Çocuklarımız Kutsal Mesih’in Aşkıyla Yanıyor!!!
GÖKÇEN YÖRÜKOĞLU
![]()
(EtikHaber) Pazar günlerini çocukluğumdan beri sevmem. Pazartesinin gelişini hatırlatır hep bana.
Eğer bugün evdeyseniz ve biraz televizyon seyredeyim diyorsanız büyük olasılıkla hüsrana uğrarsınız.
Hele hele de vakit geçirmek için değil, bir şeyler öğrenmek için bir program arıyorsanız vay halinize…
Bu nedenle TV başına nadiren otururum pazarları.
Ancak biraz şanslıysanız arada nitelikli programlara rastlarsınız.
Nitekim bu Pazar, ‘bana kendimi şanslı hissettirecek’ bir programa izledim. TV5′de Kulis Programı…
Kanalı açtığımda 3-18 arası onlarca çocuğun görüntüleri belirdi ekranda. Herhalde bir okul, bir oyun salonundaki çocuklardır diye düşünürken, bir de ne göreyim burası Diyarbakır’daki bir Protestan Kilisesi. Bu çocuklar da ‘Kutsal Mesih’in aşkıyla yanan yavrular.’ Gözlerime inanamadım. Onlarca çocuk din eğitiminin ilköğretime kadar kısıtlı olarak verilebildiği ülkemizde Pazar ayini için kiliseye gelmiş.
Ve bir kız çocuğu alıyor mikrofonu…
‘Sonradan hıristiyan oldum. Buradaki insanlar Kutsal Mesih’in aşkıyla yanıyor. Ben de burada olduğum için çok mutluyum.’
Ve diğeri: ‘ Yıllardır aradığım huzuru burada buldum.’
Nihayet ekranda kilisenin sonradan hiristiyan olmuş papazı beliriyor. Röportaj yapan gazeteci: “Çocukların bu yaşta kiliseye gelmesi doğru mu? Biliyorsunuz ilköğretime kadar çocukların Kur’an Kursu’na gitmeleri sınırlandırılmış durumda.”
Papaz kendinden gayet emin bir tavırla: “Kimse bize karışamaz. Devlet bizim ne elektriğimizi, ne suyumuzu ne de papazlarımızın parasını veriyor.”
Bu ne rahat konuşma, bu ne cüret diye düşünürken programa konuşmacı olarak katılan Batıkent Protestan Kilisesi Pastörü konuşmaya başlıyor:
“5 yıl içinde Türkiye’nin rengi değişecek. Tanrı Türkiye’de geziyor.”
Herkes gibi ben de bir an nasıl değişecek acaba? diye kendi kendime düşünürken sunucu soruyor: “Bundan nasıl bu kadar eminsiniz ve bu değişim nasıl olacak?”
Sayın Pastör başlıyor şakımaya…
“Ben 21 yıl önce geldim Ankara’ya. Ankara çok değişti.(Umarım burada kendisinin değiştirdiğini kastetmiyordur.) Geldiğimde 5 olan kilise cemaatini bugün 500′e ulaştı. Bugünkü ortam çok iyi. Hükümetin politikalarını beğeniyorum.”
Ne günlere kaldık Ya Rabbi!
Bir pastör, bir yabancı, bir misyoner (kendisi açıkça ben misyonerim diyor. Çünkü misyonerlik faaliyetleri suç olmaktan çıkartıldı) hükümetin politikalarını beğeniyor ben ise ürküyorum ve bir ara düşünüyorum: Burası Türkiye veya Müslüman bir ülke mi?
Devam ediyor pastör konuşmasına beni daha da şaşırtarak..
“Biz Tanrı’nın bizi bereketlendirmesi için İsrail’e dua ediyoruz. Tanrı bütün yanlışlıklarına rağmen İsrail’in arkasında ve Kudüs’e İsrail tamamen hakim olunca barış gelecek.”
Programa katılan İlahiyatçı konuk “İsrail’in yaptığı katliam ve zulüm için mi dua ediyorsunuz?” deyince tabi ki cevap yuvarlanarak geliyor “Biz barış ve özgürlük için dua ediyoruz.”
