Dinimizde “kandil geceleri” diye bir şey var mıdır ?
Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır. Tüm ziyaretçilerimizin dikkatlice okumalarını ve Kuran’da anlatılan güzel dinimizin aslı astarı olmayan ve Peygamber efendimize iftira derecesine varan, Peygamber efendimize atfedilen uydurmalarla ne hale getirildiğini görmelerini tavsiye ederim.
Üç Aylar ve mübarek geceler / kandiller
Müslümanların aldatıldığı konulardan bir tanesi de bu “mübarek geceler” konusudur. İnsanlar, kişilik yapılarında var olan hırs, kolay kazanç, kısa zamanda köşeyi dönme gibi zaafları sebebiyle, önlerine konan yalanları hiç sorgulamadan, tıpkı bir balığın zokayı yutması gibi yutmuşlar, inanç ve amellerinin yozlaşmasına yol açan bu yalanlara hep inanmışlardır.
Bilindiği gibi çeşitli kesimlerde, özellikle de tarikat ve tasavvuf çevrelerinde bazı günler, geceler ve aylar “mübarek” ilân edilmiş ve bu mübarek zamanlar için de özel namaz, oruç ve zikirler icat edilmiştir. Ama yapılan mübarek gece ilânları ve icat edilen özel ibadetler, sadece bu kesime mensup insanlar arasında yayılmakla kalmamış, başlangıçta dilden dile dolaşarak yayılan bu bid’atler, zaman içinde çeşitli yayınlarda, takvim yapraklarının arkalarında yer almak suretiyle daha geniş kitlelere ulaşmış, şimdilerde ise devletin resmî kuruluşları tarafından uygulanır olmuştur. Dinin sahibi Allah’ın, böyle şeyleri emretmemiş, önermemiş olması ise, bu bid’atlerin yer aldığı hadislerin, maalesef dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı sayılması sayesinde dikkate alınmamıştır.
Oysa, bu Kur’an dışı uygulamaların savunucuları tarafından, dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı olarak gösterilen hadislerin “sağlam” olarak nitelenenlerinde, peygamberimizin böyle özel günler, geceler ve aylarda özel ibadetler yapmadığı ve kimseye yapmasını söylemediği de yazmaktadır:
“… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:
– Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.
Âişe:
– Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)
Konu, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde ibadet günü, ibadet gecesi ibadet ayı gibi özel zamanların Kur’an’da yer almadığı, dolayısıyla bu tarz kabullerin İslâm’ın ruhuna aykırı olduğu görülmektedir. Yani, İslâm dini ibadeti, senenin her mevsiminde, her ayında, her gününde, her gecesinde, hatta her saatinde ve her saniyesinde öngörmüştür. İslâm’da turizm mevsimi, av mevsimi, kayak mevsimi gibi bir ibadet mevsimi yoktur. Müslüman, senenin her mevsiminde, ayında, gününde, gecesinde ibadet/ kulluk yapmalıdır. Bu durum “barış” konusu için de aynıdır. Müslüman hiçbir zaman saldıran, savaşa karar veren taraf olmamalı, ancak düşmanın saldırısı karşısında savaşmalı, onun dışında her zaman barışçı olup, kavgasız, kansız yaşamalıdır. Yani imanın görüntüsü ve meyveleri her an ortada olmalıdır:
İbrahim; 24-26: Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz (La ilahe illallah- iman); kökü yerde dalları gökte olan bir ağaca benzer.
O ağaç, Rabbinin izniyle meyvelerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.
Pis söz (küfür) de gövdesi toprağın üstünde destek bulmuş bir ağaca benzer, dayanağı yoktur onun.
Dinimizde ibadetin/ kulluğun, zamanla alâkalı bir özelliği olmadığı gibi, zeminle de ilgisi yoktur. Yani, Mekke’de kılınan namaz ile Moskova’da kılınan namazın, ya da Medine’de tutulan oruçla İzmir’de tutulan orucun, ya da Recep ayında tutulan oruçla Teşrini Evvel’de tutulan orucun veya Salı günü tutulan oruç ile Cuma günü tutulan orucun, dinimiz nezdinde hiçbir farkı yoktur. Başka bir ifade ile, İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.
ÜÇ AYLAR
Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.
Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.
Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.
Recep Ayı:
Recep Ayı; kamerî ayların yedincisi olup, Haram aylardandır. Yani bu ay da Hacc aylarındandır ve bu ayda savaş kesinlikle yasaktır.
Kur’an’daki özelliği sadece bu kadar belirtilmiş olan Recep ayı hakkında İslâm anlayışına sığmayan bir çok yalan uydurulmuş, bunların bir çoğuna “hadis” damgası vurularak, peygamberimize iftiralarda bulunulmuştur.
İslâm esaslarıyla bunların sağlamasının yapılması bakımından bu uydurmalardan bazıları ibret için aşağıda verilmiştir:
“Uyanınız ve biliniz ki, Recep ayı Haram aylardan biridir. Allah, Nuh As.ı bu ayda gemiye bindirdi. Nuh As. gemide oruç tuttu ve yanındakilere de emretti. Allahü Teâla onları kurtardı. Tufan sebebiyle yeryüzünü küfür ve taşkınlıktan temizledi.”
“Recep öyle büyük bir aydır ki, bir kimse bu ayda bir gün oruç tutsa, Allah ona bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. İki gün oruç tutsa iki bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. Yedi gün oruç tutsa, cehennem kapıları ona kapanır. Sekiz gün oruç tutsa, cennetin sekiz kapısı ona açılır, hangisinden isterse cennete oradan girer. On beş gün oruç tutsa, günahları sevaba döner. Semadan bir ses: ‘Allah senin geçmiş günahlarını affetti. Bundan sonraki ömründe iyi ameller yap!’ der. Bunlardan daha çok tutarsa, Allah onun sevap ve karşılığını artırır.”
“Bir kimse Allahü Teâla’nın ayı olan Recep ayında, bir mü’min kardeşini gam ve kederden kurtarsa, Allahü Teâla ona firdevs cennetinde gözünün görebileceği kadar büyük bir köşk ihsan eder. Uyanınız ve kendinize geliniz, ve Recep ayına hürmet ve ikramda bulununuz ki, Allahü Teâla da size bin türlü kerametle ikram ve ihsanda bulunsun.”
“Cennette bir nehir vardır. Ona recep denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Recep ayında bir gün oruç tutana Allahü Teâla kıyamet günü o nehirden su verir.”
“Cennette bir köşk vardır. Ona ancak Recep ayını oruç tutmakla geçirenler girer.”
“Bir kimse Recep ayında bir gün oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl oruç tutmuş, bin köle âzad etmiş gibi sevaba kavuşur. Ve bir kimse Recep ayında az bir sadaka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevap alır. Bedenindeki her kılı için bin sevap yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günahı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği sadakası için bin hacc ve bin ömre sevabı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücrede bin bölüm ve her bölümde çok güzel huriler bulunur.”
“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teâla bu orucunu, yetmiş yıllık günahına keffaret eder. On beş gün oruç tutsa, Allahü teâla kıyamet gününde onun hesabını kolay görür. Recep ayında otuz gün oruç tutana, Allahü Teâla rıza beratı ve hücceti ihsan eder. Onu azaptan korur.”
Daha neler, neler!
Şaban Ayı:
Şaban Ayı; “üç aylar” uydurmasının ikinci ayı olup, bu ay ile ilgili uydurmalardan bazıları yine ibret için verilmiştir:
“Ayların en sevimlisi, Ramazan ayına kavuşturan Şaban ayıdır.”
“Şaban benim ayım; Recep, Allah’ın ayı; Ramazan da ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara keffaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır.”
“Oruçların en üstünü Ramazan’a tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur.”
“Şaban, Recep ile Ramazan ayları arasında bir aydır. İnsanlar bundan gâfildirler. Halbuki Şaban ayında kulların ameli Allahü Tealanın dergahına çıkarılır. Ben Şaban’da oruçlu olduğum halde amelimin çıkarılmasını arzu ederim.”
“Recep ayının diğer aylara üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kitaplara üstünlüğü gibidir. Şabanın diğer aylara üstünlüğü, benim diğer peygamberlere üstünlüğüm gibidir. Ramazanın diğer aylara üstünlüğü, Allahü Teâlanın diğer insanlara üstünlüğü gibidir.”
“Şabanın on beşinci gecesi Allahü Teâla’nın kulları üzerine rahmeti zuhur edip müminleri mağfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kindar ve kıskançları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır.”
Ramazan Ayı:
Ramazan Ayı; Kur’an’ın inmeye başladığı ay olup, üzerimize farz kılınan orucun da bu ayda tutulması emredilmiştir. Ama Kur’an’ın Ramazan ayında inmeye başlaması, bu aya hiçbir şekilde kutsiyet kazandırmaz. Çünkü esas değer ve kutsiyet Kur’an’dadır. Dolayısıyla Ramazan ayının kendisiyle ilgili, başta dillerden düşmeyen; ‘Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennemden âzâd olmaktır’ rivayeti olmak üzere ne kadar abartılı, hediyeli, ikramiyeli, sevaplı rivayet varsa hepsi yalan ve uydurmadır. Bu gibi rivayetlerle Kur’an’ın bir kenara bırakılıp Ramazan ayının ön plâna çıkarılması da çok yanlıştır.
Recep, Şaban ve ramazan aylarından oluşturulan “üç aylar” ile ilgili olarak yukarıda belirtilen inançlar dışında neredeyse her tarikat, her cemaat ve her zümre bir çok namaz çeşidi ve şekli uydurmuştur. Nafile, tatavvu, revâtip, elfiye, tespih, kandil, evvâbin, şükür, kuşluk gibi isimler almış olan bu namazların rekâtları ve kıraatları da birbirlerinden farklı şekildedir. Bunların geniş anlatımlarını, piyasadaki kitaplarda, kitapçıklarda, takvimlerde tafsilâtı ile görmek mümkündür. Ancak, bu anlayış ve uygulamaların sadece “köşe dönme zihniyeti” olarak değerlendirilmesi, Kur’an’ın bakış açısına göre mümkün değildir. Çünkü, Allah’tan başkaları tarafından konulmuş kuralları “din” diye kabul etmenin Kur’an’cası “şirk”tir. Bu durumda ikramiyeli sevap kazanmak için yapılan bu uygulamalar ancak; Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma aptallığı olarak değerlendirilebilir. Nitekim, Kur’an’dan onay almayan ve peygamberimizin yaşamına girmemiş olan bu tür inanış ve uygulamalar, sahabe ve tabiinde hiç görülmemiştir.
Tarihe bakıldığında, “üç aylar” bid’ati ile ilk kez Ebu Bekr ve Ömer’in mücadele ettikleri görülmekte, hatta Ömer’in bu mücadelede, bu ayları kutsal sayanları dövdürdüğü, yani şiddet kullandığı anlaşılmaktadır. Ama bu mücadele, o çağlardaki iki halife ile sınırlı kalmamıştır. Kur’an dışı olan bu inançlar, ortaya çıktıkları her dönemde karşılarında, başta İbn-i Abbas gibi bilginleri ve dinini tanıyan aklı başında Müslümanları bulmuştur. Görüldüğü gibi mücadele hâlâ devam etmektedir.
