Kuran’ın anlaşılmasının önündeki engeller ve Kuran’ın istismarı
Bu yazı Ali Umuç sitesinden alıntıdır.
KUR’AN’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Kitabımızın birinci bölümünde Kur’an’ın indiriliş nedenlerini, beşinci bölümünde ise O’na karşı yapılması gereken vazifeleri açıkladık. Bu bölümde de Kur’an’ın indiriliş nedenlerini dikkate almayan ve O’na karşı yapması gereken vazifelerini yapmayan insanların, O’na yanlış yaklaşımlarından ve bu yaklaşımların sonuçlarından bahsedeceğiz. Kur’an-ın anlaşılmasının önündeki engeller adını verdiğimiz kitabımızın bu son bölümünü, iki alt başlık altında incelemeye çalışacağız. Birinci alt başlıkta; Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasının önündeki engellerden bahsedilecektir. İkinci alt başlıkta ise; bu engeller yüzünden ortaya çıkmış olan Kur’an’a yanlış yaklaşımlardan bahsedilecektir.
A) KUR’AN’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Şimdi Kur’an’ı Kerim’in doğru anlaşılmasının önündeki engelleri kısaca tanıtmaya çalışacağız. Bize göre Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına engel olan iki temel sınıf vardır.
1. Her tondan İslam düşmanları: Çeşitli tuzaklar kurarak, Müslümanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoyan kişi ve kurumları bu sınıfta inceleyebiliriz. Bu sınıfta olanlara, oryantalistler ve onların yerli müsveddelerini, Allah’ın hükmünün yerine geçmek üzere hüküm koyan zalim idarecileri ve Müslümanların dinleriyle oynayarak reyting kazanmaya çalışan bazı medya mensuplarını örnek olarak gösterebiliriz. Bu sınıfı oluşturan; oryantalistler, zalim yöneticiler ve medya mensuplarının zaman zaman Müslümanlardan yanaymış gibi görünmeye çalışmaları bizi aldatmamalıdır. Bu sınıfın üyelerinin bir kısmını oluşturan oryantalistler, objektif olduklarına inandırmak için bazı değerlerimize inandıklarını ifade etmelerine rağmen, içlerinden İslam dinine ve Müslümanlara karşı büyük bir kin duymaktadırlar. Aynı şekilde bu sınıfın üyelerinden olan bazı yöneticilerde, gizli kapılar arkasında din düşmanlığı yapmalarına rağmen, seçim meydanlarında politik çıkarlarını kaybetmemek için Müslümanların dinlerine saygılı olduklarını açıklamaktadırlar. Politikacıların seçim meydanlarında söyleyecekleri bir söz onları halkın yanında temize çıkarmakta, hem de yaptıkları İslam düşmanlığını unutturmaktadır. Yine bu sınıfın üyelerinden olan Medya mensupları da aynı şekilde hareket etmektedirler. Onların birçoğu, Allah’ın dinine karşı yapmadığı düşmanlığı bırakmamakta, ancak kendilerine sorulduğunda “Elhamdülillah bizde Müslümanız” demektedirler. İslami bilgiden yoksun bırakılmış halk, bu sözle rahatlıkla aldatılabilmektedir. Ağzı içki kokan ve her fırsatta İslam dinine tabi olamayacağını iddia eden bu tiplerin “Elhamdülillah bizde Müslümanız” sözleri bizi asla aldatmamalıdır. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirisi; Kur’an’a okuyup amel etmek için yaklaşmamıştır. Onlar, Kur’an’a düşmanca yaklaşmaktadırlar. Bu yüzdende Kur’an’ın sağlıklı anlaşılmasını engellemek için bütün güçleriyle çalışmaktadırlar.
2. Her tondan gelenekçi Müslümanlar: Bu sınıfta olanlar; İslam’a hizmet ettiği sanılmasına rağmen aslında İslam’a zarar veren gelenekçi Müslümanlardır. Bunların İslam dinine verdikleri zarar yüzyıllarca idrak edilememiş olduğundan, halk bu sınıftan olan alimlere derin bir saygı duymaktadır. Ümmetin alimlerinin büyük bir çoğunluğu da bu sınıftandır. Bu sınıfın mensuplarının çoğunluğunun ümmetin alimleri olduğunu söylememize rağmen üzülerek belirtelim ki; bu alimlerin Kur’an’a yaklaşımları, Kur’an’da önerilen yaklaşıma uygun olmamıştır. Sahabe döneminde, Allah’tan gelen ilahi rehberle baş başa olan muhataplar, Allah’ın kitabıyla hidayete koşuyorlardı. Ancak daha sonra gelen bazı alimler; Kur’an’i değeri sıfır olan konularla insanları uğraştırıp, onların ayrıntılar içinde boğulmasına sebep olmuşlardır. Bu tip alimler yüzünden; Allah bu konuda ne buyurmuş? Kaygısından uzaklaşan ve acaba bu meselenin mezhebimizde hükmü nedir? Kaygısıyla yanıp tutuşan kör mukallitler ortaya çıkmıştır. Yine bu tip alimler yüzünden, ümmet arasındaki birlik ve beraberlik kaybolmuş ve ümmet itikadi, ameli ve siyasi birçok fırkalara ayrılmıştı. Hatta o alimlerin binlerce sene önce ortaya çıkarmış olduğu bu gereksiz ayrıntılar, günümüzün Müslümanlarını bile birbirlerine düşürmektedir. Sonuçta; Onların bazı yorumları, Müslümanların Kur’an’a dayalı vahy İslam’ından uzaklaşmasına ve hurafe ağırlıklı kültür İslam’ına tabi olmasına sebep olmuştur.
Genel olarak sınıflandırdığımızda iki sınıfa ayırdığımız, Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engelleri şimdi de dört ana başlık altında sınıflandırarak bu sınıfları birer birer açıklamaya çalışalım. Bu sınıflandırmaya göre; Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engeller dört tanedir. Ve bu engeller şunlardır.
a) Oryantalistler ve bunların yerli müsveddeleri
b) Bazı medya mensupları
c) Zalim yöneticiler ve yardımcıları
d) Geleneksel anlayışı savunan din alimleri
a. Bazı Oryantalistler ve bunların yerli müsveddeleri:
Doğu bilimlerini araştırmakla işe başlayan, daha sonra araştırdıkları ilimlerin sınırlarını kendileri belirlemeye kalkışan gayri Müslim araştırıcılara Oryantalistler adı verilmiştir. Bunların bir diğer adı da Şarkiyatçılardır. Bunlar; İslam dini ve O’nun temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim üzerinde çok çeşitli araştırmalar yapmış ve eserler yazmışlardır. Oryantalistler, Kur’an-ı Kerim hakkında yazmış oldukları eserlerde; Kur’an vahyinin kaynağı ve mahiyeti, Kur’an metninin sıhhati, Kur’an’ın tespiti, tertibi ve cem’i gibi konuları ağırlıklı olarak araştırmış ve bu konularla ilgili olarak çeşitli iftiralar ortaya atmışlardır. Bir taraftan kendilerinin objektif bir araştırıcı oldukları izlenimini vermeye çalışırken, diğer taraftan insanların kalplerine şüphe tohumları saçmışlardır. Oryantalistlerin, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim hakkındaki iddialarına bu kitabın ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerinde gereken cevapları vermiş olduğumuzdan, bu bölümde daha fazla ayrıntıya girmeye gerek görmüyoruz.
Ülkemizde oryantalistlerden etkilenmiş olan, onların yerli müsveddeleri bulunmaktadır. Bunlar oryantalistlerden edindikleri yarım yamalak bilgileri malzeme yaparak, İslam dininin aleyhinde yazıp çizmektedir. Bu tipler, İslam dinine yaptıkları hakaretler tutarınca ödüller almakta [332] ve meşhur olmaktadır. Bu tipleri araştırdığımızda, onların iki değişmez vasfa sahip olduklarını görüyoruz.
Bu tiplerin birinci vasıfları; Kur’an merkezli İslam anlayışıyla tanışmamış olmalarıdır. Bu tipler kısır ve yüzeysel bir İslami bilgiye sahiptirler. [333] Bu yüzeysel bilgilerini, İslam dinini anlamak için değil de, eleştirmek için kullanmaktadırlar. Bu tipler, zaman zaman bizimde eleştirdiğimiz kültür İslam’ını eleştirmekte, ancak İslam dininin temel esaslarını eleştirdiklerini zannetmektedirler. Ellerinde geleneksel İslami anlayışa mensup olan bazı alimlerin kitaplarından naklettikleri uydurma ve çelişkili haberlerden başka hiçbir tutanakları da yoktur. Zaten onları da kendileri araştırıp bulmamış, kendileriyle aynı niyeti paylaştıkları oryantalist fikir babalarından ödünç almışlardır.
Bu tiplerin ikinci vasıfları ise, objektif bir araştırmacıya yakışmayacak bir şekilde tarafgir olmalarıdır. Tarafgir ve önyargılı bir araştırmacının objektif olabilmesi ve gerçeği ortaya çıkarabilmesi mümkün olmadığından bu tipler ilim adamında olması gereken objektifliğe sahip değillerdir. Onlar tarafgir olduklarından, araştırmalarında; hakkı aramayı değil, İslam dini aleyhine malzeme bulmayı amaç edinmişlerdir. Onların önceden uydurulmuş olduğunu iddia ettikleri rivayetleri, daha sonra ilmi gerçeklermiş gibi Müslümanlar aleyhinde kullanmaya çalışmaları tarafsız olmadıklarının delilidir. Yine, reddettikleri delilleri, Müslümanlar aleyhine kullanmaya çalışmaları da tam bir tutarsızlıktır. Oryantalist müsveddelerinin hiçbirisi Taberi’nin yazmış olduğu tarih ve tefsir kitaplarına güvenilir dememektedir. Ancak bunların hemen hemen hepsi, bu kaynaklarda geçen bizimde katılmadığımız uydurma rivayetleri, sanki tarihi gerçeklermiş gibi işine geldiğinde delil olarak kullanırlar. Bize göre bu ilmi ahlaka uygun bir davranış değildir. Çünkü, kendileri de biliyorlar ki, bu tip kitaplardaki birçok bilgiler, Kur’an’a dayalı sahih bilgiler değildir. Bu tip kitaplardaki bilgiler, çoğunlukla, uydurma ve zayıf senetli bilgilerdir. Mesela: Erdoğan Aydın, adı geçen kitabının 78. sayfasında “Ahzab suresinin aslında Bakara suresine denk olduğunu” belirten rivayeti Kur’an’ın korunmamış olduğuna delil olarak vermektedir. [334] Şimdi kendisine sormak lazım; Taberi’de geçen bu tip bilgileri günümüzde yaşayan hangi muteber İslam alimi kabul etmektedir? Eski alimlerin bazıları bu tür rivayetleri kitaplarına almış oldukları için büyük bir hata yapmışlardır. Biz kitabımızın çeşitli yerlerinde bu rivayetleri nakleden alimleri eleştirmiş ve bu rivayetlerin uydurma olduğunu belirtmiştik. Sizin delil gibi ortaya attığınız bu rivayetlere dayanarak hiçbir İslam alimi Kur’an’ın eksiltildiğini söylememiştir. Hakkı arayan tarafsız bir araştırıcı, uydurma olduğunda en ufak bir şüphe olmayan bu tür rivayetleri delil getirerek, iddiasını bunlarla desteklemez. Bize göre, iddialarını uydurma rivayetlere dayandıran bu tip araştırmacılar, ilk başta kendi okuyucularını aldatmaktadırlar. Son olarak şunu belirtelim; Gerek oryantalistlerin gerekse de onların müsveddelerinin Müslüman halk ve gençler üzerinde etkileri yok denecek kadar azdır. Onlar daha çok, İslam’ı anlamaya çalışmayıp, İslam aleyhinde malzeme arayan kendileri gibi insanlar üzerinde etkili olmaktadırlar. Bize düşen vazife; dinimizi Kur’an’dan öğrenmeye çalışmak, diğer kitaplardan da Kur’an’ın kapalılığını giderecek kadar sahih bilgiler edinmeye çalışmaktır. Bu tiplerin bilmediği veya yanlış bildikleri meseleleri açıklayarak onları aydınlatan kitaplar yayınlamak ve hem onların, hem de onların tuzağına düşen zavallıların kurtulmaları için çalışmak ta yine bizim vazifelerimizdendir.
b. Bazı Medya mensupları:
Bilindiği gibi; Hz Peygamber Medine’de iken o dönemde, İslam düşmanı Yahudi’lerin elinde basın silahı bulunmaktaydı. Onlar ellerindeki bu silahı çok iyi kullanmakta ve özellikle savaş zamanlarında Müslümanlar aleyhinde bir kamuoyu oluşturmaktaydı. Günümüzdeki bazı medya mensupları da, Medine’deki şairlerin yaptıklarının aynısını yapmaktadırlar. Bu tip medya mensupları; kendi istekleri doğrultusunda kamuoyu oluşturup toplumu yönlendirmek için çeşitli programlar yaparlar. Yaptıkları bu programlarda da, hangi görüş doğrultusunda insanları yönlendirmek istiyorlarsa, programa o görüşü savunan ilim adamlarını çıkarmakta ve çıkardıkları ilim adamlarına da yönlendirici sorular sorarak, halkın o görüş doğrultusunda düşünmesini sağlamaktadırlar. Bu yönlendirmeden sonra, yapılan anketler ve röportajlardan bazıları seçilir ve halkın çoğunluğunun medyanın görüşünde olduğu ispatlanmaya çalışılır. Bu programları izleyen izleyicilerde, medyadan edindikleri bu bilgileri; kahve, park, işyeri, okul…vb yerlerde birbirlerine anlatarak yayarlar. Bütün bu aşamalardan sonra, artık medya istediği fikri kamuoyuna benimsetmiştir. İşte medya, bu yönlendirmesinin sonucunda; bazen cüceleri dev, bazen de devleri cüce haline dönüştürmekte ve toplumu da bu tip yanlış yönlendirmelerle aldatmaktadır.
Hiç kuşkusuz medya tehlikeli ve güçlü bir silahtır. Medya silahının gücünü bilen politikacılar, medya patronlarıyla iyi geçinip, medyanın gücünden faydalanmaktadırlar. Medya patronları, politikacıların isteğine uygun bir kamuoyu oluşturmaya çalışırken, politikacılarda onlar adına iş takibi yapmaktadırlar. Politikacılarla medya patronlarının yaşam tarzı; Biyolojide öğrendiğimiz simbiyoz (ortak) yaşama adı verilen, her iki tarafında birbirinden faydalanması esasına dayalı olan yaşam tarzı ile aynıdır. Bu yaşam tarzının bozulması halinde, her iki tarafta zarar görmekte olduğundan, yaşamak için birbirlerine muhtaçtırlar. Bu yüzden, hiçbir zaman birbirlerine ihanet edemezler. Bu yaşam tarzını sürdürenler, ortak çıkarlarını koruyabilmek için birlikte hareket ederler. Politikacılarla medya patronları da, ortak çıkarları korumaya dayalı yaşam tarzıyla yaşadıklarından, ellerindeki güç ve saltanatı kaybetmemek için, birbirlerinden ayrılamazlar. Çünkü, politikacının olmaması medya patronlarının, medya patronlarının olmaması da politikacıların çıkarlarını tehlikeye sokmaktadır. Olayın bir başka yönü de şudur. Bilindiği gibi ülkemizdeki insanların büyük bir bölümünü düşük gelir seviyesine sahip olan işçi, memur, köylü ve küçük esnaf kesimi oluşturmaktadır. Bu insanlar kazandıkları üç beş kuruşla ancak geçimlerini sağlamaktadırlar. Ancak bunların yanında hiç çalışmadığı halde, hatırlı dostların araya girmeleri sayesinde, bir gecede trilyonları kazanan ve halkın vergileriyle alınan devlet malları kendilerine peşkeş çekilen insanlarda vardır. İşte halkın mallarının kendilerine peşkeş çekildiği bu insanlardan bir kısmı da, bazı medya gruplarının patronlarıdır. Yukarda da açıkladığımız gibi bazı medya patronları halkın mallarını çalmakta ve bu hırsızlığına müsaade etmeyecek olan Müslümanlardan da rahatsız olmaktadır. Bu yüzden, Müslümanların sömürü ve hırsızlığa tahammül edemeyeceklerini bilen medya patronları, Müslümanlarla mücadele eden ve kendileri için iş takipçiliği yapan politikacıları desteklerler. Politikacılarsa kendilerine verilen bu desteğe, medya patronlarının halkın mallarını hortumlamasına göz yumarak karşılık verirler.
Şimdi de Medya patronlarının sahibi oldukları Medya kuruluşlarında çalışan, bazı medya mensuplarının faaliyetlerine bir bakalım. Allah’ın dininin doğru anlaşılmasına engel olmak için; bazı medya mensupları açıktan, bazıları da gizliden İslam düşmanlığı yapmaktadırlar. Bu tip medya mensupları, yapmış oldukları programlarla Müslümanları ayrıntılarla uğraştırıp, dinin asıl meselelerinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Medya yardımıyla dinini öğrenmeye çalışan Müslümanlarsa, suni ve gereksiz gündemlerle meşgul olur dururlar. Medya mensuplarının zaman zaman İslami programlar hazırlamış olmaları bizi aldatmamalıdır. Eğer herhangi bir medya kuruluşu, İslam dininin sağlıklı anlaşılmasını isteseydi, itibar edilen din adamlarına belirli periyotlar la eğitici programlar hazırlatır ve Müslümanların bilgilendirilmesine katkıda bulunurlardı. Halbuki onlar böyle yapmak yerine, mevki ve makam meraklısı üç beş tipi bularak, onlara istediği şeyleri söyletmekte ve hazırladıkları programlarla Müslümanların kafalarını karıştırmaktadır. Medya mensupları, bilgisizliği ortada olan bazı gelenekçi tipleri, zaman zaman kendilerinin maşa olarak kullandıkları bu tiplerin karşısına çıkartıp aşağılamakta ve böylece halkın inancı ile adeta alay etmektedir. Bu tip medyanın hazırlamış oldukları programların, Müslümanların; iman, amel ve ahlakını olumlu yönde etkileyecek programlar olmadığı açıkça ortadadır. Onların belirli gün ve gecelerde Kur’an okutmaları, Ramazan ayında kitaplar hediye etmeleri bizi yanıltmamalıdır. Çünkü okunan Kur’an’ı halkın anlamadığını onlarda biliyor, biz de biliyoruz. Verdikleri kitapların tamamına yakını, Kur’an’ın sağlıklı anlaşılmasını engelleyen hurafe kitaplardır. Onlar, Ramazan ayı geldiğinde İslam dini aleyhinde açıktan yapmış oldukları düşmanlığa bir süre ara vermekte, ancak Ramazan ayı geçtikten sonra kaldıkları yerden devam etmektedirler. Her Müslüman bilmelidir ki, Medya silahı çoğunlukla Müslümanlar aleyhine kullanılmaktadır. Bu silahın olumsuz etkisi sanıldığından da büyüktür. Çünkü, bir imam bir camideki cemaati, bir merkez vaizi bir şehirdeki camilerdeki cemaati irşad etmeye çalışırken, elinde medya silahı olan bir İslam düşmanı, ülkenin dört bir yanındaki insanları ifsat etmektedir. Medya ülkenin içerisindeki insanları çeşitli kişilerin yardımıyla ifsad etmektedir. İşte medyanın kendilerine ifsad etme işini yüklediği kişilerden bazıları da din adına konuşan bazı tiplerdir. Medyanın pohpohlamalarıyla ortaya çıkan ve kendilerini akıllı sanan bu tipler, kendilerine her mikrofon uzatıldığında Müslümanlara saldırırlar. Bu tiplerin hiçbirisi, TV’ye çıktıklarında demokratik laik sistemi eleştirerek bu rejimin yöneticilerine hakaret edememiş veya etmemiştir. Ancak aynı tipler, TV ekranlarında kendilerine ceza veremeyeceğinden emin oldukları mazlum Müslümanlara saldırmaktan geri durmamıştır.
Bu tiplerin bazıları devletin isteği doğrultusunda yorumlar yaparken, bazıları da meşhur olayımda nasıl olursa olsun mantığıyla saçma sapan yorumlar yapmaktadır. TV’ye sık sık çıkan bu tiplerden biri; devletin meşru olsun veya olmasın her emrine itaat edilmesi gerektiğini belirtmiş ve bu iddiasına da Kur’an-ı Kerim’in “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin…” [335] ayetini delil getirmiştir. Ancak aynı tip ayetin devamını görmezlikten gelmiştir. Ayetlerin bağlamlarına baktığımızda bu ayetlerin onların iddiasını yalanladığı ortaya çıkmaktadır. Şimdi bu tiplerin resmi din anlayışını desteklemek için Allah’ın ayetlerini nasıl istismar ettiklerini ayetlerin bağlamlarına bakarak ispatlamaya çalışalım. Kur’an-ı Kerim’deki Nisa suresinin 59. ayetinden başlayarak Nisa suresinin 65. ayetine kadar önyargısız bir şekilde okuyalım.
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve peygambere götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. “ Nisa suresi 59. ayet
“Şunları görmedin mi, kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar! Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti. Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor. “ Nisa suresi 60. ayet
“Kendilerine:” Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin! Denilince, o ikiyüzlülerin, senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” Nisa suresi 61. ayet
“Ya nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen sana gelirler: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik.” Diye Allah’a yemin ederler. “ Nisa suresi 62. ayet
“Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!” Nisa suresi 63. ayet
“Biz hiçbir Peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah’tan günahlarının bağışlanmasını isteseler ve Peygamberde onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici ve merhametli bulurlardı. “ Nisa suresi 64. ayet
“Hayır! Rabbin Hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. “Nisa suresi 65. ayet
Kur’an bütünlüğüne baktığımızda da, yüce Allah’ın kimlere itaat etmemiz gerektiğini ve kimlere itaat etmememiz gerektiğini açıkladığını görüyoruz. Kur’an-ı Kerim; kafirlere ve münafıklara, [336] heva ve hevesine tabi olanlara itaat edilmemesi [337] gerektiği açıklamıştır. Yine Kur’an-ı Kerim’de kafirlerle uzlaşmamak gerektiği belirtilmiş ve Mü’minleri bırakarak kafirlerle dost olmaya çalışan münafıkların kafirlerin yanında boşuna şeref aradıklarından bahsedilmiştir. [338] Bu açıklamalar Kur’an ayetlerinin birçoğunun bu tipleri yalanladığını göstermektedir. İslami kitaplarda da bu ayetlerin; Allah’ın Peygamberinin hakemliğini kabul etmeyerek, Müslümanlara düşman olan birinin hakemliğine razı olan ve Müslüman olduğunu iddia eden bir münafıktan bahsettiği açıklanmaktadır. Münafıklık günümüzde de devam ettiği için bu ayetler, Allah’ın hükmünü kabullenemeyen, Tağutların hükümlerine tabi olmayı arzulayan günümüzün münafıklarını da açıklamış olmaktadır. Bilindiği gibi sebebin hususi olması hükmün umumi olmasına engel değildir. Bu ayetleri ortaya atarak meşru olsun veya olmasın yöneticilere itaat edilmesi gerektiğini söyleyen bu tiplere şu soruyu sormak gerekir. Biz Müslümanlar yukarıdaki ayetlerden Müslüman olanların Peygamberin verdiği hükümlere tabi olma zorunluluğu olduğunu anlamaktayız. Sizler aynı ayetlerden ne anlıyorsunuz? Muhkem olan Kur’an ayetleriyle emredilmiş ve Peygamberin sünnetinde de tatbik edilmiş ameli tevatür bir hükmü yasaklayan bir tağutun hükmünün doğru olduğunu ve bu tağuta itaat etmemiz gerektiğini mi? Evet! Diyorsanız biz sizden ve Allah’tan başka taptığınız ilahlardan beriyiz. Biz yalnız O’na kulluk ederiz. .
Bu tip medya mensuplarının, sık sık TV’ye çıkartarak, “günümüzün en büyük İslam bilgini” olarak topluma dayatmaya çalıştığı kişilerden bir tanesi de, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’tür. İlk başta şunu belirtelim ki, gelenekçilerin dindenmiş gibi dayatmaya çalıştığı bazı bidatlerin terk edilmesi gerektiğinde, bizde Yaşar Nuri Öztürk’le aynı kanaati paylaşmaktayız. Ancak birçok konuda da kendisini eleştiriyor ve yapmış oldukları tutarsızlık ve çelişkileri kendisine yakıştıramıyoruz. Yaşar Nuri Öztürk’ün çelişkilerinden bazılarını şunlardır.
· Hurafelere karşı olan bir alimin, hurafelerin membaı durumundaki Tasavvuf’u kabullenmesi ve Tasavvuf’la ilgili hurafelerle dolu kitabının piyasada satılması,
· İşine gelmediğinde Müslüman toplulukların fiili uygulamaları ile bize gelmiş sahih hadisleri reddetmesi, işine geldiğinde ise uydurma veya zayıf hadisler üzerine fikirlerini bina etmesi,
· Yıllardır Din üzerinden maddi ve manevi rant sağlayanları eleştirmesine rağmen, aynı şeyi kendisi yaparak din bilgini olmasını, din tacirliğine dönüştürerek milletvekili olmaya çalışması,
· Toplumun Allah’ın asıl mesajıyla ilgilenmesi ve Kur’an’i gündemlerle meşgul olması gerektiğini söylemesine rağmen, aynı toplumun üyelerini gereksiz ve su’ni gündemlerle oyalayıp meşgul etmesi,
· İşine gelmediğinde, Kur’an ve Sünneti pratize etmiş olan peygamber ve sahabenin tatbikatlarını bir tarafa bırakarak, şaz rivayetlere veya mezhep imamlarına isnad edilen uydurma rivayetlere tabi olması,
Bu maddeleri çoğaltmamız mümkündür. Ayrıca her maddenin de örneklerini kendi kitaplarında rahatlıkla gösterebiliriz. Ancak asıl meselemiz bu olmadığından ayrıntılara girmiyoruz. Bizim bunları göstermekteki amacımız; kendisinin kitaplarını okuyan veya TV konuşmalarını dinleyen okurlarımızın daha dikkatli olmasını sağlamaya çalışmaktır. Çünkü, hepimizin bildiği gibi; Yaşar Nuri Bey’in kuvvetli bir kalemi ve kuvvetli bir dili vardır. O ilmini ve dilini kullanarak bazı gerçekleri saptırmaktadır. Son zamanlarda politikaya soyunmasını “biz politika değil, siyaset yapacağız, siyasette peygamber mesleğidir” diyerek savunmasını bu saptırmalara örnek olarak gösterebiliriz. Çünkü; Yaşar Nuri bey, Peygamberin yaptığı siyasetin adil siyaset olduğunu ve bunun politikacıların mecliste yaptıkları zalim siyasetten farklı olduğunu en az bizim kadar bilmektedir. Kendisi zalim siyasetin en acımasızının yapıldığı yerde siyasete girmek istemesine rağmen, sanki adil siyasete girecekmiş izlenimi vermektedir. Hem kendisinin, hem de dava arkadaşlarının adil siyaset mi? zalim siyaset mi? yapacaklarını zaman gösterecek ve o zaman Yaşar Nuri Bey’in doğru söyleyip söylemediği de ortaya çıkacaktır. [339]
Medyanın kitlelerin önüne büyük din alimi diye çıkarttığı Yaşar Nuri Öztürk hakkında genel bir eleştiri yaptıktan sonra, şimdi de O’nun kendisine özgün olan Kur’an yorumları hakkında kısaca bilgi verelim. Bilindiği gibi aklını kullanmaktan şiddetle kaçan gelenekçi kesimin kör mukallitleri ülkemizdeki Müslümanların çoğunluğunu oluşturmaktadır. Onların taklitçiliği ve dini anlamada aklın rolünü yok saymaları yüzünden, bir tepki ortaya çıkmıştır. Gelenekçilere tepki gösterenlerin bazıları, batı kültürü ve materyalist felsefeden de etkilenmiştir. Bütün bunlar, gelenekçilere karşı dozunu aşan bir tepkinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yaşar Nuri Öztürk’te gelenekçilere gösterdiği tepkinin dozunu ayarlayamayan bir kişidir. Gelenekçileri Yaşar Nuri Öztürk’ün eleştirdiği gibi birçok ilahiyatçı eleştirmekte, dini konularda daha yeterli olmalarına rağmen bu ilahiyatçılar eleştiriyi ilmi alana taşımakta ve dozunu da çok iyi ayarlamaktadır. Halbuki Yaşar Nuri bey, eleştirilerini ilmi alanda tartışacağına medya mensuplarının hakemliğinde tartışmayı ve bundan medyatik bir fayda sağlamayı tercih etmiştir. Kendisinin üslubunun ve medyanın bilinçli saptırmasının yüzünden birçok Müslüman rahatsız olmaktadır. İşin garip yanı, O’nun sözlerinden rahatsız olanlar sadece gelenekçiler değildir. Kendisiyle aynı kanaati büyük oranda paylaşmalarına rağmen modern düşünen Müslümanlarda O’nun söylemlerinden rahatsız olmaktadırlar. Olayın bir başka yönü de şudur. Kitabın geneline dikkat edildiğinde bizimde gelenekçi anlayışı yeri geldiğinde eleştirdiğimiz rahatlıkla görülür, bizde bu anlayışa zaman zaman tepkimizi ortaya koyuyoruz. Ancak, onları eleştirmemiz ve onların bazı yorumlarına tepki göstermiş olmamız; bizim kafirlerle barışık, Müslümanlarla dargın olmamızı gerektirmez. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yaşar Nuri Öztürk gelenekçi Müslümanlara göstermiş olduğu aşırı tepkisi yüzünden, Kur’an’a gelenekçilerden çok farklı bir şekilde yaklaşmıştır. Bize göre bu yaklaşımlardan birçoğu sağlıklı değildir. Şimdi O’nun sağlıksız yaklaşımına bir örnek verelim. Müddessir suresinin 11 ve 25. ayetlerinde; Allah’ın ayetlerini ölçüp biçtikten sonra inadından dolayı ayetleri kabul etmeyen ve bu bir insan sözüdür diye böbürlenen kafir’in durumu anlatılmaktadır. Bu ayetlerden sonra gelen Müddessir suresinin 26 ve 29. ayetleri arasında da bu kafirin durmadan derileri kavuran, (geride bir şey koyup ) bırakmayan, bir Sekar’a sokulacağı anlatılmaktadır. İşte ayetlerin bağlamına dikkat edildiğinde rahatlıkla anlaşılabilen bu manayı, kırkın üzerinde islami kitap yazdığını her fırsatta belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk anlayamamış veya herkesten farklı anlama ihtiyacından dolayı saçma sapan yorumlamıştır. Kendisi ayette geçen “Sekar”’ı bilgisayar, buradaki “şiddetli yakmayı” ise elektrik olarak yorumlamıştır. [340] Bu yorumun ayetlerin bağlamına, ayetin esbab-ı nüzuluna zıt ve Kur’an’ın indiriliş gayelerine uymayan bir yorum olduğu ortadadır. Çünkü, bin yıldan beri bu ayetlerle haşir neşir olan Müslüman alimlerden hiçbiri bu ayetlerden bilgisayarı ve elektiriği anlamamıştır. Sonuç olarak, Kur’an-ı Kerim’e bu şekildeki yaklaşım doğru değildir. [341]
Son olarak şunu söyleyebiliriz. Bize göre medya konusunda Müslümanların iki önemli vazifesi vardır. Birinci vazife; medyanın Müslümanlar aleyhinde yapmış olduğu yayınlara karşı dikkatli olmak ve onlardan gelen haberleri araştırmadan kabul etmemektir. Allahu Teala hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, size fasık bir adam, bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.“ [342] buyurmuştur. Bu ayetten anlaşıldığına göre, fitne ve fesadın kaynağı olan medyadan gelen haberlerin doğruluğunu araştırmadan, o haberlere itibar etmemeliyiz. Aynı şekilde medyanın dümen suyuyla hareket eden ve büyük din alimi olduğuna inanılan tiplerden gelen haberlerinde araştırılmadan kullanılması sakıncalıdır. Bu sebeple onlardan gelen haberlerde medyadan gelen haberler gibi doğruluğu ispatlandıktan sonra dikkate alınmalıdır. Biz Müslümanlara düşen ikinci vazife ise, İslam düşmanı medya gruplarının iddia ve iftiralarına cevap verecek ve Müslümanları doğru İslami bilgilerle bilgilendirecek bağımsız bir medya kuruluşuna sahip olmaya çalışmaktır.
c. Zalim yöneticiler ve yardımcıları
Kur’an-ı Kerim, insanlara baskı yaparak, onların vahyi kabul etmelerini engelleyen çeşitli baskı gruplardan bahsetmektedir. Bunların başında müstekbir [343] yöneticiler gelmektedir. Bunlar; mevki ve makamlarının verdiği güç ve kuvvet gibi unsurlara dayanarak insanları köleleştirmeye kalkan ve kendilerini Allah’tan müstağni sayan zalim zorbalardır. Tarih boyunca çeşitli davetçiler bu tür zorbalara Allah’ın ayetleri hatırlatmasına rağmen, onlar ayetleri hiç işitmemiş gibi dikkate almamışlardır. [344] Allah’ın ayetlerini dikkate almayan ve vahyi inkar eden bu zorbalar, başkalarının da vahyi anlamalarına engel olmak için; çeşitli hileler ve tuzaklar kurarak, insanları Allah’ın yolundan saptırmak için ellerinden gelen her türlü gayreti göstermişlerdir. [345] Bu zorbalara, mele sınıfı, mütref sınıfı ve zayıf karakterli din adamları da yardım etmektedirler. Şimdi de bunlar hakkında kısaca bilgiler vermeye çalışalım.
Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi Mele [346] sınıfıdır. Kur’an’ı Kerim’de kendilerini Allah’ın yoluna çağıran Salih ve Nuh Peygamberlerin, kavimlerindeki mele sınıfından bahsedilmektedir. [347] Yine Kur’an’ı Kerim’de Şuayb peygamberin kavminin melelerinin peygamberi tehdit ettiğini ve O’ndan inançlarından taviz vermesini istediğini görmekteyiz. [348] Dünya üzerindeki Müslümanların yaşadıkları çeşitli ülkelerdeki müstekbir yöneticilerle, onların yardımcıları olan melelerde, müslümanlara aynı tehditleri savurmaktadırlar. Onlar “Ya bizim istediğimiz gibi Müslüman olacaksınız, yada size her türlü zulüm ve baskıyı uygulayacağız.” Diyerek Müslümanlara baskı uygulamaktadırlar. Toplum içerisinde Müslümanlara baskı uygulayan müstekbir yöneticilere yardımcılık yapan meleler değişik toplumlarda değişik idareci sınıflarından oluşmaktadır. Mesela; demokrasi ile yönetilen ülkelerin meleleri; parti liderleri, yöneticileri…vb iken, padişahlıkla yönetilen bir ülkenin meleleri; vezir, sadrazam…gibi yöneticilerdir.
Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi de, Mütref [349] sınıfıdır. Mütref sınıfı, müstekbir yöneticilere madden yardım eden ve mevcut düzenin devamını sağlamak için çalışan zenginlerden oluşmaktadır. Bu zenginlerin sayıları çok az olmalarına rağmen, onlar toplumun gelirinin büyük bir kısmını sömürmektedirler. Bu sınıfın mensupları; imtiyazlarını kaybetmemek için, vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan diğer sınıflara yardım ederler. Mütref sınıfı; vahyi anlamış bir toplumu kolayca sömüremeyecekleri için, vahyin anlaşılmaması için çalışırlar. Onlar; yöneticilerle birlikte menfaat birliği içinde hareket ederler. Güç ve saltanatlarını kaybetmemek ve mevcut düzenin devamını sağlamak [350] için, Müslümanlarda dahil her türlü güçle mücadele ederler. Ancak, bozguncu oldukları apaçık ortadayken bile bu tipler ısrarla kendilerinin “ ıslah edici” olduklarını iddia ederler.
Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi de, müstekbir yöneticilerin kullanmasına müsait karakterli din adamlarıdır. Kur’an’ı Kerim’de kullanılmaya müsait karakterli bu tip din adamlarından bahsedilmektedir. [351] Bu ayetlerde, ayetleri bilmesine rağmen heva ve hevesine tabi olan ve şeytanın peşine takılmış olan azgın bir insandan bahsedilmektedir. [352]
Genel olarak Vahyin anlaşılmasına engel olmak için ortak hareket eden sınıfları Kur’an’ı Kerim’den araştırmaya çalıştık. Bütün peygamberlerin zamanında değişmeyen ve peygamberimiz zamanında da aynen devam eden zalim yöneticiler ve yardımcılarının vahyin anlaşılmasına engel olma girişimleri İslam tarihi boyunca da aynen devam etmiştir. Hilafetin saltanata dönüştüğü Emeviler döneminde başlayan “devlet güdümlü resmi din anlayışı” Kur’an merkezli bir İslam anlayışından sapılmasında dönüm noktasıdır. Daha sonra zaman geçtikçe Kur’an merkezli İslam anlayışından daha çok uzaklaşılmıştır. İslam’a zıt yapılanma içinde olan her devlette, zalim yöneticilerin ve yardımcılarının vahyi engelleme girişimlerine rastlanmaktadır.
Günümüzdeki İslam ülkelerinin hemen hemen hepsinde; müstekbir-mele-mütref sınıfı birlikte hareket etmektedir. Menfaat birliği içerisinde hareket eden bu üç sınıfın yanında, birde, Allah’ın ayetlerini kendi istekleri ve menfaatleri doğrultusunda yorumlayan din adamları bulunmaktadır. Halkı Müslüman olan ülkelerdeki yöneticiler; halkın dini duygularını dikkate almak zorunda olduklarından, vahyi açıktan inkar edemezler. Bu yöneticiler; kendi menfaatleri doğrultusunda Din’i yorumlayan, resmi bir ulema sınıfını kullanarak vahyin manalarını tahrif etmeye çalışırlar. Bu saptırmaları karşılığında yöneticilerden Kalil Semen (değeri çok az olan bir menfaat ) alırlar. Yöneticiler “Seni bu makama ben getirdim, sana şu kadar maaş veriyorum. Benim menfaatime uygun bir şekilde Dini yorumlayacaksın.” Diyerek resmi ulema üzerinde baskı kurarlar. Onların büyük bir çoğunluğu da, menfaatlerini kaybetmemek için, yöneticilerin dediklerini yaparlar.
Yukarıdaki genel girişten sonra, özel olarak Türkiye’de bunun uygulanışına bakalım. Bize göre, iktidara gelen partilerin yöneticileri; diyanet işleri başkanlığını kullanarak resmi bir din anlayışı oluşturmaya gayret etmektedir. Başbakanlığa bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Diyanet İşleri Başkanlığından başka dini eğitim veren; Kur’an kursları, hafızlık kursları, İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri de genellikle “devlet güdümlü resmi din anlayışı”nı aşılamaya çalışmaktadır.
Türkiye’deki yöneticiler halkın, devlet güdümlü resmi din anlayışına sahip olmasını sağlamak için çeşitli kurum ve kuruluşları kullanmaktadırlar. Bu resmi kurum ve kuruluşlarda verilen eğitim sonucu Kur’an-ı Kerim’in sağlıklı anlaşılması engellenmektedir. Türkiye’deki resmi din anlayışının ortaya çıkardığı Müslüman tipi “Türk müslümanı” dır. Bu acayip tiplerin ortaya çıkması için, ta ilkokuldaki fişlerden başlayan bir yönlendirme vardır. Bu yönlendirmeler orta, lise ve yüksekokulda da aynen devam etmektedir. Din eğitimi veren; Kur’an kursları, İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakültelerinde bile bu yönlendirmeler vardır. Yapılan bu yönlendirmeler sonucunda; demokrasinin olmazsa olmazlığına iman etmiş olan, laik Müslüman tiplerin ortaya çıkmıştır. Bize göre böyle bir kişi ortaya çıktığında; ya laik vasfını yada Müslüman vasfını kaybedecektir. Şimdi, Kur’an-ı Kerim’in sağlıklı anlaşılmasını engellemek ve O’nun resmi anlayışa uygun bir şekilde anlaşılmasını sağlamak için kurulmuş olan Diyanet işleri başkanlığı ve resmi din eğitimi veren diğer okulları kısaca açıklayalım.
1. Diyanet işleri başkanlığı:
Bize göre Diyanet işleri başkanlığı, [353] laik sistemin denetimi dışında ortaya çıkacak İslam anlayışlarının önünü tıkamak için var olan bir kurumdur. Bu kurumun Kur’an merkezli İslam anlayışının halka aktarılmasını sağlamak için kurulmadığı apaçık ortadadır. Diyanet işleri başkanlığı; Laiklik ilkesi doğrultusunda çalışan başbakanlığa bağlı bir kurumdur. 1982 anayasasının 136. maddesi bu kurumun laiklik ilkesi doğrultusunda çalışması gereken bir kurum olduğunu açıkça belirtmiştir. Diyanetin, Laik devletin yapısını korumak için kurulan bir teşkilat olduğunu, Laik aydınların birçoğu bile itiraf etmiştir. [354] Şimdi İstanbul hukuk fakültesinde İdare Hukuku Anabilim dalı öğretim üyesi olan Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaptan ve aynı kişinin Din Devlet ilişkileri sempozyumu adlı kitaba yazmış olduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi başlıklı bildiriden seçtiğimiz Laik aydınların itiraflarını sizlere aktaralım.
Prof. Dr. İl Han Özay: “Din olgusu karşısında, Cumhuriyetin kurucuları seçenekleri pek fazla olmayan bir konumdaydılar. Ya bu olgu hiç yokmuş gibi davranacaklar, yada yönelmekte bulundukları Laik devlet modeline en az ters düşebilecek bir çözüm arayacaklardı. Din olgusunu “yok” farz edemeyecek kadar basiret ve ileri görüş sahibi olan Cumhuriyetin kurucuları idare içinde bulunmakla beraber mümkün olduğunca bağımsız ve etkilenmelerden uzak kalabilecek bir yapıda olmasına özen gösterdikleri “diyanet işleri başkanlığı” nı kurmuşlardı. “ demiştir. Doç Dr. İştar Tarhanlı yukarıdaki cümlelerden Cumhuriyetin kurucularının, bu kuruma, yüklediği vazifeyi; bir kamu hizmeti sunmak ve bu hizmeti sağlayan personeli gözetim altında tutmak suretiyle laik düzeni korumak” olarak anlamıştır. [355]
Prof Dr Turhan Feyzioğlu: “Diyanet işleri başkanlığının idare içinde tutulması salt dini hizmetleri sağlamak için değil, devletin laik yapısını korumak, dinin devlet işlerine ve siyasete karışmasını önlemek için gereklidir.” Demiştir. [356]
Prof. Dr.Mümtaz Soysal: “Dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha da sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilebilmesi “Diyanet işleri başkanlığı” nın genel idare içinde olmasıyla sağlanır.” Demiştir. [357]
Prof. Dr Özer Ozankaya; “Laik devletin denetiminin dışında kalacak bir din anlayışı laik devlete zarar verebilir. İşte bunun için diyanet laik devletin yapısı içinde korunmuştur.” demiştir. [358]
Eski Cumhurbaşkanlarından Kenan Evren 1987 de kendisine Diyanetle ilgili soru sorup itiraz eden gazeteciye “Devletin diyanet sayesinde dini kontrol altında tuttuğunu” açıkça itiraf etmiştir.[359]
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın Laiklik ve Atatürk’ün Laiklik politikası başlıklı raporda; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletten ayrılmasının doğuracağı düşünülen sakıncalardan birinin de halkta huzursuzluk yaratacağı ve bu hareketin dinsizlik olarak yorumlanabileceği endişesi [360] olarak belirtilmiştir.
Laik aydınlardan sonra şimdi de İslami konular üzerinde yazıp çizen aydınların görüşlerini aktaralım. Mehmet Pamak “İzzeti yanlış yerde aramak adlı kitabında diyanetin “Müslümanların İslam’la ilişkilerini namaz, oruç …vb ile sınırlı tutmak ve Muvahhid Müslümanların önünü tıkamak gibi misyonları yüklendiğini [361] açıklamıştır. Mehmet Metiner’de “devletin düşman olduğu görüşlerin imhasını sağlama, o görüşlere karşı olan mücadeleyi meşrulaştırma işinin de diyanete yüklendiğini” [362] belirtmektedir. Ziya Eryılmaz, “meseleler ve çözümleri” adlı kitabında araştırdığı kuruluş ve devam gayelerinin yukarıda açıklandığı Diyanetin; Hz Peygamber zamanında küfrü güçlendirmek için yapılmış olan Mescidi Dırar’a [363] benzediğini [364] belirtmektedir. [365]
Yukarıdaki görüşlerden hareketle, Diyanet işleri başkanlığının görevinin, resmi makamların isteğine uygun bir din anlayışının toplumun dindar kesimine hutbe, vaaz…vb yöntemlerle aktarılması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. [366] Diyanet kurumu, hurafe merkezli İslam anlayışının davetçiliğini yapmakta ve cami cemaatine resmi din anlayışının aktarılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Ancak kitlelerin yanlış bilgilendirilmesinde diyanet her zaman yeterli olmamaktadır. İşte bu gibi durumlarda da medya-akademisyen işbirliği yetersizliği gidererek halkın resmi din anlayışı doğrultusunda bilgilendirilmesini sağlayarak, diyanete destek vermektedir.
Sonuç olarak, Diyanet işleri başkanlığı; mevcut yapısıyla Türk toplumunun beklentilerine cevap vermekten uzak olan bir kurumdur. Bu kurum; hem İslamiyet hem de Laikliğe ters bir kurumdur . [367] Bu yüzden Diyanet kurumu bir devlet birimi olmaktan çıkarılmalıdır. Bizimle birlikte, birçok Laik aydında bu görüşü savunmaktadır. [368] Bazı laiklerse, bu hizmeti vermenin laikliğe aykırı olamayacağını iddia etmişlerdir. [369] Bütün bu tartışmalar olmasına rağmen, Laik devlet; diyanet işleri başkanlığının konumuyla ilgili olan laik aydınların ve Müslümanların eleştirilerine kulak asmamaktadır. Çünkü, laik devlete, diyanetin faydaları zararlarından çok daha fazladır.
2. Mecburi din eğitiminin verildiği Ortaokul ve Liseler:
Laik sistem; halkın resmi din anlayışının dışında kalmaması ve kendisi için tehlike oluşturmaması için çeşitli önlemler almaktadır. Bu önlemlerden bir tanesi de; okullarda din eğitimini mecburi dersler arasına koyması ve bu derslerle öğrencilere resmi din anlayışının aşılanmasıdır. Öğrencilere aşılanan bu anlayış; Kur’an merkezli İslam anlayışı olmayıp, hurafe merkezli bir İslam anlayışıdır. Hatta Din dersi adı verilen derslerin Din’le alakası olup olmadığı bile tartışılabilir. Bize göre, okullarda okutulan mecburi din dersleri, inkılap tarihi derslerine dönüştürülmüştür. Zaten bazı laiklerde bu derslerin laikliği koruyucu bir önlem olduğunu kabul etmişlerdir. [370] Bu derslerin ana gayesi; aynı anda demokrasiye ve İslam’a inanan ve bunların her ikisinin de olmazsa olmazlığını savunan Müslüman tipler yetiştirmeye çalışmaktır. Laik sistem bu amacına ulaşabilmesi için, ilk, orta ve lisede okutulan din derslerini kullanmaya devam etmektedir. Bu iddiamızın doğruluğunu veya yanlışlığını araştırmak isteyen okuyucularımızın ilk, orta ve lisede okutulan din dersi kitaplarına bakmalarını tavsiye ediyoruz.
3. Diyanete bağlı olan Kur’an Kursları:
Laik sistemin resmi din eğitimi verdiği yer sadece, ilk, orta ve lise değildir. Bunların yanında, devlete bağlı Kur’an kurslarında da resmi din eğitimi verilmektedir. Bu kurslarda okutulan ders kitapları resmi anlayışın pekiştirilmesi gayesiyle okutulmaktadır. Kurslarda verilen eğitim Kur’an merkezli bir eğitim değildir. 1986 yılında yapılmış olan Kur’an Kursları üzerindeki bir araştırmaya göre; bu kurslarda okuyan öğrencilerin sadece %2.85 inin ezberlediği sure ve duaların mealini okumuş olduğu, kurslarda okuyan öğrencilerin birçoğunun Kur’an mealinden bir tek ayet bile okumadıkları ortaya konulmuştur. Aynı araştırmanın sonuçlarına göre; bu talebelere Kur’an öğretmeye çalışan öğretmenlerin durumunun da pek iç acıcı olmadığı ortaya çıkmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre öğretmenlerin % 57.54 ü Kur’an mealini baştan sonuna kadar (bir defa bile) okumadığı [371] ortaya çıkmıştır. Bu bilgiler bize, Kur’an kurslarında verilen derslerin Kur’an merkezli olmadığını ispatlamaktadır. Bunu meseleyi araştırmak isteyen okuyucularımızın Kur’an Kursları için yazılmış olan kitapların içeriğine bakmalarını tavsiye ediyoruz.
4. İmam hatip okulları:
Mehmet Pamak “Köşeli Yazılar” adlı kitabında, İmam Hatip okullarının; bu sistemin 1924-1930 yılları arasında, dini devletin kontrolüne almak amacıyla açtığı okullar olduğunu [372] belirtmektedir. Bizde O’nun bu görüşüne aynen katılıyoruz. Bu sistemin, İmam Hatip okullarını, Kur’an merkezli İslam anlayışının halka aktarılmasını sağlamak için açmadığı ortadadır. Bu okullarda okutulan müfredatlar ve bu okuldan mezun olan imamların camilerdeki icraatları bu iddiamızı desteklemektedir. Bu okul mezunları, bilinçsizce geleneksel islami anlayışın toplum içinde yayılmasını sağlamaktadır. Şahsi gayretiyle kendisini yetiştirmiş olan İmam hatip mezunlarının dışındaki, imam hatiplilerin yeterli islami birikimleri yoktur. Hatta birçoklarında bırakın islami birikimi, kendilerine yetecek kadar ilmihal bilgisi dahi yoktur. Yetersiz bilgileriyle halkı bilgilendirmeye çalışan bu okul mezunları, hurafe merkezli İslam anlayışının davetçiliğini yaptıklarından, bu tipler Kur’an merkezli İslam anlayışının önündeki engellerden birini oluşturmaktadırlar. Bu kişiler hutbelerinde uydurma rivayetleri okumakta, ancak bunun farkına varamamaktadır. Bu kişilerden bazılarının vermiş oldukları hutbelerde; şirke vesile olacak itikadi bozuklukları insanlara tavsiye ettiklerine şahit oluyor ve hem onların, hem de kendilerine tabi olanların inançları hakkında endişe duyuyoruz.
Devlete bağlı resmi din anlayışının, devletten maaş alan ve devletin kontrolündeki imamlar tarafından camilerde, cami cemaatına aktarılmasını sağlamak için bu okulları açtıran bazı zihniyetler, şimdilerde bu okullardan mezun olanların önünü tıkamanın yollarını aramaktadır. Çünkü, işler planlandığı gibi gitmemiş, ölü yıkamak ve cemaatı avutmak için yetiştirildiği zannedilen bu okul mezunları, imamlığın dışında meslekleri seçerek doktor, eczacı, mühendis, öğretmen…vb gibi meslekleri seçmiştir. Topluma resmi din anlayışını emin bir şekilde anlatacak diye yetiştirmeye çalışılan bu insanların belirli kadrolara yerleşmesi yukarıda belirttiğimiz zihniyetteki insanları rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığa birde bu okul mezunlarının tamamına yakınının, rejim için tehlike oluşturduğuna inanılan bir siyasi partiye destek vermesi eklenince, tedbir almak zorunda kalmışlardır. Bu zihniyete sahip olanlar; önceden rejimin ayakta durmasını sağlamak için açtıkları bu okulları, daha sonra yine rejimin bekası için kapamak durumunda kalmışlardır. Son zamanlarda, meclisten mecburi eğitimin sekiz yıl olması gerektiğini belirten kanunu çıkartarak, bu tedbirlerinde kısmen başarı sağlamışlardır.
5. İlahiyat Fakülteleri:
Hayrettin Karaman “Laik düzende dini yaşamak” adlı eserinde “Medreseleri kapatan Cumhuriyet rejimi “Yüksek din mütehassısları” yetiştirmek üzere Daru’l Funun’a bağlı bir ilahiyat fakültesi açmıştı. 1933 yılında bu fakülte kapatılmış, aynı gerekçeye bir de siyasi taviz ihtiyacı eklenince 1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılmıştır.” [373] diyerek İlahiyat fakültelerinin açılma sebebini açıklamıştır. Bizde O’nun bu açıklamalarına katılıyoruz. Hayrettin Karaman’ın bu açıklamalarından, Cumhuriyet rejiminin, devletin isteği doğrultusunda insanları yönlendirmesi gereken din adamı ihtiyacının giderilmesi amacıyla bu fakülteleri açtıkları anlaşılmaktadır.
Şimdi açılış gayelerini yukarıda açıkladığımız İlahiyat fakültelerinin günümüzdeki fonksiyonları hakkında bilgi vermeye çalışalım. Günümüzde, beşeri ideolojilerle yönetilen, İslam topraklarında resmi ideolojiler; unvan, makam meraklısı bazı tipleri suni olarak şişirip toplumun önüne “Din alimi” olarak çıkartırlar. Bu tiplerin görevi; Müslümanların dinlerini sağlıklı anlamalarına engel olmak ve onları resmi din anlayışına göre inanan ve yaşayan demokrat, laik ve Müslüman fertler haline getirmektir. Bu tiplerin özel hayatlarında hiçbir islami çizgi yoktur. Şişirilerek toplumun önüne çıkartılan ve kendilerinin din alimi olduklarını iddia eden bu tiplerin bir kimlik ve şahsiyet problemleri vardır. Bu tiplerin kimlik ve şahsiyet probleminin farkında olan bazı medya mensupları, bunlara istedikleri şeyi söyletmektedirler. Tarih boyunca bu tip kimliksiz ve şahsiyetsiz din adamlarına rastlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’deki Hz Musa’ya karşı çıkartılan sihirbazlar, müstekbir-resmi görevli ilişkisini en iyi biçimde ortaya koymaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki “Büyücüler Firavuna gelip “Eğer üstün gelen biz olursak, elbette bize bir mükafat var değil mi?”dediler.” “ (Firavun) “Evet” hem de siz(benim) yakınlar(ım)dan (olacak)sınız” dedi.” [374] ayetleri bu ilişkiyi net olarak açıklamaktadır. Görüldüğü gibi Firavun’un sihirbazları, Firavun’a yakın olmak ve ondan mükafat almak için O’nun emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardı. Günümüzdeki TV ekranlarından hiç eksik olmayan bazı ilahiyatçıların mevki ve makam için yaptıkları da Firavun’un sihirbazlarının yaptıklarının aynısıdır. Ancak bütün ilahiyatçıları aynı kategoriye sokmamız mümkün değildir. Bunların içinde Allah’ın dinini öğrenme ve öğretme de en az bizim kadar gayretli olan kardeşlerimizin olduğunu görüyoruz. Bu kardeşlerimiz, mevki ve makamlarının gerektirdiğini yapmak için Allah’ın ayetlerini istismar etmemekte, tam tersine ayetlerin daha iyi anlaşılması için mücadele vermektedir.
Sonuç olarak; Devlet güdümlü din anlayışının fertlere dayatılması, hem İslam dinine hem de Laikliğe aykırıdır. Çünkü; Laik bir devlet, fertlerine asla resmi dini dayatamaz. Dünyadaki Laik ülkelerin hiçbirisinde, fertlere dayatılan resmi bir din yoktur. Böyle bir dayatmanın laiklik anlayışına tamamen ters olduğunu herkes tarafından bilinmektedir. Ancak dürüst olan laik aydınların bile kabullendiği bu görüşü, ne laikliğinde, ne de demokratlığında, dürüst olamayan bazı laikler kabul etmemektedir. Bu laiklere göre; dine ve dindara karşı istenilen baskı yapılabilir, çünkü bu baskı laikliğin korunması için şarttır. Resmi din anlayışının oluşması için çalışan baskıcı laiklerin dayatmaları sonucunda “Türk Müslümanlığı” adı verilen bir acayip Müslümanlık türü ortaya çıkarılmıştır. Bu Müslümanlık türünün temelinde iki yüzlülük yatmaktadır. Resmi din anlayışının dayatmaları sonucunda ortaya çıkan Türk Müslümanlığında; hem Allah’a, hem de devlete kayıtsız ve şartsız itaat edilmelidir. Yine bu anlayışta olan Müslümanlar Hüküm koyma hakkının hem Allah’a, hem de millete ait olduğunu kabul etmektedirler. Biz bu tür saçmalıklara itibar etmiyoruz. Allah’ın dini olan İslam bir tanedir. Bütün peygamberlerde toplumlarını bu dine davet etmiştir. Müslümanlığı seçen insanlar bu dinin emir ve yasaklarına teslim olmak zorundadır. Ne Arabın, ne de acemin ayrı tip bir Müslümanlığı olamaz. Müslüman denildiğinde; pazarlıksız ve önyargısız olarak Allah’ın hükümlerine teslim olan insanlar anlaşılır. Bu şarta uyan ve çeşitli ırklara mensup olan kişiler Müslümanlığını korurken, bizim ırkımızda olan, ancak Allah’ın hükümlerine pazarlık yaparak iman edebileceğini söyleyen insanlar Müslüman vasfını kaybederler.
d. Geleneksel anlayışı savunan din alimleri:
Gelenekçi Müslümanlar denilince; kendilerinin Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ten olduğunu iddia eden ve itikat olarak Maturidi ve Eş’ari mezhebine mensup olan, amelde de Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezheplerinden birini taklit eden Müslümanları anlatmaya çalışıyoruz. İtikat ve amelde yukarıdaki mezheplerden bir tanesini taklit eden, bunun yanında da bir tarikata mensup olan tarikatçılarda gelenekçi gruba dahildirler. [375] İslam’a zararı pek idrak edilememiş olan gelenekçi Müslümanlarda, Kur’an-ı Kerim’e yanlış yaklaşmışlardır.
Gelenekçi Müslümanların savunduğu, geleneksel İslam anlayışının oluşum sürecini kısaca açıklayarak bu alimlerin Kur’an’ın anlaşılmasına nasıl idrak edemeden engel olduklarını anlatmaya çalışacağız. Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim, Hz Peygamber zamanındaki Müslümanların hidayet kaynağı idi. Sahabe döneminin başlarında da Kur’an’ın hidayet kaynağı olarak kullanımı aynen devam etti. Sahabe döneminin sonları ile tabiun döneminin başlarında bu durum değişti ve insanlar Kur’an dışında rehberler aramaya başladı. Tarihi sebepler, (Fetihlerin artması) fikri sebepler (Tercüme faaliyetleri) ve siyasi sebepler (Sahabeler arası savaşlar) yüzünden Müslümanlar arasında çeşitli bölünmeler ortaya çıktı. Müslümanlar arasında ortaya çıkan bölünmeler sonucu; farklı itikatlara sahip olan ve farklı amelleri yapan itikadi ve ameli fırkalar ortaya çıktı. Artık peygamber ve sahabe döneminin başlarında olan hidayet rehberi bırakılmış her fırka kendilerine yeni yeni rehberler edinmişti. Kendi fırkalarının rehberlerine tabi olan Müslümanlar, Kur’an’i eksenden uzaklaşmış ve Kur’an kaynaklı olmayan meselelerle uğraşıp durmuşlardı. Önceleri canlı ve dinamik yapıdaki fıkıhta, bu dönemde canlılığını kaybetmişti. İlk zamanlarda bir kişi gider alime soru sorardı. Alimde onun sorusuna zaman, mekan ve kişiyi dikkate alarak cevap verirdi. Daha sonra bu durum değişti. Çeşitli alimlerin içtihad ve fetvaları toparlanarak rehber kitaplar oluşturulmaya çalışıldı. Sonradan gelen birçok insan alimlerin bu görüşlerine tabi oldu ve mezhepler oluşmaya başladı. Mezhep alimlerinin kendi dönemlerinde tartışılan görüşler bile, zamanla “tartışılamaz dini nasslar” gibi algılandı. Taklitçilik kurumlaştırılarak, mezhebe bağlılık, dine bağlılıkla gibi algılanmaya başlandı. Bu oluşumun, ortaya çıkışının sebeplerinden bir tanesi de, zalim sultanların baskıları olmuştur. Zalim sultanların alimlere baskıları yüzünden; akıl ve vahy işlevsiz hale getirilmiş ve fıkıh ehlileşmiştir. Bunun sonucunda Müslüman alimlerin birçoğu; devlet için tehlike oluşturmayan gereksiz ayrıntılarla uğraşmış ve halkta aynı ayrıntılarla uğraştırılmıştır. Yukarda da belirttiğimiz gibi vahyle hareket eden ve aklını kullanmaktan çekinmeyen ilk dönem alimleri böyle değildi. Daha sonra gelen alimlerse aklın ve vahyin işlevsiz bırakıldığı taklitçilik hastalığına yakalanmışlardı. Reşit Rıza bu durumu şu şekilde değerlendirmiştir. “Kur’an kendisine inananlara soru sormayı öğretti ve bizim erdemli atalarımızda bu yolu takip ettiler. Kendileri sordular, diğerlerinden de aynı şeyi istediler ve insanları herhangi bir şeyi tartışmaksızın kabul etmekten men ettiler. Sonra yeni nesiller geldi. Meseleleri taklit ile kabullendiler, insanlardan taklide itaat etmelerini isteyip dini konularda tartışmayı yasakladılar. Öyle ki, sonuçta İslam gerçekte olduğunun tam tersi olup çıktı.” [376] İşte Kur’an üzerinde dönüp duran selefimiz, daha sonra yerini Kur’an’la irtibatlı olup olmadığına bakmaksızın çeşitli ihtilaflı konularla uğraşıp duran haleflerine bırakmışlardır. Daha sonradan gelen halef alimlerinin taklitçileri ise önceki ihtilafların yorumlarını ezberlemiş ve o ihtilafları tartışırken yeni yeni ihtilaflar ortaya çıkarmışlardır. Bu ihtilafların yazıldığı kitapları kütüphanelere bile sığdırmak zordur. Kütüphanelere sığmayan ve gereksiz ayrıntıları ihtiva eden bu kitaplar, geleneksel islami anlayışa mensup olan taklitçi alimlerin en önemli rehberleri arasındadır. Taklitçi alimler (aslında bunlara, taklitçilerin taklitçileri dememiz daha doğru olur.) bu kitaplardaki bilgileri değerlendirmekten bile korkarlar. Onlar bu bilgileri, doğru ve yanlışıyla tekrarlayıp dururlar. Biz bu taklitçi alimlerin her okuduğu veya her naklettiği yanlıştır demiyoruz. Sadece, o alimlerin kitaplarda geçen miadı geçmiş bilgileri; günümüze taşımalarını ve Kur’an’ı anlamaktan uzaklaşmış olan, günümüz Müslümanlarını bu bilgilerle uğraştırmalarını eleştiriyoruz. Allah’ın dinini Allah’ın kitabından öğrenmesi gereken Müslümanların önüne, mezhebin güncelliğini kaybetmiş gereksiz bilgilerini koymaları bize göre bir zulümdür. Bu zulmü yapanlar, bilmeden Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bize göre, değerlendirilmemiş mezhebi bilgileri, müslümanlarla Kur’an arasına koymak, dolaylı olarak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemek demektir. Muhammed Abduh bu yanlışlığın giderilmesi ve insanların hurafe bilgilerle uğraşmayıp birebir Kur’an’la muhatap olmasını sağlamak için Müslümanlara “Allah’ın kitabı ve peygamberin öğretilerine, halef ve seleflerin araya girmelerine izin vermeden, direk olarak başvurmak, her müslümanın görevidir.” [377] diyerek tavsiyede bulunmuştur. O’nun bu tavsiyesine bütün kalbimizle katılıyoruz.