Benim bu sözlerden anladığım İsrail bütün katliamlarını ‘barış’ için yapıyor ve Makyevelistler gibi “Amaca giden her yol mübahtır” ilkesi geçerli onların kitabında.
İlahiyatçı konuk devam ediyor: “Marks dini afyon olarak nitelendiriyor. Ancak dinler insanları haksızlığa direnmeye itmeli. Bugün Bush’un bağlı olduğu Evangelistler insanları uyutuyor. Marks’ın kastettiği afyon bu işte.”
Ve Sayın Pastör başlıyor müptelası olduğumuz sözleri tekrarlamaya “Biz barış ve özgürlükten yanayız.”
Bu sözler terör örgütü destekçilerinin sıkıştıklarında ve Batılı amcalarından yardım istediklerinde tekrarladıkları nakaratlara ne kadar da benziyor.
Eğer barış İsrail’in zulmü, PKK’nın namlusundaki mermi ise istemiyorum kardeşim böyle barışı, demokrasiyi…
Eğer demokrasi şehit anaları feryat ederken, terörist başı için af istemek, Aziz şehitlerimize (Affınız sığınarak söylüyorum) ‘Kelle’ demekse geri dursun bizden böyle demokrasi…
İlahiyatçı konuğun mademki barış ve demokrasiden yanasınız Bush’un yaptığı zulmü, İsrail’in yaptığı katliamları beraber kınayalım deyince “Biz siyasete karışmayız” gibi komik bir açıklamada bulunuyor sayın pastör.
Bunun gibi yazarken bile tüylerimi diken diken eden açıklamalarla program devam etti.
Sayın okurlar, Afrikalı bir düşünür Batılı sömürgecilerin misyonerlik faaliyetleri ile ulaşmak istedikleri gerçek niyetlerini ne güzel özetlemiştir:
“Onlar (misyonerler) geldiklerinde bizim toprağımız onların ise İncilleri vardı. Bugün ise bizim İncillerimiz onları ise elimizden aldıkları topraklarımız var.”
1950′de hiç hıristiyan olmayan Güney Kore’nin bugün %60′ı Hıristiyan olmuşsa ve bugün bu ülke ABD’nin uydusu ise şapkamızı önümüze alıp biraz düşünmemiz gerekmektedir.
Bugün barıştan, huzurdan, dinler arası diyalogdan dem vuranlar neden bu girişimlerini Avrupa’nın ortasında bilerce masum Boşnak sırplar tarafından soykırıma uğratılırken veya Batı Trakyadaki kardeşlerimizin her türlü hakları alınırken yapmıyorlar da; Urfa’da Mardin’de yapıyorlar.
Veya Kosova’da, Azerbaycan’da insanlar hunharca öldürülürken bu diyalogcular tatile mi çıkmışlardı da bu feryatları duymadılar.
Ancak suçu başkasında aramak en büyük kolaylık olsa gerek. Adamlar görevlerini yerine getiriyorlarsa suç onların mı?
Misyonerlik faaliyetleri bu kadar başı boş bırakılmışken biz neyin hesabını kimden sorabiliriz.
Hülya Avşar’ın hayatındaki her ayrıntıyı takip eden, her gün bir yenisi eklenen dizilerin müptelası olan; buna karşın dini ve milli şuurun doğru dürüst verilmediği bir gençlikten duyarlılık beklemeye ne hakkımız var?
Geçen hafta da alıntı yaptığım Hasan Cemal’in kitabından bana çok anlamlı gelen bir bölümü aktararak yazımı bitirmek istiyorum:
“…Hayatımı değiştiren kitaplar vardır. Bunların başında Georges Politzer’in ‘Felsefe’nin Temel İlkeleri’ geliyor. Politzer kitabı için şunları söyler: Marks ve Engels’in ve onların en büyük öğretileri Lenin ve Stalin’in ana fikirlerini öğrenmek isteyenlere yardımcı olmaktır…”
Ve yazarımız bir solukta okuduğu bu kitapla 1967 yılında bir anda siyasi kimliğini edinmişti.