Yüce Allah Kur’an’da, cennetin hangi şartlarda kazanılabileceğini, kimlerin kendilerini kurtarabileceğini ve kimlerin hangi şartlarda bağışlanacağını açık açık bildirmiştir. Tabiri caizse, cennetin üzerine etiket asmış ve cennetin bedeli şudur, diye yazmıştır.
Bakara; 177, 214,
Tövbe; 111,
Saff; 10-13,
Âl-i Imran; 92,
Müminun; 1-11,
Kalem; 34, 35,
Ankebut; 1-5,
Nebe’; 31-36,
ayetlerde bildirildiği gibi cennetin bedeli, fiatı;
‘SAĞLAM, ŞİRKE BULAŞMAMIŞ İMAN, BİRR VE TAKVA ÖLÇÜSÜNDE AMEL, ALLAH YOLUNDA VERİLECEK CAN VE ALLAH YOLUNDA HARCANACAK MAL’dır.
Allah’ın cennet üzerine koyduğu etiket bu iken, “falan yerde, falan gece bilmem kaç rekât nafile namaz kılan ya da bilmem kaç tane tespih çeken veya bilmem ne yapan kolaycacık cennete girer” misali, aslı astarı ve kimin dediği belli olmayan hezeyanlara uymak, en hafif deyimiyle Allah’a karşı saygısızlıktır. Çünkü cennet Allah’ın cennetidir ve Allah insanların hem yol göstericisi hem de kurtarıcısıdır. Böyle olmasına rağmen insanın kendisini kurtarmak için Allah’a kulak vereceği yerde aç gözlülükle bu tip saçmalıklara inanması; kendini aldatmaktır, aptallıktır.
MÜBAREK GECELER
Kadir Gecesi:
Bu isim ilk defa Kur’an ile bildirilmiş ve bu tamlama ilk defa Kur’an ile Arap diline girmiştir. Bu sebeple “Kadir gecesi”ni doğrudan Kur’an’dan öğrenmemiz gerekmektedir:
Kadir; 1-5: 1- Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik.
2- Kadir gecesi nedir sana ne idrak ettirdi (bildirdi/ öğretti)?
3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4- Melekler (haberciler), içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
5- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.
Kadir suresinin ışığı altında Kadir Gecesi’ne:
- “Kadir” sözcüğünün “kader, takdir” anlamından yola çıkarak, “Kur’an’ın inişinin takdir edildiği yani, indirilmesinin belirlenip de indirildiği gece” anlamı verilebilir.
- “Kadir” sözcüğünün “kadir, kıymet, haysiyet ve şeref” anlamları dikkate alınarak da “kıymet, şeref gecesi” anlamı verilebilir.
Böylece her iki anlamda da Kur’an’ın değeri şerefi belirtilmiş olur.
Kadir gecesi ne zamandır ?
Bakara suresinin 185. ayeti Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğini, Duhan ve Kadir sureleri de Kur’an’ın gece vakti indirildiğini bildirmektedir. Ama Kur’an’da, bu gecenin Ramazan ayının hangi gecesi olduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır. Kadir suresinde, Kadir Gecesi’nin değerinin bildirilmiş olmasına karşılık tarihinin, zamanının bildirilmemiş olması, bize göre Kur’an’ın öneminin, o gecenin öneminden daha ön plânda tutulması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü o geceye, kadir suresinde bildirilen değeri kazandıran; Kur’an’dır. Yani önemli olan o gece değil, o geceyi özel bir gece hâline getiren “esas değer”dir; Kur’an’dır.
Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu, kesin belirlemelerle ifade edilmiş şekilde, “hadis” damgalı rivayetlerde bile yer almamıştır. Aslında evinin duvarında takvimi, masasında ajandası olmayan peygamberimizin bu gecenin hangi gece olduğunu bilmemesi veya hatırlamaması çok doğaldır. Ama onun da hayatını değiştiren bu olayı biliyor olması ve Allah’ın Kur’an’daki öğretisine sadık kalarak, bu olayda Kur’an’dan başka hiçbir şeyin önemli olmadığı gerekçesiyle gece hakkında bilgi vermemesi, akla daha yakın gelmektedir.
Böyle olmasına rağmen rivayetler bu konuda da devreye girmiş ve Kadir Gecesi’nin kesin zamanını haber veren hepsi birbiriyle çelişkili yüzlerce ifade, “hadis” adı altında piyasaya sürülmüştür. Bunlar, tutarsız ve çelişkili oluşları bir yana, düşük ifadeli oluşları yönüyle de peygamberimize hiç yakışmayan uydurmalardır. Bir örnek vermek gerekirse, Kadir Gecesi’nin ramazan ayının 27. gecesi olduğunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır: Kur’an’da üç kez tekrar edilmiş olan “Leyletü-l Gadr (Kadir gecesi)” ifadesi, Arap harfleriyle yazıldığında dokuz harften oluşmaktadır. Demek ki, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunun formülü; “3 tekrar X 9 harf = 27. gece”dir. İşte, Kur’an’dan onay almayan bu uydurmalar, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu böylesine basit, böylesine komik formüllerle ispat (!) etmektedir.
İşin aslında ise, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir Gecesi, geçmişte kalmıştır, tekrarı da olmayacaktır. Çünkü Kur’an, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte inmeye başlamış ve inişi tamamlanmıştır. İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir. (Kadir Gecesi ile ilgili ayrıntılar “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın 1. cildinde “Kadir Suresi” bölümündedir. Ayrıca “istekuran.com” internet sitemizdeki “Kadir suresi” bölümünden de okunabilir.)
Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an’da verilen bilgiler bu kadardır. Ama bize göre Kur’an, Kadir Gecesi hakkındaki ayetleri ile insanlara çok önemli bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; herkesin, bin aydan daha hayırlı olan, meleklerin kendisine yardıma koştuğu, mutluluklarının hemen başladığı bir kadir gecesinin olması gerektiğidir. Bu kadir gecesi ise;
BİZİM KUR’AN İLE TANIŞTIĞIMIZ, ONU HAYAT REÇETESİ, REHBERİMİZ, IŞIĞIMIZ, RUHUMUZ, ŞİFAMIZ, İBRET LEVHAMIZ, HAYAT DÜSTURUMUZ, HAYAT YÖNETMELİĞİMİZ YAPTIĞIMIZ GECEDİR, GÜNDÜZDÜR, SAATTİR, DAKİKADİR, SANİYEDİR.
Gerçekten de insanın Kur’an’a sarıldığı an, onun hayatının dönüm noktasıdır. O an, bin aydan, bir ömürden belki milyonlarca aydan bile daha hayırlıdır. Çünkü kurtuluş, Kur’an’ın tanınmasına, ona inanılmasına, içeriğinin anlaşılıp uygulanmasına, kısaca; Allah’a teslim olunmasına bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur ama faziletli ameller vardır. Faziletin dereceleri de, yapılan işin zahmeti ve emeğiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla keramet gecede değil, KUR’AN’DADIR.
Konu özetlenecek olursa, Kadir Gecesi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ilk gecedir. Peygamberimize elçilik görevi ilk bu gecede verilmiştir ve bu görev, âlemlere (tüm milletlere ve canlı-cansız tüm varlıklara) rahmet içindir. Öyleyse bu ilk gece âlemler için bir dönüm noktası olmuştur. Âlemlerin kurtuluşu da bu Kur’an’ın insanlığa gelişi ile olacağından, herkesin hayatını etkileyen özel anlar gibi, bu gecenin bin aydan daha yararlı olması tabiîdir. “Bin ay” ifadesi de çokluktan kinaye olup, “Binlerce ay” anlamındadır.
Ayetlerin bu mesajını alamayan ya da alıp çarpıtan zihniyet, önce kerameti geceye yüklemiş sonra da “Bu gece bütün günahlar affolunur” tarzında bir çok yalan ortaya atmıştır. Bu çarpık zihniyete göre; yıl boyunca her türlü haramı, günahı işlemiş ve Allah’ın emirlerini çiğneyip Müslüman olmanın gereklerinden uzak yaşamış olanlar, bu gecenin yüzü suyu hürmetine affedilecekler ve bütün ömrünü Allah’a saygıyla geçiren ve haramdan, günahtan kaçınan kişilerin seviyesine geleceklerdir. Başka bir bakış açısı ile; Kadir Gecesi’nden bir gün evvel ölenler günahlarıyla ölecekler, Kadir gecesinden sonra ölenler ise affedilmiş olarak öleceklerdir.
Böyle haksızlıkların Allah’a yakıştırılması öncelikle büyük bir cinayettir. Bu tip hastalıklı görüşler, insanların, Allah’ı sadece böyle ikramiyeli gecelerde hatırlamalarına, İslâm’ı sadece böyle gecelerde yaşamayı yeterli görmelerine ve kulluk görevlerini yapmamalarına yol açar. Diğer taraftan, Kadir Gecesi’nde affa uğrayacağını düşünen kişi için cezaların caydırıcılık özelliği kalmaz ve bu uygulama insanları âdeta suç işlemekten çekinmez yapar. Sonuç olarak bu yalan yanlış rivayetler, senenin her gününde, her saatinde, her saniyesinde mükemmel bir şekilde yaşanması gereken İslâm dinini, sadece belli bir gün ve gecelerde yaşanır hâle getirir, getirmiştir de.
Beraet gecesi:
Şaban ayının on beşinci gecesi olup, halk arasında din adına çok değer verilen özel bir gecedir. Beraet sözcüğünün, “aklanma, uzak bulunma” anlamları doğrultusunda, dinî terminolojide sözcük; “suçtan, günahtan uzak bulunma” anlamında kullanılır. Beraet gecesi; peygamberimize “Şefaat-ı Kübra”, yani ümmetinin tümüne şefaat edip onları cehennemden kurtarma yetkisinin verildiği gece olarak bilinir ve bu gecede, geceyi ihya edenlerin cehennemden uzak tutulacağına ve bu kurtuluşlarına dair ellerine berat, vesika verileceğine inanılır. Ayrıca Duhan suresinde sözü edilen “Kur’an’ın indiği ve her işin ayırt edildiği mübarek gecenin” bu gece olduğu kabul edilir. Ancak bu kabul Kadir suresi ile çeliştiği için, bu gecede Kur’an’ın Allah’tan yer yüzüne değil, Allah’tan Levh-ı Mahfuz’a indiği yolunda zorlama bir yoruma başvurulur. Doğum ve ölümle başlayıp meteorolojik olaylara varıncaya kadar her iş ve oluşa bir senelik kader çizilip uygulayıcı meleklere verildiğine inanılan bu geceyle ilgili bir çok hadis uydurulmuştur. Aşırı abartılı ikram ve lütuflardan bahseden ve uyanıkların, açıkgözlerin parsayı kapmaları için teşvik edildiği bu martavalların bir kaç örneği aşağıdadır:
“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbe reddolmaz. Bunlar, Ramazan ve kurban bayramlarının ilk geceleri, Şaban’ın on beşinci gecesi (beraet gecesi) ve arefe gecesidir.”