Yukarıda “Müslümanlarla Kur’an arasına, hurafe kitapları koymaktadırlar” diye eleştirdiğimiz taklitçileri taklit eden alimlerden bahsettik. Şimdi de taklitçileri taklit eden mukallit alimleri, taklit eden hizipçilerden bahsedeceğiz. Hizipçiler, liderlerinin direktifleriyle hareket eden ve aklını kullanmaktan şiddetle kaçan köleleştirilmiş insanlardır. Bu insanlar, Allah’ın kitabı olan Kur’an’la kamil manada hiç tanışmamışlardır. Onlar, kendi hizbinin istismar ettiği ayetleri ezberlemiş ve önyargılı bir şekilde Kur’an’a yaklaşmışlardır. Onlar, Kur’an-ı Kerim’deki belirli sayıdaki ayetleri sloganlaştırıp, istismar ettiklerinden, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini bütünlük içerisinde anlayamazlar. Bize göre kendisini davetçi konumunda gören, aslında kendisi davete muhtaç olan bütün hizipçiler, Kur’an ayetleriyle irşad edilmelidir. Bu hizipçilere; senin hizbin, benim hizbim kavgasını bırakmalarını ve Allah’ın ipine sımsıkı yapışmalarını tavsiye etmeliyiz. Ancak şunu belirtelim ki, hizipçiler kolay kolay bu tavsiyemizi dikkate almayacaklardır. Çünkü, her hizipçinin, Allah’ın ipinin yerine geçirdiği bir ipi vardır. Bu ip, büyük bir olasılıkla hizipçinin liderinin kitabıdır. Bize göre, hizip liderleri, Allah’ın kitabından uzaklaştırdığı her hizipçiye, kendi kitabını yaklaştırmıştır. Birde taklitçi alimlerin taklitçilerinin kitaplarını okumakla birlikte hizip bataklığına düşürülmemiş olan gençler var. Bu gençler, bol bol kitap okudukları halde, [378] İslam dinini, Kur’an’a göre ve Sahih sünnete göre anlayamamışlardır. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam …vb alanlardaki ihtilafları öğrenmekle yıllarını kaybeden bu gençlere cidden acıyoruz. Yanlış bilgilendirildiği için hurafe kitaplarla uğraştırılan, Allah’ın ilahi rehberini ise arkalarına atan bu gençlerin durumu; Talmut, Mişna ve Kabala’larla uğraşan Yahudilerin durumu gibidir.
Bu konuda son olarak şunları söyleyebiliriz. Gelenekçi anlayışı yerleştiren alimlerden bazıları, koydukları yanlış tabelalar yüzünden, ümmetin birçoğunun vahy İslam’ından sapmasına sebep olmuştur. Müslümanların vahy islam’ından sapmasına yol açan ve onların akıllarına ve kalplerine önyargılar koyan alimler; Kur’an’ı doğru anlayabilmenin önünde bir set olarak durmaktadırlar. Kur’an’ı anlamak isteyen biz müslümanların, öncelikli olarak yapması gereken bu setleri yıkmaktır. Ancak biz Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki seti yıkarken, bu zihniyetin savunucuları bizim “dini yıkma” gibi bir girişimimiz olduğunu iddia edebilirler. Bu iddialar ve yapılacak olan her türlü iftiralar, bizim, insanları hurafe merkezli İslam’dan yüz çevirtip, Kur’an merkezli İslam’a çağırmamızı engelleyemeyecektir. Bu çağrıyı yaparken hurafe bilgilerle avutulan insanları kırmamak ve onlara düşmanlık beslememek temel ilkemiz olmalıdır. Çünkü bu gruptakilerin büyük bir çoğunluğu, dinin esaslarını tasdik eden müslüman kardeşlerimizdir. O kardeşlerimize yıkmaya çalıştığımızın “Din” olmadığını, tam tersine dinin anlaşılmasına engel olan ve din haline dönüştürülen, bidat ve hurafeler olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Son olarak şunu belirtelim ki; geleneksel İslami anlayışa göre yapılanmış bir toplumda, bu anlatımın kolay olmayacağı kesindir. Ama zorda olsa biz bu yoldan asla dönmeyeceğiz.
B) GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARININ KUR’AN’A YANLIŞ YAKLAŞIMLARI
Bu bölümün birinci ana başlığında Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasını engelleyen; gerek kafir, gerekse de Müslüman olan gruplardan ve bu grupların Kur’an’a yaklaşımlarından bahsettik. İkinci ana başlık altında da, bu engeller yüzünden, ülemizde ve diğer İslam ülkelerinde ortaya çıkmış olan yanlış yaklaşımlardan bahsetmeye çalışacağız. Bu bölümde eleştirdiğimiz yaklaşımların hiçbirisi, Kur’an’ın indiriliş gayesine uymamaktadır. Ancak buna rağmen bu yaklaşımlar, halk arasında yaygın olarak yapılmaktadır. Halk, yanlış yaklaşımlarda bulunurken; halkı aydınlatması gereken resmi ve gayri resmi din adamlarının büyük bir çoğunluğu bu yaklaşımlara ses çıkarmamakta ve dolaylı olarak ta destek vermektedir. Çünkü, bazı din adamı kılıklı din tacirleri geçimlerini verdikleri bu destekle sağlamaktadırlar. Halkın arasında hoca olarak bilinen bu tipler; ölülere ve dirilere Kur’an okumakla, ayetlerle fal’a bakmakla, ayetlerle muska yazmakla ve ayetler okuyarak insanları tedavi ettiğini söylemekle din üzerinden büyük bir rant sağlamakta ve Allah’ın ayetlerini istismar ederek geçinmektedirler. Ayetler üzerinden menfaat sağlayanlardan bazıları da, Allah’ın ayetlerinde kendilerinin ve cemaatlerinin anlatıldığını iddia etmişlerdir. Yukarıdaki tiplerin her ikisi de Allah’ın ayetlerini istismar ederek onlardan menfaat sağlamaya çalışmışlardır. Ücretle fal’a bakanlar gelecekten haber vermeleri (!) sonucunda halktan maddi menfaat sağlamışlardır. Halkın çoğu bu tiplere pek fazla güvenmez. Ancak Kur’an ayetlerinde kendisinin ve cemaatinin anlatıldığını iddia ederek gelecekten haber veren(!) bazı tipler, bu yaptıklarından maddi menfaat elde etmemişler, ama, bu istismarları karşılığında, maddiyatla ölçülemeyecek kadar büyük bir manevi menfaat sağlamışlardır. Hatta bu tiplerin bazıları, Allah katından kendilerine kitap yazdırıldığını bile iddia etmiştir. Daha sonrada ayetleri istismar ederek elde ettiği manevi makamlarıyla insanları tehdit etmiş ve kendilerine itaatsızlıkları halinde onlara manevi tokatlar atabileceğini söylemiştir. Allah’ın kitabına yanlış yaklaşımlar bunlarla da sınırlı kalmamıştır. İslam ülkelerinin birçoğunda, İslam’a zıt kanunlarla yönetilen Müslüman halkların uyanmaması için, bazı islami gelenekler bizzat devlet tarafından teşvik edilir. Devletin önemsiz sayılacak bazı İslami girişimleri, halkın o devlete karşı itaat etmesini sağlamakta ve devlete karşı gösterecekleri tepkileri azaltmaktadır. Bu getirinin farkında olan bu tip devletler, bazı girişimlerde bulunarak halkını kontrol altında tutarlar. Halkı Müslüman olan bu tip devletlerin yapmış oldukları bu girişimlere; Kur’an okuma yarışmaları düzenlemek, hafızlık kursları açmak…vb gibi girişimleri örnek gösterebiliriz.
Yukarıdaki istismarlara maruz kalan halk ise Kur’an’ın emir ve yasaklarına göre hayatını düzenlememekte, ancak Kur’an’a şekilcilikten öteye geçmeyen anlamsız bir saygı ile bağlanmaktadır. Yüksek bir yerde ve altın yaldızlı kılıflarda sakladıkları ilahi rehberi, sadece mübarek zannettikleri gün ve gecelerde anlamadan okumakta ve bu ayetlerden bir iki tanesini çerçeveletip ev veya işyerinin duvarına asmaktadır. Halk; dirileri uyarmak için Allah’ın gönderdiği ilahi rehberi, ölülere okumakta veya okutmaktadır. Yüzyıllardan beri süregelen yukarıdaki yanlış yaklaşımlar günümüzde de devam etmektedir. Bu yaklaşımlar, Kur’an-ı Kerim’in indiriliş gayesine uygun olmayan yaklaşımlardır. Günümüzde bu yaklaşımlara tepki olarak yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi de, anlamadan okuma geleneğine tepki olarak ortaya çıkan ve üç-beş kitap okumakla kendini İslam alimi sanan ve sadece eline geçirdiği bir mealden hareket ederek İslam dini üzerinde ahkam kesen mealcilerin okumasıdır. Biz yukarıdaki yaklaşımların hiçbirini doğru bulmuyoruz. Bize göre, Müslüman Kur’an’ın anlaşılması için azami gayret sarf etmelidir. Ancak aynı Müslüman, dini alanda hüküm çıkarabilmek için; hem yeterli bir Kur’an ve Sünnet bilgisine hem de bunları yorumlamak için büyük bir İslami birikime sahip olmak zorundadır. Bu bilgilerin üç-beş ayda elde edilmesi mümkün değildir. Bu yüzden, Müslümanlar olarak; ya söylediklerimizi hakkıyla bilmeliyiz, ya da susmayı…
Şimdi; yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığımız, Kur’an’a yanlış yaklaşımları maddeler halinde açıklayalım.
1. Ayetlerin süslü çerçevelerle duvarlara asılması:
İslam ülkelerinde yaşayan Müslüman halkın büyük bir çoğunluğu, Kur’an-ı Kerim’e karşı anlamsız bir saygı duymaktadır. Ülkemizde de bu durum aynen devam etmektedir. Halk; Allah’ın ayetlerinin gereğini yapmamasına rağmen, bu anlamsız saygı yüzünden Allah’ın kitabına saygı gösterdiğini zannetmektedir. Allah’ın ayetlerinin manaları kendilerine hatırlatıldığında kılları bile kıpırdamayan bu insanlar, üzerinde Arap harfleri var diye bir sigara kağıdına inanılmaz bir saygı göstermektedirler. Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu; mealini bilmedikleri Kur’an ayetlerini süslü çerçevelerle evlerinin ve dükkanlarının duvarlarına asmaktadırlar. Halk, bu yaptığıyla Kur’an’a saygısını gösterdiğini sanırken, günlük yaşantısında da ayetlerin hükümlerinin tam tersini yapmaktadır. Bunun örneklerini içki sattığı halde dükkanına “Allah’ın dediği olur” tabelasını asan birçok bakkalda görmemiz mümkündür. Yine aynı konuda belediyenin kapılarına “Rüşvet alan da veren de lanetlenmiştir” hadisini koymasına rağmen rüşveti rahatlıkla alan bazı belediyeleri de bu eleştirilerimize örnek gösterebiliriz.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi şekilcilik yaparak evimizin ve işyerimizin duvarlarını anlamını bildiğimiz veya bilmediğimiz ayetlerle donatacağımıza, o ayetlerin hükümleriyle amel etmeliyiz. Bize göre, Kur’an ayetlerinin duvarlara asılması, Kur’an’ın indiriliş gayelerine uymayan şekilcilikten başka bir şey değildir. Maalesef günümüzün Müslümanları şekle çok önem verdiklerinden bu yanlış yaklaşımlar devam edecektir. Çünkü, günümüzün Müslümanları cep telefonlarının logosundan tutunda, zil sesine kadar her şeyin de islami bir motif olması gerektiğine inanmaktadır. Biz bu tür bir şekilciliğin doğru bir yaklaşım olmadığına inanıyoruz.
2. Anlaşılmadan hatim edilmesi:
Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilmeksizin okumaktadır. Ancak anlamadan okumalarına rağmen, O’nun tamamını bitirenler, O’nu hatim ettiklerini sanmaktadırlar. Bu tip insanlar, Kur’an’ın hükümlerinden habersiz oldukları halde, O’nu iki kere hatim ettim, üç kere hatim ettim diye boş yere sevinmektedirler.
Bize göre bu yaklaşım doğru değildir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim; düşünmeden ve anlamadan tekrarlanmak için inmiş bir kitap değildir. O, yol gösterici bir rehberdir. O insanlara neye inanacaklarını, nasıl inanacaklarını, nasıl ibadet edeceklerini, toplum içindeki hak ve vazifelerini kısaca nasıl yaşayacaklarını açıklayan bir rehberdir. Bu rehberi kendi dilimizde okuyup anlamadıktan sonra anlaşılmadan on kere bile hatim etsek bize bir fayda sağlamaz. Elektronik bir cihaz aldığımızda cihazla birlikte bize bir kullanım kılavuzu verilir. Genellikle bu kılavuzlar çeşitli dünya dillerini konuşan alıcılar dikkate alınarak üç-beş yabancı dille ve bunların yanında birde Türkçe ile yazılmaktadır. Bu kılavuzu kullanmak isteyen alıcı, bilmediği üç-beş dille kılavuzu okumaya çalışsa ve bunu da onlarca defa tekrarlasa bu ona fayda verir mi? Elbette vermez. Ancak aynı kişi kılavuzu kendi dilinde bir defa okusa, aldığı cihazın kullanımını ve bakımını rahatlıkla anlayabilir. Bu örnekte de görüldüğü gibi anlaşılmadan okumak, anlaşılmadan defalarca hatim etmek Kur’an’ın bizden istediği okuma şekli değildir. O’nun bizden istediği okuma şekli Kur’an’a karşı vazifelerimiz adlı bölümde de belirttiğimiz gibi O’nun anlaşılarak okunmasıdır. Biz, Kur’an’ın gerçek hatmi denildiğinde; O’nun tamamının; Arapça bilenler tarafından orijinal metninden okunmasını veya Arapça bilmeyenler tarafından kendi dillerinde yazılmış bir mealden okunmasını anlamaktayız. Bu yüzden Arapça bilmeyen veya yarım yamalak bildiği için, O’nu mealci bir alim kadar anlayamayanlar, kendi dillerinde yazılmış bir meal okuyarak mesajı anlamalı ve Kur’an’ı hatmetmelidir.
3. Güzel okuma yarışmalarının düzenlenmesi:
Anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından bir tanesi de, Kur’an-ı Kerim’i kim daha güzel okuyacak diye yarışmaların düzenlenmesidir. Bu tür yarışmalar birçok İslam ülkesinde düzenlenmektedir. Bu yarışmalarda; hafızların tecvidi uygulamalarına, ezber gücüne, ses ve makamlarına dikkat edilirken, aynı yarışmalarda hafızların O’nun hükümlerini anlayıp anlamadıklarına hiç dikkat edilmez. Bu tür yarışmaların çoğu, yöneticiler tarafından teşvik edilmektedir. Çünkü, anlamadan okuma geleneğinin bir uzantısı olan bu yarışmaların düzenlenmesi halkın islami hükümleri uygulamaktan kaçınan yöneticileri dindar olarak görmesine sebep olur. Böylece Müslümanlara yapılan baskı ve zulümler, bu tür çalışmalarla halka unutturulmuş olunur.
Bize göre, anlamadan, düşünmeden şuursuz bir şekilde Kur’an-ı Kerim’i okumak, O’nun bizden istediği okuma şekli değildir. Kur’an’la ahenk yapılmaya çalışılması Emeviler devrinde ortaya çıkan anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından olan bir bidattir. Bu okuma şekilleri, O’nun indiriliş gayelerine uygun değildir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim; şarkıcıların okuduğu gibi okunması ve dinleyenlerinde nağmelerinden zevk alması için indirilmiş olan bir kitap değildir. Peygamberimize isnad edilen bir hadiste “Kur’an (okumanızı) seslerinizle güzelleştiriniz.” [379] buyurulmuştur. Bu sebeple, Kur’an okurken güzel sesle okumanın bir sakıncası yoktur. Ancak hemen şunu belirtelim ki, hadiste geçen güzel okuma; anlamadan güzel sesle okuma değil, anlayarak güzel sesle ve teğannisiz okumaktır. Aksi halde güzel sesle anlaşılmadan Kur’an’ın okunması, Kur’an’ın anlaşılarak okunması gerektiğini belirten ayetlere ters düşmüş olur.
4. Hafızlık Kursları açılması:
Dünya üzerindeki Müslümanların içerisinde Kur’an’ın ayetlerinin tümünü ezbere bilen binlerce hafız bulunmaktadır. Ülkemizde de bu hafızların sayısı oldukça fazladır. Bunlar gerek resmi gerekse de gayri resmi hafızlık kurslarında yetişmişlerdir. Bu kurslarda yetişmiş olan hafızların büyük bir çoğunluğu; tecvid kaidelerine uygun bir şekilde Kur’an okumalarına rağmen, O’nun içeriğinden tamamen habersizdirler. Bu hafızların içerisinde ayetlerin manalarını düşüne düşüne okuyanların sayısı yok denecek kadar azdır. Çünkü, hafızların O’nun ayetlerini düşüne düşüne okuyabilmesi için Arapça’yı da bilmeleri gerekir. Yine bu tür hafızların birçoğu “satılık hatimler” pazarlayarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Onlar; ölüye Yasin okuma, ölülere hatim indirme…vb gibi çeşitli bidatleri para karşılığı yapmaktadırlar.
Bize göre anlamını bilmediği Kur’an’ı ezberlemenin hiçbir faydası yoktur. Ancak hem Arapça’yı bilen, hem de Kur’an’ı ezberleyen ve dinin hayata hakim olması için mücadele veren hafızların olmasının çeşitli faydaları vardır. Tevhidi düşünceye sahip olan ve Allah’ın kitabını ticarete alet etmeyen hafız kardeşlerimizi-din tacirliği yapmaktan- tenzih ediyoruz.
5. Tecvide aşırı bir önem verilerek mananın bırakılması:
Kur’an’ın manalarına önem verilmeyip, O’nun tecvid kaidelerine aşırı bir önem verilmesi de, anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından biridir. Geleneksel islami anlayışa mensup olan bir çok alim, tecvid kurallarına aşırı bir önem vermektedir. Bu yüzdende, Kur’an kıraatında uzmanlaşmak isteyenlerin öğrenmeleri gereken tüm tecvid kurallarını, İslam’ı öğrenmek isteyen sade bir Müslüman’a öğretmeye çalışırlar.
Bize göre, sade bir Müslümanın önüne; Kur’an mantığı, Sünnet mantığı gibi öncelikli konulardan önce tecvid kaidelerini çıkarmak, hem dini açıdan hem de eğitim açısından doğru değildir. Bu tür sade Müslümanlar bir meal yardımıyla dinlerinin temel mesajlarını öğrenmeye çalışmalıdır. Bilindiği gibi, Tecvid ilmi; harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle Kur’an-ı Kerim’i hatasız okumayı öğreten ilimdir. Bu ilmin öğrenilmesi Farz-ı kifaye denilmiştir. Bu yüzden, Farz-ı ayn olan dinin temel mesajlarının öğrenilmesi daha öncelikli ve daha gereklidir. Din eğitimi veren hocalarımızın bu önceliğe dikkat etmelerini tavsiye ediyoruz.
6. Tören kitabı olarak kullanılması:
Kur’an-ı Kerim; kayıtsız ve şartsız kendisine tabi olunması gereken ilahi bir rehberdir. Bu ilahi rehber zaman içerisinde rehberlikten çıkarılmış ve anlaşılmadan okunan bir kitap konumuna düşürülmüştür. Müslümanların büyük bir çoğunluğunun, Allah’ın istediği şekilde yaklaşmadığı bu rehbere karşı yanlış yaklaşımlardan bir tanesi de; O’nun belirli gün ve gecelerde okunması gerektiğine inanılan bir tören kitabı olduğunu sanmaktır. Kur’an’ın tören kitabı olduğunu sananlar, O’nu; ihdas edilmiş kutsal gecelerde, [380] Cuma gecelerinde, mevlitlerde, sünnet törenlerinde, ölmek üzere olanlara, ölmüş olanlara…vb şekillerde okunan veya okunması gereken bir kitap olarak görürler.
Biz bu anlayışa kesinlikle katılmıyoruz. Çünkü, Kur’an belirli zamanlarda okunabilecek bir tören kitabı değil, tam tersine hiçbir zaman yanımızdan eksik etmememiz gereken bir başucu kitabıdır. Bu yüzden, Müslümanların tören kitabına dönüştürmüş oldukları ilahi rehberlerini tekrar başucu kitabı yapmalarını, başucu kitabına dönüştürmüş oldukları mezhep ve meşreplerinin kitaplarını ise, derhal başucu kitabı konumundan çıkarmalarını tavsiye ediyoruz. Aksi takdirde başucu kitabına dönüşmeyen ve Müslüman’a rehberlik edemeyen bu kitabın tören kitabı konumundan kurtarılması mümkün değildir.
7. Zengin olmak için okunması:
Geleneksel İslami anlayışa mensup olan Müslümanların büyük bir çoğunluğu; bir insanın nasıl zengin olacağı, nasıl fakir olacağı Kur’an-ı Kerim’de açıklanmışken, onlar hadis kitaplarında peygamberin sözü olarak nakledilen “Vakıa suresini okuyanın zengin olacağı” rivayetini delil getirerek Vakıa suresi okumakla zengin olunacağını sanmışlardır.
Bize göre, Kur’an’a ve akla zıt olan böyle bir rivayetin kabul edilebilmesi mümkün değildir. Vakıa suresi okumakla zengin olunamayacağını açık ve nettir. Böyle bir rivayetin Kur’an ayetlerine ve müşahedeye ters olduğu apaçık ortadadır. Çünkü, günümüzde Vakıa suresi okumadığı halde zengin olan binlerce insan varken, Vakıa suresi okumalarına rağmen fakirlikten kurtulamayan binlerce insan vardır. Yine bu müşahedeler sonucunda, din tacirliği yapan insanlardan başkasını Vakıa suresi zengin etmemiştir.
8. Ücretle Kur’an, okunması:
Allah’ın emir ve yasaklarına uyması karşılığında müslümana verilecek karşılığa sevap denilmektedir. Müslümanlar dünya hayatında sevap kazanabilmek için ibadetlerini yerine getirmeye çalışırlar. Ancak bir Müslümanın amellerinin karşılığında sevap alabilmesi için, ibadetlerini Allah rızası için yapması şarttır. Çünkü, ibadetlerde Allah rızası dışında beklenilen ikinci bir mükafat, o ibadetin sevabının ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın rızasını kazanmak için değil de, sırf para kazanmak için okuyan istismarcılar vardır. Para kazanmak için Kur’an okuyan bu tipler okumaları karşılığında sevap alamazlar. Çünkü, onların okumalarında ihlas yoktur. Günümüzde yaşayan bazı Kur’an okuyucuları ücret karşılığı Kur’an okumaktadırlar. Müslüman halka gelince, onlarda, okuyan istismarcılara ücretler ödeyerek, kabir başlarında, çeşitli davetlerde ve taziye meclislerinde Kur’an okutmaktadırlar.
Hz Peygamber döneminde ve bunu takip eden hulefa-i raşidin döneminin başlarında ücretle Kur’an okuma diye bir gelenek yoktu. Bu gelenek hulefa-i raşidin döneminin sonlarında ortaya çıkmış ve sonraki dönemlerde de hızla yayılmıştı. Zaman içerisinde sosyal şartların gerektirdiği bazı zaruretler ortaya çıkmış ve bu zaruretlere binaen müteahhirun Hanefi alimleri de ücretle Kur’an öğretilmesine fetva vermişlerdi. Kur’an’ın indiriliş gayelerine tamamen ters olarak verilen bu fetva daha sonra istismar edilmiş ve bu gelenek halkın arasında yayılmıştır.
Bize göre, ücret karşılığında okutulan Kur’an’ın ne okuyana ne de okutana sevabı olmaz. Bu gerçeği, hiçbir fetva iptal edemez. Bu tip fetvalar, bazı fıkıh kitaplarında bulunmaktadır. Bu fıkıh kitaplarında Kur’an okuma karşılığında alınabilecek asgari ücret rakamları bile belirtilmiş ve bu ücreti vermeyenlere zor kullanılabileceği bile belirtilmiştir. [381] Biz, Kur’an’a dayalı olmayan fıkıh kitaplarındaki bu tür fetvalara itibar edemeyiz.
9. Ücretle Muska [382] yapılması:
Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini istismar eden ve bu istismarlarıyla da maddi menfaat elde eden istismarcılardan bir tanesi de muskacılardır. Muskacılar yazdıkları muskaların; boyuna asılması ve üstte taşınması sonucunda bazı hastalıkları ve kötülükleri uzaklaştıracağını iddia ederler. Onlar, muskanın, muskayı taşıyan şahısları cin ve şeytanlardan koruyacağını da iddia ederler. Bazı muskacılar halkın cehaletinden faydalandıkları için kağıtlara yazdıkları saçma sapan işaretlerle [383] muskacılık yaparlar. Ancak bazı muskacılarda var ki, bunlar Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini istismar ederek muskacılık yaparlar. Bu muskacılar yaptıkları sahtekarlığa, Kur’an-ı Kerim’deki “ Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz…” [384] ayetini delil olarak gösterirler. Bize göre bu ayetin muskacılıkla hiçbir alakası yoktur. Bazı hurafeci tipler, yazmış oldukları kitaplarda muska yazmayı adeta teşvik etmişlerdir. Hatta bunlardan bir tanesi olan, Kenzül Havas’ın müellifi Seyyid Süleyman efendi “Saat:11.00 Kamer(Ay) saatidir. Güzel bir zaman olduğu için bu saatte tılsımla uğraşmak, ilim yapmak ve muska yazmak uygundur.” [385] Diyerek muska yapılacak olan saati bile belirtmiştir. Bazı muskacılarda, eski alimlerimizin bu konudaki te’villi fetvalarını kullanarak Muskacılığa başlamışlardır. Eski alimlerimizin bazıları “şu şu şartlarda Muska caizdir,” diyerek adeta şartlarına uyulduğunda Muska’nın yapılabileceği açıklamışlardır. Muskacılarda bu fetvalara yapışarak muskacılık yapmışlardır.
Bu fetvalara itibar eden Müslümanların büyük bir çoğunluğu muskacıların tuzaklarına düşmekten kurtulamamıştır. Bu tuzaklara düşen Müslümanların boyun aksesuarı haline gelen bir özel muska var ki, bu muskanın adı cevşendir. Son zamanlarda, Müslümanlar arasında cevşenin kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. O’nun deri kılıflısı-metal kılıflısı, yaldızlısı- yaldızsızı, okunanı-taşınanı gibi birçok çeşidi vardır. Çünkü, bu istismarı yapanlar onun her türlüsünü satarak kendilerine maddi menfaat sağlamaktadırlar.
Bize göre cevşenle ilgili aktarılan bilgilerin tamamı uydurmadır.[386] Cevşenin uydurulmuş bir hikaye olduğunu akıl sahibi herkes kolaylıkla anlayabilir. Şimdi cevşen hakkındaki bilgileri diyanetin İslam ansiklopedisinden aktaralım. “Cevşen kelimesi sözlükte; bir tür zırh, savaş elbisesi demektir. Anlatıldığına göre Asrı saadette cereyan eden savaşların birinde(bir rivayete göre Uhud’da) “Cebrail, Hz Peygambere zırhını çıkar bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” Demiştir. Şii kaynakları Cebrail’in, bu dua ile birlikte faziletini de peygambere bildirdiğini kaydederler. Bu rivayetlere göre; Allah cevşeni dünyayı yaratmadan 50.000 yıl önce arşın direkleri üzerine yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Çevşen ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehitleri derecesinde 900.000 şehid sevabı verilir. Bu duayı kefenin üzerine yazan mü’min ise azap görmez. Onu okuyan kimse dört semavi kitabı okumuş gibi olur; her harfi için kendisine Cennette iki ev iki zevce verilir. Ayrıca insandan ve cinlerden bütün mü’minlerin ki kadar sevap kazanır, asla cehenneme girmez.” [387] Aktardığımız bu nakilleri okuyan okuyucular; “bunların doğruluğuna aklı başında olan kimse inanmaz” diyeceklerdir. Ama yanılıyorlar! Bu hikayelere tarihte hurafeci bazı Şiilerle, bazı hurafeci Sünniler inanmışlardır. Şii kaynaklarından alındığını yukarıda belirttiğimiz bu hikayeleri Sünni olan Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi almış ve Mecmu’atu-l Ahzab adlı eserinde nakletmiştir. Daha sonra asrın müceddidi olduğu sanılan bir kişi bu hikayeleri almış ve kendi talebeleri arasında yaymıştır. Bu yanlış yaklaşımın sorumluları bir yana, günümüzdeki birçok hocaefendi bu yanlış yaklaşıma ses çıkarmayarak onların sorumluluklarını paylaşmaktadırlar.