Bir insanın bir kitapla hayatını kökten değiştirmesi ne acı bir şey.
Yıl 1999. Olgunlaşmış Hasan Cemal şu itirafta bulunuyor:”Kafamın içi o denli bom boş olmasa, bu kadar kolay olabilir miydi? Bir kitap böylesine derin izler bırakabilir miydi? Böylesine köklü bir zihinsel değişikliği yol açabilir miydi?”*
Evet ne kadar acı bir itiraf. Bilgiden, bilinçten uzak çocuklarımız da tıpkı önceki nesil gibi zehirlenebiliyor.
Lütfen biraz daha duyarlı olalım ve geleceğimizin teminatı çocuklarımızı koruyalım…
* Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, Doğan Kitapları, 17. Baskı, Aralık 2005, s. 144.


13 Şubat 2010 - 03:57
Selam,
papaz işin din üzre, etniklere
psiko değişimi için gelmiş (din için değil)
zaten Allah’ın hırıstiyanlık diye bir dini yok.
İnsanın kendi yazdığıdır islamın dışında olmak.
Dimağlara en taze zamanında sokacaklarki kolay çıkmasın.
Olur ya ilerde buralarda büyük savaşlar falan
çıkarsa destekçi din kardeşleri olsun (rab isa için)
hani olurda millette kuvayi milliye duygusu oluşur,
din üzre önlem alma çabaları..
Dinler arası diyalog falan filan..
Papaz elbetteki hükümet politakalarını beğenir.
Anlamadığım Türküm deyipte bu hükümeti göreve getiren oy sahipleri
Hükümet yeni bir partiymiş gibi bilinsede zihniyeti baya eski..
Seçim öncesi hükümetin başının tam sayfa gazte reklamlarını hatırla sol yanında özal sağ yanında menderes (star vars’ın üç silahşörü pozlarındaydılar)
Şaşırırsın tabi burası müslüman Türkiye’mi diye..
Hatırla bu zatların ülküsü odur ki; burası küçük amerika !
Olayın ekonomik yönden ihata edilişi çok daha eski..
ARAŞTIRMA :
Ceyhun BOZKURT
Fatih ERBOZ
Selda Öztük KAY
111 yıllık kahpe plan
Türkiye”yi bölmek
Marshall Yardımı”yla sömürüldük
Hibe adı altında borçlandırmayı amaçlayan Marshall Yardımı, Türkiye”yi emperyalist tekellere açmaktan başka bir işe yaramadı
Türkiye”yi her zaman yolunacak kaz gibi gören ABD için ülkemiz aynı zamanda ileri bir karakoldu. Haziran 1947″de Harvard Üniversitesinde bir konuşma yapan dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi. Dünyadaki durumun son derece karışık olduğunu ifade eden Marshall, şunları söylemişti: “Avrupa”nın önemli miktarda ek yardıma ihtiyacı var. Amerika Birleşik Devletlerinin, dünyadaki ekonomik durumu eski normal haline getirmek için elinden gelen yardımı yapması gerekiyor. Bu iyileşme sürecine yardımcı olmaya istekli ülkeler, eminim ki Amerika Birleşik Devletlerinden tam bir işbirliği ve destek görecektir.”
Borç değil, tuzak
Marshall Planı; buna katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini öngörüyordu. ABD, kamuoyunda “Marshall Yardımı” olarak bilinen bu anlaşma çerçevesinde, 1949-1951 yılları arasında Türkiye”ye ekonomik yardımlar yaptı. Türkiye, artık Batı yanlısı bir politika izlemeye başladı. 1948″de Marshall Planı”nın diyeti Türkiye”yi emperyalist tekellere daha fazla açmaktan başka bir işe yaramadı. Bu yardımla Türkiye, ABD”nin bölgedeki taşeronu yapılmak istendi. Hedef, Amerikan sanayiine pazar açmaktı. Bir borç tuzağı olan Marshall Yardımı ile Türkiye hibe adı altında borçlandırımış ve ekonomisi adeta çökertilmiştir.