“Cebrail bana geldi. Ve ‘kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şabanın on beşinci gecesidir.’ dedi.”
“Bu geceyi ihya edenleri, Allah cc. affeder. Yalnız müşrikleri, büyücüleri, falcıları, cimrileri, sürekli içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina edenleri affetmez.”
“Beraet Gecesini ganimet ve fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir ve Şabanın on beşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyüktür ama hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece çok İbâdet yapınız. Yoksa kıyamet günü pişman olursunuz.”
Örneklerini verdiğimiz bu hikâyelerin tümü yalandır, hiçbirisinin aslı ve astarı yoktur. Çıkarcı insanları bu zaafları dolayısıyla iğfal etmek için uydurulmuş ve Kur’an’a aykırı olan bu kötü hikâyelerin, peygamberimizin hayatında da vuku bulduğuna dair de bir tek delil bile yoktur.
Mevlüt gecesi:
“Doğum gecesi” anlamına gelen bu tamlama ile peygamberimizin doğduğu gece kastedilmekte ve bu gece de kutlanmaktadır. Aslında bu gece, Hıristiyanların İsa peygamberin doğumu (Milât) olarak kabul ettikleri günde yaptıkları kutlamaya nispet olarak uydurulmuştur. Peygamberimizin değil doğduğu gece veya gündüz, doğduğu sene bile kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda daha fazla açıklama MEVLÜT adlı kısımda yeterince verilmiştir.
Regaip gecesi:
“Regaip” sözcüğü; “bolluk, bereket” demek olup, “regaip gecesi” de tamlama olarak; “bolluk, bereket gecesi” anlamına gelir. Bu gece Recep ayının ilk cuma gecesi olarak kabul edildiğinden, sabit bir günün gecesi değildir, her yıl değişmektedir. Çünkü Recep ayının ilk cuması meselâ geçen yıl Recep ayının 2. gününe rastlıyorsa, bu yıl 4. gününe, gelecek yol da 5. gününe rastlayabilir.
Bu gece, uzun yıllar saf Müslümanlara “Peygamberimizin ana rahmine düştüğü gece” olarak yutturulmuştur. Müslümanlar biraz uyanıp bu tarihin nasıl tespit edilmiş olduğunu sorgulamaya başlayınca da bu görüş terk edilmiş ama bu sefer de “regaip” sözcüğünün sözlük anlamıyla uyumlu olarak gecenin adı “bolluk, bereket gecesi”ne çevrilmek suretiyle Müslümanların iğfaline devam edilmiştir, edilmektedir.
Bu gece hakkında uydurulmuş olan binlerce hadisten bir tanesi şudur:
“Receb’in ilk Cuma gecesini ihya edene Allah kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve onların dualarını kabul etmez. “1-Faiz alan ve veren, 2- Kibirli olan, 3- Anasına babasına eziyet eden, 4- İyi bir Müslüman olmasına rağmen kocasına itaat etmeyen kadın, 5- Şarkıcılığı ve çalgıcılığı meslek edinen, 6- Cinsi sapık ve zina eden, 7- Beş vakit namazı kılmayan.”
Miraç gecesi:
Uydurmacılar bu gecenin faziletine ait ve bu gecede yapılacak ekstra ibadet ve taate ait fazla bir gayret göstermemişlerdir. Ama, uydurdukları senaryolarla, Peygamberimizi ümmetini tanımayan, akılsız, aptal, sürekli Musa peygamberden akıl alıp durmadan Allah’la namaz sayısı pazarlığı yapan biri olarak tanıtmışlar ve Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerinin zıddına ahkâm kesme cesareti gösteren bir bozguncu durumuna düşürmüşlerdir.
Miraç diye bir olay dolayısıyla da “miraç gecesi” diye bir gece yoktur. Bu konu “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın “Alak” ve “Necm” sureleri bölümünde ve “istekuran.com” internet sitemizde ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir.
Son söz:
Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur.
Hakkı Yılmaz
Asude Daban:
Merhaba,
İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.
Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur….
****************************************************************
Yapılan açıklamalar neticesinde, dinini kulaktan dolma laflarla, ondan bundan öğrenen insanlar için çoğu zaman dinimiz,zulüm olmuştur….İslam dini insan hayatını, kişiler arasındaki ilişkileri, yaşama ve dünyaya gelme sebebimizi en güzel anlatan dinlerin sonuncusudur düşüncesindeyim…
Ancak sormak isterim,,,
Neden bu kadar yozlaşmalar yaşanırken kimsecikler, özellikle din alimleri bu yanlışlığa bir dur dememişler ve devlet te bu konuda gerekli düzenlemelere giderek yapılanların dinimizle alakası olmadığını vatandaşlarına açıklamamıştır ???
Selam ve Sevgilerimle,
30 Mart 2007, 12:33 pmAsude Daban
Ali Aksoy:
Selam,
“Atalarımın dini” anlayışı Kuran’da sıklıkla dile getirilen ve yerildikçe yerilen bir anlayıştır. Ayrıca “hakikate” karşı çıkanlar genellikle, ilgili yörenin “ileri gelenleri” dir.
“Din Alimleri” denen kişiler bahsettiğiniz gibi hakikatleri apaçık konuşmaya başlarlarsa, islamda “din adamlığı” diye bir müessese olmadığı için muhtemelen işsiz kalacaklardır.
Selam ile…
30 Mart 2007, 4:53 pmAsude Daban:
Merhaba Ali Bey,
Açıklamalarınızdan anladığım kadarıyle, herşey ticarete dökülmüş olarak gözüküyor, makam ve mevki kavgası….Cevabınız için çok teşekkür ederim..
Yazık çok yazık…
Bizler dinimizi layığıyla ve gerçek haliyle yaşayan insanlarınız,,,
Ne mutlu banaki Allah’ la arama kimsecikleri sokmama aklını Rabbim bana vermiş…
Selam ve sevgiyle,
2 Nisan 2007, 9:53 amAsude Daban
ahmet:
acmış oldugunuz bu siteden dolayı sizleri kınıyorum apuk supuk konularla milletin kafasını kurcalamayınız sıteyi kapatın
17 Nisan 2007, 9:06 amAli Aksoy:
Selam Ahmet,
Bu “abuk subuk” konular yakında seni çepçevre kuşatacak. Bakalım bu yazıları okuduktan sonra, orada da “ben bundan habersizdim” , “kapatın bu abuk subuk yargılamayı” diyebilecek misin ?
Selam deyip geçiyorum.
17 Nisan 2007, 10:22 amselma:
mübarek gün ve geceler o gün meydana gelen kutlu hadiselerden deger kazanmışlardır.
mesela miraç gecesi rasulullah’ın(s.a.v.)rabbi ile görüşmesi,
o günde 5vakit namazın ümmeti muhammede hediye edilmesi gibi.
özellikle ramazan ayı degerini o ayda indirilen kur’anı kerimden alıyor o aya hürmet etmek ramazan ayını ön plana çıkarıp kur’an-ı kerimi arkaya atmak demek degildir..
elbette hürmet etmek gerekir..ahmet beyin görüşlerine katılıyorum insanlerın kafalarını karıştırmayın lütfen!!
17 Nisan 2007, 12:33 pmAllahla arama kimseyi sokmuyorum diyenler şunu da belirteyim ki insan gitmek istedigi yere,ulaşmak istedigi kimseye vasıta olmadan ulaşamaz mesela oturdugunuz semtten istanbula araba uçak vs. ulaşım vasıtası olmadan gidemezsiniz..
en basit misal bile bunu anlatmaya yeter
admin:
- buse Diyor:

-
Ali Aksoy Diyor:
- buse Diyor:
-
Ali Aksoy Diyor:
- Ayten Diyor:
-
Ali Aksoy Diyor:
- ayşe karaca Diyor:
-
Ali Aksoy Diyor:
- buse Diyor:
11 Eylül 2007, 11:50 pm21 Apr 2007 1:02 am eDoğrusu yazılarınızı okuyunca bende diğer arkadaşlaım ahmet ve selma gibi bir tepki vermek isterim ama bunu kınayarak değil ..Sadece kendimi bildiğimden beri bildiğim ,inandığım değerlerin yalan olduğunu hatta bu husustaki hadisi şeriflerin bile uydurma olduğunu söylemeniz iser istemez kanıma dokundu ..şimdi siz bu hadisi şeriflerin yalan olduğunu söylüyorsanız bu da benim şöyle düşünmeme yol açıyor: demekki kuranı kerimde diğer incil tevrata olduğu gibi kişilerce kendi çıkarlarınca yahut amaç güdmeksizin yanlış bilgilerle doldurulmuş.. yani benim inandığım bu kutsal kitaptata diğer kitaplar gibi kutsallığını giderek kaybetmekte..bu düşünce yi düşünmek bile yüreğimde yeterince yara açmaya yol açıyor..ama şöyle düşünüyorum savunduğunuz şey doğru bir bakıma şuanda halkımız bilinçsizce müslümanlığı öğrenyor kulaktan duyma bilgilerle sırf bu yüzden dinimizden nefret edenler gitgide çoğalıyor ve ateis olup çıkıyorlar ama yazılarınızdaki örnekler şu üç aylar mevzusunun bu yönde yanlış bir bilgi kulak dolgusu olduğunu hiç sanmıyorum verdiğiniz hadislerdeki abartmaları da doğrulamıyorum .. selmanın dediği doğru bu ayların kutsal olmasının başka nedenleri var ..tabiki günahkar bir insan sadece bu ayda 3 yahut 8 gün oruç tuttu diye cennete girecek bundan önceki günahları af olacak diye bir şey söz konusu olaması akıl gereğimce imkansız ve bizim bu yönde bir net cevap vermemiz de imkansız..Yüce rabbimizin sizin bile düşünemiyeceğiniz bir hassas terazisi var ve elbet insanlar yaptıklarının ve yapmadıklarının ceza - ödülüne gün gelecek kavuşacaklar ben aksine böyle bir site açığınız ve bizimde bu konudaki düşüncelerimize yer verdiğiniz için teşerkür edrm … ( ama size tavsiyem araştırma yaparken seçtiğiniz kaynağa ve verdikleriniz örneklere dikkat edin )Bunlar kalpte büyük yara açmaya neden olabilir ..kİMSENİN KALBİ YARA ALMASIN !!
21 Apr 2007 10:33 am eSelam Buse,
Doğru söylüyorsun. İnsana çok garip gelir ilk bakışta… İnan, Peygamberimizin getirdiği din de, müşrikler için bu derecede şaşırtıcı idi. Yüzyıllardır alışılagelmiş inanışları kökünden sarsan bir din. Bütün toplumların dediği şey hep aynı olmuştur: “Biz atalarımızı bir din, bir ümmet üzerinde bulduk. Biz atalarımızın dinine uyarız. Biz onu değiştiriciler değiliz.” Ve cevap verilmiştir: “Deki: Atalarınız mı hayırlı yoksa Allah mı?” “Ya atalarınız hiç bir şey bilmiyor idiyseler”
Şu muhakkak ki, her toplumun atalarının dininin de muhteşem, derin alimleri, ruhbanları / kendilerine göre büyükleri / evliyaları vardır.