Bize göre şartlar ne olursa olsun, bir kısım ayet ve süreleri, hastalığın türüne göre derleyip, bir muska biçiminde boyuna asmak kesinlikle doğru değildir. Böyle bir şeyin “beni zarardan korur” diyerek boyna asılması Allah’a şirk koşmaktan başka bir şey değildir. Yukarda açıkladığımız cevşenin hükmü de muskanın ki ile aynıdır. Bu yaklaşımın Kur’an’ın bizden istediği yaklaşımın tam tersi olduğu ortadadır. Çünkü, Kur’an ayetlerinin muskacılığa alet edilmesi, O’nun indiriliş gayelerine ters düşmektedir.
10. Ücretle şifa dağıtmak için kullanılması:
Kur’an-ı Kerim’e yanlış yaklaşımlardan bir tanesi de, O’nun ayetlerinin maddi hastalıkları iyileştirmek için kullanılmasıdır. Kur’an’ın bu şekilde kullanımı, O’nun indiriliş amaçlarına uygun değildir. Kur’an-ı Kerim’de O’nun maddi hastalıkları ortadan kaldıracağına dair en küçük bir işaret bile yoktur. Ama buna rağmen bazı tipler, Kur’an-ı Kerim’deki “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz… “ [388] ayetini delil göstererek O’nun hastalara şifa dağıtmak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Aslında bu ayette O’nun maddi hastalıklara karşı şifa olarak kullanılabileceği anlatılmamaktadır. Kur’an-ı Kerim, zekat ve sadaka vermek gibi emirleriyle toplumda ortaya çıkacak olan toplumsal hastalıkları önleyen bir şifadır. Yine O, içkiyi yasaklayarak, içki sebebiyle toplumda çıkacak olan toplumsal hastalıkları önleyen bir şifadır. Dikkat edilirse, Kur’an istismarcıların dediği gibi değil de, emir ve nehiyleriyle şifadır.
Yukarıdaki ayeti ve Kur’an’ın maddi hastalıklarda kullanıldığına dair uydurulmuş hadis rivayetlerini istismar eden yüzlerce sahtekar din taciri bulunmaktadır. Kur’an ayetleriyle insanları tedavi ettiğini iddia eden bu din tacirleri müthiş bir ticari sektör olan “ayetlerle tedavi sahtekarlığıyla “ insanları sömürmektedirler. Ülkemizde Kur’an ayetlerini istismar ederek maddi menfaat elde eden yüzlerce sahtekar vardır. Hatta bu tiplerden bazıları, halkın arasında “Allah’ın evliyaları” olarak bilinmektedir. Bize göre Allah’ın ayetlerini kullanarak insanları aldatanlar “evliyaullah” değil, din istismarcılarıdır. Sadece istismarcıların bazıları, bu istismarlarından maddi, bazıları ise manevi menfaat sağlamaktadır. Müslümanları aldatarak, onları madden ve manen sömüren bu sahtekarların ipliğini pazara çıkarmak her müslümanın görevidir.
Şimdi Allah’ın kitabındaki maddi hastalıklara şifa olacağı iddia edilen bazı surelerden ve ayetlerden örnekler vermeye çalışalım.
· Mücadele suresi: Sancıdan kıvranan bir hasta üzerine Mücadele suresi okunursa, sancısı geçer ve tatlı tatlı uykuya dalar. Gece ve gündüz bu sureyi okumaya devam eden kimse, hırsızlara karşı korunur. Surenin tamamı bir kağıt üzerine yazılıp herhangi bir mahsul üzerine atılırsa, o mahsul her türlü haşerenin tahribatından kurtulur ve bolluk ve bereket meydana gelir.
· Maun suresi: Ev eşyası üzerine okuyup üflenirse kırılmaktan ve kaybolmaktan kurtarılmış olur. Bu surenin okunmasını alışkanlık haline getiren kimsenin sözü her yerde geçerli olur. Hiç kimse bir dediğini iki edemez.
· Humeze suresi: Para biriktirip zengin olmak isteyenler her namaz sonunda bu sureye devam etmelidirler.
· Tarık suresi: Sık sık hamamcı olan kimseler bir sap üzerine okunup ve yastığının altına konulduğu takdirde hamamcı olmaktan kurtulur.
· A’la suresi: Basur hastalığına yakalanan bir kimse beş vakit namazın sonunda yedişer defa okursa, hastalığı geçer.
· Felak suresi: Evde geçimsizlik çıkarıp ayrılmaları sağlamak için kullanılır.
· Zilzal suresi: Karısını ihmal eden kocaya feleğini şaşırtan bir formül
· Kevser suresi: Erkekliği bağlamada kullanılır.
· Ayetel kürsi Amenerresulü ve Haşr suresinin son dört ayeti: Ayetlerden oluşan bu terkip, erkekliği bağlanan bir erkeğin erkekliğini çözmede kullanılır. [389]
Din tacirleri; miğren tedavisinde, çocuk düşürmeyi önlemede, her türlü musibeti önlemede, insanı ölümden korumada, Cennetteki mekanını göstermede kullanılabilecek dua örneklerini de uydurmuş ve kitaplarına koymuşlardır.[390]
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Ferdin ve toplumun manevi hastalıklarına şifa olmak için gönderilmiş olan Allah’ın yüce mesajı; birtakım istismarcılar tarafından ticarete alet edilmiştir. Allah’ın kitabını ticaretlerine alet yapan din tacirleri; Kur’an ayetlerini maddi hastalıkların tedavisi için kullanarak istismar etmişlerdir. Onların bu istismarlarına güvenilir alimlerde ses çıkarmayıp seyirci kalmış ve böylece bu yanlış yaklaşım halkın; hastalıklarında doktor yerine bu istismarcılara gitmelerine sebep olmuştur. Öyle ki, elinde ekzaması, kalbinde şirk tohumları olan bazı kişiler şirkten kurtulmak için hoca arayacaklarına, ekzamadan kurtulmak için hoca aramışlardır. Bu toplumun içerisindeki Müslümanlara bu anlayışın aşılanması veya Kur’an’ın indiriliş gayesine ters düşen bu anlayış karşısında ses çıkarılmaması bir zulümdür. Maalesef bu zulmü yapanlar, halk arasında hoca olarak bilinmektedir.
11. Ücretle Fal’a bakılması:
Kur’an-ı Kerim; gönderiliş gayelerine dikkat edilmediği için çeşitli istismara maruz kalmış olan bir kitaptır. Bu istismarlardan biride, Kur’an ayetleri kullanılarak fala bakılmasıdır. Bilindiği gibi İslam dinine göre, falcılık yapmak bir sahtekarlıktır. Bu sahtekarların başında da Allah’ın ayetlerini, Allah’ın yasaklamış olduğu falcılığa alet eden falcılar gelmektedir. Bazı kaynaklarda, sahtekar falcıların Kur’an ayetlerini istismarlarına örnekler verilmiştir. Bu örneklerden iki tanesini verelim. Birincisi: Kur’an’dan bir sayfa tesadüfen açılıyormuş, sayfanın sağında “La” ile veya “olumsuz anlamlı bir cümle” ile başlıyorsa işini “yapma”, “olumlu anlamlı bir cümle” ile başlıyorsa “yap” anlamına geliyormuş. İkincisi: Kur’an’ı kapalı gözlerle açıp, çıkacak sayfadan yedi sayfa gerisine sayılarak burada ilk göze çarpacak ayete bakılıyormuş… Türkiye’de bu falcılık işi için Ahmediye ve Muhammediye metinleri kullanıyormuş.
Bu uygulamaların saçma sapan olduğu ortadadır. Allah’ın insanlara yollarını göstermesi için gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in fala bakılmada ve yitik eşyaların bulunmasında kullanılması, O’na karşı yapılmış olan bir saygısızlıktır. Maalesef bu saygısızlığı yapan sahtekarların büyük bir bölümü, toplum içerisinde hoca zannedilmektedir. Biz bu sahtekarlığı yapanların din tacirliği yapan sahtekarlar olduğunu çevremizdeki insanlara anlatmaya çalışmalıyız. Ayrıca insanlara, Kur’an-ı Kerim’in “Ey inananlar, içki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.“ [391] ayetiyle falcılığın Allah tarafından yasaklandığını ve Kur’an-ı Kerim’deki “…Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez…” [392] ayetiyle de gelecekten kimsenin haber veremeyeceğini anlatmak zorundayız. Aksi takdirde, birçok Müslüman falcıların gelecekle ilgili kehanetlerine inanarak imanını tehlikeye sokacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi fala bakma işinin suya bakılmasıyla Kur’an ayetleriyle olması [393] arasında hiçbir fark yoktur.
12. Ücretle program yapma:
Kur’an-ı Kerim’i geçim vasıtası haline dönüştürenlerden bir başka grupta; Allah’ın kitabının ayetlerini istismar ederek, bazı medya mensuplarının teveccühlerini kazanan medyatik tiplerdir. Bu tipler, özellikle Ramazan aylarında yaptıkları programlarla, halkın Kur’an’ı sağlıklı anlamalarına engel olmaya çalışırlar. Tabi bu çalışmalarının karşılığında da efendilerinden dolgun bir ücret alırlar. Bu tiplerin kişilikleri ve ayetlerin anlamlarını istismarları hakkında daha önceden bilgi vermiştik. Bu yüzden örnek vermiyoruz.
13. Ölülerin kitabı olarak kullanılması:
İslam ülkelerinin tamamına yakınında, ölülere Kur’an’dan bazı sureler ve ayetler okunmaktadır. Bu surelerin başında, Yasin ve Fatiha sureleri gelmektedir.
Ölülere Kur’an okuma geleneği Asrı saadette olmayan ve daha sonra ortaya çıkmış olan bir bidattir. [394] Bu konuda Hz peygambere isnad edilen “ölülerinize Yasin okuyunuz” şeklinde bir hadis bulunmaktadır. Bu hadisin illetli olduğunu ve isnadının çelişkili ve meçhul olduğunu belirten alimlerin görüşleri bir yana, biz bu rivayette geçen yasin okumanın Hz Peygamber döneminde uygulanmadığını iddia ediyoruz. Allah’ın peygamberi ölülere yasin okunması konusunda bir tavsiyede bulunmuş olsa, Medine’de ölen bazı Müslümanlara bizzat kendisi O’nu okurdu. Aynı şekilde peygamberden bunu duyan sahabelerin bazılarının da (Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali …vb) Peygamberin ölümünden sonra bu sureyi peygamber için okuması gerekirdi. Halbuki böyle bir uygulama yoktur. Çünkü böyle bir uygulama olsaydı, onlarca ve yüzlerce sahih rivayet bulmamız mümkün olurdu. Halbuki bu konuda bir tek sahih rivayet bile yoktur. Bilindiği gibi Hz Peygamber kendi zamanında ölü evlerini ziyaret eder ve başsağlığı dilerdi. Taziye adı verilen bu olaydan başka peygamberin ölü evinde yaptığı kur’an okuma…vb herhangi bir sünneti yoktu.
Kur’an-ı Kerim’i tetkik eden her araştırmacı; O’nun içerisinde çeşitli hitaplar bulunduğunu, ancak bu hitapların hepsinin de dirilere olduğunu görecektir. Bu kitapta; Kafirlere, Mü’minlere, Münafıklara, Ehl-i Kitaba ve Mekke Müşriklerine kısaca her zaman canlılara hitap vardır. Ancak bu kitapta ölülere yapılmış olan hiçbir hitap yoktur. Hatta ölülere okunarak istismar edilen Yasin suresinde bile bu kitabın ölülerle alakasının olmadığı ve dirileri uyarmak için gönderildiği Kur’an-ı Kerim’in “(Bu Kur’an Muhammed’e vahyedilmiştir) ki, diri olanları uyarsın ve inkar edenlere de (azap) söz(ü) hak olsun.” [395] Ayeti ile açıklanmıştır. Bu kitabın dirileri uyarmak için gönderildiğini açıklayan hayat rehberimiz, aynı zamanda Müslüman ölülerimiz içinde yapmamız gerekenleri de bize bildirmiştir. Bidatçilikten kurtulup ta, Kur’an merkezli düşünebilen Müslüman olduğumuzda bunlardan başka bir şeye gerek olmadığı rahatlıkla görülecektir. Hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim “Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için Allah’tan mağfiret dile….” [396] ayeti ve “…Rabbimiz!, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla…” [397] ayeti ile Müslüman ölülerimize karşı yapmamız gerekeni bize bildirmiştir. Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı gibi ölülerimiz için yapmamız gereken dua etmektir ve Allah’tan onların mağfiretini dilemektir. Zaten sahih hadislerde de salih evladın duasının faydası olabileceğinden bahsedilmiştir. [398] Bazı kesimler, Kur’an ve Sünneti bırakıp, alimlerin görüşleriyle hareket ettiklerinden bu ayetleri “Kur’an okuyun” manasında te’vil etmektedirler. Biz bidatçilikten vazgeçmeyen bu tipleri bidatleriyle baş başa bırakıyor ve kendilerine “sizin te’villeriniz yüzünden neyin sünnet neyin bidat olduğu birbirine karışmıştır. Siz Allah’ın kitabıyla ölülere yardımcı olmayı bırakın da, önce O kitabı rehber edinip, O’nun hükümlerine tamamen ters düşen bidatlerinizi bırakın” diyoruz.
Ancak yukarıdaki öğüt ve uyarılarımıza kulak asmayan ve bu bidatler karşısında ses çıkarmayan bazı hoca tipleri yüzünden bu bidatler günümüzde yaygın olarak yapılmaktadır. Biz ölülere Kur’an okunmaz, onlara mağfiret dilenilir ve onlara dua edilir dediğimizde gelenekçi hoca tiplerinin ve bilinçsizce bunları taklit eden halkın şiddetli bir tepkisiyle karşılaşıyoruz. Biraz dikkat ettiğimizde, dini zorlaştıran ve anlaşılmaz hale getiren zihniyetin çirkin yüzünü burada da görebiliriz. Normalde bir Müslüman sevdiği bir ölüsüne karşı “Allah’ım! Sen onun günahlarını bağışla” diyerek vazifesini yapacakken, bu tipler kendilerinin de aracı oldukları yeni yeni vazifeler ihdas etmişlerdir. Hocaların bazısı kör taklitçiliğin kurbanı olduklarından bu bidati savunurken, bazıları da dini ticarete alet etmiş olduklarından maddi menfaatleri gereği bu bidatleri savunmaktadır. Yukarıdaki iki gruba da girmemiş olmakla birlikte, halk bize ne der endişesiyle kıvranan bazı hoca tiplerini de zikretmeden geçemeyeceğiz. Onlar, bir önder olarak halkı aydınlatacaklarına, halktan gelecek tepkilerden korkup, dillerini eğip bükmüş ve İslami kaynaklardan halkın dediğini tasdikleyen zayıf ve uydurma rivayetler, saçma sapan te’viller bulmuşlardır. Zayıf karakterli bu tip hocalar; hem halkı aydınlatmamış hem de aydınlatmaya çalışanların önünü tıkamışlardır. [399] Bu tür hocalara bu meseleyi sorduğunuzda hepsi de “sizin dediğiniz aslında doğrudur., der ve Mehmet Akif Ersoy’un şiirini okurlar. “İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin, ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için” Ancak önceden kabul ettikleri bu gerçeği daha sonra saptırmaya çalışır ve sizin dediğiniz doğru ama yinede…diye mantıksız te’villere girişirler. Yukarıda anlattığımız bütün bu hoca tiplerinin istismarı sonucunda Allah’ın kitabı dirileri uyarmak için gönderilmiş bir rehber olmaktan çıkarılmış ve ölülere okunan bir kitap olarak kullanılmıştır. Biz Kur’an’ın indiriliş gayelerine tamamen zıt olan bu tür bir kullanımı reddettiğimizde, aşağıdaki iki grup tepki göstermektedir.
a. Kur’an-ı Kerim’i ücretle okuyan hocalar: Bu tipler, geçim kaynağı elinden alındığı için itiraz etmektedirler. Kendilerine ölüye Kur’an okunamayacağı konusunu delillerini göstererek anlatmaya çalıştığınızda, büyük bir itiraz tufanı kopartır ve sizin hakkınızda ”Sünneti inkar etmek” “Vehhabi olmak” gibi çeşitli iftiralar atarlar.
b. Kur’an-ı Kerim’i ölülerine okutan halk: Onlar bu konuda mazurdur. Onlar böyle bulmuşlar, böyle görmüşler, böyle işitmişlerdir. Onlar; ölülerine Kur’an okuttuğunda, onların öbür dünyada rahat edeceğini zannetmişlerdir. Hem bunu okutmazsam “halk bana ne der” endişesi, hem de “Ölen yakınına karşı son görevini yapma” endişesi, onu, dini ticarete alet eden “Din taciri” hocaların ağına düşürmüştür.
14. Cifr hesaplarını kullanarak Kur’an’ın istismar edilmesi:
İslam tarihinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin ve hiziplerin, Allah’ın kitabının ayetlerini kendi görüşlerini te’yid etmek için kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tefsir tarihini araştıranlar, mezhebi tefsirler bölümünde bunun sayısız örneklerini görebilir. Kur’an ayetlerini; itikadi, ameli ve siyasi mezhepler ve tarih içerisinde ortaya çıkan hizipler hep kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Bu yaklaşım Allah’ın ayetlerinin istismar edilmesi demektir. Bu çeşit istismarları daha sonra çıkacak olan “Kur’an-ı Kerim’i anlamanın temel ilkeleri adlı kitabımızda açıklayacağız. Bu kitabımızda cifr hesaplarını kullanarak Kur’an ayetlerini istismar eden bir zihniyetten bahsetmeye çalışacağız. Bu zihniyet tarih boyunca görmüş olduğunu söyledikleri rüyalarla kendilerinin Allah katından gönderilmiş görevli kişiler olduğunu kitlelere kabullendirmeye çalışmışlardır. Bu kişiler, kendilerine diğer insanlara gelmeyen özel bir bilginin geldiğini (İlham) iddia etmiş ve dolaylı olarak ta kendilerinin diğer alimlerden üstün olduğunu belirtmişlerdir. Bu tür kişilere İslam tarihi boyunca rastlanılmıştır. Bunlar; Kur’an-ı Kerim gibi, Allah’tan kendilerine de bir kitap geldiğini belirtmiş ve dolaylı olarak kendilerinin Allah’ın görevlendirdiği elçi olduğunu iddia etmişlerdir. Batini hikayelerin bolca anlatıldığı çevrelerde yetişmiş olan bu tiplerin hemen hemen hepsi, rüya, ilham, keşif…vb saçmalıklarla hareket etmekte ve Kur’an ayetlerini de bu saçmalıklara uygun bir şekilde te’vil etmeye çalışmaktadırlar.
Bu genel girişten sonra şimdide ülkemizde yaşamış olan bir alimi örnek vererek bu istismarın boyutlarını gösterelim. Bu alim, bazıları tarafından asrın müceddidi, müçtehid, mehdi…vb vasıflarla vasıflandırılan mücahid bir alim diye bilinirken, bazıları tarafından da devlet yanlısı bir hurafeci olarak bilinmektedir. Biz bu alimin, cifr hesaplarını kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar ettiğini ve bu istismarı da kendisine bir manevi makam sağlamak için yaptığını düşünüyoruz. Bu konudaki delillerimizi vermeden önce cifr ilmi hakkında genel bir açıklama yapmaya çalışalım.
Gelecekte olacak olaylardan haber verdiği iddia edilen ilme “Cifr ilmi” denir. Bu ilimle uğraşan kişilere ise Cifri veya Ceffar denir. Cifr ilminin kaynağı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bu ilim bazılarına göre Şiiler tarafından, bazılarına göre ise Yahudiler tarafından çıkarılmıştır. Şiiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler; bunun tasavvufa yakın alimler tarafından Sünniliğe aktarıldığını iddia etmişlerdir. Yahudiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler ise, bu ilmi Yahudiler’in İslam’ı bozmak için uydurduklarını iddia etmişlerdir.
Önceleri geçmişteki olaylara tarih düşmede kullanılan cifr ilmi, daha sonra gaybten haber verme şekline dönüştürülmüştür. Alimler, gaybten haber verme şeklindeki cifr ilmine tabi olanların, sapık mezheplerden biri olan “Hurufilik” mezhebinin yoluna uyduğunu belirtmişlerdir. Hatta bazı alimler bu tür ilmi “sihir” gibi değerlendirmişlerdir. Alimlerin büyük bir çoğunluğuna göre bu ilmin İslam’i düşüncede yeri yoktur. Her ne kadar bazı alimler bunun kullanılabileceğini söylemişlerse de [400] bu ilmin sonuçlarına bakarak gelecekten haber vermeye çalışanların ve bu haberi verenlerin dinden çıkacaklarına dair bilgilerde vardır. [401] Bize göre, cifr hesaplarından hareketle ayetlerden manalar çıkarmak, Kur’an ve Sünnete uymayan bir yöntemdir. [402] Cifr ilmini kullanarak ayetlerden mana çıkarmaya çalışanlar, ayetlerin sibak ve siyakına, esbab-ı nüzuluna asla bakmazlar. Bu yöntem, sadece istismarcıların kullandıkları bir yöntemdir. İstismarcılar, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilen ilahi rehberi kendi çıkarları için kullanmışlardır. Cifr ilmini, bazı kişi ve grupların, toplumda üstünlük kurmak, taraf olduğu fikri karşıya kabullendirebilmek ve halkı aldatmak için kullandıkları ortadadır.
Cifr ilmi hakkındaki bu genel bilgilerden sonra, şimdi de bu ilmi kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar eden bir alimden bahsedeceğiz. Yukarda da belirttiğimiz gibi bu alim kendi taraftarlarına göre bir müceddid, muhaliflerine göre ise bir hurafeci idi. Bize göre de bu alim, kendi çıkarları için Allah’ın ayetlerini kullanan bir istismarcı idi. O’nun istismarcı olduğunu, kendisinin Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinden bazı alıntılar yaparak ispatlamaya çalışalım. [403] Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ye göre; Kur’an-ı Kerim’deki otuz üç ayet hem mana hem de cifirle, bu alime yazdırılan kitaplardan ve bu alimden bahsediyormuş? Mesela; “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” [404] hitabı aslında bu alime yapılmaktaymış? Çünkü, bu ayetten cifr hesapları sonucu çıkarılan sayı değeri 1309 ediyormuş, bu değerde bu alimin ilmi bitirdiği tarihi göstermekteymiş? [405] Cifri istismar eden bu alimin, yukarıdaki ayet gibi istismar ettiği tam otuz üç tane ayet vardır. Bu ayetlerin hepsini görmek isteyenler bu alimin yazdığı sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserin 1. Şua adlı bölümüne bakabilirler. [406] Y ine aynı alim, eski zamanda yaşamış olan bazı sahabe ve alimin geleceği bildiğini ve geleceği bildiği için kendisine mektuplar yazdığını iddia etmiştir. Hatta bu mektuplarda bizzat bu alime, kendi ismiyle hitap edilmişmiş? Bu alim, kendisine yazılan mektupların Hz Ali’ye [407] ve Abdulkadir Geylani’ye [408] ait olduğunu iddia etmektedir. Hatta aynı eserin 8. Şua’sında Hz Ali’nin kitaplarına dair üçüncü bir kerametinden bahsetmiştir. [409] Bu bilgiler, ne Sünnilerin, ne de Şiilerin itibar edebileceği uydurulmuş rivayetlerdir. Bu rivayetlerin şii ve Sünnilerin itibar edilen hiçbir kitabında olmaması uydurma olduklarının delilidir. Zaten tevhid inancına sahip olan bir Müslüman; yukarıda ismi zikredilen alimlerin gelecekten haberdar olmalarının imkansız olduğunu, böyle bir şeye inanmanın insanı müşrik yapabileceğini çok iyi bilir. Önemine binaen bu konudaki görüşlerimizi tekrarlayalım. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bu alimin kitaplarını ve şahsını anlatması, söz konusu ayetlerin istismar edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde, eskiden yaşamış olan kişilerin, bu alimden bahsettiğini anlatan rivayetler uydurulmuştur. Ayetleri bu şekilde istismar edenlerin en başta gelen amaçları kendilerine taraftar toplamaktır. Tefsir yazan bir alimin ayetleri bu şekilde yorumlamasının kendisine taraftar toplamaktan başka kime ne faydası vardır. Bu alim, yapmış olduğu bu yorumlarıyla diğer alimlerden üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaktadır. Ne olursa olsun bu istismarlar karşısında suskun kalamayız. Bir alimin, zindanlarda yatmış olması, onun ayetleri istismar edebilme hakkının olduğunu mu gösterir? Hayır! Asla! Birilerinin hatırı veya korkusu için bu zulme kayıtsız kalarak gerçekleri gizleyemeyiz. İnsanlar arasında hocalıkla kazandığı itibarını kaybetmek istemeyen bazı hocalar, gerçekleri gizleyerek insanları idare etmekte ve bu yapılanlar karşısında “hatadır, her Müslüman hata yapabilir” gibi aldatıcı cümleler kullanmaktadır. Bize göre bu yaklaşım müslümana yakışmayan gayri ahlaki bir yaklaşımdır. Birde, bu alimi köşede bucakta eleştirip, erkekçe meydanda eleştiremeyen hocalar vardır. Bu hoca tiplerine de “Cahil cehaletinden, alimde korkaklığından susarsa hak batıldan nasıl ayrılacak? diyor ve Allah’ın korkulmaya insanlardan daha layık olduğunu hatırlatıyoruz. Bazı hocalarımızda bu alimin evlenmemesini ve sakalını kesmesini eleştirip durdular. Ancak aynı alimler, O’nun itikada taalluk eden hatalarını (Abdulkadir Geylani’nin ruhundan yardım istemesi [410] ….vb) ya anlamadılar, ya da gizlediler. Bütün muhalefetlere rağmen bizimle aynı düşünceyi paylaşan bazı Müslümanlar zaman zaman bu istismarları gündeme getirmişler, ancak onların sesleri çok cılız kalmıştı. Çünkü, çeşitli çıkar grupları (siyasetçi-alim, halk-alim alim-alim) bu konuda birbirlerini idare ederek, birbirlerinden faydalanma yoluna gitmişlerdi. Böylece ikiyüzlü bir şekilde birbirini idare eden ve birbirinden faydalanma esasına göre hareket eden bir kamuoyu oluşmuştu. Bu kamuoyunun arasında hakkı haykıran üç-beş kişinin gür sesi maalesef cılız bir ses olarak kalmıştı.
Bende bu istismarlara seyirci kalmayan diğer Müslümanlar gibi, bu alimi eleştirdim. Ancak bu eleştirimi, O’na olan düşmanlığımdan dolayı yapmadım. Çünkü, benim için bütün alimler aynıdır. Bu alimlerin görüşlerinden Kur’an ve Sünnet’e uygun olanını alır, uymayanı ise terk ederim. Birçok görüşüne katıldığım bir alimin bile çoğunluğuna katıldığım görüşlerinin yanında katılmadığım görüşleri de bulunabilir. Bu aliminde her görüşü Kur’an ve Sünnete zıttır demiyorum. Ancak O’nun Kur’an ayetlerini istismar ettiğini (üzülerek) söylüyorum. Son olarak şunu belirtelim, Bu yazıyı bu alimi kötülemek için değil, O’nun görüşlerine tabi olan iyi niyetli Müslümanları uyarmak için yazdım. Ticaretimi kaybetme, arkadaşımı kaybetme, çevremdeki hatırlı dostlarımı kaybetme…vb korkularım olmadığı için bu konuyu açık ve net ifadelerle yazmaya çalıştım.
BU BÖLÜMDE FAYDALANDIĞIM KAYNAKLAR
Kur’an ve Müslümanlar Zeki Duman Fecr
Kur’an Sünnet Sempozyumu Müşterek İrfan V.
Kur’an niçin indirildi? M.A.Abdusselam Fecr
Kur’an-ı anlamak farzdır A.Yıldız Ş.Özdemir Pınar
Kur’an-ı Kerim bilgileri Osman Keskioğlu D.işleri
Kur’an kursları Faruk Bayraktar
Kur’an’daki İslam Y.N.Öztürk Y.boyut
İslam nasıl yozlaştırıldı Y.N. Öztürk Y. boyut
400 soruda İslam Y.N. Öztürk Y.boyut
Kur’an’da Tevhid Mehmet Özbek Esra
Kur’an’a muhatap olmak Said Çekmeğil Nabi
Sikke-i Tasdiki Gaybi S. Nursi Tenvir
Hz Kur’an Tayyar Altıkulaç D.vakfı
Manevi tedavi rehberi Arif Pamuk Pamuk
İlginç sorular-2 Edip Yüksel Beyan
İslami hareket Ömer Faruk köse Fecr
İ. anlaşılmasının önündeki eng. A Çobanoğlu İhtar
Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet
İslam ve Fanatizm Ali Bulaç Beyan
Kur’an’da fitne Salih Asgar Hanif
Diyanet Ömer Uluçay Gözde
Diyanet Müşterek Y.yüzyıl
Müslüman toplum, Laik Devlet İştar b. Tarhanlı Afa
Tefsir usulü Ali Turgut M.ilahi.
Kur’an okumaya giriş M.Abduh R.Rıza Ekin
Atatürk ve Laiklik Doğu Perinçek Kaynak
Din Siyaset Laiklik Mehmet Emin Gerger Nehir
İslami şahsiyet Mehmet Pamak Buruç
Köşeli yazılar Mehmet Pamak Denge
İzzeti yanlış yerde aramak Mehmet Pamak Selam
Din devlet ilişkileri semp. Müşterek Beyan
Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge
İ. Dün. Modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah
Tasavvuf ve İslam Ercüment Özkan Anlam
100 soruda Bediüzzaman Hekimoğlu İsmail Timaş
İslami araştırmalar Sadrettin Yüksel Madve
Hurafeler ve İslam gerçeği Şemşettin Günaltay Marifet
Dini doğru anlamak Ahmet Y Özütoprak Pınar
Düşünce mirasımız Muhammed Gazali Şura
Yaşayan hurafeler Kemalettin Erdil D. Vakfı
Kur’an ve Din Erdoğan Aydın Doruk
[332] -Erdoğan Aydın adındaki bir vatandaş Kur’an ve Din adlı eseriyle Turan Dursun inceleme ve araştırma ödülü almıştır. İşte bazı çevreler verdikleri ödüllerle bu tipleri daha çok İslam düşmanlığı yapmaya teşvik etmektedirler. Yazar kitabın beşinci baskısına yazmış olduğu önsözde 1987’de tamamlanmasına rağmen bu çalışmanın ödül almasından sonra 1992 yılının kasım ayında okuyucuya ulaştığını açıklamaktadır.
