülküm mü diyor yoksa mülkün sahibiyim mi ? evindeki masan sen misin ?<br />
m. arabinin buhar,bulut, su, buz dörtlemesine göre yemeği yiyende o, yemekte o. tuvalete gidende o, tuvalette o.<br />
DEMİŞSİN&#8230;SEN ÇOK İYİ NİYETLİSİN YADA ÖYLEYMİŞ GİBİ NUMARA YAPIYORSUN ŞU SORUNDA ANLAŞILIYOR Kİ TASAVVUF BİLGİN ÇOK AZ&#8230;.ONUN İÇİN GÜLÜNÇ ŞEYLER ORTAYA ÇIKIYOR</p>
<p>SORUYORUM KİM BENLİĞİNİ ALLAHA VERMEK İSTEMEZ ALLAH CC MUHABBETİNDE KAYBOLMAK İSTEMEZ KİM ONA HARFİYEN UYMAK İSTEMEZ İŞTE TASAVVUF İNSANI BUNA YÖNLENDİRİYOR YANİ ARTIK BENLİĞİN YANİ NEFSİNİN TERBİYE OLMASINI İSTİYOR  Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir DEMEK BU&#8230;ZAHİR ANLAMI İLE BAKARSAKTA EVET BÜTÜN FİİLLERİN YARATICISI ALLAHTIR KULA ALLAH İRADE YETENEĞİ VERMİŞTİR BU YETENEĞİ KULLANMAK İSTEDİĞİNDE BİRŞEYE YÖNELİP YAPMAK&#8230; İSTEDİĞİNDE ALLAH BUNU YARATIR BU ALLAHIN ADETULLAHI SÜNNETULLAHI GEREĞİDİR YOKSA CEHENNEM CENNET ANLAMSIZ OLURSU SELAMETLE&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