Atalarımın dini anlayışı kalıplaşmış, kökleşmiş ve insanın aklını esir almış değer yargılarıdır. Gelenek / insan eylemi zamanla din halini alabilir. Mesela, bir yakınımız öldüğünde okuduğumuz mevlütler, kırkbir yasinler, üçünde beşinde türlü türlü ayinler… Bunlar var mı dinimizde ?
Bunların hiç biri dinimizde yok. Ama siz bu gün bunlara uymazsanız kınanırsınız. Hatta içinizde “gizli bir ses” yani atalarınızın dininin “şeytanı”; “acaba günaha mı giriyorum” bile dedirtebilir.
Din adına toplumu bilinçlendirmekle görevli kurumlara, diyanete “hurafe nedir” diye sorsanız, size, “Mendil bağlamak, yatırlara mum dikmek, mağaralara para atmak vs.” şeyler sayabilir. Halbu ki, toplumda din olarak yutturulmaya çalışılan ve dinin gerçek kaynağında açıkça bulunmayan her davranış modeli bir hurafedir.
Ataların dini, vazgeçilmesi zor bir dindir. Adı her ne olursa olsun vazgeçilmesi zordur. Annenin, babanın, akrabalarının, komşuarının, arkadaşlarının kısacası atalarının dinidir o…
Milyonlarca insan nasıl yanılmış olabilir dersin. Onların çokluğu senin için “doğrunun” bir ölçütü olmuştur artık.
Bakalım Kuran ne diyor: “Andolsun ki, insanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan çıkarır. Onların çoğu zanna tabi olurlar.”
Çokluk bir ölçü ise, dünyadaki Hıristiyanların sayısı müslümanlardan daha çok. Neden onlara tabi olmuyorsunuz ?
Ve Peygamberimizin devrinde, Kuran ilk nazil olmaya başladığı zaman “çoğunluğa” uymayı tercih etseydiniz haliniz nice olurdu?
Peygamberler ve onun takipçileri hep “az” olmuştur.
“Sonunda ona [İbrahim’e] bir tek Lut iman etti.”
Söze bakar mısınız ? İbrahim peygamber ki, Kuran’da övüldükçe övülmüştür. Nemrut’a karşı yürüttüğü mücadele de övüldükçe övülmüştür. Ateşe atılmış, ateş onun için serin ve koruyucu olmuştur. Bunca mucizeden sonra bile muhatapları atalarının dininden dönememiş ve İbrahim Peygambere sadece Lut iman etmiştir.
İbrahim Peygamberin putları kırıp, elindeki baltayı en büyük putun boynuna asması olayını bilirsiniz. Kavmi kendisine koşturarak gelmiş, putlarını kırılmış görmüştür. İbrahim’i sorumlu tuttuklarında, O kendilerine, “Bakın şu en büyüğü… O’a sorun, belki diğerlerine kızıp o kırmıştır” dediğinde, kavmi; “Ey İbrahim, bunların konuşmadığını sende bilirsin” demiştir.
İşte bu sahne, “Ataların dini” anlayışı için çok önemli bir sahnedir. İbrahim; sizinle konuşamayan, ne kendilerine ne de size ne bir fayda ne bir zarar veremeyen şeylere neden tapıyorsunuz” dediğinde onlar kendi nefislerine dönüp; “Asıl zalimler sizlersiniz” dediler.
İşte bu anda, önlerinde iki yol açıldı. Tarafsız konumda kaldılar. Gün tercih günüydü. Ama, Kuran’ın verdiği bilgiye göre tekrar eski inanışlarına geri döndüler ve kafirler olarak öldüler.
Demek ki; ataların dini, adı ve inanış şekli her ne olursa olsun öyle kuvvetli bir inanıştır ki, ne mucize fayda verir, ne de İbrahim’in muhataplarının düştüğü “salaklık” fayda verir. İlle de diretirler.
Yoksa biz sizi, Allah’ın dediğinden başka bir şeye mi çağırıyoruz. Biz, sizi Kuran’da olmayan bir inanışa mı çağırıyoruz?
Ya atalarınız iyi niyetleri ile de olsa Kuran’dan uzaklaştılarsa…
Ya atalarınız hiç bir şey bilmiyor idiyseler !
Bu sitede ve yazıların alıntı yapıldığı sitelerde yeterince açıklama ve çağrı mevcuttur.
Selam akıllarını kullananların üzerine olsun.
25 Apr 2007 3:14 pm emerhaba,ben ilk önce verdiğiniz açıklayıcı cvp için teşekkür etmek istiyorum … İnsanlar zaman zaman hatalara düşmüş bu alışkanlık hale gelmiş bundan vazgeçmek bile insana istemesede akıl dışı bırakmaya sevk etmiş ve bırakamamıştır çünkü kolay değildir alışkanlıklardan vaz geçmek … çok doğru ben bu konuda size yüzde yüz destek veriyorum ve her zaman dualarımdan bir tanesidir yanlışlıkların hataların kurbanı olmayayım diye yüce Rabbime yalvarırım ..Yanlız şu noktaya dikkat çekmek isterim kuran ı kerim de açık bir şekilde bir ifade göremeyiz bu gün uygulamakta olduğumuz çoğu davranışları fakat sünnet olan yada yapılması ön görülen davranışlarda dinimizin ahlaki çerçevesinde yer alır .. örneğin bu konuda tam anlamıyla bir bilgim yok açıkcası ama yine de değinmek istiyorum ;mevlüt demişsiniz kırkbir yasinler bunlar benim ailemin uyguladığı şeyler artık alışkanlıklar diyelim sizin tabirinizle peki ölünün arkasından yasin okumak mevlüt yapmak dinimizde yoksa bu tür şeyler günah mı ? yada bundaki cahillik ne tür bir boyut onu açarmısınız bana .. anlamını içeriğini tam anlamıyla bilmesemde bana kalırsa mevlüt ün okutulmasının nedeni ki çok güzel bir olaydır bir cemaattin peygamberi anlatan onu öven mesnevileri okuyup en son ise eller hava da ilk önce kişisel daha sonra ise genelleme yaparak imamın önderliğinde dua etmek .. bundaki sakınca nedir anlayamadım .. topluca yapılan bir dua hangi cahilliğin hangi akılsızlığın ürünüdür bu tür davranışlar günah mıdır ? durup dururken bir insan böyle bir olay olmadığı halde bunu nasıl uydurmuş ve günümüze kadar gelmesine nasıl sebeb olmuştur ? SAKIN YANLIŞ ANLAMAYIN SAYGISIZLIK DEĞİL AKSİDE GERÇEKTEN CVP ÖĞRENMEK İÇİN SORDUĞUM SORULAR BUNLAR .. Eğer cvp yazarsanız beni çok mutlu eder ve bilgi darcığımı genişletmiş olursunuz yanlız şuna dikkat!! verdiğiniz örnelkler kıyaslamalarınız gerçekten yürekte derin yara açan konular ben bir put örneği ile mevlüt olayının aynı kefeye koyulmasının taraftarı değilim .. Sormak istediğim asıl şey tamam kuranda bahsi geçmesede bilinen bazı gerçekler ve bunların yapılmasını önemli olaylara dayandıranlar yahut sünnet olduğunu iddia edenler var ben tarafsızlığımla düşündüğümde bunda bir sakınca göremiyorum ama bunların uygulanmasının bir sakıncası varsada lütfen söyleyinde bu hatalardan bir an önce vazgeçelim … sağlıcakla kalın ..
25 Apr 2007 5:26 pm eSelam Buse,
Neden yanlış anlayalım. Bildiğim bir şey varsa bunu paylaşmak zorundayım zaten.
Birinci Mesele; Gelenek, örf, adet ile “dini” birbirinden ayırmalıyız. Örfü adeti terk ettiğinizde olsa olsa toplumunuzca kınanırsınız. Ama dinden bir vecibeyi terkettiğinizde siz toplumunuzda kınansanız da kınanmasanız da Allah indinde kınanırsınız. Yani, GÜNAH dediğimiz kavram ortaya çıkar.
Sorun insanların örf ve adetlerini yaşamasında değil. Sorun, insanların dinde olmayan şeyleri dinin bir kuralı zannı ile uygulamaları ve buna uymayanları “günahkar / küffar” vs. yakıştırmalarla damgalamalarıdır.
Bizim ülkemizdeki sorun daha da vahimdir. Sadece örf ve adet, beşerin tavsiye ve telkinleri din olarak yaşanıyor olsa hadi bir daha… Ama gelin görün ki, toplumun “din” olarak gördüğü şey, sadece bunlardan ibaret…
Misallere bakalım;
Mevlüt meselesi… Mevlüdü bir anma, bir dua olarak görür de okursan ne ala… Ama, bir yakınım öldü, mevlüt okumazsam azap çeker yahut ben günaha girmiş olur muyum diye düşünürsen işte bu ciddi bir sıkıntıdır.
Sen, Mevlütün Kuran’dan bir sure olduğunu zanneden insanlardan haberdar mısın ? Dinimizde mevlüt diye bir şey yoktur dediğinde, “Olurmu canım Kuran’da var ya…” diyenlerden… Yahut, “Tövbe de evladım, nasıl konuşuyorsun” diyenlerden. Bunlar nedir ? Örf / adet olan şeyi “din” zannetmektir. Peki, ya “dini” olduğu söylenen kitaplarda “kim mevlüte dinden değildir derse o kafir olur” diye şeyler yazarsa ? Ya… İşte böyledir.
Kırkbir yasin meselesi: Nedir ? Kırkbir Yasin. Kırk iki olsa ne değişir, Kırk yahut 35 olsa ne değişir ? Ölen yakınımızın ardından Yasin okumazsak ne olur ?
Şimdi hep beraber toplum olarak cevaplayalım: “Ollllmaaaazzzz”
Neden ?
“Ölülerinize Yasin okuyun diyen bir hadisi şerif var”
Peki; ne olduğunu bilmeden, içeriği ile hiç ilgilenmeden Yasin okursan böyle madara olursunuz. Alın size Yasin:
Yasin,69- Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
Yasin,70- (Kur’an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Allah ne güzel söylemiş… “Diri olanları uyarıp korkutmak için … indirilmiştir.”
Bunu Kırkbir defa okuyun demiyor. Böyle yapmazsanız ölülerinizi affetmem demiyor. Ben bu Kuran’ı “diri” olanların uyarılıp, akıbetleri hususunda korkutulması için indirdim diyor.
Toplumumuzda Yasin suresini bu amaçla okuyanların oranı hakkında bir fikriniz var mı?
Peki toplumu bu hale getiren şey nedir ? Siz görmez misiniz ki; bu ülkede mezarlıklarda hoporlörlerden “Kuran” okunuyor.
Kim için ? Mezarlıkları ziyarete gelen “diriler” için mi ?