Tavuk ithal ettik
Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947″de IMF”ye, 14 Şubat 1947″de de Dünya Bankası”na üye oldu. Türkiye”nin yediği diplomasi kazığının bir benzeri de dünyayı sömüren bu iki kuruluşa üye olmasıyla başladı. Yıkım halindeki Avrupa ekonomisine ve üçüncü dünya ülkelerine verilen kredilerin adı, Dünya Bankası”nın döokümanlarında, “İhraç Kredileri” idi. 1950″li yıllarda Türkiye, ABD”den
tavuk bile satın aldı.
Savaş artıkları Türkiye”ye
1946 yılında yapılan 10 milyon dolarlık anlaşma, ABD”nin işine yaramayan malzemeleri satın almamızı öngörüyordu
ABD ile 1945 yılında yapılan anlaşmanın ardından Türkiye tavizler vermeye başladı. 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık anlaşmaya göre Türkiye, ABD”nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alacaktı. Ancak bunların ya fabrikaları kapanmış, ya da üretimleri durmuştu. ABD, işine yaramayan bu malzemeler için Türkiye”yi bir pazar olarak kullanıyordu. Bu artıkları kullanamadığımız gibi, ithal ettiğimiz yedek parçalar için de 4-5 kat döviz ödemiştik. Bu durum, ABD”nin Türkiye üzerinde oynadığı kazık atma diplomasilerindenden biri olarak tarihe geçiyordu.
Truman Doktrini
1946 yılında dünyanın en tartışmalı kurumu olan CIA”yı kuran ABD Başkanı Truman, 12 Mart 1947″de Kongre”de yaptığı bir konuşmada, Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış, kendi adıyla anılacak Truman Doktrini”ni açıkladı. Truman, ABD”nin “komünizm tehdidi” altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını söyledi. Truman”a göre Amerika, komünizm ile silahlı mücadele veren ve dış ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere mali ve askeri yardım yapmalıydı (Burada kastedilen ülkeler Yunanistan ve Türkiye”dir).
Bize 1, Yunan”a 3
Bu amaçla Kongre”den 400 milyon dolar kullanma izni istedi. Kongre”nin 22 Mayıs”ta bu isteğini kabul etmesi üzerine Türkiye”ye 100 milyon, Yunanistan”a ise 300 milyon dolar yardım yapıldı. Doktrin, Amerika Birleşik Devletleri”nin uluslararası politikasının değiştiğini ve Sovyet düşmanlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu dünyaya ilan etti. Askeri yardım amaçlı doktrin, ABD”nin desteğini arayan Türkiye”de başlangıçta memnuniyet yaratsa da daha sonraki yıllarda ikili anlaşma ile getirilen sınırlamalar bir takım sıkıntılar doğurmuştu. Truman Doktrini, dünyanın iki bloğa ayrıldığını ve Sovyet-ABD mücadelesinin, yani soğuk savaş döneminin başladığını ilan etmişti.
Türkiye, ABD”nin bölgedeki taşeronu yapılmak istendi. Yardımın hedefi Amerikan sanayiine pazar açmaktı
Üretimleri durmuş askeri malzemeleri kullanamadığımız gibi, yedek parçaları için de 4-5 kat döviz ödemiştik
Avrupa”ya ekonomik desteğe, işte bu adam ismini verdi
Üstteki fotoğraf, dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall”ın nasıl biri olduğunu anlatmaya yetiyor da artıyor bile. Marshall, sözde komünizmi önlemek
gayesiyle yapılan ve aralarında Türkiye”nin de bulunduğu bazı ülkelere yapılan Marshall Yardımı”nın isim babasıydı. Marshall, II. Dünya Savaşı”ndan sonra Avrupa”nın iktisadi kalkınmasına ve dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı 1953″te Nobel Barış Ödülü almıştı. Aynı zamanda general de olan Marshall, altta dönemin ABD Başkanı Harry Truman”la birlikte görülüyor. Truman”ın kim olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hiroşima ve Nagazaki”ye atom bombası atılması kararını veren, 1948 yılında İsrail”in kurulmasını destekleyen, Soğuk Savaş dönemini başlatan ve CIA”yı kuran isim Truman”dı.