[333] -Yukarda ödül aldığını söylediğimiz Erdoğan Aydın, ödül alan kitabının önsözünün 21. ve 22. sayfalarında Hülefa-i Raşidin dönemini (Yani Raşit halifeler dönemini) Asrı saadet (Peygamberin dönemi olan Saadet asrı) ile karıştırmıştır. Yine aynı yazar, aynı kitabın 74. sayfasında Bakara suresinin 256. ayetinin ilk dönemlerde indiğini belirterek ayetlerin nüzul kronolojisinden de hiç haberi olmadığını göstermiştir. Halbuki bu bilgiler küçük bir ilmihal okuyan herkesin sahip olabileceği bilgilerdir. Yazarın bunlardan bile haberi olmadığı apaçık ortadadır.
[334] -Kitabımızın önceki bölümlerinde bu ve benzeri rivayetlerin değerlendirilmesi yapılarak müşteşriklerin ve müsveddelerinin iftiralarına gereken cevapları vermeye çalışmıştık. Onun için bu bölümde tekrar irdelemeye gerek görmüyoruz.
[335] -Nisa suresi 59. ayet
[336] -Ahzab suresi 1. ayet ve Ahzab suresi 48. ayet
[337] -Kehf suresi 28. ayet
[338] -Nisa suresi 139. ayet
[339] - Kendisiyle barışık olmayan Yaşar Nuri bey, devamlı bir tutarsızlık sergilemektedir. Biz bu yazımızı tamamlamaya çalışırken o milletvekili adayı olmuştu, yazı bitmeden istifa ettiğini bizzat kendisi söyledi, aradan bir iki gün geçti, şimdi de durum belirsiz. Hoca bir tutarsızlık yaptı da milletvekili olmaktan mı vazgeçti? Yoksa hoca başka bir tutarsızlık yaptı da üç beş gün önce söylediklerinden mi döndü? Bu soruların cevaplarını da zaman ortaya çıkaracaktır.
[340] -Kur’an’daki İslam Yaşar Nuri Öztürk Yeni boyut Yayınları Sh: 21
[341] -Sekara bilgisayar denilemeyeceği hususu için Abdulcelil Candan’ın Kur’an Tefsirinde sapma ve nedenleri adlı kitabına bakınız.. Sh: 149-150
[342] – Hucurat suresi 6. ayet
[343] -Müstekbir:Kibirlenen zalim zorba demektir.
[344] -“O’na ayetlerimiz okunduğu zaman sanki Onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak döner. Ona acı bir azabı müjdele” Lokman suresi 7. ayet
[345] -“Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara:” Hayır, gece gündüz dolap(kurar kötülük aşılardınız) Allah’a nankörlük etmemizi, O’na eşler koşmamızı bize emrederdiniz” dediler…” Sebe suresi 33. ayet
[346] -Mele: Bir toplumun ileri gelen yöneticileridir.
[347] -“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen inananlara: “Siz, dediler, Salih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Onlar da) “(Evet), doğrusu biz bununla gönderilenlere inananlarız! “ dediler. “Büyüklük taslayanlar: “Biz, sizin inandığınızı inkar edenleriz!” dediler. A’raf suresi 75 ve 76. ayetler
“ Kavminden ileri gelen inkarcı grup dedi ki: “Biz seni de bizim gibi insan görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz.Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; tersine sizi yalancı sanıyoruz!.” Hud suresi 27. ayet
[348] -“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu’ayb, mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz! Dedi ki: “İstemesek de mi(bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz.)? A’raf suresi 88. ayet
[349] - Mütref sınıfı; bir toplumun içindeki, mal ve mülk zenginliği bakımından önde olan sınıftır.
[350] -“ Onlardan bir grup fırladı: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlı kalın. Çünkü bu, arzu edilen bir şeydir.” Sad suresi 6. ayet
[351] -“Onlara şu adamın haberini de oku: Kendisine ayetlerimizi verdik de onlardan sıyrıldı, çıktı, şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. “ “Dileseydik elbette onu o ayetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtır solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler. “ Araf suresi 175 ve 176. ayetler
[352] -Kitabımızın muhtelif yerlerinde bu tip zayıf karakterli din adamlarına örnekler vermeye çalıştık.
[353] – 3 mart 1924 tarihli ve 429 sayılı şer’iye ve evkaf vekaleti ilga edilerek onun yerine “Diyanet işleri reisliği” kurulmuştu.
[354] -Aşağıda verdiğimiz görüşleri araştırmak istiyorsanız Din Devlet ilişkileri sempozyumu Beyan yayınları adlı kitaba bakınız. Doç Dr İştar Tarhanlı’nın sunduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirinin tümü için bakınız. Sh:111-129 Ayrıca daha geniş araştırma yapmak isteyenler sempozyuma bildiri sunan aynı yazarın Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitabına bakabilirler.
[355] -Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 167
[356] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:168
[357] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:169
[358] -Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın bu konudaki düşüncelerinin devamı için Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaba bakılabilir. Sh: 169
[359] -İslam ve Fanatizm Ali Bulaç Sh:121
[360] -Din Devlet ilişkileri sempozyumu Beyan yayınları Sh:119 Doç Dr İştar Tarhanlı’nın sunduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirinin tümü için bakınız. Sh:111-129 Yine bu konun un ayrıntıları için Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaba bakılabilir. Sh:170
[361] -Mehmet Pamak’ın bu konudaki görüşlerini daha geniş araştırmak için İzzeti yanlış yerde aramak adlı kitabına bakınız. Sh:223-293
[362] -Mehmet Metiner’in Diyanet hakkındaki görüşlerinin tamamı için Ömer Uluçay’ın Tartışılan Kurum Diyanet adlı kitaba bakınız. Sh:516-521
[363] -“(Seferden geri kalanlar arasında) zarar vermek, nankörlük etmek, mü’minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Elçisiyle savaşmış olan (Adamın gelmesin)i gözetlemek için bir mescid yapanlarda var. “İyilikten başka bir niyetimiz yoktu” diye de yemin edecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerine şahittir. “ Tevbe suresi 107 ayet
[364] -İslam’da meseleler ve çözümler-1 Meşveret yayınları Ziya Eryılmaz Sh:96
[365] – Ancak bu kurumun içerisinde çalışan din görevlilerinin hepsini suçlayamayız. Çünkü bunların içerisinde ihlasla Allah’ın dinini insanlara aktarmaya çalışan ve Kur’an merkezli İslam anlayışının toplum içerisinde yayılması için gayret sarf eden görevlilerde vardır.
[366] -Doç. Dr. Ali Özek Diyanet işleri başkanının seçilmiş müftülerden oluşan bir istişare kurulunca belirlenmesini önermektedir. Yine aynı öneri Eski diyanet işleri başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç tarafından da yapılmıştır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:173 Ancak laik devlet bu öneriyi kabul etmemekte ve bunun sonucunda da Diyanet işleri başkanı, hükümetlerin istediğini yerine getiren herhangi bir genel müdür konumuna düşürülmüştür. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 173
[367] – Din ve Devlet ilişkileri sempozyumu kitabındaki Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirisi Beyan yayınları Sh:122 Bazı laik aydınlar; devletin bu inanç sahasına müdahalesinin doğru olamayacağını, bazıları da laik devletin vatandaşlarının dünya işleriyle meşgul olabileceğini, çünkü ahiret işlerinde kamu hizmeti olamayacağını iddia ederek Laik devletin din hizmetleri vermesine karşı çıkmışlardır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:168
[368] -Mesela: Doç. Dr. Sami Selçuk İslam ve Laiklik (Abant toplantıları-1) Sh:174
[369] -Çetin Özek 1962’de yayınlanmış tezinde, Diyanet işleri başkanlığının tamamıyla idari, memur hiyerarşisine dahil bir örgüt olduğunu; dini icraatların kontrolünü sağlamak ve bir elden idaresini sağlamak için kabul edildiğini; tamamıyla zabıta hizmeti gördüğünden hiçbir şekilde laikliğe aykırı anlam taşımadığını ileri sürerek tek yönlü bir laiklik anlayışını savunmaktadır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 170 (538 nolu dipnota bakınız)
[370] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:169
[371] -Bu araştırma için Kur’an kursları üzerine adlı Faruk Bayraktarın kitabına bakılabilir. Sh:54 ve Sh:69
[372] -Köşeli yazılar Mehmet Pamak Denge yayınları Sh: 38
[373] -Laik düzende dini yaşamak Hayrettin Karaman İz yayıncılık Sh:319
[374] – A’raf suresi 113. ve 114. ayetler
[375] -Aslında kendilerine Selefi diyen Sünni Müslümanlar da, Şia mezhebine bağlı olan Şii Müslümanlarda bu gelenekçi gruba dahildirler. Ancak biz daha yaygın olduğu için ülkemizdeki gelenekçileri esas alarak meseleyi açıklamaya çalışacağız.
[376] – İslam dünyasında modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah yayınları Sh:46
[377] -İslam dünyasında modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah yayınları Sh:39-40
[378] -Müslümanların bazıları Kur’an’ı açıkladığı iddia edilen kitapları okudukça okuyor. Ancak bu müslümanlar, dünya ve Ahirette işine yaramayacak şeyleri okuyorlar. Halbuki müslüman neyi, niçin ve ne şekilde okuması gerektiğini çok iyi bilmek zorundadır. Sorgulayıp araştırmak, Allah’ın verdiği aklı yeterince kullanabilmek, bir müslümanın vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır. Uydum kalabalığa mantığıyla hareket etmek asla müslümana yakışmayan bir anlayıştır. Eğer aklımızı kullanmadan körü körüne başkalarına tabi olursak, yıllarımızı boş yere harcar ve dinimizi de anlayamayız.
[379] – Buhari
[380] -İslam dininde Regaib, Beraat ve Miraç gecesi diye kutsal kabul edilmiş geceler yoktur. Bu geceler, halkının ayıkmaması için gayret sarf eden sulta sahipleri tarafından teşvik edilmiş ve saray ulemaları tarafından da uydurulmuştur. Yine bu geceler için önerilen özel ibadet şekillerinden bahseden hadislerinde nebevi olma olasılığı yoktur. Çünkü, peygamberin yaşadığı dönemlerde bu geceler günümüzdeki gibi kutlanmıyorlardı.
[381] -Hz Kur’an Dr.Tayyar Altıkulaç Diyanet Vakfı yayınları Sh: 66 (Tayyar Altıkulaç Hanefi’lerin meşhur fıkıh kitabı İbn-i Abidin’den bu görüşü nakletmiştir. )
[382] – Muska, Türkiye’de Hamail olarak bilinir. İslami kitapların birçoğunda muska yerine rukye kavramı geçmektedir.
[383] – Muskacı sapıkların ellerindeki kitaplar; Eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanarak yazılmıştır. Bu kitaplara, Müslümanları inandırmak için Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ilave edilmiştir.
[384] - İsra suresi 82. ayet
[385] -Hurafeler ve İslam gerçeği Şemşettin Günaltay Sh:309
[386] -Zaten bu rivayetleri nakledenler bile bu rivayetlerin sahih bir senedi olmadığını kabul etmektedirler. Fethullah Gülen’in Prizma adlı kitabının 1. cildinin 147-151 sayfalarında cevşen’in meşruluğu ispatlanmaya çalışılmış ama ne yazık ki “Hakim’in Müstedrek’i dışındaki hiçbir Sünni kaynakta cevşene ait ibare ve ifadelerin birkaçına bile rastlamadığını “ itiraf etmek zorunda kalmıştır. Sh:148
[387] -İslam ansiklopedisi Diyanet Vakfı yayınları Cevşen maddesine bakınız.
[388] -İsra suresi 82. ayet
[389] -Yukarıda örnek olarak verdiğimiz ayetler ve istismarları Edip Yüksel’in İlginç sorular-2 adlı kitabından özetlenerek alınmıştır. Sh:114-116
[390] -Yukarda ki örnekler de Pamuk yayınlarından Arif Pamuk adlı kişinin yazdığı Manevi tedavi Rehberi adlı kitaptan alınmıştır.
[391] -Maide suresi 90. ayet
[392] -Neml suresi 65. ayet
[393]- Cifr hesaplarını kullanarak Kur’an ayetlerinin istismar edilmesi adlı bölüm de de açıkladığımız gibi cifr hesaplarından hareketle ilgili kehanetlerde bulunanların yaptıkları da bir çeşit gelecekten haber vermedir, yani falcılıktır.
[394] – Sadece ölülere Kur’an okumak bidat değildir. Aynı şekilde ölüler için; hatim indirmek, 40. Ve 52. Gece düzenlemek, tevhid çekmek veya çektirmek te bidattir. Çünkü bunların hiçbirisi Asrı saadette yoktu. Ölüler için yapılan Iskat ve devir işlemi de diğerleri gibi bidattir. Sadece bu bidatin diğerlerinden farkı bidatin yanında aynı zamanda bir sahtekarlık olduğudur.
[395] -Yasin suresi 70. ayet
[396] -Muhammed suresi 19. ayet
[397] -Haşr suresi 10. ayet
[398] - Ancak şunu da hatırlatmakta fayda görüyoruz. Herkes Ahiret hayatı için hazırlığını dünya hayatında yapmalı, bunu oğluna, kızına veya bir başkasına havale etmemelidir. Çünkü herkes kazandığının karşılığını görecektir. Yıllarca Cehennemi gerektiren amelleri işleyen bir kişinin, oğlunun, kızının duası sonucu Cennete girebilmesi mümkün değildir.
[399] – İslam aleminin geri kalmasındaki temel sebeplerden bir tanesi de, gerçek aydınların görevlerini yapmamalarıdır. Cahiller (halk veya din adamı olarak) bunları yaparken bunları ikaz etmeleri gereken aydın din alimleri de susarak bu cehalete taviz verdiler ve böylece bidatlerin yayılmasına sebep oldular. Bu alimler bu tür çalışmalara katılmıyorlarsa bile en azından bu sahada çalışanların önünü açmaları gerekirken, bunu da yapmadılar. Alimlerin yapması gereken; gelenek ve göreneğin, bidat hurafe ve efsanelerinden dinimizi(!) arındırmak olmalıyken, onlar (bu görevi yapmayanlar/veya yapamayanlar) bidatlere karşı yapılan mücadeleyi Din’e karşı yapılan bir saldırı gibi göstermişlerdir. Huzur yayınlarından çıkarılmış, Dini tamir davasında din tahripçileri/Ahmet Davudoğlu adlı kitaba bakıldığında özellikle bidatlerle mücadele etmeye kalkan bir çok aydın müçtehidin (İbn-i Teymiyye, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mahmut Şeltut, Mevdudi vb) “Din tahripçisi” kabul edilerek tahkir edildiğini üzülerek görmekteyiz.
[400] -Cifr hesabının İslam’da kullanılabileceğini iddia edenler şu rivayeti delil getirmişlerdir. “Bir Yahudi, Peygamberimize gelmiş ve O’na Elif-Lam-Mim harflerinin cifr hesabıyla yetmişbir (71) tuttuğunu, dolayısıyla ömrü yetmişbir yıldan ibaret olan bir dine nasıl girebileceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz tebessüm ederek diğer surelerin başında geçen harflere dikkat çekmiştir. Bu zayıf rivayetin gaybten haber verme gibi önemli bir konuya delil getirilmesi mümkün değildir. (Sadrettin Yüksel hocamız bu rivayeti delil getirerek cifri savunanlardandır. İslami Araştırmalar adlı kitabına bakınız. Sh:121-127 ) Sadrettin Yüksel’in oğlu Edip Yüksel’de hadislerin sahih-uydurma demeden tümünü reddederken, bu zayıf tarihi rivayeti hatırlatarak bundan cifrin kullanılabileceği sonucunu çıkarmıştır ve Cifr hesabını kullanarak kıyamet saatini miladi 2280 olarak hesaplamıştır. (Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet yayınları Sh:137-148) Ancak Mustafa İslamoğlu “kendisinin19 hesabına uydurabilmek için İslam tarihini nübüvvetle değil de hicretle başlattığını” belirtmiştir. (Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge yayınları Sh:234) Cifr hesaplarıyla bazı şeyleri ispatlamak isteyenlerin hemen hemen hepsinde bu tür sahtekarlıklara rastlamak mümkündür.
[401] -Cifrin sonuçlarına bakarak, gaybten haber verenin veya vereni tasdik edenin dinden çıkacağına dair Esra yayınlarından çıkan, Kur’an’da Tevhid eğitimi / Doc. Dr.Abdullah Özbek adlı kitaba bakınız. Sayfa:75-79
[402] -Bu ilmin varlığını kabul edenler, sadece Yahudiler’in bunu kullandığına dair delil verebilmişlerdir. Halbuki bu yöntemin geçerli olabilmesi için, Kendisine kitap indirilmiş olan Hz Peygamberin ve O’nun güzide sahabelerinin de bu ilmi kullandıklarına ve ilimden faydalanarak bazı hükümler çıkardıklarına dair bazı sahih rivayetlerin olması gerekirdi.
[403] -İslam’ın doğru anlaşılmasını engellemiş olan bu tipler hakkında ileride müstakil bir kitapçık yazmayı düşünüyoruz. Bu yüzden O’nunla ilgili ayrıntılara girmeden sadece bu istismarlar hakkında örnekler verdik.
[404] – Hud suresi 112. Ayet
[405] – Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:80
[406] -Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh: 73-123
[407] – Güya, Hz Ali” Celcelutiye” isimli eserde bu alimi zikretmiş ve “Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi! “Dövüş Korkma! Savaş; çekinme!” diyerek bu alime seslenmiş! Yine Hz Ali’nin “Kaside-i Ercüze” isimli kasidesinde gelecek olaylardan ve bu alimden haber verilmiş ve “Ey Said-i Kürdi ey Bediüzzaman! O zamana yetiştiğinde o zamanın belalarından kurtulman için sana verdiğim İsmi azamla dua et!” “Biz Peygamberin ailesi olarak sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp, imdada koşuyoruz.” Demiştir!
[408] – Güya Abdulkadir Geylani bu alime, “Ey Müridim! Sen zamanın Abdulkadir Geylani’si ol! Diye hitap etmiş! (!).
[409] — Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:124-148
[410] -Bu alim küçükken bir cevizi bile kaybolsa bir Fatiha okur ve kaybolan şeyini istermiş, o da imdada yetişirmiş! Menakıb-ı Bediüzzaman Yeni kuşak yayınları Sh: 35 (Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den alıntılanmıştır.) Aynı alim, büyüdükten sonra da Abdulkadir Geylani’nin kendisinin imdadına yetişeceğini iddia etmiştir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Tenvir Neşriyat Sh: 204
Kitabın tamamını indirmek için tıklayın.


29 Mayıs 2007 - 14:42
Kur’an’ın anlaşılmasında bazı engeller var, dedikten sonra kendi kur’an anlayışını bize empoze etmeye çalışanlar başka bir “Kur’an istismarı” yapmış olmuyorlar mı? gibi bir soru aklıma takılıverdi de…
06 Mart 2008 - 16:30
YüceAllahın Selamı üzerinize olsun diyerek sizden şu konuda bana yardım etmenizi istiyorum.Allah hepinizden razı olsun sevgili din kardeşlerim ben 33 yaşında bir bayanım yaklaşık5 ay önce biriyle tanıştım evlilik vaadiyle kandırılıp herşeyim elimden alındı ve ben allaha kurban olayım bu zalimin zulmündenyüce yaradanıma sığınıyor ve yardımlarınız bekliyorum bu zalim 1 aydır ortada yok ben bu zalim insanı benimle evliliğe nasıl ikna edebilirim. başkasını evlilik teklifini de kabul edemiyorum bu durum yüzünden 2 kez intihar etmeyi düşündüm.allaha sığınıp vaz geçtim sizden allah adına bana yardım etmenizi rica ediyorum ben onu hangi ayeti kerimeyle yola getirip kendime bağlayıp evlilik işlemini gerçekleşmesini sağlayabilirim.sure ve ayetler bunun için okunan dualar ve kılınan namazlar hangileri ne olur yardım edin.Tekrar Allahu Tealanın selamı üzerinize olsun.
06 Mart 2008 - 22:14
Selam Fatma Özdemir;
Senin başına gelen her kötülük / şer kendi ellerinin üretip kazandığı şeyler yüzündendir. Bunları düzeltmenin ilk şartı bunu fark ve kabul edebilmendir.
Sonra, başına gelen her işten Rabbin haberdar olduğunu, o dilemedikçe senin dileyemeyeceğini bilmendir. Bunun sebebi, eline geçenle şımarıp sevinmemen, elinden çıkan için de üzülmemen gerekliliğidir.
Sonra, Allah’tan hakkında “hayırlısı” ne ise sadece onu dilemendir. Neyin hayır, neyin şer olduğunu yalnız O bilir.
Sonra, Allah’ın Kuran’ı bir büyü kitabı olarak değil, hidayet rehberi olarak indirdiğini bilmendir.
Sonra, Allah’ın gerçekten işitici, hakiki bir görücü ve her şeye kaadir olduğuna, Diri olduğuna iman etmendir.
Sonra, içinden, gizlice, umarak ve ürpererek yakarmandır. Mesela, bir sitemin, şikayetin var ise, Hz. Yakup gibi bunu Allah’a söylemendir.
O, her şey üzerinde tam bir gözetleyicidir. Ve O, hakikat her şeye elbette kaadirdir.
Muhabbetlerimle…
04 Mayıs 2008 - 21:06
öncelikle selamun aleyküm uzun zamandır siteye girme imkanım olmadı muhabbetlerınızı özledım gecen gun siteyi takip eden bir arkadaşım bana gelip senın adınla siteye bır mail atılmış dedi hoş bir mail olmadığını anladım konuşmasından baktığımda da defalarca okudum evet sanırım sadece bi isim benzerliği ama beni rahatsız etti bu durum bunu özür dileyerek söylüyorum sunu söyleyeyim hayatta insanın başına herşey gelebilir ve ben ya da bir başkası bunu yargılayamayız dolayısıyla rahatsız olduğum noktayı belirtmekte yarar var rahatsız oldugum husus adım la yazılan ama baska bı arkadasımıza ait olan mailde anlatılan olay değil dediğim gibi insanız hayatın bızı ne ile imtihana tabii tutacagını bılemeyız oyuzden basından gecenlere üzüldüm arkadaşım ve bunu yargılamam senin basına gelen benımde başıma gelebilir ama rahatsız oldugum sey senın bu olay karsısında bu sıteye yazdıgın maildeki beklentilerin yani o kişiyi razı etmenın yolunu duayla sureyle kur’an da araman. mailinin altında da kendi adımın aynını görünce üzüldüm ve bende inanan bi insan olarak şunu söylemek isterim sana hayatının her adımında yalnızca rabbine sıgın rabbine güven yüreğinden imanın eksik olmasın Allah ki her kuluna yardım edendir kollayan gözetendir başına ne gelirse gelsin hakkında hayırlısını dile ve kur’anı anlamak için oku birilerini yola getirmek kendine döndürmek için değil o zaman rabbim sana acılmaz kapılar acacaktır inanıyorum. site yöneticilerinden de özür diliyorum basta ali abi olmak üzere. böyle bir mail atmak istemezdim ama siteye girip cıkan tanıdıklarımın şaşkın bakışlarına son vermem gerekiyordu. Allah a emanet olun
05 Mayıs 2008 - 10:55
Selam Fatma;
Önceki mesajın yazarının “sen” olduğuna dair aklımın ucundan hiç bir şey geçmedi, bu benzerliği şimdi sen yazınca farkettim.
İsim benzerliği olduğunu düşünüyorum.
Tabi, bilmeyenler için açıklama yapman da iyi olmuş.
Kardeşlerimize selam…
Muhabbetlerimle…
21 Haziran 2009 - 18:47
KUR’AN’IN EVRENSEL MESAJI
Global Dünyaya baktığımız zaman, bir taraftan çöp bidonlarından ekmek toplayan insanlar olduğu gibi bir taraftan da aynı toplum içerisinden yatları özel uçakları olan insanlar da bulunmaktadır. Aslında Allah zenginlik ve fakirlik farklılığını insanları denemek için yarattığı halde, 67/2- O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” Maalesef insanlar bunun şuuruna vakıf olmadıklarından,bencil tutkuları yüzünden, necip fazılın da söylediği gibi bir kişiye dokuz pul dokuz kişiye de bir pul düşmektedir. Bu olay hem sosyal barışı zedelemekte , hem de insanlar arasında Adaletsiz bir servet farklılığını oluşturmaktadır. Böylece dünyada dengesiz bir. Yaşam farklılığı gündeme getirmektedir. Allah. İnsanları sadece kimin ne yapacağını denemek için , rızkı farklı dağıttığı halde, insanlar. Şimdiden bu imtihanı kaybederek, onu tabulaştırıp başkalarına infak etmeyi unutmuşlardır.16/71- Allah rızkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?”
Dünya üzerinde yaratılmış olan her insan, Allah’ı bulup tanıma ve kendi yolunda yürüyebilecek kapasitede yaratmıştır. Ama, denemenin nedeni olan iblis, ona dünya hayatını süsleyerek, Allah’ın yolundan alıkoymanın tekliflerini insana sunmuştur.7/16- Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”7/17- “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” İşte insanlara sunulan bu teklif çok cazibeli gelmiş. Büyük bir çoğunluğu da. Bu Kur’an:’ Yerleri ve gökleri yaratan Allah’ın, Halife olarak göndermiş olduğu Adem oğlunun var oluşuyla başlayıp, yok oluşuna kadar geçen bir süreç içerisindeki , Yaşam tarzının Allah tarafından sunulmuş bir Projesidir.. İşte bu projeyi kabul edenlerin kuran yol göstericisidir. 2/’2- Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir Kitap’tır.”
cazibeli teklifin peşine düşerek yollarını dosdoğru sanmaya başlamışlardır.43/36- Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’; artık bu, onun bir yakın dostudur.43/37- Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.
Takva dışında yol alanlar, Kuranda günahı kendisini kuşatanlar diye anılmıştır. Bu gurup insanlar, yeryüzüne fırka fırka dağılarak, Takva yolunda yürüyenleri ve yürümek isteyenleri engellemişler kendi yollarına yürütmenin yollarını aramışlardır. Aslında her insanın fıtratlarında susturulmuş ve gizlenmiş olan tevhit inancı vardır. Ama o şeytanın bağladığı kabukla hidayete bir türlü gelemiyorlar Ne zaman şeytanın bağlattığı o kabuk başına gelen bir musibetle kırılırsa ancak kendini gösterebilecektir.
Yerin altındaki sert tabakalarla örtülü kalan suların, artezyenle delinip fışkırıyorsa, kabukla bağlatılmış olan fıtratlardaki o din de, dışarıya çıkabilmesi için hayatında bazı değişiklerin olması gerekmektedir insanların doğru olarak sandıkları bazı şeylerin yanlış, olarak sandıkları bazı şeylerin de doğru ,olduğu ancak o zaman anlaşılmaktadır. Yeri gelmişken başımdan geçen bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum.Yıl bin dokuz yüz altmış üç bizim köyün mezarlığının tam ortasından köy yolu geçmesi gerekti köy muhtarı yol geçecek olan. Yerde yakınlarının mezarı olanlar mezarlarını kaldırsın diye tebligat gönderdi. rahmetli dedemin mezarı bulunuyordu. Şimdi babam da rahmetli oldu ya, o gün babam şöyle diyor ve biliyordu. “iyi adamların bedenini toprak yemez” babasının mezarını açtığında bembeyaz bir kefen ve yüzünden terler akan bir ceset bekliyordu. Aradan on üç sene geçmişti dedem öleli bir de mezarı açtığımızda ne kefen ne de babamın beklediklerinden hiçbir şey kalmamış sadece sakalı ve kafa tası birkaç da kol ve bacak kemikleri kalmıştı.
Olayı babam gözleri ile görünce çok şaşırdı, demek ki bu anlayış doğru değilmiş biz yanlış biliyormuşuz dedi. Ve kalan o parçacıkları bir keseye doldurup başka bir mezara taşımıştık. Bunu bilenler ancak toprağın ölü olan bedeni yediğini ve onun iyi adam veya kötü adam olup olmadığına bakmaz toprak o cesedi yer. Zaten topraktan yaratıldı yine toprak olacaktı.Eğer biz böyle bir şeyle karşı karşıya kalmasaydık aynı inanç biz de sürüp gidecekti. Aynen onun gibi, insanın başına gelenler ona bir şey öğretebiliyor. Nasrettin hocanın söylediği gibi uzun lafın kısası damdan düşenin halini ancak damdan düşen anlar.
İşte Kur’an evrensel dünyaya mesaj verirken, zalim olanlar zalimliği kendileri yapsa bile zalim olanların yapmış oldukları zalimliklerinden hoşlanmazlar, Zalim olanlar bir gün gelip de er veya geç toplumlar tarafından dersi verilip, kibirlenip gururlananlar aşağılanan konuma gelmektedir.
22/40- Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescitler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, Aziz olandır.”
İnsanların temel istek ve arzularında özgürlük vardır.6/104- Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim.”
18/29- Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Şüphesiz Biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.”
88/21- Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.88/22- Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin” İşte naklettiğimiz bu ayetler. İnsanların din seçiminde sonucuna katlanmak koşulu ile ne kadar serbest olduklarını açıklamaktadır. İnsanlar kendi özgürlüklerinin ellerinden alınmasını kesinlikle istemezler. Empati yaptıkları zaman bunu çok güzel Anlarlar
Kur’an bir taraftan orjinalliğinin bozulmadığını ve bozulmayacağını söylerken,54/9- Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” Bir Taraftan da Onun benzerini biri yada birilerinin meydana getiremeyeceğini söyleyerek meydan okumaktadır.”2/23- Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın.”
Ama Kurandaki ayetler, Aynen eşyanın yapısında olduğu gibi, inceleme ve tahlil sonucunda doğru bir şekilde anlaşılmasının bilinmesi gerekmektedir. Güçlü bir mantık ve güçlü bir kuran bilgisinin. Kuranın bütünlüğü içerisindeki ayetlerin ne anlama geldiği tahlil sonucunda ancak belli olduğu bilinmesi gerekir. Nasıl insan vücudunda bulunan. Fakat nerde olduğu bilinmeyen bir hastalığın, Ancak insan vücudunun tümünün taramadan geçirildikten sonra anlaşıldığı zaman biliniyorsa, bir ayetin kastettiği manayı da bilebilmek için kuran ve kainat bilgisinin bilinip, ne anlama geldiği ancak o zaman anlaşılması gerekmektedir. İşte Doğru bir kuran anlayışının ortaya konulabilmesi için şu gerçeklerin bilinmesi gerekir.
1-Kuran’daki Her Ayet Kur’anın bütünlüğünden bir parçadır. Kuranın özelliklerini taşır ama kuranın tamamı değildir. Nasıl insandan alınan bir damla kan insanın özelliklerini taşıdığı halde insanın tamamı olmadığı gibi.
2- Kur’an da geçen her ayet hem konu ile ilgili ayetlerle, hem de Kur!anın bütünündeki ayetlerle uyum halindedir,
4/82- Onlar hala Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı.
18/1- Hamd, Kitap’ı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah’a aittir
3- Kur’anda geçen her kelime hiçbir kelimenin yerine kullanılmamıştır Eğer öyle gibi sanılsa da, mutlaka bir farklılığı vardır. İblis kelimesi ile şeytan kelimesinin farklılığı, veya insan kelimesi ile cin kelimesin farklılığı gibi.