Bizim düşmanımız insanların ölülerine Yasin okuması değildir. Bizim düşmanımız C E H A L E T T İ R.
Bizim düşmanımız Kuran’ın yabancı dilde bir Roman okumak gibi okunmasıdır.
İkinci Mesele: Şirk ve mevcut uygulamayı nasıl olur da aynı kefeye koyarım ?
Güzel ve çok önemli bir soru. İlk başlarda ben de böyle söylemiştim. Gerçekten ben o zamanlar “Heykellere tapmıyorum” diye seviniyordum. Siz de seviniyorsunuzdur. Hatta, geçmişte yaşayan insanların bu tapınmalarını da “aptallık” olarak değerlendirip, “ne gerizekalı adamlarmış” … diyordum.
Nedir heykellere tapmak ?
Heykellere tapan insanlar derlermiş ki;
“Biz bunlara, bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için tapıyoruz.”
Onların tarifini Kuran işte böyle yapıyor.
Onlar, kendilerine ne bir fayda ne bir zarar veremeyecek şeylerden isteyerek, umarak onları Allah’a ortak tuttular. Eş koştular.
Peki…
Çıkarın bakalım şu “nazar boncuklarınızı”… Onları ne diye takıp takıştırırsınız ? Sizi kötülüklerden, nazardan korusunlar diye mi ? Ne kendilerine ne de size hiç bir şeyle ne bir fayda ne bir zarar veremeyecek olan şeylerden umar mısınız ?
Ya türbelerin önünde ağlaşıp sızlaşanlar… Sakalı şerife yüz süreceğim diye birbirini ezenler…
Bir de Kuran’a tapanlar vardır. İçindekilere değil ha… İçindekiler hususunda en ufak bir bilgisi dahi yoktur. Kuran, ona okuması, öğüt alması için değil de, ona abdestsiz dokunmaması, mümkünse kendinden olabildiğince uzak, ne bileyim evlerin en yüksek yerlerinde “tozlanması” için indirilmiştir. Hürmette asla kusur etmez. Neye ? Kabına, cildine, sayfalarına… Bunu da Alah’a daha çok yaklaşmak için yaptığında kimsenin bir şüphesi yoktur. Aslında biz onlar için daha güzel bir çözüm öneriyoruz. Madem Kuran’ı böyle ulaşılamaz kılmak ve kendinizden olabildiğince uzaklaştırmak istiyorsunuz, evlerinizde yüksek raflara koymak yerine çatılara falan koyun. O zaman kimsecikler ulaşamaz.
Gösterin bana şeyhlerinizi… Allah Kuran’da Peygamberine diyor ki,
“Şu sağırlara, şu körlere sen mi hidayet edeceksin ? ”
Aaaa… Peygamberin bile hidayet etme yetkisi ve yeteneği yok… Ama bizim Şeyhlerimizin var… Onlar himmet ederler. Üstelik işte en acı olan yönü şudur ki; Şeylerinin elini eteğini öpenler derler ki,
“Biz O’na bizi Allah’a yakınlaştırması, bizim için Allah’a götüren bir yol (T A R İ K A T )olması için hürmet ederiz.”
Allah buyurdu: “O, hükmünde kimseyi ortak tutmaz”
Dikkat et ! “Hükmünde”
Tekrar oku:
“O, hükmünde kimseyi ortak tutmaz”
Yani, hüküm vermek O’na mahsustur.
Ne hükmü ? Neyin hükmü ?
Elbette dine dair hüküm. Yani din adına olan her şey. Üstelik ne diyor? “Hiç kimseyi”
Nasıl olur ? Ya peygamber ? Yoksa HAŞA unuttu mu?
“Rabbin asla unutkan değildir.”
Yok yok… Ortakları olmalı…. Mezheplerimiz, imamlarımız olmalı. Onlar, din adına “hüküm” buyurmalı. Bize, helali ve haramı öğretmeli… [Bu konu ile ilgili olarak sitede yeterince yazı ve açıklama var.]
Demek ki, “Ş İ R K” yanlız heykellere tapmakla olmuyormuş. O’na hükümde ortak tanımak, adı ve sanı her ne olursa olsun ŞİRKTİR.
“Ey iman edenler, Allah’ ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”Maide Suresi 87
“De ki: Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” Yunus Suresi 59
“Ey Peygamber ! Allah’ın sana helal kıldığını eşlerini memnun etmek isteyerek neden haramlaştırıyorsun?” Tahrim Suresi 1
İşte bunun gibi Kuran’dan daha nice misaller verilebilir.
Anlatmak istediğim o ki, bu ikisi birbirinden çok uzak şeyler değildir. Şirkin gizlisi açığı, azı çoğu olmaz. Şirk şirktir.
Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için bu sitede yeterince makale var. Gerek bunlardan, gerekse bu yazıların alıntı yapıldığı sitelerden insanların nelere “iman” ettiğini örnekleri ile bulabilirsiniz.
Selam ve dua ile…
26 Apr 2007 3:11 pm eHer konuda kendinizce yorum yapabilirsiniz ancak ; İslam Dini hakkında kafanıza göre böyle yorum yapamazsınız. Din Tektir. Bu da İslamdır. İslamiyet dinine mensup olursunuz olmazsınız bu kendi tercihinizdir ama başka insanların kafasını karıştırmak için uğraşmayın.Fitne çıkarmayın.Sizleri kınıyorum.
27 Apr 2007 7:16 am eSelam Ayten;
Senin “tek” zannettiğin dinini görmek istersen aşağıdaki yazıyı okuyabilirsin. Özellikle, yazının sonunda verilen tabloyu, tablodaki her bir maddeyi ve senin “tek” zannettiğin mezhep dininin cevabını dikkatlice incele ve “teklik” görürsen bize de anlat…
http://aliaksoy.wordpress.com/.....heplerimiz
Bize göre de din tektir ve islamdır. Ama mezheplerin haram helal çuvalına döndürdüğü İslam değil, sözlerin en güzelini söyleyen ve sözleri “doğruluk ve adalet bakımından tam kemalinde olan” Allah’ın, “kendisinde hiç bir şüphe, çelişki, eğrilik bulunmayan” Kuran’da insanlara Rahmet olarak, “apaçık”, “detaylandırılmış bir şekilde” “tekrar tekrar açıkladığı”, tayin ettiği İslam’dır. Peygamberimizin kendisine emredildiği gibi “sadece vahye uyarak” yaşayıp anlattığı İslam.
Selam ve dua ile…
28 Apr 2007 3:00 pm eBen de bu tür yani Ali Bey’in yazdığı gibi, öğrendiklerimize ters, alıştıklarımıza ters, kitaplardan bakarak uyguladıklarımıza ters yazıları ilk okuduğumda Ayten kardeşim gibi ve aynı düşüncedeki diğer kardeşlerim gibi şok oldum hayır olamaz dedim nasıl olur dedim, asırlar boyu alimlerimizin yazdıkları ve bizim de öğrendiğmiz şeyler nasıl yanlış olur dedim. Ama Kur’anı Kerim’i okudukça yazılanlara hak verdim. Ayrıca, bizim kabul etmediğiz, yani şu andaki şeklini kabul etmediğimiz İncil’i kim bu hale getirdi. İnsanlar!… Kur’an-Kerim Allah’ın korumasında olmasaydı onu da emin olun insanlar kendilerine uydurmak için değiştirirlerdi. Çok şükür dediğim gibi Allah’ın da Kur’an’da belirtiği gibi Kur’an Rabbimizin koruması altında. Tarih boyunca insanların menfaatleri için, şan, şöhret, taht, saltanat için neler yaptığını biliyoruz.Bu şekilde olmasa bile insanların yanılabileceğini biliyoruz. Bu yüzden hiçbirşeye körükörüne inanmayalım artık. Araştıralım. Her şeyi Kur’an ile karşılaştıralım. Allah’ın yine Kur’anın da belirtiği gibi aklımızı kullanalım. Aklımızı başkalarına kiraya vermeyelim. Bir kadının Hz. Ömer’e eğer doğru yoldan saparsan seni kılıcımla düzeltirim, dediğini unutmayalım. Tek doğru Kur’an’dır. Diğerleri insan yorumlarıdır. Yanlış aktarılmış olabilir. Uydurulmuş olabilir. Yukarda bahsettiğim gibi din hırs, makam, mevki için kullanılmış olabilir.
Ayten kardeşim fitne çıkarmayın diyor. O zaman en büyük fitneci haşa Hz. Muhammet’ti. O tüm toplumunu karşısına aldı. Bütün inançları yıktı.
En büyük fitneyi çıkardı. Doğruyu söylemek, insanın inandığı doğruları söylemesi fitneyse.
Son olarak söyliyeceğim şey, herkez serbesttir neye inanıp neye inanmayacağı konusunda. Ama dikkatli olalım bu inandıklarımız ahirette karşımıza bi tokat gibi gelmesin. Yaptıklarımız , amellerimiz bir paçavra gibi önümüze atılmasın.
Allah’a emanet olun.
28 Apr 2007 3:33 pm eSelam Ayşe Karaca;
Feraset ve cesaretinizden dolayı sizi kutluyorum.
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Onun haricindeki günahları dilediği kimseler için bağışlar”
Çok esirgeyici, çok bağışlayıcı Rabbim ilminizi / ilmimizi arttırsın. Kalplerimizi şaşırtmasın.
“Ey benim A Y E T L E R İ M E iman ederek müslüman olan kullarım. Bu gün size hiç bir korku yoktur … Siz de eşleriniz de girin Cennete…” hitabına nail olacaklardan eylesin.
Selam ve dua ile…
28 Apr 2007 3:34 pm eselam.. cvp verdiğiniz için teşekkür edrim … Yanlız şöyleki siz konuyu değişik yerlere kazıyosunuz gibi bir benzetme yapsam eğerki ..kızar mısınız diye düşünicem ..Çünkü dediğinzin yanlış olduğunu söylemiyorum verdiğiniz örneklerde güzel ,ben cahilliğe karşıyım bu hususta kişilerin yalan yanlış uydurduklarıda zaten akılın önderliğiyle bunları anlamak çok basit ..(evet kimileri için zor dediğinizi duyuyorum .) Şunu söylemek istiyorum sitedeki yazılarınızın hemen hepsini okudum .. Benim bütürlü inanamadığım bu konudada sizin gerçekten açıklayıcı bir cvp veremdiğiz şu üç aylar mevzusu oldu hatta sizin yazınızı kopyalayıp yazıcıdan çıkarttım ve arkadaşlarımla bu konuyu tartıştık .. Ben sözcükleri evirik çevirmeyi sevenlerden değilim o yüzden açık ve net bir şekilde söyleyeyim .. arkadaşlarım sizin hakkınızda ön yargıda bulundu misal; bu adam insanların beynini sulandırıyo diyen yada evet verdiği örneklerde gerçeklik var ama çok abartmış bu kadar da değil , bunların çoğunun yanlış olduğunu bizde biliyoz diyen ,bu adamı şikayet etmek lazım ,bu adam ne yapmaya çalışıyo ,hatta çok ileri gidip kızan bir arkadaşım bunun gibileri sallandırmak lazım insanları aldattıkları için diyen bile oldu ve ben ister istemez hayal kırıklığı yaşadım ve yazının sonunu dinleyin kızlar çok kötü yazmamış haklı olduğu mevzularda var diye baya bir cebeleşme yaşadım .. ama şu üç aylar mevzusuna gelince onun uydurma olmadığını üstüne basa basa söylemek istiyorum diyenler ..hiç namaz kılmayan biri o gün 3-2 rekat namaz kıldı diye cennetlik diye bir şeyin söz konusu olmadığını aslında burada insanın kendini aldattığını ben ve arkadaşlarımız onayını verdik ama biz her an Allah karşı ibadetlerimizi yapabildiğimizce yapabilen insanların o günde 2 rekat fazla namaz kılmışız PEYGAMBERİMİZİ anmışız dua etmişiz suç mu ? diyenler (bunlardan bir tanesi benim )oldu..