Doğu Bloku ülkeleri istemedi
Türkiye dahil 16 Avrupa ülkesi, Amerika”ya sunulmak üzere bir Avrupa ekonomik kalkınma programı hazırlamıştı. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948″de Dış Yardım Kanunu”nu çıkardı. Amerika bu kanuna dayanarak yürürlüğe koydu-ğu Marshall Planı ile daha ilk yılında İngiltere, Fransa, Belçika, İtalya, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Türkiye, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İzlanda, Avusturya, Norveç, Danimarka ve İsveç”e 6 milyar dolarlık bir ekonomik yardım yaptı. Marshsall Planı, Sovyetler Birliği”ni kapsamasına rağmen, Doğu Bloku üyeleri buna katılmak istemedi.
Rockefeller: Hiçbir masraftan kaçınma
MARSHALL Yardımı”nın ne olduğunu ünlü Amerikan tekeli Rockefeller”in patronu olan Nelson A. Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Eisenhower”e 1956 yılında yazdığı mektubunda şöyle anlatıyor: “İktisadi yardımlarda, ABD”nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve işbirliği yapmak isteğinde samimi olduğu intibası oluşturulmalı. Elimizdeki bütün propaganda imkanlarıyla durmaksızın, az gelişmiş ülkelere yapılan Amerikan yardımının karşılıksız bir yardım olduğunu, ard niyet taşımadığını bütün kafalara sokmalı, bu konuda hiçbir masraftan çekinmemeliyiz. Bu arada ideolojik savaşa ara vermemeliyiz. Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik eksperlerimiz ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre geliştirmelidir. Bu ülkelerdeki politik bakımdan güvenilir yerli işadamlarının ulusal çabaları da teşvik edilmelidir.”
Churchill, İnönü”yü ikna için Adana”ya geldi
ABD ile ilişkilerin seyrine bakıldığında, Atatürk döneminde bağımsız iki devlet ilişkisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden Türkiye aleyhine dönmeye başladı. 1941-1944 yıllarında, ABD ve batılı ülkeler Türkiye”yi kendi yanlarında savaşa sokmak için büyük uğraş verdi. 1940″ta Almanya”nın Fransa”ya saldırması, İtalya”nın da Almanya”nın yanında yer almasıyla savaş Akdeniz”e de yayıldı. Bu durumda İngiltere ve Fransa, üçlü ittifak gereği Türkiye”nin de savaşa katılmasını istedi. Müttefikler özellikle Kuzey Afrika”da yenilen Almanya”yı, Balkanlardan atmak için, Avrupa ve Balkanlarda Almanya”ya karşı girişecekleri savaşlarda, Türkiye”nin de yer almasını istiyordu. Müttefiklerin bu kararı 1943″de Adana”ya gelen Churchill tarafından Cumhurbaşkanı İnönü”ye iletildi. Ancak, İsmet İnönü”nün izlediği ince dış politika sayesinde Türkiye bu savaştan kayıpsız çıktı. Türkiye, tüm baskılara rağmen, tarafsız kalmayı başarabildi.
ABD”yi aktif hale getirdi
Truman Doktrini”nin, önemli bir sonucu, aldığı yardım sayesinde Türkiye”nin Sovyetler”e karşı kendini daha rahat hissetmesiydi. Ayrıca bu yardım Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki ilişkileri iyileştirmiş ve Türkiye”nin NATO”ya girmesini sağlayacak sürece katkıda bulunmuştu. Doktrin, kendisinden sonra gelecek olan Marshall Planı”na da öncülük etmişti. Doktrinin ardından ABD, geleneksel dış politikasını değiştiriyor ve I. Dünya Savaşı sonundaki tutumunun aksine dünya siyasetinde aktif bir rol üstleniyordu.
Alacaklar nahvayt’ı
futbolcu lakin onlar bilmiyor.
Hasan cemal mi?
ben onu sinemaya götüreyim.
Esenlikle..