4- Kur’an daki hiçbir ayet o konu ile ilgili ilimle çelişmez. Zaten o konunun ilmi o Ayetin açıklaması oluyor.
21/95- Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
Tıp İlmi insanın ölümünü açıklarken, beyin ölümü dediği son nefesinin verilmesiyle gerçekleştiğini söylemesi onun hayati fonksiyonlarını yitirmesi anlamındaki ölümüdür. Böyle beyin ölümü gerçekleşmiş olan birisinin artık kesinlikle geriye dönmesi mümkün değildir. Kıyamet gününde tekrar dirilme olayı hariç insanlar dünyada dirilmeyeceklerdir. Allah evrene böyle bir yasa koymuştur. Bu yasayı kimse değiştiremez. Hz İsa peygamberin dirilttiği ölü ise hayati fonksiyonlarını yitiren ölüler değil vahiylere karşı veya herhangi bir şeye karşı duyarsız olanların duyarlı hale gelmesi anlamındaki ölülerdir.
5/110- Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrail oğulları’na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğulları’nı senden geri püskürtmüştüm.
Bütün dünyadaki İslam toplumları Allah’ın Hz İsa peygambere ölüleri diriltme mucizesi verdiği inancındadırlar bu ayette “ benim iznimle Ölüleri (Hayata) çıkarıyordun” ifadesi hayati fonksiyonlarını yitirmiş olan ölüler değil vahiylere karşı duyarlı olmayanları. Vahiylere karşı Allah’ın izniyle duyarlı hale gelme anlamındaki diriltme Olarak kullanılmıştır zaten bu konularla ilgili kitabımın diğer bölümlerinde anlatılacaktır inşallah.
5- Kurandaki ayetler muhkem ve müteşabih olarak iki kısma ayrılmıştır. Muhkem olan ayetler, kitabın anasını temelini oluşturan ayetlerdir bunlar Açıktır. Bunları genelde aklı olan herkes anlar. Mesela güneş doğduğu zaman ortalık aydınlanır. Güneş battığı zaman ise ortalık kararır . bütün herkes bu konuda aynı düşünür ve görür. Ama müteşabih olan ayetler de farklıdır. Hem o ayetler çift anlamlı hem de karmaşıktır tahlil ve inceleme sonucunda ancak kastetiği anlam yakalanabilir.. Dağlarda genelde bütün madenler vardır. Ama Tahlil ve inceleme neticesinde hangi madenin olduğu ve nasıl elde edilmesi gerektiği bir uzmanlık gerektirir veya İnsanın bir yerinden ağrı geliyorsa, o ağrının mutlaka bir sebebi vardır. O konuda uzman olanlar tahlil ve inceleme neticesinde ancak sebebini bulup karar verebilmektedirler Şimdi kurandan bahsettiğimiz ayeti naklederek onunla ilgili örnekleri vermeye çalışalım.
3/7- Sana Kitap’ı indiren O’dur. Ondan, Kitap’ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem’dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: “Biz ona inandık, tümü Rabbimizin Katındandır” derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
Şimdi muhkem olan ayetlerden bir tane örnek vermeye çalışalım.
4/23- Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur-, sizin sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir araya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir
bu naklettiğimiz ayeti aklı olan herkes anlar anlamı açıktır. Şimdi de müteşabih olan bir ayete örnek verelim.
6/.146- Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. ‘Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları’ nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru olanlarız.
İşte müfessirlerin büyük bir kısmının yanlışlığa düştüğü ayetlerden birisidir. Konumuz o olmadığı için detayına girmeyeceğim. Ama oradaki haram etme olayı Allah tarafından özel olarak haram edilme değil, onlar kendi kendilerine haram edişlerinden dolayı Allah böyle bir anlatım sanatı kullanmıştır. Yoksa Müslüman olanlara neleri helal neleri haram ettiyse Yahudi ve diğer din mensuplarına da haram ve helal edilmiştir. Yine bunları yeri geldikçe detaylı bir şekilde izah edeceğim inşallah.
6- Kur’an Allah’ın gönderdiği bir kitap olması hasebiyle, her söylediğini her insan kavrayamayabilir. Ama ilahi bir mesaj olması nedeni ile kabullenmek zorundadır. Zamanımızdan bin dört yüz küsur sene önce insanlar arasından çıkan bir kişi kalksın,36/38- Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir. Güneşin hakkında sanki bir uzay bilim adamı gibi bilgi versin. Bu insan aklını zorlayan ve Allah’ın insanlar arasından seçmiş olduğu bir peygambere gayıp olan bilgiyi vermesidir.
7-Kur’an her asra hitabedecek şekilde tasarlanmıştır. Çağ ilerledikçe insan kültürü ve teknolojisi de ilerlemektedir. Bir önceki olan icatlar yenileriyle yer değiştirmektedir.
2/106- Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
Kuranı kerim bilindiği gibi yirmi üç yıllık bir dönem içerisinde tamamlandı. İlk gelen ayetlerle son gelen ayetlerin hitap ediş şekli bakımından bile çok farklılıklar vardır. Bazıları bunları gereği gibi okuyup anlayamadıkları için sanki kur’anda bir çelişki varmış gibi algılıyorlar bir taraftan kafirlerin yapmış olduklarına karşı sabredin ile ilgili ayetler. Bir taraftan da size karşı savaş açanlara savaş açın ve onları gördüğünüz yerde öldürün ayetleri. şarta zamana ve olaylara göre anlaşılması gereken ayetlerdir.
Yine yanlış anlaşılan ve algılanan olaylardan biri de sanki kuran kapalı gelmiş peygamberde onu açıklamış gibi İslam toplumlarında . bir anlayış vardır. Kuranı açıklayan peygamber değil Allah peygambere kuranı açıklamıştır.
75/16- Onu (Kur’an’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma.75/17- Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir.75/18- Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle.75/19- Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir
Zaten kitabımın Kuran ve sünnet bölümünde onlara değinmiştim. Kuran Evrensel olan bir kitaptır. Her çağa bakan bir yüzü vardır peygamber kendi bulunmuş olduğu dönemindekilerle ilgili ayetleri ancak açıklananları yaşamıştır. Yoksa peygamber bir astronot veya bir pilot veya bir doktor değildi ki, Eğer peygamber kuranın tamamını açıklamış olsaydı şu ayete ters olurdu
6/91- Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar”
Bakınız “ bir kısmını açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi” ile ilgili bölümü açıklananlar. O gün peygamber ve Müslümanların yaşadığı hayatla ilgili bölümüdür. Çoğunu göz ardı ettiğiniz bölümü de daha gelecek asırda olacak olan bölümüdür
8- Kurandaki anlatılan peygamberlerin hiç birinin hiç birine karşı üstünlüğü yoktur.
2/136- Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız
Diğer bir ayette de. Bazı peygamberleri bazı peygamberlere üstün kıldık (. diyor. Bu Ayetleri de yazdıktan sonra ikisini beraber düşünmeye çalışalım.
2/253- İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah’ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa’ya apaçık belgeler verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelen Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır
17/55- Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilir. Andolsun, Biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Davud’a da Zebur verdik
Bir Kısım peygamberlerin de kuranda adı anılmamıştır.
40/78- Andolsun, Biz senden önce elçiler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp-anlattık ve kimini anlatmadık. Herhangi bir elçiye, Allah’ın izni olmaksızın bir ayeti getirmek olacak şey değildir. Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hüküm verilir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte (istekli) olanlar hüsrana uğramışlardır
Peygamberler arasında ayırım yapmadığı takva yönündendir, bütün peygamberler. Allah’ın vermiş olduğu emre muhalefet etmezler konuştukları ve yaşadıklar vahiydir. Bazılarını bazılarına üstün kıldığı, peygamberler. Allah’ın göndermiş olduğu vahiylerle topluma anlattığı zaman duyarlı olanlarla olmayanların azlığı veya çokluğu ile ilgilidir. Bu peygamberlerin kendi ellerinde olan bir şey değildir. Tamamen toplumlarla ilgilidir. Toprağa ekilen tohum gibi şartlar elverişli olursa mahsul güzel olur şartlar elverişli olmaz ise mahsulün iyi olmadığı gibi. Adları zikredilmeyen peygamberler de, bulunmuş oldukları toplumlarda ses getiremeyen peygamberlerdir. Ben peygamberim dediği zaman hemen öldürülmüş olanlar, veya söylediklerini duymamışlar” seni babaları uyarılmamış kavmi uyarman için gönderdik” Ayeti gibi, mesajı almayan toplumların durumu ile ilgilidir. Yani Gelecek olan toplumların örnek edineceği bir olayı ve kıssası olmayan peygamberlerdir.
9- Bütün peygamberlerin getirdikleri dinin adı islamdır. Hiçbir peygamberin getirdiği haram ve helaller ile hiçbir peygamberin getirdiği haram ve helaller birbirleriyle çatışmaz. Bununla ilgili ayetlerden nakletmeye çalışalım.
6/145- De ki: “Bana vah yolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir
6/146- Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. ‘Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları’ nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru olanlarız.
16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı
39/.6- Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz
Bütün peygamberlere gelen dinlerin orijinali Allah tandır. Ayetlerde görüldüğü gibi birbirlerine zıt gibi görülen ayetleri bir araya getirdiğimiz zaman ayetlerin kastettikleri mana yakalanabiliyor. Yahudi olanlara haram Müslüman olanlara helal olmaz buradaki kastedilen mana, helal olanı kendileri yememeleri nedeni ile kendi kendilerine haramlaştırmalarıdır.
Allah Özgür bir ortamda insanları imtihana tabi tutmak istemiştir.
2/143- Böylece Biz sizi, insanlara şahit (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğun (yönü, Kabe’yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu (bu,) Allah’ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.
Bu Ayet Allah’ın dininin bir peygamber ve onu etten duvarla koruyan Müslümanların oluşturduğu bir otoriteden söz edilmektedir.
Bu çok önemli olan bir olaydır. Her örnekten bir örnek verildiği ve hiçbir eksiğin bırakılmadığı, ve şeytanın asla bir katması çıkarması olmadığı Allah Tarafından insanlar eliyle koruttuğu ve korutacak olduğu bir kitapla örnek bir toplum ve örnek bir yaşamın sergilendiği hem kendi dönemlerinde hem de kendi toplum dışında gelecek olan toplumlara bir model oluşturmuştur.
Kuran Yeryüzünde ne kadar insan türü varsa, Onların, renklerine dillerine,cinslerine, makamlarına, hastalıklarına sağlamlıklarına bakmadan onların hiç birini diğer birinden ayırt etmeden aynı terazi ile tartarak. İmtihana tabi tutmuştur. Aralarındaki fark sadece tiyatrodaki rol farkı gibidir. Kim bu rolünü Allah’ın çizdiği ve verdiği kurallara göre oynarsa. Allah katında üstün ve değerli olan odur.
49/13- Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır
Allah’ın emirlerini kabul edenler eğer güç ve iktidar sahibi olurlarsa şu neticeler ortaya çıkar.
1-Kuran buna Takva İktidarı diyor eğer iman edenler ve Salih amel işleyenler iktidar olurlarsa,
3/104- Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
3/110- Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.
22/41- Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir
Allah bütün insanları yeryüzünde Aklını takvasını fıskını vererek yol seçimini kendi özgür iradesiyle baş başa bırakmıştır. Bunlar temel olarak iman eden ve Salih amel işleyenler, diğeri de inkar edenlerdir. İman edenler dünyadaki hayatlarında başı boş olmadıklarını onları gözetleyen ve yaptığı her davranışı kameraya alan bir Allah’ın olduğunu bildiklerinden kendi heva ve heveslerine göre yaşayamazlar. Onların Kendileriyle Allah Arasında, Kendileriyle diğer insanlar arasında ve kendileriyle insanların dışındaki varlıklarla diyalogu bir kurala ve prensibe bağlanmıştır..
2- İslamın Otorite olduğu yerde, Asıl o otoritenin anasını oluşturan Müslümanlardır. Bunlar ya Allah’tan gönderilmiş bir Peygamber Ya da Allah’ın kitabına göre yaşayan bir devlet başkanına itaat etmeyi kendilerine bir görev bir ibadet olarak kabul ederler. Bunlar devlete devletin ayakta kalabilmesi için bu günün tabiri ile vergi. İslami tabirle de adı zekattır.zekat düşenler tarafından mutlaka verilir keyfe göre bir şey değildir. Vermeyenlere zorla verdirilir.
2-110- Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah Katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.
İslam otoritesinde bulunan ikinci gurup insanlar da gayrı Müslimlerdir. Kuran gayrı Müslim olanları temel olarak iki kısma ayırmıştır.
1-Anlaşmalı olanlar. İslam devletinin bunlara karşı tutum ve davranışlarını kuran şöyle belirlemektedir.
9/4- Ancak müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınızdan (antlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık antlaşmalarını, süresi bitene kadar tamamlayın. Şüphesiz, Allah muttaki olanları sever.
İslam otoritesinde hukuk Allah’ın hukukudur. ister Müslümanlardan isterse gayri Müslimlerden peygamber ve devlet başkanları da dahil olmak üzere Allah’ın emirlerine muhalefet eden bir sözde ve davranışta bulunamazlar. Yani kimse kendi keyfine göre davranamaz. Allah otorite olan islamın devletle kendi takva iktidarını oluşturan muslümanlarla, ve gayrı Müslimlerle davranış şekillerinin kurallarını belirlemiştir.
İşte gayri Müslimlerden kendileri İslam otoritesinin dinini kabul etmediği halde eğer orada yaşayıp devletin nimetlerinden istifade ediyorsa, yolarını suyunu topraklarını kullanıp yaşıyorsa bunun bedeli olan cizye ve haracı ödeyerek kanunlara kendi dinlerine müdahale edilmediği sürece İslam otoritesine teslim olmak zorundadır. Müslüman olanlarda vergi olarak zekat varsa, bunlarda da vergi olarak cizye ve haraç vardır. Nasıl müslümanım diyenlerden zekatını vermeyenlere karşı savaş açılıyorsa, gayri Müslimler de cizye ve haraçlarını ödemedikleri zaman onlara savaş açılarak zorla kendi elleriyle cizye ve haraçlarını verinceye kadar savaşılır
9/29- Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.
Bakınız Din Konusunda Allah gayrı Müslimlere İslam olmaları için kesinlikle zor ve baskı kullanmalarını yasaklamaktadır. Cizye ve haraçlarını düzgün ödedikleri taktirde onlarla nasıl bir iletişim kurulması gerektiğini kurandan dinleyelim.
60/8- Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.
9/7- Mescidi Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız dışında, müşriklerin Allah Katında ve Resûlünün katında nasıl bir ahdi olabilir? Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever
2- İkinci tip Gayrı Müslim de. Müslümanın varlığından rahatsız olan onları bulundukları yerden çıkaran, ve İslam otoritesine karşı çeteleşerek bir birlerine destek olup fesat çıkaranlardır. Ki işte Allah böyle tiplere karşı alınması gereken pozisyonları şöyle izah ediyor.
9/5- Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tövbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”
Burada ayette haram aylar parantez içerisinde dört ay diye bahsederken İslam otoritesine karşı gayrı Müslimlerin başkaldırmadığı usluca durduğu dönemler anlamındadır. Bu gidişlerini veya usluca duruşlarını değiştirdiklerinde işte onlara karşı caydırıcı ve savaş dönemi başlamış demektir.
9/12- Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar
8/38- O inkar edenlere de ki: “Eğer vazgeçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa, önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (onların başından da) geçmiş olacaktır.”
8/39- Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.
Kuran Evrenseldir Bütün Dünyadaki insanlar bir araya gelseler, kurandaki herhangi bir konu ile ilgili bir açıklamayı kuranın anlattığı gibi anlatamazlar.
8/31- Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; “İşittik” dediler. “İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu, eskilerin efsanelerinden başkası değildir.
17/88- De ki: “Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kuran’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.”
Bu Konuda sonuç olarak şunları söyleyebiliriz, 1-Her insan istediği dini seçip yaşayabilir,2- Ama Kendi dinini başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışamaz. Eğer böyle bir davranışta bulunmaya kalkışırlarsa da İslam otoritesi ona güç ve kuvvet kullanarak bu yanlış davranışından vazgeçinceye kadar onlarla savaşır.
4/75- Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?
4/76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.
11- Kuranda geçen kelimeler genelde çift kullanılmıştır. İşte o kelimelerin ne anlama geldiği ancak konu ve kuran bütünlüğümde değerlendirildiği zaman, kastettiği mana yakalanabilir. Bir örnek verecek olursak, ölü kelimesini kuran bir gerçek anlamında kullanmıştır, bir de mecazi anlamda kullanmıştır.
6/93- Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahy olunmamışken “Bana da vahy geldi” diyen ve “Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim” diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen..”.
Buradaki bahsedilen ölü gerçek anlamında bahsedilen ölüdür.
5/110- Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğulları’na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğulları’nı senden geri püskürtmüştüm.”
6122- Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kafirlere yapmakta oldukları böyle ’süslü ve çekici’ gösterilmiştir.
2/72- Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz ve bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı.
2/73- Bunun için de: “Ona (cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun” demiştik. Böylece, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir; ki akıllanasınız.
İşte bu ayetlerde bahsedilen ölü kelimeleri gerçek anlamındaki hayati fonksiyonlarını yitirmiş ve beyin ölümü gerçekleşmiş anlamında değil , yaşımın gerçek anlamındaki ibadet ve kulluk anlamını yitirmiş anlamında kullanılan ölüdür. Eğer o anlamda olmamış olsaydı. Şu ayete ters olurdu.
21/95- Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler
İşte asırlarca kuranın bu anlatım sanatı kavranılmadığı için kurandaki ayetlerin kastettiği mana tamamen çarpıtılmış hazreti isa peygamberin ölüleri gerçek anlamında dirilttiği ona bir mucize olarak verildiği inancı devem edip gelmişir. Halbuki Allah mucizelerin kendisine ait olduğunu söylerken,29/50- Dediler ki: “Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?” De ki: “Ayetler yalnızca Allah’ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Olduğunu söylerken , peygamberlere Allah’ın sadece verdiği mucize olarak göndermiş olduğu vahiydir diye vurgularken,29/51- Kendilerine okunmakta olan Kitap’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. İnsanlar peygamberleri Allah’ın tarif ettiği sıfatın dışına çıkararak başka bir kılıfa sokmaya çalışmışlardır.
Bir örnek daha verecek olursak, gece kelimesi de iki anlamda kullanılmıştır. Birisi güneşin batışı ile doğuşu arasındaki kalan karanlık bölge Diğeri de cehalet karanlığı Anlamın da da gece kelimesi kullanılmıştır.
97/1 biz bu kuranı kadir gecesinde indirdik
Gerçek anlamda kullanılan gece.17/78- Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namazı kıl, fecir vakti (namazda okunan) Kur’an’ı, işte o, şahid olunandır
17/.79- Gecenin bir kısmında kalk, sana ait nafile olarak onunla (Kur’an’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.
Eğer kadir gecesinde indirilen kuran gerçek anlamında kullanılan gecede indirilmiş olsaydı, kuranın yirmi üç yıllık dönemde inişi ile ilgili olaya ters olurdu orada ki kullanılan gece gerçek anlamındaki gece değil cehalettir karanlığı aydınlatan vahiylerdir. Eğer bu kelimelerin ne anlama geldiği çözülmez ise Ayetlerin anlatmak istediği anlam yakalanamaz.
12- Kuranda Akıl eden, düşünebilen ve yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek olan tek varlık adem şemsiyesi altındaki insan türleridir. Adem oğlunun dışındaki varlıkların hiç birisi yaptıklarından dolayı sorumlu değildir. Eğer insanların dışındaki varlıklara sanki akleder ve yaptıklarından dolayı sorumlu gibi bir anlayışla ayetlere yaklaşılırsa bu doğru değildir. Bir örnek verecek olursak
7/163- Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. ‘Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında’, balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, ‘cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında’ ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk.
Dikkat edilirse bu ayet Yahudilerin ibadet kurallarına uyup uymadığı sanki balıklar tarafından biliniyormuş da yasaklara uydukları zamanlar balıklar kıyıya geliyor yasak kurallarına uymadıkları zamanlar ise balıklar kıyıya gelmiyor diye anlamışlardır. Halbuki Kuran düşünmeyen aklını kullanmayan insanlara hayvanlar gibidir ifadesini kullanırken.
25/44- Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.
Buradaki Araf suresi yüz yetmiş üçüncü ayetteki anlatılmak istenen Yahudiler Allah tan gelen emirlere bağlı kaldıkları sürece eşya ile ilgiyi iyi kurabildikleri sürece dünya hayatında nimetler bol bol gelir. Ama işlerini iyi takip etmez gönderilmiş olan vahiylerden uzak kalırlarsa da bu günkü Müslüman toplumların düştükleri konum gibi hale düşerek küfrün karşısında rezil rüsva olurlar
Dünya üzerinde tarih boyunca evrenin yasasına gerektiği gibi uyan insanlar devamlı egemenliklerini ayakta tutmuşlar ama yasalara uymayan toplumlar da Allah’ın En yakın olduklarını iddia etseler bile yenik düşmüşlerdir. Dünyanın yedi harikasından biri olan piramitler bilindiği gibi firavun tarafından yaptırılmıştı. Bu konuya yanlış anlatılan ve yanlış algılanan konuyu aydınlatmak amacı ile kısacık da olsa değinmek istiyorum.
10/90- Biz, İsrailoğulları’nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): “İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlah’tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” dedi.
10/92- Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler.
Devamlı üzerinde basa basa durduğum bir şey var eğer kurandaki bir ayetin kastettiği mana doğru anlaşılmış ise pratik hayatta da uygulamada da doğru netice ortaya çıkar. Mesela yukarı atılan bir taş yerçekimi nedeni ile aşağı düşer. Bu söz deneme yanılma sonucunda ortaya çıkarak kanun haline gelmiştir. Eğer bu söz doğru değilse yukarı atılan taş yerçekimi nedeniyle yere düşmezdi. Aynen onun gibi Firavun ile ilgili ayette geçen ifade “ seni alemlere ibret olsun diye bedeninle kurtaracağız “ ifadesi cesedini kızıl denizde iki üç bin sene sonra bulacaklar anlamında değil senin yaptığın o piramitleri insan oğluna ibret olsun diye Dünyanın yedi harikasından biri olarak göstereceğiz Allah’a iman etmeyen toplulukların dünya hayatında ne kadar başarılı olsalar bile bir gün gelip hayatlarının sona erip o saltanatlarının yıkılacağını ima ederek gelecek olan kuşaklara ders vermektedir. İşte ayette geçen seni bedeninle kurtaracağız ifadesi cesedinin kurtulması anlamında değil, dünyanın yedi harikasından biri olan piramitleri kastetmektedir. Bütün dünya firavunu konuşması onun dünya hayatındaki dünyalık başarılarını kastetmektedir. Yoksa denizde bulunan her cesedi firavun diye bahsedilmesi yanlış olur kanaatindeyim. Eğer gerçekten bahsedilen beden anlamındaki et ve kemiklerden meydana gelen ceset olmuş olsaydı onun kurtuluşunun ne önemi var idi.
13- Kuranın doğru olarak anlaşılmasını engelleyen mucize ve sünnet kavramının yanlış algılanmasıdır. Şeytan bu iki anlayışın arkasına saklanarak fitneyi İslam toplumuna yerleştirmiştir.
Mucize: bilindiği gibi kelime olarak Kuranda geçmez,onun adı Ayet, belge,delil, burhan olarak geçer. Tarifi Allah’a ait olan yaratılmışların hepsinin adı dır Peygamberlere verilen mucize sadece vahiy mucizesidir.
29/50- Dediler ki: “Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?” De ki: “Ayetler yalnızca Allah’ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım.
6/35- Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.
İşte kuran gibi bir kitabın indirilişinden daha büyük mucize ne olabilir ki?bütün insanların toplanıp bir araya gelseler getiremi,yecekleri bir kitaptır.
İkinci olarak da şeytanın katıp çıkardığı hadis ve sünnettir. Eğer hadisler kurandan ise kurandan ayrı bir adla çıkılmasının ne anlamı var. Eğer hadisler Kurandan değilse o zaman o ölçü alınamaz, Hadislerle amel edilemez. Öyleyse Kuran her örnekten bir örnek vermiş Hiçbir eksiklik bırakmamışsa,17/89- Andolsun, bu Kuran’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler.18/54- Andolsun, bu Kuran’da insanlar için Biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır.” İnsanlar yanlışın peşine takılarak kelimeleri Allah’ın Koyduğu yerden kaldırarak farkında veya farkında olmadan,şeytanın peşine takılmışlardır.Araştırıldığı zaman sahih denen hadislerin kurana uymadğı ve kendi aralarında da çeliştikleri görülmektedir. Kurana bir şey katıp veya bir şey çıkarma ümidi kalmayan şeytan korunması garantörlük altına Allah tarafından alınmayan hadisleri kendisine paravan olarak kullanmıştır. Peygamber kuranın dışında bir şey söylemeye veya ondan bir şey çıkarmaya hakkı yoktur. Ve olmamıştır da 53/3- O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.53/4- O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. Allah’ın Peygamberi nereye koymuşsa ne olduğunu nasıl tanıtmışsa birilerinin tanıttığı o peygamberi Allah’ın Koyduğu yerin ne üzerinde bir yere çıkarmağa nede altında bir yere indirmeye kimsenin Hakkı yoktur. o söylerse kurandan söyler kuranın dışında hiçbir şey söyleyemez. Yaşadığı hayatta kuran dır söyledikleri de kurandır.
13- Kuran’ı Kerim korunmuş bir kitaptır. Burayı biraz açıklamak gerekiyor.Hıristiyan misyonerler diyorlar ki İncil Tevrat Zebur da Allah Tarafından gönderilmiş kitaplar değil mi ki onlar neden korunmamış da sadece kuran korunmuş diye bir eleştiri getiriyorlar.
Koruma olayını Allah kendi özel olarak müdahale ederek değil, insanlar eliyle korumuştur. Bunu Kavrayabilmek için bazı kuralların bilinmesi gerekmektedir.
1- Allah insanlara özgürlüğü verip, peygamberler ve kitaplarda göndererek yol seçme hakkını insanların kendilerine vermiştir.
41/40- Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.6/104- Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. 18/29- Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin. Şüphesiz Biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup-yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.”
Daha önce de bahsettiğim gibi, insanlar ilk yaratıldığı zamanlar ilim ve teknoloji sıfır idi. Her gelen kuşak kendilerinden sonra gelen kuşaklara bir kültür mirası devrederek bu gün bilgisayar ve uzay çağına ulaşılmıştır. Kuranın korunması da , iki yolla olmuştur. Birincisi yazı kültürü ve sanatının gelişmesiyle Allah’tan gelen vahiyler, deriler ve kemikler üzerine yazılarak korunmuştur. Yine burayı da biraz açmak gerekiyor. Yazı bilindiği gibi milattan önce üç bin beş yüz yıl önce bulundu. Bir icat bulunduktan belirli zamandan sonra belirli şeyler onun üzerine bina edilmeye başlar. Kuran gelinceye kadar Allah’tan gelen vahiyler. Peygamberden peygambere devam ederek korunuyor du Yani Her peygamber , kendilerinden önce gelen peygamberleri doğrulayıp ve tasdik ediyor .Kendilerinden sonra gelecek olan peygamberleri de müjdeliyordu.
61/6- Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler.”
İşte Hıristiyan misyonerlerinin düştükleri hata buradadır. Allah’tan gelen vahiyler İnsanların duyarlı olanların o konu ile eğilimin oluşu ve teknolojinin o konu ile ilgili gelişmesine bağlıdır. Yazı kültürü ve sanatının Allah’tan gelen bilgileri koruma ve saklamasına elverişli olacak şekilde gelişmemesi nedeni ile , peygamberlere gelen vahiyler Peygamberler ölünce Ağızdan ağza aktarılan bir hikaye ve masal gibi olmuştur. Orijinal olan din bir belgeye dayanması gerekmektedir. Bakınız bu günkü İslam diye bahsedilen, kuran orjinli dinden uzak olarak , anlatılan din bozulmuşsa,geçmiş dinlerde orijinali olmayan Tevrat İncil ve diğer dinler de öyle bozulmuştur. Zaten orijinalliği korunmuş olan Kuran’da onların gerçek haberleri geçmektedir. Kuranda diğer kitapların belgelerinin yazılarak korunduğuna dair bir ayet yoktur. Ama kuranın yazılarak korunduğuna dair ayet vardır.
6/91- Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar.
Hıristiyanların eleştirdikleri Allah’ın kitabı olan Tevrat ve İncil, neden korunmamıştır demeleri doğru değildir. Onların kitapları da kuranla korunmuştur. Kuranda geçen Hazreti isa peygamber ve diğer peygamberlerle ilgili kıssalar gerçek bir haber olarak anlatılmaktadır . böylece Allah onlardaki orijinal olan dinin aslını kuranla korumuştur.
2- Kuranın bir de ezberlenerek korunmasıdır. Yani hafız ordusu kuranın ezberlenerek korumasıyla nesilden nesile miras olarak devredilip gelmiş hem orijinal olan belgelerle elde olan kuranla mukayese edilerek bu güne kadar bize bozulmadan gelmesine vesile olmuşlardır.
14- Yine Yanlış algılanan ve yanlış anlatılan olaylardan biri de Hazreti İbrahim peygamber’in ölülerin nasıl diriltildiğini sorması ve cevabı ile ilgilidir.
2/260- Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona:) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” dedi. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Buradaki ölülerin diriltilmesi gerçek anlamındaki ölülerin diriltilmesi değil, Duyarsız olan bazı hayvanların bazı konularla ilgili eğitilerek, duyarlı hale gelmesi anlamındaki diriltmedir. Yunus balığının deniz kıyılarında mayın araması yapması, Köpeklerin eğitilerek, depremde ceset araması eroin esrar araması, atların savaşlarda kullanılması, daha doğrusu evcil olmayan hayvanların evcilleştirilerek insanın yararına çalışması , o dirilme veya diriltilme anlamında kullanılmıştır. Yoksa gerçek Anlamındaki ölüleri Allah’tan başka kimse diriltemez Allah peygamberlere de böyle bir mucize vermemiştir.21/95
15-Önemli olan ve hala daha ne anlama geldiği , Anlaşılamayan konulardan birisi de şeytan ve iblis kelimelerinin , düzgün bir şekilde çözülüp anlaşılamamıştır. Şeytan :Bazılarının söylediği gibi, insanlardan ayrı bir yaratık değil, insanların, azgınlaşmış, kibirlenmiş, ve günahlarda ısrar eden tiplerinin “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım; beni adıdır. Ateşten yaratılan şeytan değil, Ateşten yaratılan iblistir. 7/12- (Allah) Dedi: ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Şeytan ise insanın yoldan sapanın adı olduğuna göre o ateşten değil, topraktan yaratılmıştır.