Bana kalırsa aldığımız her nefes değerlidir önemsiz bir gün yoktur ..Eğer ki benim kalbim şuan atıyorsa ne mutlu bana ..ama insanlar ayırmışlardır işte bu gün 23 Nisan bayramı işte bu doğum günüm işte bu da Çanakkale zaferi diye özel günler seçmişler ve bu günleri daha özel kabul edip kutlamalarda bulunmuşlardır .. O savaşları ,yaşananları ,zorlukları ve bu günü yaşayarak hatırlamak madabıyla anmaya başlamışlar ..peki daha önce öyle bir şey söz konusu muydu? Hayır yeni ölmüş bir şehidin arkasından davullu zurnalı bir eğlence şenlik düzenleseler sanırım bu organizeyi yapanları ipte sallandırırlardı.. BU örnekleri veriyorum çünkü bu ayların ,yılların kendi içinde özel olmasının nedenleri var Peygamberimizin doğuşu,göğe yükselişi ,inişi ,onu konu edinen günlerin kutsallığına dayanarak o günleri anmak maksadıyla 1-2 rekat fazladan namaz kılıyoruz yoksa buna haşa PEYGAMBERİMİZİN ihtiyacı var mı ? hayır .. Çünkü o Allah ın en sevgili kulu …Sözcük darcığımın yettiğince bir şeyler açıklamak istedim işallah düşüncelerimi açık bir şekilde dile getirmeyi başarabilmişimdirde insanlar tarafından yanlış anlaşılmam .. Çünkü bu hususta konuşmak aslında biraz yürek isteyen konulardır nedeni ise bu duyguların çok hassas konu olması itibari insanların sadece bir cümleyle peşin yargı verebilecekleri bir mevzu ..(bunu söylüyorum ve bu hususta sizi yürekten alkşılıyorum )
Diğer bir sayfada Şiirinizi okudum ve çok beğendim ama demişsiniz ki ben avukatım ve daha önce çok tehdit aldım ama ilk kez dini yönden bir tehdit alıyorum ..bunu duyunca üzüldüm ve yara aldım aslında bu hususta yapılacak bir şey var mı bilmiyorum ama siz bence yazılarınızdaki başlıklara ve söze girerken cümlelerinize dikkat edin bunu söylüyorum çünkü ben arkadaşlarıma yazınızı okurken bir arkadaşım dinlemek istemedi ve hemen yargıyı koydu başta duyduğu sadece iki cümleyle sizin karakterinizi kafasında çizdi ve devamını dinlemedi sizin asıl değindiğiniz konuyu anlatmak istediğinizi anlamadı sonuç bu konuda rahatsız olan birey yazılarınızın sonunu okumuyo ve bence bu yüzden peşin kararlar alıyo ..şimdi kendime kızıyorum istemeden size yeni bir düşman kazandırdım diye … Bana kalırsa dinini seven bir kişi böyle tehditler vermemeli kesin yanlış anladığı bir cümleyle bir paragrafın etkisiyle size kızmış olmalı ve böyle bir aptallığı yapmıştır .. çünkü bizim dinimiz kardeş dinidir ,sevgi dinidir ,yardımlaşma dinidir,öğretme dinidir ,bizim dinimiz kutsaldır … BUnu bilen bir birey böyle sapıklık içine düşmemelidir YÜCE ALLAH BİZİM YOLUMUZA DOĞRU KİŞİLERİ ÇIKARSIN Kİ BİZDE TUTTUĞUMUZ YOLDA EMİN BİR ŞEKİLDE YÜRÜYELM ..SAPIKLIKLARA ŞEYTANIN KURMACALARINA ALDANMAYALIM .. şu üç aylar konusunda daha detaylı güncel konulara örnek vererk aldandığımız konulara değinirseniniz sevinirim çünkü ben hala bu ayların kutsallığının olduğuna ama bunuda o abartılı örneklerle alakası olmadığını kanısındayım .. sağlıcakla kalın ..
admin:
28 Apr 2007 4:07 pm eSelam Buse;
Önce yazarın üç aylar konusunda yazdığı özet bölümü aktarıyorum.
xxxx
ÜÇ AYLAR
Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.
Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.
Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.
xxxxx
Şimdi…
Birinci mesele; yazar, üç aylar diye bir şey yoktur demiyor. Diyor ki; Kuran’da “haram aylar” diye bir kavram var ama üç aylar diye bir kavram yok. Yazar, bunu kuru bir iddia olarak ta ortaya atmıyor. Kuran’dan delillerini sıralıyor. Kuran, bu aylara haram aylar diyerek bu aylarda savaşmayı yasaklamıştır. Bu aylar Hacc aylarıdır.
Yazar içinizi ferahlatmak için, eğer hadisleri bir kaynak olarak görecek iseniz, üç aylarla ilgili güvenilir dediğiniz hadis kitaplarında mesela Kütübü Sittede de bu konuda sahih şerhi konulmuş bir hadis yoktur diyor.
Şimdi daha başka hangi düşünce kutsal olmayan üç ayları kutsallaştırabilir ?
Siz bir takım gecelere, aylara hürmet edebilirsiniz. Sizin bu hürmetiniz inandıklarınızdan kaynaklanacaktır. Muhasebe yapacal olan Allah bunu elbette bilir. Sizin bu bahsedilen ay veya gecelerde yaptığınız fazla ibadete kim ne diyebilir ? Kimsenin buna bir şey dediği de yok.
Bizim ileri sürdüğümüz şey; bunu dinin bir emri (tavsiyesi) olarak görmeniz, eğer yapmazsam günaha girmiş olurum düşüncesine kapılmanızdır. Bunu bir genelleme olarak söylüyorum. Siz eğer zaten böyle düşünmüyorsanız zaten sorun yok. Ama toplum bunu böyle görüyor.
Yazı içerisinde Kadir gecesi ile ilgili açıklamayı dikkatlice tekrar okumanızı öneririm.
Çünkü Kuran bu konuya değinmiş. Yani Kuran’da “kadir gecesi” olarak adlandırılan bir gece var. Ama insanlar bunu her sene tekrarlanan bir gece olarak değerlendiriyor. İşte Kuran’ın hurafelere göre tefsir edilmesi böyle bir şey…
Kadir gecesi tarihte bir defa yaşanıp bitmiş bir gecedir. Kuran o gece indirilmiştir. Bin aydan hayırlıdır. Ama geleneklerimiz bunu sanki her sene tekrar eden bir gece gibi görmüş ve göstermiştir. Siz bu gecede (eğer bu gecenin hangi gece olduğunu -kesin- olarak tespit edebiliyorsanız) elbette dilediğiniz gibi ve dilediğiniz miktarca ibadet ve dua edebilirsiniz. Size kim karışabilir. Ama siz, bu gece diğer gecelerden farklı bir ibadet etmediğinizde günaha gireceğinizi, Allah indinde bundan sorumlu tutulacağınızı düşünürseniz “inanç” konusunda bir problem doğacağı kanaatindeyim. Zira, Allah nelerin haram, nelerin günah olduğunu Kuran’da bildirmiştir.
Siz Kuran’da bildirilmeyen bir “haram” yahut “günah doğuran eylem” endinir yani buna “inanırsanız” Allah’ın bildirdiğinin dışında bir ilave yapmış olursunuz. Bu “inacın” sahibi siz iseniz kendinizi, “başkası veya başkaları” ise, o başkası veya başkalarını hüküm koyma işinde Allah’a ortak tutmuş olursunuz.
Evet bu sert bir ifade ama bu tartışılması ve izah edilmesi gereken “ciddi” bir konudur. Doğrudan doğruya iman esasları ile ilgili bir konudur. Üstelik diğer günahlara da benzemez. Bir önceki iletimde bir ayet meali verdim. Tekrar yazıyorum.
“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Onun haricindeki günahları dilediği kimseler için bağışlar”
Sizin, bunu sırf Allah’a ortak koşma gayesi ile yapmadığınız ortada. Fakat bu bilgiye eriştikten sonra artık bunun inceliklerini araştırmaya ve doğrusu her ne ise gereğince amel etmeye mecbursunuz.
Bu meseleyi önemsememizin ve gerçekten çok sert örnekler vermemizin gayesi budur.
Tehdit meselesine gelince… Ben onları dert etmiyorum. Sadece insanlarımızın bu haline bakıp üzülüyorum. Ya değilse;
Allah dilemeden bana bir zarar yahut fayda verebilecek olan kimmiş ?
Ancak Allah’a dayanıp güvenirim.
Selam ve dua ile…
28 Apr 2007 9:34 pm eSelam,
Bir önceki iletiyi yazarken yeterli vaktim olmadığı için detaya girememiştim. Sırayla bir kaç yazı alıntıyorum.
Sünni bir Çizgide yayın yapan Süleymaniye Vakfı’nın sitesinden Yorumsuz…
http://www.suleymaniyevakfi.or.....p;artid=66
KANDİL GECELERİ
Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir.
Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır.[1]
Bu gecelerden Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sûre bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in doksan yedinci suresi olan bu sûrede Allah-u Teala, Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Fakat bunun da Ramazanın yirmiyedinci gecesi olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında Peygamberimizin (sav) mü’minlere tavsiyesi, Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur. Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Resulullah (sav) bile Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu.