İblis; İnsana vesvese veren kötü yolları teklif etmekle görevli olan bir melektir. Zaten iblis gibi kötülüğü teklif eden bir olgu olmamış olsaydı , insanlar da diğer varlıklar gibi melek konumunda olurlardı7/20- Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”
İşte insanın diğer yaratıklardan farkı, iblisin İnsana yanlışa gitmesi için teklif sunmasıdır. Yani insanın iyiye ve kötüye gidebilmenin seçeneklerinin oluşuyla meleklerden ayrılıyor. İblisin Allah’tan insanların diriltilecekleri güne kadar süre istemesi de onun insanlardan insanlara miras yoluyla aktarılan nesilde de aynen fıskın insan oğlunda var olmasıdır. Yoksa İblis eğer canlı varlık ise canlılar doğarlar büyürler ve ölürler. Eğer cansız ise insana teklif sunarak insanları kandıramazdı.
16-Yanlış anlaşılan ve algılanan konulardan birisi de Kabirde Azap çekme olayıdır. Bu Hurafe olan bir anlayıştır. Bedenle , ile ruh bir araya gelmeden hiç birisi acı ve azap çekmez. Ölen insanın bedenle ruhu bir birinden ayrılmıştır. O Ahiret aleminde bedenle ruh bir araya geldiği zaman ancak mükafatı ve acıyı ancak hissedecektir.
36/52- Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş
Kabir azabı çeken insanlar ahiret aleminde böyle bir şeyi nasıl söyler. Diğer bir olayda bedenler çiftleştirilmeden azap olayı olmaz demiştik.7/7- Nefisler, birleştiği zaman, işte burada ki nefislerin birleşmesi, bedenle ruhun bir araya gelmesi ile mümkün olur.
Zaten zaman olayı insanlara göredir, Allah’a göre zaman yoktur, zaman kainatın yaratılışı ile beraber yaratılmıştır. Kainat bir zaman dilimi içerisinde halife olan insan oğlunun emrine amade olarak verilerek , insanlar deneniyor, ve insan oğlunun ömrü bitince tekrar zaman ortadan kalkarak zamansızlığa giriliyor. Yani ezeli olan bir ortamdan gelip, bir zaman dilimi içerisinde insanlar denenip tekrar ebedi bir ortama gidiliyor. Bu kabir azabı, denen bir olay olmuş olsaydı, insanların ilk yaratılışıyla ölen insanın çektiği kabir azabıyla kıyametin kopuş anında ki ölen ve dirilenin kabir azabı farklı olurdu ki, bu da Allah’ın adil sıfatına yakışmazdı . Dünyada Allah’ın göstermiş olduğu , şekilde hayat sürenler ebedi olarak cennete girecekler ve kalacaklar, bunun dışında olanlar da ebedi olarak cehennemde kalacaklardır. Cehenneme gidip de belirli bir miktar yanıp cennete girme olayı yoktur. Onu Hıristiyan ve Yahudiler uydurmuşlardır.
3/24- Bu, onların: “Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak” demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
17- Ahiret aleminde kadın ve erkekler diye ayırım olmayacaktır. Orada yeni bir yaratılışla insanlar yaratılacaklardır.
56/35- Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık. 56/6262- Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?
Dünya hayatı tiyatro sahnesindeki gibi her ırktan her dilden her cinsten fakir ve zengin,ayırt edilmeden hepsinin bulunmuş olduğu konumla ilgili bir sorumluluğu ve görevi vardı. Bu rol denenme artık ölünce bitmiştir. Artık İman eden ve Salih amel işleyenler. Ve inkar edenler ve zulmedenler diye ayrılacaklardır. İnkar eden ve zulmedenler, derece derece yaptıkları zulmün derecesine göre ebedi olarak cehenneme girerek cezalandırılacaklar. Hiç orada kendilerine yardım edecek de bulunmayacaktır. İman edenler ve Salih amel işleyenlerde orada yaptıkları amellerin karşılığına göre değerlendirilecekler. Kadın ve erkek ayırımı yapılmadan orada dünya hayatındaki verilmiş olan göreve bağlı kalışına göre hiç torpil ve şefaat olmadan derece derece ebedi olarak cennette yerlerini alacaklardır. Böylece yıllardır erkeklere neden huriler veriliyor da kadılara bir şey verilmiyor diye sorular artık kapanacak . orada yeni bir yaratılışla yaratılan iman eden ve Salih amel işleyen kadın ve erkeklere ayırım yapılmadan huriler diye anımsanan yeni bir varlık türü eşler verilecek.
55/56- Orada bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş kadınlar vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.
18-Yanlış Anlaşılan ve algılanan anlayışlardan birisi de Kuranın abdestsiz okunamayacağı ile ilgili anlayıştır. Kuranda kuran okumaya başlayacağınız zaman abdest alacaksınız diye bir ayet yok ancak namaz kılmak için abdest alma ile ilgili ayet vardır
5/6- Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.
Asıl yanılınan nokta temiz kelimesinin ne anlama geldiği kurana göre anlaşılamadığından kaynaklanmaktadır. Bakınız kurandan bu konu ile ilgili ayetleri incelemeye çalışalım.
56/77- Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir.56/78- Saklanmış-korunmuş bir Kitap’ta (yazılı)dır.56/79- Ona, temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunamaz.
92/18- Ki o, malını vererek temizlenip-arınır.
Eğer temizlenmek kelimesi abdestle olan bir şey olmuş olsaydı, veya abdest almayı sadece temizlenme anlamında kullanmış olsaydı. Mal vereek insan nasıl temizlenirdi. Buradaki kastedilen asıl mana kalplerin temizlenip Allah’a yönelmesidir.Abdest olayı kalbleri Allah’a yönelmiş olanların , Allah’ın emirlerine uymanın bir ibadet kuralıdır. Bakınız bunula ilgili bir ayaet daha nakletmeye çalışalım.
8/11- Hani Kendisi’nden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu.”
Demek ki Temiz kelimesi abdestle temizlenmek değil kalplerin temizlenip şeytanın vesveselerine karşı kişinin kendisini koruma altındaki temizliktir.
19-Çok sorulan sorulardan birisi de Kuranda Namazın tarifi ve vakitleri yok. Bunu nereden öğreneceğiz.?
Namaz Kuranda kişilerin yaşadığı hayatın ve dinin adıdır. İki kısımda ele alınır. Birincisi kuranın orta namaz diye bahsettiği Allah’ın tarif ettiği şekildeki, yaşanan hayat namazı, Hayat namazını Kılmayan kişilerin günün belirlenmiş vakitlerindeki kılınması emredilen namazını kılmasının bir anlamı yoktur. İşte tarif edilen kurandaki hayat namazı.
2/177- Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
İşte Kuran bir kişinin söylediklerinin samimi olup olmadığı, yaşadığı hayatla sorgulanması gerektiğini söylüyor. Eğer Kişi Kendisinin Alaha ve Allah’tan gönderilmiş olan peygamberler ve kitaplara inanıyorsa, bunu hayatıyla buluşturması gerekmektedir. Yani inancını yaşaması gerekmektedir. İşte asr suresinde dikkat çekilen konu da budur
103/1- Asra andolsun;103/2- Gerçekten insan, ziyandadır.103/3- Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.
Allah İman eden ve Salih amel işleyenler için bir yol belirlemiş , o yol Kur’an ın tarif ettiği yoldur. Ölçü odur terazi odur mizn odur. İnsanlar neleri ne kadar yapabilmişse o kurana uygunluk derecesine göre değere tabi tutulur. İşte hayat namazı budur. İkinci olarak kılınan namaz da yaşanan hayatın Allah’a ait olduğunu belirlemek amacıyla Allah’ın insanlardan istediği benim tesbit edebildiğim kadarıyla Peygamber için Altı Diğer Müslümanlar için de beş vakit şekillenmiş olan namaz vardır. Daha önce de bahsettiğim gibi bu şekillenmiş olan namazın Allah Katında hüsnü kabul görmesi için düzgün Allah’ın emir ve yasaklarına uyulan bir hayatın oluşu neticesinde kılınması gerekir. İşte Maun suresinde namazları kabul olunmayacak kişilerin tanımını Şöyle yapmaktadır.
107/1 Dini Yalanlayanı gördün mü.?2-işte yetimi itip kakan3- Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.4- Namaz kılanların vay haline,5-Ki Onlar namazlarında yanılgıdadırlar.6- ve ufacık bir yardımı da engellemektedirler.”İşte bu tip insanların Allah katında kılmış oldukları namazlar kabul olmayacaktı
Önce Namaz Allah’a Kulluk Yapmayı kabul edenlerin başta peygamberler olmak üzere günün tarif edilen belirli vakitlerinde Allah’a Ait yaşanan Hayatın İnsanın kendi kendisi ile hesaplaşarak . Allah’ Bilgi verilmesidir. Yani Yaşanan hayatın o bölümü ile ilgili diliminde yapmış olduğu yanlışlıklardan dolayı özür dileyerek kendisinin , Allah’tan af ve mavfiret dileyerek, doğru yolda yürüyebilmesi için dua etmesi dir. Dikkat edildiği zaman insanlar , çok yanılgıda, çok aceleci çok unutkandır. Çünkü Onu Doğru Yoldan engelleyen ve devamlı yanlışa götürmenin hesaplarını yapan iblis ve şeytanla imtihan edilmektedir.
Önce Kuranda Namazın kaç rekat olduğunu ve namazın kime ve kimin adına kılınması gerektiğini yakalamaya çalıştıktan sonra hangi vakitlerde kılınması gerektiğini bulmaya çalışalım inşallah.
ALLH’IN KURAN DA TANIMLADIĞI NAMAZ SAVAŞ ANINDA BİR REKAT NORMAL ZAMANDA DA İKİ REKATTIR.
4/101100- Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah’a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.
4/101- Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
4/102- İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da ‘korunma araçlarını’ ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.
4/103- Namazı bitirdiğinizde, Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık ‘güvenliğe kavuşursanız’ namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.”
Şimdi ben burada ki anladığımı ,okuyucularla paylaşmak isterken benim söylediğim doğru deyip dayatmak istemiyorum. Eleştiri mutlaka olacaktır.onları da saygı ile karşıladığımı belirtmek isterim.
Allah Kuran da Ayette belirtildiği gibi bir korku ve savaş namazından bahsetmektedir. Kuran bir konuyu işlerken bir hikaye bir masal gibi anlatmamıştır. Daha öncede verdiğim örnekteki gibi dağın içerisindeki madenleri nasıl inceleme ve tahlil yaparak, ayrıştırıp, ayrı ayrı ortaya çıkıyorsa , kurandaki ayetlerin kastettikleri manalarda kuran içerisine serpiştirilmiş vaziyettedir. Onun yorumunu kuranın bütününde aramak lazımdır.
Nisa suresinin yüz ikinci ayetinde, Allah resulüne savaş anında kılınan kısaltılmış bir namazın tatbikatını yaptırıyor. Ve nöbetleşe kılınan namazdan bahsediyor. “ Sen içlerinde olup, onlara namazını kıldırdığında, onlardan bir gurup seninle birlikte namaza dursun .Silahlarını (yanlarına) alsın böylece onlar secde ettiklerinde,arkalarınızda olsunlar,” İşte buraya kadar peygamberin önderliğinde bir gurup Müslümanın kılmış oldukları namaz anlatılmıştır. Secde ifadesi de kuranın diğer ayetlerinde söz edilmektedir. Kılınan peygamberin dışındaki Müslümanların namazı bir rekat olmaktadır. Ayete devam edelim, Namazlarını kılmayan diğer gurup seninle birlikte namaz kılsınlar” işte burada ikinci gurubun da kıldığı namaz da bir rekattır. Bu ayetin orijinalinde yok ama birinci gurupta kılınan namazın rekat sayısı ikinci gurupta da verilmeye gerek yoktur. Peygamber iki tane guruba ayrı ayrı birer rekat kıldırmasından dolayı kendisi iki rekat diğer Müslüman cemaatlerde birer rekat kılmış oluyorlar. Bu Hem onlardan peygamberin farklılığını izah ederken hem de bir önderin her konuda önce taşın altına koyan kendisi olmalı ki kendisini takip edenlere o yaşam zor gelmesin. Onunla ilgili bir ayet örneği nakledelim.
17/79- Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur’an’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır” İşte bu namaz. Diğer Müslümanların kılmak zorunda olmadığı namazdır.
Yine namazların rekatları ile ilgili ayeti incelemeye devam edelim. Asıl ayette önemli olan ve verilmek istenen mesaj” onlar da ‘korunma araçla
22 Haziran 2009 - 05:14
Sn. A. R. Borazan,
Ayetlere
müsbet ilimle
çatışmayan
yorumlar
getirdiğiniz için
kutlarım.
Esenlikle..
14 Ekim 2009 - 12:18
MELEK ,İBLİS ŞEYTAN
Kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği anlaşılamazsa, Onunla ilgili ayetler ve konular da anlaşılmaz. Önce Yılarca kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği, kuranın dışındaki yerlerde aranmış, ve bulunamayınca da yanlış din ve yanlış yaşam ortaya çıkmıştır. Önce kelimeleri kuranda arayarak ne anlama geldiğini doğru bir şekilde anlayabilirsek, artık onları anlamak kolaylaşacaktır. Kuranda, Ali Bulaç beyin tercümesine baktığımız zaman, 93 Yerde melek, 84 yerde şeytan,12 yerde de iblis kelimesi geçmektedir. Şunu iyi bilmek gerekir ki Kuranda geçen hiç bir kelime hiç bir kelimenin yerine kullanılmamıştır. Bir kelime başka cümleler içinde başka şeyleri ifade etmek için kullanılmış ama kesinlikle aynı kelime başka kelimenin yerine kullanılmamıştır. Şeytan ile iblis kelimesinin ne anlama geldiğini ve aralarında fark olup olmadığını sorduğum zaman bunları tanımlayan bir tanesine rastlayamadım.
Şimdi genel olarak, melek, iblis, şeytan ve bununla ilgili âdem, eşi takva cennet cehennem kelimeleri mutlaka geçecektir. bir bütünlük içerisinde işleyerek onların ne anlama geldiğini kurandan anlayarak ispatlamaya çalışalım.
2/30- Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim” dedi.
Bu Ayet üzerinde derin detaylı bir şekilde düşündüğümüz zaman, Kainatta İki Ana çatıyı oluşturan varlık olduğu anlaşılıyor. Birisi kâinata hâkim olan ve halife adıyla kâinattaki bütün varlıklara hükmedebilen, secde edilmeye layık görülen Âdemoğludur. Diğer yaratılan varlıklar ise İnsanın fiziki yapısı iblis de dâhil olmak üzere Allahın insanların dışında yaratılmış olan bütün varlıklarındır yani meleklerdir.
76/1- Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti.
11/7- O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, inkâr edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” derler.
Allah kâinatı, bu günkü bilim adamlarının anlattıklarına göre yaratılalıdan bu yana on beş milyar yıl geçtiği tahmin edilmektedir. İşte Allah kâinatta insanoğlunun Yaşayabileceği ortamı hazırlayarak ve kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlunun hizmetine sunarak onları denemeye tabi tutmak için emrine amade kılmaktadır. Yani Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlu için yarattığını söylüyor.
45/13- Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
Allah insanları yaratmadan önce insanoğlunun yaşayabileceği ortamı hazırlayarak, Yerleri Gökleri hayvanları bitkileri suyu yaratarak insanoğlunun emrine amade kılmıştır. Dilediği gibi özgür olarak düşünme ve yaşama hakkı ona aittir. Ama İnsanları ve insanların emrine amade kıldığı bütün varlıkları da yaratan bir varlık olduğunu düşünmesi için onu diğer varlıklardan ayırarak, farklılık vererek, kendisini tanımasını ona yaratılmış olan varlıkların hiç birisini ortak etmemesini isteyerek denemeye tabi tutmuştur. İşte kuranda lisanı haliyle konuşturduğu varlıkları bize tanıtarak, işaretler vermektedir.
2/31- Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin” dedi. Daha önce de söylediğimiz gibi kuran, olayları sanatsal bir anlatım tarzıyla anlatmıştır. İsimleri âdeme öğrettik ifadesiyle insanoğlunun var oluşuyla başlayan teknolojik başlangıcı, insanoğlunun ömrünün bitişine kadar, devam edecek olan bilgi öğretilmesini bir çırpıda anlatarak geçmişi anı ve geleceği aynı anda kullanma sanatı yaparak tanımlamaktadır. Bir taraftan kuran böyle bir ifade kullanarak, Meleklerle âdemin farklılığını aralayarak. Bir taraftan da her ikisinin tanımını yapıp , onların ne anlama geldiğini insanlara öğretmektedir.
2/32- Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”
Âdem kelimesi ile melek kelimesini biri birinden ayırarak, İsimlerin hepsinin öğretildiği bir varlık olarak tanımlanan varlığın Akıl Ve iradesiyle meleklerden ayrıldığını meleklerin bildiklerinin sınırlı olduğunu ama ademin bilgisini geneli kaplayarak hepsi ile ilgili bilgi verildiği, anlatılmaktadır. Meleklerin tanımını lisanı haliyle tanımlarken,” Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. “ Ama insanoğlu hem melekler hem de kendisi için araştırdıkça inceledikçe Allah bilmediğini insanlara öğretmektedir. İnsanoğlu bir taraftan kâinattaki varlıkları inceleyerek, onlar arasındaki ayrılıkları ve beraberlikleri tahlil ederek karmaşık olan bilgileri çözerek kendisine, bulunmuş olduğu malzemelerle yeni yeni buluşlar yaparak hayatı kolaylaştırmaktadırlar. Melekler ise hepsine ait kendilerine özgü bir bilgileri olduğunu onlarda akıl olmadığını bu sebeple de imtihan da olmadığını izah ederek. İnsanoğluna yaratılmış alan bütün varlıkları incelediklerinde onlardan kendilerine ait bilgi alabileceklerini ima ederek onlardan insanlara yol öğretmeyi de anlatmak istemiştir.
5/ 31- Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu.
Asıl burada anlatılmak istenen karganın nasıl leşi gömmeyi öğretmesinden ziyade, yaratılmış olan insanoğlunun emrine verdiği yaratıklardan yararlanmaya onların bilgilerinden istifade etmeyi anlatmaktadır. Her varlık Allah tarafından kendilerine özgü bir takım yanılgıya düşürmeyecek derecede bilgi donanımıyla yükleyerek insanların kendilerine yönelmesi ile bu bilgileri cimrilik yapmadan onlara vermektedirler. İşte meleklerin kendilerine ait bildikleri bilgiler budur, Bir portakal ağacının kendine has bilgi donanımıyla insanlara bir portakal meyvesi sunması, bir domates fidesinin kendi bilgi donanımıyla kendilerine has tad gıda ve özellikleriyle insana domates sunması veya bir kalbin kendine has bilgi donanımı ile insanlara hem bilgi vermesi hem de kedilerine has bilgilerle insanı hayrete düşüren çalışmalarıyla kendine ait görevleri yapıp durmaktadırlar.
2/ 33- (Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.”
İşte Allah Âdemoğluna akıl vererek onları diğer yaratıklardan ayırıp, hem kendisine ait bilgileri sorgulayıp bilgi edinmekte hem de kendisi dışındaki varlıkları deneme yanılma metotlarıyla düşünerek sorgulayarak onlar arasında bilgi ağını kurarak yeni yeni bilgiler edinmektedirler. Bir Domates hakkında bilgi, yaratılmış olan insanın dışındaki varlıklardan, kendisi dışında hiçbir varlığın haberi yoktur. Domates karpuzdan karpuz da domatesten habersiz olarak kendilerine ait bilgilerle insanoğluna secde etmektedirler. Ama insan kâinattaki yaratılmış olan bütün varlıklardan bilgi edinerek eşyanın esrarını çözmeye aday olarak, bir kar topağının yuvarlandıkça büyüyüşü gibi büyüyüp durmaktadır.
İşte Ademin isimleriyle haber vermesi Allahın insanlara vermiş olduğu akıl ve iradesiyle esrarı çözerek gün yüzüne çıkarmıştır. İnsan ilk yaratılışta bilgisi sıfır idi. işte onun bilgisi sorup sorguladıkça genişlemektedir. Tarihin bu güne kadar aktarmış olduğu belgeler insanoğlunun gün geçtikçe bilgi ve teknolojide ilerleyerek, her anın bir önceki ana göre daha ilerde olduğu bir gerçektir. Zamanımızdan yirmi yıl, elli yıl ve daha geriye doğru gittikçe ne kadar ilerleme kaydedildiği bir gerçektir. Yazının bile zamanımızdan beş bin yıl kadar önce icat edildiği halde daha önceleri yazının kullanılmadığı insanoğlunun ilerleme kaydettiğine örnek teşkil etmektedir. Daha önce yaşayan insanların binek olarak kullandıkları sadece doğada hazır olan at eşek deve fil gibi hayvanlar varken, şimdi cansız varlıkların konuşturularak insanların hizmetine sunulması bir ilerlemenin mesafe kat etmenin işaretlerindendir. Ama insanoğlunun dışındaki varlıklarda böyle bir ilerleme de yok olduğu onların yaratılışla beraber ne ile görevlendirilmişse o görev dışında görev yapamadan bekleyip durmaktadırlar. Arının bal yapması tavuğun yumurta üretmesi maymunların kendilerine ait bilgiler dışında yaratılışlarıyla görevlendirildiklerinin dışında bir ilerleme yapamadıkları bir gerçektir. İşte insanoğlu diğer yaratıklarda bu farklılığı ile ayrılarak. Halife konumuna yükselmişlerdir.
2/34- Ve meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu.
Meleklerle insanoğlunun farklılıklarını Allah lisanı haliyle konuşturup anlattıktan sonra meleklerin yaratılışının âdemin yaratılışına göre daha basit yaratıldığını izah ederek. Meleklerin âdemin vermiş olduğu emirler karşısında boyun eğmesi gerektiğini izah ettikten sonra. Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkların âdem ne isterse onlara kucak açmaları gerektiğini onlar ister Müslüman isterse Müslüman olmasın dünya hayatında onların emirleri karşısında boyun eğmeleri gerektiğini anlattıktan sonra. Hepsi istisnasız âdeme secde ettikleri bildirmektedir. Şimdiye kadar hikâyelerde ve masallarda anlatılan şeytan ve iblis kavramı kuranda anlatıldığı gibi olmadığı meleklerin iblis veya şeytan hocası değil, fakat sadece iblis kavramını melek kelimesinden ayırmadan, sadece görev farklılığı bakımından diğerlerinden farklılaşarak insanı mucura kaptırmakla sadece teklif sunma görevi ile, diğer meleklerden ayrılmıştır. Yani görevi insana teklif sunmak, ama diğer meleklerde kötülüğe gitmek için teklif sunma değil sadece kötülüğe ve iyiliğe giden insanın emrine amade olmak la iblis ten ayrılmaktadır. Öyleyse İblis meleklerin hocası değil insanda, başka bir boyutla insanların emrindendir. Yani insanları yoldan çıkarmakla görevli bir melektir.
2/35- Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
İnsanlar yaratılış olarak daha öncede bahsettiğim gibi, Bütün kâinattaki varlıkların Halifesi olmakla onlardan ayrılırken, bir de kendisini denemeye tabi tutan yerleri ve gökleri yaratan Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmekle sorumlu bir varlıktır. Kâinat içerisindeki bütün var olan her şeyi onun emrine boyun eğdirirken, insanın da boyun eğeceği bir varlığı bulup ona teslim olması onun adına yaşaması hayatının kurallarını onun koyduğu kurallar içerisine uydurulması, istemektedir.
Bilindiği gibi insan diğer yaratıklardan düşünme akletme ve yaptığı her işi sorup sorgulayıp, bir disiplin içerisinde kendisini nefsin azgın isteklerine boyun eğmeden, Allah’a kulluk ve ibadet yapmakla sorumlu bir varlıktır.
Ayette ifade edilen” Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” Bu ifade insanın yaşam hayatının nerde neler yapması, nerde neler yapmaması gerektiğini sınırlamakta ve onlara bir sorumluluk yüklemektedir. İnsan bilindiği gibi diğer yaratıklardan biri de, iyiye ve kötüye gide bilme eğilimiyle ayrılmaktadırlar. İşte Burada kötüye gidebilecek ve iyiye gidebilecek her iki dürtünün insana verildiğini Ve kötülüklerden gelen teklifi dinlememelerini ama iyiliklerden gelen teklifleri de yapmalarını istemektedir. İnsan her iki yöne de eğilimli olarak yaratılmış bir varlık olmakla nötr bir varlık konumuna gelmektedir. Bir başka deyişle değişik yollara gidebilmenin ve insan sıfatlarını oluşturacak malzemenin ham maddesini oluşturmaktadır. Kuranın bu Anlattıklarına psikoloji ilmide katılmaktadır. Kuran insandaki iki yöne gidebilme eğilimini takva ve fısk ve fücurla açıklarken.91/ 8- Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (Andolsun). İnsanın nasıl, kendisini arındıramadığı zaman nefsin azgın tutkularına kendisini kaptırdığı zaman başına birçok felaketler geliyorsa. Kendisini arındırmış olan insanlar da tamamen bunun zıttı olan iyilikler karşılığını almaktadır. Kuran bunu böyle açıklarken psikoloji ilmi de içimizdeki çocuk ve baba veya alt ben üst ben kavramlarıyla açıklamıştır. İşte İnsanlara Allahın, vermiş olduğu büyük mucizelerden birisidir. Kuranda geçen ,”Şu ağaca yaklaşmayın” İfadesini kullanırken bazı müfessirlerin söylediği gibi elma buğday ağacı değil, Allahın yasaklamış olduğu pis ve murdar olan bütün yiyecekler ve haramlardır. Âdemi ve eşini kuranın cennetten çıkması diye isimlendirdiği gerçek anlamında olan cennet değil, insanın günahsız bir ortamdan şeytanın kandırarak günah işleme ortamına girmesi anlamında tanımlamasıdır. Yeryüzünde belirli bir vakte kadar denenme aşamasına geçilmesi anlamında kullanılmıştır.
Buraya kadar Allah Her şeyi insanoğlu için yarattığını vurgularken yaratılmış olanların bazıları insanoğluna zarar olduğunu ve ondan kaçınmasını, bazılarının ise insanoğlu için yararlı olduğunu, ondan da istifade etmesi gerektiği anlatılmaktadır. İşte İnsanın Asıl Görevi kendisinin öz benliğine yerleştirilmiş olan fısk ve fücurun insanı yasaklanan şeylerden tatması istenmekle, Bir de ona eğilim göstermeyi engelleyen takvanın var olmasıyla, iki zıt isteğin çarpışması asıl insanın denenmeye tabi tutulmasının nedenini oluşturmaktadır.
2/2/36- Fakat şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır” dedik.
Âdem ve eşi günahsız bir ortamdan günahlı bir ortama, iblislin teklifi sonucunda düşmüşlerdi İblis yani insandaki fısk ve fücur, Âdem ve eşini Allah’ın yasak ettiklerini yapmalarına teşvik etmesi ve onların bu yanlışı bile bile yapmaları sonucunda. Artık günah işleyen bir konuma düşmesine sebep olmuşlardı. Aslında adem ve eşi bu yaptıkları yanlışlığın farkındaydı ve pişman olmuşlardı.
2/37- Derken Âdem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
İşte adem ve eşinin bu pişmanlık duyması neticesinde Tövbe etmeleri yapılan bu yanlışlıktan dönmeleri Ademin tam anlamıyla varlığı şekillenmiş ve dünya sahnesinde denenmek için kendine uygun verilmiş olan rolün aktör ve aktirist haline dönüşmüştü.
Karmaşık olan Melek İblis şeytan söküklerini ayrı konularda misaller vererek tanımlamak gerekirse. Kâinatta ana çatı olarak iki varlık olduğu anlaşılmaktadır. Birisi Âdemoğlu şemsiyesi altındaki varlıklar. Bunlar nötr bir insanın takva yolunda ve fısk yolunda yürüyüp şekillenmesi Sonucunda isimler almaktadır.
2/96- Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.
51/56- Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.
İki Ayette hepsi insan olduğu halde, insanların yaşam biçimlerine renklerine dinlerine göre isim alarak anlatıldığı halde, İnsanlar sanki bu kelimeleri insanlardan ayrı bir varlık olarak algıladıklarından dolayı konuyu anlamada hakim olamamışlardır.Şirk Koşanlar , Kuranda Puta tapıcıları, Yahudi olanlar da ehlikitabı, insan da nötr bir yola gitmeye hazır vaziyette bir varlık olarak anlatmak istediği halde. Sanki ayrı ayrı yaratıklar olduğu tahmin edilmiştir. Öyleyse Âdem şemsiyesi altına giren, insan, şeytan, cin, Yahudi, kâfir, Müslüman, münafık vs. isimlerin hepsi insandır. Ama diğer yanlarındaki aldıkları isimler onların sıfatlarıdır. Cin insan veya cin gibi insan, kâfir insan, şeytan insan, münafık insan, olarak tanımlanmaktadırlar. Bu sebeple Şeytan tanımını, iblisin insana vesvese vererek yoldan çıkmış ve günahlarda ısrar etmesi sonucunda insanın yoldan çıkmış adıdır. Yoksa şeytan insanın dışında bir varlık değildir. Şeytan olan insanlar kendisine meyyal olan insanları kandırmaktadırlar.2/14- İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” Ayette dikkat edildiği zaman münafık olan birisinin tablosunu çizerken, o kâfir olduğu halde Müslümanlar içerisinde sanki müslümanmış gibi bir görünüm sergilemekte kendi gibi düşünenlerin yanına geldiğinde ise biz Müslüman olanlarla alay ettik sözüyle, kendi kimliğini tanıtmaktadır.
İblis kelimesiyle şeytan kelimesinin aynı olduğu inancında olanlar kesinlikle yanılmaktadırlar İblis Ateşten yaratılmış şeytan ise insan konumuna girdiğinden dolayı topraktan yaratılmıştır.
7/11- Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
7/12- (Allah) Dedi: “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
7/13- (Allah:) “Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.”
Yine bu ayetlerde konuşturulan varlıklar lisanı halleriyle kendilerini tanımlamaktadırlar. İnsanların dışındaki kâinatta yaratılmış olan hiç bir varlık ,verilmiş olan göreve itiraz etmezler. İblisi tarif ederken insanı saptırmakla görevli bir varlık olarak tanımlamıştık. O ateşten yaratılmış ve kıyametin sonuna kadar Allahtan yaşama süresi istemiştir.7/14- O da: “(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)” dedi. Yine iblis lisanı haliyle konuşturuluyor. Burada iblis Allahtan süre istese de istemese de her insanda var olan bir olgudur. Onun İnsanların diriltilip kaldırılacağı güne kadar süre istemesi onun zaten süreli olduğunu sanat yaparak kuran anlatmaktadır. Her insan da olan bir olgu ise kendisinden sonra gelecek olan nesillere bu olgu miras olarak aktarılıp durmaktadır. Bu da insanlığını sonuna kadar da devam edecektir.