Kadir gecesinin ihyası ile ilgili olarak Peygamber (sav)’den bir dua haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Âişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha şiddetli bir gayrete geçerdi. Son on günde geceleri ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırır ve itikâfa girerdi.[2]
Bir gün Âişe validemiz, Peygamberimiz (sav)’e: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?” diye sormuş, Peygamberimiz (sav) de ona: “Şu duayı oku” buyurmuştur:
“Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”[3]
Beraat gecesinin fazileti ile ilgili olarak da Peygamberimizden nakledilen birkaç hadis bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde bu gecede Allah’ın dünya semasına tecelli edeceği, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince (çokluk belirtmek için kullanılmış bir ifade) insanı bağışlayacağı ve kendisine edilen tüm duaları kabul edeceği anlatılmaktadır.[4] Birçok alim, bu hadislerin isnadlarında problem bulunduğunu, dolayısıyla hadislerin zayıf olduğunu ve bunlarla amel edilmeyeceğini belirtmişlerdir. Müfessirlerden Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Beraat gecesinin fazileti hakkında bir tek sağlam hadisin bile gelmediğini, dolayısı ile bu konu ile ilgili olarak hadis diye dolaşan sözlere itibar edilmemesi gerektiğini söylemektedir. [5] Gerçekten de Peygamberimiz Muhammed (sav)’in ve sahabe-i kiramın mescidlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namaz kıldıkları şeklinde tek bir rivayet dahi gelmemiştir. Bazıları Duhan sûresinde geçen: “O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.”(Duhân, 44/4-5) ayetlerine bakarak o gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat gecesi olduğunu söylemişlerdir. Buna dayanarak da Allah’ın o gecede kulların rızıklarını taksim ettiğini, ecellerini tayin ettiğini, bir sonraki Şaban ayının on beşine kadar olacak tüm olayları takdir ettiğini, dolayısıyla bu gece yapılacak olan dua ve ibadetlerin mutlaka kabul edileceğini iddia etmişlerdir. Böylece peygamberimiz ve ashabının yapmadığı, bu geceye has bir takım ibadetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki Allah-u Teala o sûrede şöyle buyurmaktadır:
“Hâ Mîm. Andolsun o apaçık kitaba ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/1–5)
Görüldüğü gibi Allah-u Teala, işlerin taksim edildiği gecenin Kur’an-ı Kerim’in indirildiği gece olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın da Şaban ayının on beşinde değil; Ramazan ayında ve Kadir gecesinde nazil olduğunu diğer ayetlerden öğrenmekteyiz:
“Ramazan ayı ki o ayda insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirilmiştir.” (Bakara, 2/185)
“Muhakkak ki biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1)
Alimlerin büyük bir çoğunluğu Duhân suresinde geçen “mübarek gece”nin kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Müfessir Ebu Bekir İbnu’l-Arabî bu konuda şöyle demektedir: “Bu ayette geçen mübarek gecenin kadir gecesi değil de başka bir gece olduğunu iddia edenler, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olurlar.”[6]
Bir de Beraat gecesi ile alakalı olarak halk arasında “Beraat gecesi namazı” olarak bilinen bir namaz vardır. 100 rekât olan ve her rekâtında Fatiha ve on defa İhlâs suresinin okunması gerektiği söylenen[7] bu namazın, miladi 1010 (h. 400) veya 1056 (h. 448) yıllarında Kudüs’te ortaya çıktığı da kaynaklarda belirtilmektedir.[8]
Recep ayında bulunan Regaib ve Mirac kandilleri ve faziletleri hakkında da herhangi bir delil bulunmamaktadır. Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber (sav)’den ve ashab-ı kiram’dan özellikle bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir. Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir. Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.” Şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzib edilmiştir.[9] Özellikle Regaip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regaip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.[10]
Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.[11] Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah (s.a.v), Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim” dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[12] O halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Peygamberimiz (sav), Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.[13] Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.[14] Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.[15] Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.
Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı alimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.[16]
Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Resulu (sav) şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[17]
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[18]
“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[19]
Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.
YAHYA ŞENOL
25.07.2006 SÜLEYMANİYE
ysenol@hotmail.com
———————————–
[1] Nebi Bozkurt, “Kandil”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300.
[2] Buharî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 5, Müslim, Îtikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu’ l-Leyl 17.
[3] Tirmizi, Daavât, 84.
[4] Tirmizi, Sıyam, 39; İbn Mace, İkamet, 191
[5] Bkz: Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2. Bs., y.y., 1968, c. 4, s. 1678 (Duhân Sûresi, 2. ayetin tefsiri)
[6] Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, a.g.e., c. 4, s. 1678.
[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s. 188.
[8] Aliyyu’l-Kârî ve Fâkihî’den naklen; Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, c. 5, s. 475.
[9] Bkz: Yusuf el-Kardâvî’nin Recep ayı ile ilgili bir fetvası: http://www.islamonline.net/servlet
/Satellite?cid=1122528600570&pagename=IslamOnline-Arabic-Ask_
Scholar%2FFatwaA%2FFatwaAAskTheScholar
[10] İsmail b. Ömer İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, trs., c. 12, s. 16; Nebi Bozkurt, “Kandil”, DİA, c. 24, s. 301.
[11] Buhari, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176; Tirmizi, Savm, 36; İbn Mâce, Sıyâm, 30.
[12] İbn Mace, Sıyâm, 70.
[13] Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475.
[14] Ahmet Özel, a.g.e., aynı yer.
[15] Ahmet Özel, a.g.e., s. 476.
[16] Ahmet Özel, a.g.e., s. 477-478; Ahmet Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s. 243-246.
[17] Müslim, Cuma, 43.
[18] Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7.
[19] Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6.
28 Apr 2007 9:40 pm eHayırlı Gecelerin Şerri Kandiller
Erhan Aktaş
Kur’an’ın önermediği, peygamberimiz (sav)’in hayatında yer vermediği ve sahabe döneminden çok sonraki dönemlerde ihdas edildiği anlaşılan beş adet “uyduruk” gecemiz(!) var. “kandil geceleri” adı altında kutsanan ve kutlanan bu “mübarek”(!) geceler şunlardır: Rebiyülevvel ayının on ikinci günü “mevlid kandili”; Recep ayının ilk cuması “regaib kandili”; Receb’in yirmi yedinci günü “mirac kandili”; Şaban ayının on beşinci günü “berat kandili” ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi “kadir kandili”.
Mevlid kandili: peygamber efendimizin, miladi 571 yılında, hicri aylardan Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesinde doğmuş olmasına atfen icad edilmiş bir gecedir. Regaip kandili: Regaip, elde edilmesi arzu edilen değerler anlamına gelmektedir. Allah’ın kullarına bol bol rahmet ve bağışta bulunduğuna inanılan gece olarak Recep ayının ilk perşembesini cuma gününe bağlayan gece olarak icad edilmiştir. Miraç kandili: Recep ayının yirmi yedinci gecesinde peygamber efendimizin göğe yükselerek Allah’la buluşmasına(!) atfen icat edilmiştir; Şaban ayının on beşinci gecesi kutlanan “berat kandili” ise günahlardan, borçlardan ve her türlü cezadan kurtulma anlamına gelmektedir. Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olarak kutlanan “kadir kandili” ise Kur’an’ın indirildiği geceye atfen icat edilmiştir.
Din adına uydurulan bu türden kutsal gece ve günlerin, İslam aleminde büyük bir kabul görmüş olması ve müslümanların müslümanlığına, dolayısı ile İslam’a büyük yarar sağladığı konusundaki ittifak; din adına uydurulmuş şeylerin, gerçek dinin yerini nasıl almış olduğunun açık bir göstergesidir. Bu türden gün ve gecelerin kutlanmasından ve kutlanma şeklinden Kur’an’da bir tek kelime bile söz edilmemektedir. Keza, Allah rasulü ve sahabesinin hayatında da kutladıkları kutsal gün ve gece bulunmamaktadır. Buna rağmen daha sonraki dönemlerde müslümanların inancında ve hayatında bu kadar önemli yer alması, “cahiliyenin” yeniden İslam’a sızmış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kuşatılmışlık öylesine baskın bir durumdadır ki: bunların bidat ve hurafe olduğuna inanan bir çok kimse dahi halkın levminden korktuğu ve itibar kaybetmemek için susmayı tercih etmektedir.
Ciltler dolusu kitaplarla bu türden gün ve gecelerin önemi anlatılmış olunsa da, yararları (!) saymakla bitirilemese de, eşi ve benzeri olmayan kutsal şeyler olarak görülseler de aslında bunların cahili düşüncenin uydurması olduğunu Kur’an’la akleden herkes anlamaktadır. Birazcık olsun gerçeği idrak etmiş olanlar şu gerçeği görmektedirler: müslümanların İslam’dan uzaklaşılmış olmalarının temel nedenlerinden biri de bu tür uyduruk gün ve gecelerdir. Zira, bunlar ve benzerleri uyduruk şeylerle İslam’ın içi boşaltılmıştır. İslam’ın hayata hakim olmasının, hayatın tamamını kapsamasının önüne geçilmiş; müslümanların Kur’an’la bağlantıları kesilmiştir. Farkında olunsun veya olunmasın, hangi niyetle yapılmış olunursa olunsun bu tür bir anlayış sonuç olarak Kur’an’dan uzaklaşma, onu terk etmeye neden olmuştur. Bu aslında küfre rucu etmenin değişik bir versiyonudur. Kur’an’ın hakimiyet alanın daraltılmasıdır. Diğer bir deyimle dinin ruhbanlaştırılmasına geçiş sağlamada önemli bir kırılma noktasıdır.
Kur’an’da süreklilik esastır. Kur’an zamanın ve hayatın tamamına hiçbir boşluk bırakmaksızın hakim olmak istemektedir. Zamanın ve mekanın tamamı Allah’ındır. Allah’ın yanında üstün zaman ve mekan yoktur. Hiçbir gün ve zaman bir başka gün ve zamandan üstün değildir. Günah ve sevap, hayır ve şer işlendiği zamana ve güne göre artıp eksilmez. Artma ve eksilme amele göre belirlenmektedir. Hangi zaman diliminde veya günde yapılmış olunursa olunsun o zamanın ve günün yapılan şeyin değerini arttırma ve eksiltme gibi bir özelliği yoktur. Haram olan bir şeyi yapan kimse bunu ne gün ve zamanda yaparsa yapsın haramlığın derecesine etkisi olmaz. Veya sevap olan bir şeyi yapan bir kimse bunu ne zaman ve gün yapmışsa yapsın, zaman ve gün o sevabın derecesini etkilemez.
Ne var ki gereğince akletmeyenler araçla amacı birbirine karıştırdığı için bu gerçeği kavrayamamaktadırlar. Elbetteki Kur’an, başta kadir gecesi olmak üzere Ramazan ayı, cuma günü, Kâbe, Arafat, Mescid-i Haram gibi birçok gün ve mekandan söz etmektedir. Ancak, Kur’an’ın bunlardan söz etmiş olması bizatihi o gün ve mekanların bir önemleri olmasından değildir. O günleri ve mekanları önemli kılan şey onlarda yapılması istenen ibadetlerdir. Yani kutsal olan, bizatihi Ramazan ayının kendisi değil, o ayda oruç tutulmasıdır. Kutsal olan kadir gecesinin kendisi değil, Kur’an’ın o gecede indirilmiş olmasıdır; önemli olan cuma gününün kendisi değil, cum’a namazıdır. Bu gün ve mekanların önemli oluşlarının nedeni bu gün ve mekanların kendileri değil, onlarda yapılan ibadetlerdir. Yoksa bütün yeryüzü ve bütün zamanlar Allah’ındır. Örneğin oruç Rama-zanda değil de Muharrem ayında olsaydı o zaman Muharrem ayı önemli olacaktı. Demek ki önemli olan ayın kendisi değil oruçtur. Diğer bir deyimle oruç Ramazan ayı için değil Ramazan ayı oruç için vardır. Cuma namazı cuma günü için istenme-miş, cuma günü cuma namazı için seçilmiştir. Eğer cuma gününde cuma namazı olmasaydı, cu-manın gün olarak diğer günlerden bir farkı olmayacaktı. Eğer oruç olmasaydı Ramazan’ın diğer aylardan bir farkı olmayacaktı. Eğer Kur’an kendisinde indirilmeseydi kadir gecesinin diğer gecelerden bir farkı olmayacaktı.