7/15- (Allah:) “Sen gözlenip-ertelenenlerdensin” dedi. Ben insanlara sorduğum zaman iblis canlımı cansı mı diye sorarken bazıları canlı bazıları da cansız demişlerdi. O zaman iblis insanlardan insanlara aktarılarak ebediliğini sürdüren ve her insan yaşadıkça onda var olduğunun bir kanıtıdır. İblis adam değildir ama adamın içerisinde adam olmayı tamamlayan bir olgudur.
7/16- Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”
17- “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”
18- (Allah) Dedi: “Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.”
19- Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.
Ayetlerde imtihana tabi tutulan insanı doğru yolda yürümesini engellemek için ne tuzaklar beklemektedir.
7/20- Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”
Dikkatlice incelendiği zaman iblis Allahtan süre istemişti ve insanların diriltilip hesaba çekilecekleri güne kadar da süre verilmişti. İnsanlar da iblis gibi bir yaratık olmuş olsaydı onlara da süre verilip yaşayacaklardı. Âdem ve eşine vesvese verirken” Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” İşte haramı tatmakla günah işleme olayı gündeme geliyor. Ve cennetlik olan Âdem ve eşi günahsız ortamı bozarak günah işleyen bir ortama gelerek haramla tanışıyorlar. Yoksa haramı tatmayacak bir şekilde yaratılmış olsalardı onlarda melek olurlardı. Ve günah işlemezlerdi.
Kuran’da iblisin ateşten yaratıldığını, ve cinlerden olduğunu söylediği zaman , sanki cinlerin de ateşten yaratıldığına dair bir kanaat oluşmaktadır. Cinlerin kuranda Ateşten yaratıldığına dair hiçbir ayet olmadığı gibi, Bazılarının tanımladığı görünmeyen varlıklar da değillerdir. Onlar da insandır. insanlar nasıl topraktan yaratılmışlarsa cinler de topraktan yaratılmışlardır. Kuranda iblis cinlerden di ifadesi kelimenin başka bir konu ile ilgili yere konmasından kaynaklanmaktadır.
18/ 50- Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik; İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
Bilindiği gibi cinlerde eylem bakımında Allaha ibadet ve kulluk yapmayan zengin şımarmış toplulukların adıydı. İblis kelimesi bilindiği gibi İnsana yanlış yapmayı teklif etmekle büyük bir haksızlık yapmıştı. Asıl İnsan Yaratılırken Allahın rabliğini kabul etmiş ona boyun eğmekle yükümlü olduğunu söylemişti.
7/ 172- Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) Onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. İnsan yaratılırken Allah’ı tanımak ve ona kulluk yapma eğiliminde yaratılmıştı. İşte iblisin Allaha kulluk ve ibadet etmek için yarattığı insanı sözünden caydırmak istemekle hakkı olmayan bir davranışı yapmıştı. İşte Allah onu onun için huzurundan kovmuş onun yaptıkları hiçbir sözü onaylamamıştır. O bakımdan da o insanın yaratılış gayesine uygun hareket etmeyi engellemek istemekle de yabancı konumuna düşmektedir. İşte o ayette “İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi,” İfadesiyle söylediklerimizi onaylamaktadır. Öyleyse Kuran Bütünlüğü içerisinde Kâinattaki varlıkların bazı önemli olanların isimlerinin ne anlama geldiğini kurandan karşılığını vermeye çalışalım.
Halife: Allah adına dünyada iş gören Kâinatta yaratılmış olan bütün yaratıklara hükmedebilen insanoğlunun Adıdır.
Âdem: İnsanın günah işlemeden ki hali.
Melek: İnsanın fiziki yapısı da dâhil olmak üzere insanın dışındaki bütün yaratıkların hepsi insana secde etmekle görevli varlığın adı
İblis: İyiye veya kötüye gitme eğiliminde olan insanın kötüyü teklif eden bir fısıltı, insanda yaratılışta var olan, bir melektir.
Şeytan: İnsanın iblis tarafından kötülüğü teklif etmesinin ardından teklifi kabul eden insanın adıdır.
Takva: İnsan yanlış yaptığı zaman, o yanlış davranışın yanlış olduğuna dair fısıltı veren sestir.
Akıl: İnsan hangi yola giderse o yolda insanı başarılı kılmak için insanın hizmetinde olan bir melektir.
Cin: Yabancı insanın adıdır.
Gönderen Ali Rıza Borazan
14 Ekim 2009 - 12:20
ÖNEMLİ OLANI KUR’ANIN NE SÖYLEDİĞİ DEĞİL NE SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİ ANLAMAKTIR
ÖNEMLİ OLANI KUR’ANIN NE SÖYLEDİĞİ DEĞİL NE SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİ ANLAMAKTIR.
Kur’an: İnsanları ve Kâinatı Yaratan Allah’ın, Dünya hayatında insanların nerde nasıl davranacağının en güzel biçimde, Allah tarafından çizilmiş bir hayat projesinin adıdır. Ne yazık Ki Asırlardır, Kuran’ın dili çözülemediğinden veya çözülmek için uğraşılmadığından, ne söylemek istediği anlaşılamamıştır, bu sebeple İslam toplumlarında yüzlerce binlerce biri birleriyle uyuşmayan, Dinler ortaya çıkmıştır. İşte bizim uğraşı ve gayretimiz çözümlenmemiş olan kura’nı kendi bütünlüğü içerisinde, ne söylemesinden ziyade ne söylemek istediğini, yakalayarak, kurana, o konunun ilmine akıla ve pratik hayata ters düşmeden, anlamaya çalışmaktır.
Kuranın Doğru bir şekilde ne söylemek istediğinin anlaşılmasında benim tespit edebildiğim kadarıyla iki engel olduğu kanaatindeyim.
1- Mucize, 2- Sünnet ( Yani Kuranın dışında peygamber söyledi ve yaşadı denilip de uydurma hadislerdir.)
MUCİZE
Mucize: İslam toplumlarında, Bütün Peygamberlerin, Kendi peygamberliklerini iddia ve ispat etmek için, Allahın vermiş olduğu olağan üstü harikulade güçler anlamında. Tanımlanmıştır. Örneğin, Hazreti Musa Peygamberin Asası ile denizi yarması, Salih peygamberin Dağdan mucize olarak deve doğurtturması hazreti Muhammet’in (sav)on parmağından su akıtıp askerleri sulaması ayı ikiye bölmesi, Kısır koyunu kuzulatması hep günümüze kadar aktarıla gelen peygamberlerin gösterdi diye, anlatılan mucizelerinden, bir kaçıdır. Ama Gerçek olana baktığımız zaman Kuranda Mucize kelimesi geçmediği gibi Peygamberlere verilen böyle aktarıla gelen gibi mucize verilmediğini aşağıda örnekleriyle izah edeceğiz. Peygamberlere sadece vahiy iletilme farklılığı ile gündeme gelmişlerdir. Yani Peygamberleri Diğer insanlardan ayıran özellik Onların Kutsal ruh ile desteklenerek, Onlara kitaplar indirilmesidir. Allah Kur’anda Mucize kelimesi yerine Ayet beyyine delil burhan, Kelimeleri kullanmıştır. Ayet kelimesi de Allahın Yarattığı Zerreden küreye kadar bütün varlıklar için kullanmıştır. Bu Ayeti meydana getirecek hiçbir yaratığın olmadığını ve Mucizeyi Ortaya kayabilecek kendisinden başka hiçbir gücün Bulunmadığını ve bunu hiç kimseye vermediğini anlatmaktadır.
29/50- Dediler ki: “Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?” De ki: “Ayetler yalnızca Allah’ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Eğer. Allah. Yarattığı ve ortaya koyduğu ayetleri yaratılanlardan herhangi birine vermiş olsaydı veya onlar da ayet mucize meydana getirebilselerdi o zaman Kâinatta Allah ikileşir fesat çıkardı. Asırlardır toplumlarda oluşan mucize kavramı peygamberlerde zuhur etme anlayışları toplumları şirke götürmüş Sanki Peygamberleri kanun çıkarma helalleri haram yapma haramları helal yapma konumuna götürerek Allaha ortak koşmuşlardır. Peygamberleri diğer insanlardan ayıran özellik Allah’ın gözetimi altında eğitilerek yanlış yaptığı yerlerde düzeltilmesi. Ve dünya hayatında gideceği yolda yol gösterilmesidir.
17/93- “Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.”De ki: “Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?
İşte peygamberi diğer insanlardan ayıran kuranın anlattığı fark budur. İşte Kuran Bu Günkü Toplumun söylediklerini veya peygamberler hakkında bildiklerini Gündeme getirirken şöyle buyurmaktadır.
17/90- Dediler ki: “Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.”
17/91- “Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.”
17/92- “Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin.”
İşte Kuran Gelmezden Önce Mekke Müşriklerinin veya ehli kitap’ın peygamberlerden istedikleri bunlardı. Kuran Yaşıyor Hem de yeniden doğmuş gibi tazeliğini koruyarak yaşıyor. O Bu güne kadar bozulmamış ve kıyamete kadar da bozulmadan yaşayacak. Bu Allahın Vadidir. Asırlar geçtikçe ilim ve teknoloji ilerledikçe Çağlara mesajını vermeye devam edecek. Hem de insanların ve cinlerin toplanıp da bir konu hakkındaki veremedikleri mesajı kuran en güzel bir şekilde verecek. İşte Allahın Peygamberlere verdiği mucize budur. Bütün Peygamberlere verilen mucizeler veya kitaplar kuranla özetlenerek İnsanlığa Allahtan gelen en büyük mucizeyi oluşturmuştur. İşte Allah onların Mucize istemelerine karşın verdiği cevap.
29/50- Dediler ki: “Ona Rabbinden ayetler (birtakım mucizeler) indirilmeli değil miydi?” De ki: “Ayetler yalnızca Allah’ın Katındadır. Ben ise, ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
29/51- Kendilerine okunmakta olan Kitap’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.
İşte Allahın Peygamberlere verdiği mucize gönderdiği kitaplardır. Kuranda sanatsal üsluplarla Anlatılan peygamber kıssalarını sanki gerçek anlamında anlamaları onların kuranı doğru anlamalarını engellemektedir. Her milletin dillerinde olduğu gibi kuranın dilinde de mecazi anlatım sanatı çok geçmektedir. Mecaz sanatı herkesin bildiği gibi bir olayı gerçek anlamının dışında anlatma sanatıdır. Bunlardan Birkaç Tane örnek verecek olursak. Hazreti Musa’nın Asasıyla denizi yarması, Salih peygamberin devesi, Süleyman peygamberin Balkısın sarayını getirttirmesi, Hazreti isa peygamberin ölüleri diriltmesi hep bunlar değişmeceli olarak anlatılmıştır. Kur’an Okuyucuları şunu iyi düşünmelidir ki Peygamberlerde böyle olağan üstü vahiylerin dışında bir mucizeleri olmuş olsaydı neden kâfir olanlar tarafından eziyet edilmelerine müsaade edilirlerdi. Peygamberler kendisine tabi olanları mucizeleri ile kâfirlerden korumaları gerekirdi. Yoksa Son Peygamber olan hazreti Muhammet sav de on üç sene gibi bir zaman Mekke müşriklerinin içerisinde işkence ve ızdırap çekmezdi. Mekke’den Medine’ye gidebilmesi için mağaralarda yılanların çıyanların içerisinde gizlenmelerine gerek yoktu. Veya. Uhut savaşında bir çok Müslümanlar ölürken buna mucizeleriyle engel olurdu. Hayır. Peygamberlerin diğer insanlardan farkı sadece ve sadece vahiy almalarıydı. Öyle insanların inanmaları için olağan üstü vahiylerin dışında gösterdikleri bir mucizeleri yoktur.
6/111- Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. Demek ki insanların bu güne kadar mucize anlayışları, mucize kavramı kuranın anlattığı ile alakası yok. Şimdi soruyorum onlara,? o zaman kuranın tarif ettiği peygamber günümüzde de gelmiş olsaydı kaç kişi onun peygamberliğine inanırdı. Bu Günkü inandım ben müslümanım diyen toplumlar. Diyeceklerdi ki Haydi peygambersen bize mucize göster bakalım dediğinde peygamberim diyen kişinin onlara göstereceği mucize vahiyden başka bir şey olmayacaktı. Ve toplum da onu dövüp öldüreceklerdi. O zaman Ey Müslümanım diyen insanlar, Ortada şimdi bir peygamber yok artık bir daha peygamber de gelmeyecek, size o büyük gün gelmezden önce Allah peygamberlik ayetini feshederek onun yerine insanların yollarını vahiylerle düzeltebilecekleri kuran gibi yeterli bir kitap var. O Kitapta insanlar için her örnekten bir örnek verilmiş ve hiçbir eksik bırakılmamıştır. Ve insanlar sadece ondan sorguya çekileceklerdir.
17/89- Andolsun, bu Kur’an’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkârda ayak direttiler.
6/38- Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.
43/44- Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. Kuranda geçen mucize ile ilgili ayetlerden ne anlatmak istediği konusunda herhalde yeterli bir açıklama yapıldığı kanaatindeyim Bu Gün Ehli Kitap ve İslam dünyası. Kavramları yeniden gözden geçirerek, Yanlış anlamalara neden olan kelimeleri doğru anlamaları gerekir. Kuranın tarif ettiği yolu doru anlama ve doğru yolda yürüme dileğiyle. Şimdi de Kuranı Doğru Anlamada ikinci engel olan sünnet veya hadis Kavramı üzerinde durmaya çalışalım.
SÜNNET VEYA HADİSLER
Önce Kur’anda geçen sünnet anlayışı ile ilgili birkaç tane ayetlerden örnekler verelim
35/43- (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.
17/77- (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.
7/185- Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’ (melekût) Allah’ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar?
Bu Naklettiğimiz ayetlerden Kuranın Tarif ettiği sünnet neymiş onu açıklamaya çalışalım.
SÜNNET: Allahın Evrene ve Toplumlara uyguladığı veya koyduğu yasaların değişikliğe uğramadan tekrarlana gelmesidir. Güneşin doğudan doğup batıdan batması, gece ile gündüzün birbiri ardınca takip etmesi, doğan her canlının eceli geldiği zaman ölmesi, canlılar yaratılırken bir erkek ve bir dişiden yaratılması Yüzme bilemeyenlerin denizde boğulması Hep Allahın evrene koyduğu değişmeyen yasalardandır. Bir Başka Sünnet ve değişmeyen yasalarda Toplumlarda olagelen değişmeyen tekrarlana gelen yasalar sünnetlerdir. Bunlardan Kurandan Örnekler vermeye çalışalım.
17/16- Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.
Bu Ayette Mecazi bir anlatım sanatı var. Şimdi Ayette geçen anlatımın yüzeyselliğine değil içeriğinde. kastetmek istediği anlam üzerinde durmaya çalışalım. Tarih Boyunca Toplumlarda var ola gelen sünnete baktığımız zaman peygamberlere karşı çıkanlar toplumun hep önde gelenleri olmuştur. Firavunlar Nemrutlar Ebucehiller. EbuLehepler hep toplumların önde gelen şımarmış kibirlenmiş ve gururlanmış olanlardır. Çünkü Onlar Kendi tahtlarının yıkılma endişesi taşımaktadırlar.
7/146- Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşt yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. Kuranın Anlatım sanatına baktığımız zaman. “ Yeryüzünde büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim.” Ayette geçen bu ifade Kur’anın bütününe baktığımız zaman diğer ayetlerin özünden süzülüp gelen onların anlamlarını da içinde barındıran bir anlam taşımaktadır. Nasıl Kişileri Allah özel olarak saptırma hidayete getirme, bağışlama olayı olmuyorsa kişilerin kendi yönlerini istedikleri tarafa yönlendirmesi ve fiiliyata geçirmesi ile olagelen bir şey ise, Büyüklük Taslayanlar da rabbani yolda yürümeye istekli olmadıklarından dolayı Kuran Böyle bir ifade ile anlatmaktadır.
Dünya hayatına Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi sarılan biri Yığdıkça yığan zevk aldıkça daha çok dünyayı mamur hale getiren biriyle, Dünya hayatında malı mülkü olmayan hem hayatı işkence ve ızdırapla geçen birinin, Ölüm anındaki durumları ölüme giden fotoğrafları herhalde bir değildir. Dünya hayatında saltanat sürenler canlarını kolay kolay vermek istemezler. Ama İnanmış ve Salih amel işleyerek. Hayatını ölüme kadar itekleyerek götürmüş biri Daha Güzellik beklerken onun ölüm halindeki fotoğrafı farklı olacaktır herhalde. Şu sözün kime ait olduğunu bilmiyorum ama. “ Sen doğarken ağlıyordun herkes sana gülüyordu, sen öyle bir hayat yaşa ki, sen ölürken gülerek git herkes sana ağlasın.” İnkar edip Ahiret hayatına iman etmeyenler ve dünyada güllük gülistanlık yaşayanlar kolay kolay ölmek istemezler.
2/96- Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir. Kuran burada Yahudi ve Yahudi zihniyetli adamlardan söz etmektedir. Dünya hayatına bu kadar önem veren insanlar ölürken canlarını zor teslim ederler. Bu da Allahın bir sünnetidir.
18/55- Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemelerinden alıkoyan şey, ancak evvelkilerin sünnetinin kendilerine de gelmesi veya azabın onları karşılarcasına gelmesi(ni beklemeleri)dir.
Kuranda geçen Allahın sünnetleri ile ilgili ayetlerden aktarmaya çalıştık. Şimdi de Peygambere ait oldukları sanılan hadis ve sünnetlerden söz etmeye çalışalım. Bütün Peygamberler. Kendilerine ait Allaha rağmen hiçbir şey söyleyemezler ve söyleme hakkına da sahip olamazlar.69/44- Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı. 69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik.69/47- O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı. Öyleyse Resule ait sünnet Allahın göndermiş olduğu emir ve yasakları, insanlara aktarır ve yaşar. Yani Kuran Bir kanun peygamber de o kanunu hayatına uygulayan diğer insanlara örnek bir elçidir.
33/38- Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şey(i yerine getirme)de peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. (Bu,) Daha önce gelip geçen (ümmet)lerde Allah’ın bir sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Görüldüğü gibi, Bütün peygamberlerdeki haslet Allahın Emirlerini yerine getirilmesindeki hassasiyettir. Önce Şu Tarihi bir yanılgı ve yanlışlığı düzeltmek gerekir. Hadis İlmi Diye bir ilim Olmaz. İlim belge kanıt ister. Belge ve kanıtı olmayan ancak hikâye ve masal olur onlara itibar edilmez. Bütün İslam toplumlarının bildiği bir gerçek odur ki, Hadisler Kuran ile karışmasın diye yazılmadığı konusunda İslam bilginleri hem fikirdir. Hicri yüzeli sene sonra Gündeme gelmeye başladı. Yazılmayan ve kim söylediği kim rivayet ettiği onlarca kuşağın ağızdan ağza dolaşarak köküne inildiği sanılan sözler ne kadar, güvenirli olabilir onu siz düşünün. Bir programda bununla ilgili bir konu dikkatimi çekti. Beş on tane kişiyi sıralıyorlar. İlk sıradaki ikinci sırada olana öbür sırada olana söylemek için bir cümle söyleniyor. bu cümle son söyleyenden nakledildiği zaman, ilk söyleyenle karşılaştırıldığında hiç ilgi ve alakası olmayan bir cümle karşımıza çıkıyor. Dikkatinizi çekmek istiyorum Bu Aynı anda olan bir yanlışlık Peygambere ait sözlerin doğru olup olmadığı Aradan yüzeli sene geçtiğinde ne kadar güvenilir olduğuna siz karar verin. Bütün Hadis Kitaplarında geçen Güvenilir hadis diye aktarılan bir sözde hadisi naklederek hadisler konusundaki düşüncelerinizi tekrar gözden geçirmenizi istiyorum.
Bir Gün Allah Resulü sahabelerden birkaçıyla beraber çöle gezmeye çıkarlar. Resulün o arada taharet ihtiyacı gelir. Her taraf açık gizlenmesi gerekiyor. Arkadaşlarından olan birine git karşıdaki ağaçlara selam söyle beni gizlesinler diyor. Arkadaşı da gidiyor ağaçlara selam söylüyor. Durumu anlatınca ağaçlar hemen yerlerinden fırlayarak resulün yanına gelip gizliyorlar. Sonra da tekrar yerlerine geri gidiyorlar. Allah Aşkına Bu Anlayışın Bu dinin, Yahudi ve Hıristiyanlık dini ile ne farkı var. Şeytan daha önce de bahsettiğim gibi Kuranı tahrip etme gücünü kendisinde bulamamış ne kadar çamur atsa da tutturamamış Ama Hadisler adı altında İslam toplumunu bölmeyi tevhit inancını bozmayı başarmıştır. Kuran gelmezden önce peygamberler toplumu boş bırakmıyordu peş peşe birebirlerini takip ediyordu. Bozulan yerleri düzeltiyorlardı. Son Peygamber olan Hazreti Muhammet SAV ile peygamberlik noktalanınca. İnsanları kurandan başka düzeltecek kalmadı.
33/40- Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.
Artık İnsanların Yol Göstericisi Kurandır. Onu Anlamak onu hayatımıza uygulamak gerekmektedir. Çünkü Onda hiçbir şey eksik bırakılmamış.6/38- Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır. Ve onda Her örnekten bir örnek verilmiş30/58- Andolsun, Biz bu Kuran’da insanlar için her örneği gösterdik. Şüphesiz, sen onlara bir ayetle geldiğin zaman, o inkâr edenler, mutlaka: “Siz ancak muptil olanlardan başkası değilsiniz” derler. Bazıları Benim hakkımda. iftira ederek Peygamber düşmanı diye fısıldadıklarını biliyorum. Asla Ve tövbe hâşâ, Peygambere karşı içinde zerre kadar şüphe ve saygısızlık bulunanlar iman etmiş olmazlar.
4/65- Hayır öyle değil; Rabbine Andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.33/36- Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.
İşte Allah resulüne iman itaat saygı sevgi böyledir. Bu Kuranı bize sunan o Resul Allahtan bu kitap’ı Gökten zembil ile indirmedi. Ona vah yedilerek ağzından süzülerek bize geldi. Peygambere iman etmeyen kurana da iman etmez Asla Peygambere karşı benim saygısızlık ve hafife alma diye bir konumum olamaz. Ben Ona tam bir teslimiyetle iman ettim. ve bazılarının yaptığı gibi de onu kendi bulunmuş olduğu konumdan kaldırarak Allah konumuna da getirmeyi asla kabullenemem. O Resul de böyle bir davranışı yaptığım zaman benden hesap soracaktır.
2/136- Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Kuranın dışında peygamberler hakkında söylenen sözlerin hiç birine katılmam Çünkü Allah kâinattaki varlıklara insanlar ve peygamberler de dâhil hepsine bir değer vermiş onları bir yere oturtturmuştur. Kimse Allahın yerine koyduğu kelimeleri yerinden kaldırıp da başka bir yere koyamaz koyma hakkı da yoktur.
4/46- Kimi Yahudiler, kelimeleri ‘konuldukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: “Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak” derler. Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve ‘Bizi gözet’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. Bu Ayetlere göre peygamberlerin yerlerini ve konumlarını Allah belirleyip sınır çizerken insanlardan herhangi biri kalkıp Allahın çizmiş olduğu sınırı çiğnemeye onu ihlal etmeye “ Hakkı yoktur. Bazı Yahudi ve Hıristiyanlardan Allah örnek vererek Peygamberleri ilahlaştıranları sorgulamaktadır.
5/116- Allah: “Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah’ı bırakarak iki İlah edinin, diye sen mi söyledin?” dediğinde: “Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka Sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sende olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen.”
5/117- “Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiçbir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sendin. Sen her şeyin üzerine şahit olansın.” İşte Hazreti İsa İnsanlara Allahtan başka ilah olmadığını ilan ederken, Hıristiyanlardan bazılarının onu Allah yerine koyup Allaha olan sevgi karşısında ona olan sevgi ve ihtiramı Allaha denk ve Allahın üzerinde bir yere oturtmaları Allaha şirk olmaktadır. Bazı Müslümanların da Aynı Hataya düşerek Hazreti Muhammedi sav De aynı konuma düşürmeleri onları şirke götürmektedir. Bir Ayeti alarak Allahın helal ve haram ettiklerini sanki helal ve haramları da peygamberler de koyar bir konuma getirmeleri müslümanım diyenleri şirke götürmektedir.
7/157- Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.
Bilindiği gibi her peygamber kendilerinden önce gelmiş olan peygamberleri tasdik eder ve kendilerinden sonra gelecek olanları da müjdelerler. İşte tevratta ve incilde gelecek olan son resul müjdelendiği halde, onun gelişi ile ilgili bilgiyi saklamışlar ve Kendilerine Allahın bazı helal ettikleri şeyleri haram bazı haram ettikleri şeyleri de helal etmişlerdir. O Haramları helalleştiren ve helalleri de haramlaştıran Allah resulü değil. Allah tır. Allah ona haram ve helalleri bildirmektedir. İşte burada sanki helal ve haramı koyan peygamber gibi bir anlayış kuranın anlatım esprisine ters düşmektedir. Buna yine bir açıklama daha gerekmektedir. Onlar kendilerine haram ettikleri aslında daha önce Allah tarafından helal idi. Onlar helal olanı kendilerine haramlaştırdıklarından. Tekrar son resul ile tekrar helalleştiriliyor. Olay bundan ibarettir.
Sünnet Ve hadis Konusunda Söylenenleri biraz daha açacak olursak, İki Kısma ayırmak lazım.
1- Resuli Sünnet
2- Muhammedi sünnet
Resuli Sünnet: Allah resulü olan Muhammedin davranış biçimlerini Kuranın emriyle bütünleştiren sünnettir. O Kendi hevasından konuşmayan kendi istek ve arzularına göre hüküm vermeyen vahyin gözetiminde hayatını düzenleyen sünnetidir ki. İşte Bu Kuranın Ta Kendisidir. Kuran Kanun Resul de onu pratik hayata uygulayan bir örnek elçidir. Öyleyse Onun Yaşamı kuranın emirlerinin hayata geçirilmesi uygulaması onun açıklaması oluyor. Açıklama derken kuran müphem manasında değil sadece hayata geçirmesi anlamında açıklamasıdır. Yoksa kuranı açıklayan o anlamda resul değil Allah tır.75/19- Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir. İslam Toplumlarında Yanlış İnançlardan birisi de Kuranı Biz anlayamayız onu Peygamberimiz Hadisleriyle açıklar. Anlayışı insanları kurandan uzaklaştırmıştır. Peygamber Allah tarafından açıklanmış olan kuranı pratik hayata geçirir onun pratik hayata geçirilmiş olanı peygamberin açıklaması oluyor. Peygamberin açıklayamadığı bazı şeyler vardır. İşte Kuranın Bazılarını açıkladığımız bazılarından vaz geçtiğimiz derken onu kastetmektedir.
6/91- Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar.
Açıklanmak Olayın yaşanılır hale gelmesini anlatmaktadır. Bilindiği gibi bazı bilgiler insanoğlunun ilim ve teknolojide gelişmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kuranın indiği dönemde Güneşin ayın ve dünyanın konumları hakkında sadece teorik olarak bilgileri kuran söyleyip geçiyordu. Peygamber o günkü dönemde uzay bilimlerine ait araç yoktu. O bilgileri o konuyla ilgili ilim geliştiği zaman ancak açıklanabilirdi işte peygambere bazı açıklamağı şeyler bu gibi şeylerdir. Ama şimdi bir uzay köprüsü kurularak onlar hakkında detaylı bilgiler alınmaya başlandı ve bizlere kapalı şeyler ilim adamlarının buluşlarıyla açıklanmaya başladı. Peygamberi İnanan Müslümanlar Öyle bir Konuma getirmişler ki. Sanki Bütün İlimleri bilme gibi bir yeteneği olduğunu sanmışlar. Hayır, Allah resulü sadece Allahın bildirdiklerini bilir o Allahın gayıp ile ilgili bildirdiği şeylerin dışında bilgileri bilemez.
7/188- De ki: “Allah’ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.”
Resulü sünnet: Bütün Müslümanların ilgi odağı olan ve uyması gereken sünnetlerdir. O Allahın emirlerini söyleyip de pratik hayata yansıttığı sünnetlerdir.
Muhammedi sünnet: Peygamberimizin vahiyle sınırlandırılmayan sünnetlerdir. Elbisenin rengi kalınlığı, sakal koyması saç bırakması yemek çeşitlerinin hangisini sevip sevmemesi Muhammedi sünnetlerdendir. Bunlar diğer Müslümanların zevki keyfi ile alakası olmayan şeylerdir bu sünnet sadece kendisini ilgilendirir.Şimdi Bunları da, anladıktan sonra Kuranda söylenenlerin ne söylemek istediğini anlamaya çalışalım.
2/ 245- Allah’a karşılığını çok artırma ile kat kat artıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah, daraltır ve genişletir ve siz O’na döndürüleceksiniz. Bu Ayeti açıklamak için kuranda geçen diğer ayetlerin yardımına ihtiyaç vardır. Eğer bu ayetin anlamına bakarak hüküm verecek olursak Allahın ihtiyaç sahibi olduğu anlaşılır. Ama kuranda onu ile ilgili ayetlere baktığımız zaman3/ 189- Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye güç yetirendir. Allahın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını yerleri ve gökleri yaratan Allah olduğunu söylerken insanlarda Allaha borç vermek veya Allahın insanların borç vermesine ihtiyaç olduğunu düşünmek, çok yanlış olur. Ancak İnsanları denemek için rızkı bazılarına yayarak bazılarına da kısarak rızkı dar olanlara rızkı geniş olanların ihtiyaçlarını gidermek istemesidir.
2/ 219- Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.” Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalanı.” Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz;
6/146- Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık. ‘Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları’ nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru olanlarız
Bu Ayete göre Sanki çift tırnaklı hayvanları Müslüman olanlara helal kıldığı halde Yahudi olanlara haram kıldığı söyleniyor ve anlaşılıyor. Bilindiği gibi İlk insan topluluğundan bu tarafa Allah hangi peygambere neyi helal etmiş ise diğer peygamberlere de onları helal neleri haram etmişse de onları da diğer peygamberlere haram etmiştir.16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı3/93- Tevrat indirilmeden evvel, İsrail’in kendine haram kıldıklarından başka, İsrail oğulları’na bütün yiyecekler helal idi. De ki: “Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat’ı getirin de onu okuyun”. Bu ayetlere göre Bütün peygamberlere gelen kitapların kaynağı Allah’tır Allah hiçbir peygamber ve kavme helal ve haram kıldıklarını başka bir kavme de helal ve haram kılar. Buradaki Kuranın söylemek istediği, Allahın helal ettiklerini kendi kendileri haramlaştırdıkları için böyle bir ifade kullanmıştır. Bazı Alevi vatandaşlar kendilerine tavşan etini örf ve adetlerine göre yemezler. Tavşan onlara hâşâ Allah tarafından haram edilmedi. Onların ellerinde böyle bir belge yok onların kendi kendilerine haram ettiklerinden dolayı onu yemiyorlar. İşte Yahudi olanların durumu da bunun gibidir. İşte Kuran’daki ayetlerin ne söylediği değil ne söylemek istediği yakalandığı veya anlaşıldığı zaman kuran anlaşılmaya başlar.