Şu husus çok önemlidir: Kur’an bizden devamlı müslüman olmayı mı yoksa belli gün ve gecelerde müslüman olmayı mı istiyor. Cennetin bedeli “devamlı müslümanlık” mıdır yoksa belli gün ve gecelerle yetinen müslümanlık mıdır? devamlı müslüman olmak mı daha doğrudur yoksa belli gün ve gecelerde müslüman olmak mı?.
Kur’an bizden, İslamı, hayatın ve zamanın tama-mına hakim kılmamızı istemektedir. Kur’an, müslümanın, müslümanlığının sürekli olmasını istemektedir. Kur’an, müslüman’ı İslam’ın tamamından sorumlu tutmaktadır. Sadece belli gün ve gecelerde ve belli ibadetlerle sınırlı bir islam anlayışı Kur’an da yoktur. Yalnızca belli gün ve gecelerde ve belli ibadetler ne Allah’ın, ne de peygamber(sav)’in kabul edebileceği tarz bir müslümanlık değildir. Allah ve rasulü müslümanları hayatın tamamında, İslam’ın tamamından sorumlu tutmaktadır. Müslümanlık yalnızca belli gün ve gecelerde yapılan şeylerden ibaret değildir. O hayatın tamamını kuşatmıştır. Ona inancı ve saygısı olan, onun belli bir kısmıyla yetinmez. Haftada bir gün namazla, belli gecelerde sabaha kadar ibadetle, bir ay oruç tutmakla müslüman olunmayacağını bilir. Kur’an, kendisine iman eden ve tâbî olanlardan, hükümlerinin tamamına uymasını istemektedir. Yalansız bir hayat, hilesiz bir ticaret, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihat, Allah’ın verdiği nimetlerden infak, İslam’ın hayata hakim kılınması için mücadele, cömertlik, muhtaçlara yardıma koşma , dürüst olma kısacası insana ve hayata dair her konuda Kur’an’a tabi olmaktır müslümanlık. Kurtuluş Kur’an’ın tamamına tabi olmaktadır. Onun gösterdiği yoldan gitmektedir.
Yaşadığımız hayatta Kur’an’ın tanımladığı bir İslam yoksa, müslümanlar Kur’an’ın öngördüğü müslümanlar değillerse, bunda “araçla” “amacı” birbirine karıştıran çarpık düşüncenin çok büyük payı vardır. Güya masumiyet ve güzellik adına, güya iyilik ve hoşgörü adına İslam’ı zamana ve mekana göre bir din haline getirenler içinde bulunduğumuz durumun müsebbibleridir. Bu çarpık zihniyetin ürettiği anlayışta aslında İslam’ın hayatın tamamına hakim olma talebi pasifize edilmektedir. Bu çarpıklığın, yalnız Kur’an’la bağını koparmış, cahili düşüncenin rotasına girmiş olanlarda değil, ömrünün büyük bir kısmını Kur’an’la geçirmiş olanlarda da bulunması anlaşılır gibi değil. 2 Kasım 2005 tarihli zaman gazetesindeki köşesinde Ali Bulaç bu çarpık düşünceyi şu şekilde sergilemektedir. “Allah bize zaman zaman kurtuluş(felah) fırsatları vermektedir: Ramazan ayı, cuma günü, kadir gecesi, Mescid-i Haram (Ka’abe’nin tavafı, Arafat, Müzdelife, Mina ve diğer iki mescidin (Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa) bereketine iştirak etmek, bu kurtuluşun imkanlarıdır.” Bu tespit ilk bakışta masum görülse de zihniyet olarak Kur’an’ı bir bütünlükten uzak, indirgemeci bir anlayışı ortaya koymaktadır.
Aslında bütün inanç ve düşüncelerde kutsal gün ve geceler var. Bizdeki kutsal yer, gün ve geceleri uyduranlar, insanları inandırmak için yalanlarını peygamber efendimize söyletmişlerdir. Bu konudaki hadislerin tamamı uydurmadır. Zira Allah’ın rasulü Kur’an’a ters bir söz söylemez. Zaten hadis kritiği yapanlar da bu hadisleri sahih bulmamaktadırlar. Birazcık aklı olan bu hadislerin uydurma olduklarını hemen anlar. Örneğin kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında hadislerin birbirleriyle çeliştikleri, kendi içlerinde de tutarsız oldukları açıkça görülmektedir. Kadir gecesinin zamanı ile ilgili Kütüb-i Sitte’de bir çok hadis var: bu hadislerin kimine göre kadir gecesi Ramaza’nın ilk gecesi, kimine göre son on gecesinin tekli olanlarında, kimisine göre yirmi yedinci gecesi, kimisine göre tamamının her hangi bir gününde, kimisine göre on beşinci gecesindedir. şimdi bunların hangisi doğru. Peygamber (sav)’in her seferinde farklı tarih vermesi mümkün mü? Bir hadiste de Allah’ın bu geceyi önce bildirdiğini sonra da unutturduğu söylenmektedir. Güya bilinmesin ki müslümanlar bütün bir ay boyunca ibadet etsinlermiş. Biraz düşünecek olursak kadir gecesinin peygamberimiz tarafından çok net bir şekilde bilinmesi gerekir. Zira Kur’an o gecenin Ramazan ayında vahyin ilk indiği gece olduğunu söylüyor. (Bakara -185) peygamber efendimiz kendisine vahyin hangi gece geldiğini nasıl bilmez.
Kadir gecesi ile ilgili hadislere içerik olarak bakıldığında da uydurma oldukları açıkça belli olmaktadır. O gece ibadetle geçirenin bütün günahlarının af edileceği, annesinden yeni doğmuş çocuk gibi günahsız hale geleceği ifade edilmektedir. Böyle bir anlayışı Kur’an yüzlerce ayette yalanlamaktadır. Günah ve sevapla ilgili, amellerle ilgili ayetlere bakıldığında hayra ve şerre zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa karşılığını görecektir. Ayrıca kadir gecesinden bir gün önce ölene, kadir gecesinden bir gün sonra günahları tamamen sıfırlanmış olarak ölene göre haksızlık yapılmış olmaz mı? Keza geçmiş toplumların kadir geceleri yoktu. Onların günahlarını sıfırlama şansları da yoktu. Allah’ın kulları arasında böyle bir ayırım yapması mümkün mü?
Kadir gecesinin gece olarak diğer gecelerden bir farkı yoktur. Onu kutsal kılan, onu şerefli ve mübarek yapan o gecede vahyin gelmiş olmasıdır. Onun bin aydan daha hayırlı olduğunun söylenmesi Kur’an’ın önemini vurgulamak içindir. Vahyin inmesi o kadar değerlidir ki inmeye başladığı geceye diğer gecelere göre bin aydan daha fazla değer katmıştır. Değer, gecenin kendisinde değil vahiy’dedir.
Kadir gecesi her yıl tekrar eden bir gece de değildir. Bütün zaman içinde bir kez olan bir gecedir. O da Kur’an’ın ilk kez vahyedilmeye başladığı gecedir. Bir başlangıçtır. Kaldı ki Ramazan ayı her yıl on gün ileri geldiğinden kadir gecesi ilk Ramazanda gelmiş olsa da Ramazan’la birlikte o da öne alınan bir tarih olamaz. Ancak otuz üç yılda bir aynı Ramazan’a denk gelebilir.
kaynak:İktibas Dergisi.Sayı:323.Kasım/2005
http://www.hanifdostlar.com/fo.....&TPN=2
28 Apr 2007 9:42 pm eAli Bulaç
KUTLU DOĞUM’UN ANLAMI
İslam tarihinde Peygamber Efendimiz (s.a.)in doğum gününün kutlandığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur’an-ı Kerim ve Hadis kaynaklarında da buna ilişkin herhangi bir tavsiye ve ima bulmak mümkün değildir. Böyle olmakla beraber bir dönemden sonra Mevlid kandili ( Rebiülevvel’in 12. günü) diye bir gece ihdas edilmiştir. Daha sonraları buna benzer geceler kutlanmaya başlandı: (Receb’in ilk cuması: Regaib Kandili, Receb’in 27. günü: Mi’rac Kandili, Şaban’ın 15. günü: Berat Kandili)
Ramazan’ın 27. gecesi: Kadir Gecesi’ni istisna etmek lazım. Zira, gecenin “Bin aydan hayırlı olduğu” Kadir Suresi’nde belirtilmektedir. Berat gecesiyle ilgili de rivayet edilen hadisler vardır. Ancak bu tür kutlamalara yine de ilk zamanlarda rastlanamaz.
Pekiyi, diğer geceler ne zaman birer “kutsal gece” ilan edildi?
Yakın zamandaki kutlamalardan başlamak gerekirse, Türkiye’de kutlu doğumun bir hafta boyunca kutlanmaya başlanmasının tarihi yenidir. İlk defa 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir kutlamaya karar verdi ki, bunun 10 sene önce gerçekleşen İslam Devrimi’yle bir ilgisi vardı. Zira Devrim’den sonra İran, Peygamber Efendimiz ( s.a.)’i tebcil eden etkinlikler ve Kudüs Haftası kutlamaları yapmaya başlayınca Türkiye de kutlu doğum haftası düzenlemeye başladı. Daha uzak bir tarihe baktığımızda farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz:
Araştırmalar, kandil gecelerinin sonraki dönemlerde ihdas edildiğini ortaya koyuyor. Miladi IX. (H. III) yüzyılda yaşayan Fakihi, Mekke’de halkın Berat Gecesini Mescid-i Haram’da namaz kılmak, Ka’be’yi tavaf etmek ve Kur’an okumak suretiyle ihya ettiğini söyler. XI. yüzyıldan itibaren Şam’da Emeviler Camii’nde Berat gecesinde kandiller yakılmış, “bid’at” nitelendirilmesine rağmen bu adet devam ettirilmiştir. İbn Kesir, “Halka Berat gecesinde ilk tatlı dağıtan kişi Selçuklu veziri Fahrulmülk’tür” der. Osmanlılar’da II. Selim döneminde (1566-1574), camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakıldığı için bu gecelere (Mevlid, Regaib, Mi’rac, Berat, Kadir) “Kandil geceleri” denilmiştir. (Nebi Bozkurt, Kandil Md.; Halit Ünal Berat Gecesi Md. DİA).
Bazı bilginlerin muhtemelen iyi niyetle zamanlarına ait bir maslahat gözeterek, ancak yeterince tahkik etmeden adına “kandil geceleri” denen gün ve gecelerle ilgili söyledikleri muhakkik alimler tarafından eleştirilmiştir. Mesela İmam Ga