Kim bu Allah dostları?
Bu yazı Satırbaşı sitesinden alıntıdır.
(Uğur Erzincan) Evliya veya Veli. (Kelimelerin ne manaya geldiği Kur’an eksenli yapılan çalışmalardan araştırılabilir).
Alın size deforme edilmiş kavramlar manzumezine bir örnek daha. Evliya (çoğul) -veli (Tekil) veya Allah Dostları diye nitelenen çarpıtılmış ve çürümeye yüz tutmuş kavramlar zinciri.
Sokağa baktığımız zaman; bu kavramları üzerinde taşıdığı iddia edilen insanlar şöyle özelliklere sahiptirler:
Havada uçan, karada kaçan, şimşek gibi çakan arı gibi sokan, uyumayan, yemeyen-içmeyen, ölmeyen, misk-i amber (eski dilde deodorant, pörsümüş dilde parfüm) kokan, Ankara’dan İstanbul’a terlik, ayakkabı, çakmak, kalem v.b. bilumum elle tutulur her cismi fırlatabilen, fırlattığı zaman da 12’den isabet ettirebilen, kendilerine has giyim tarzları olan (işlemesiz olanlar tercih sebebidir) tiplemelerdir.
Ayrıca; kaşına gözüne bakılması yassak olan, yanlarında fısıldıyla konuşulabilen, gece rüyalarımızda, gündüz hayallerimizde fink atan, kendisiyle günün belli bir bölümünde şahsa münhasır bluetooth (yeni dilde rabıta) bağlantı kurulabilen olağan değil duble olağanüstü şahsiyetlere verilen sıfatlardır.
Bir kere şahsım adına bu özelliklere sahip bir dostumun olmasını istemezdim. Bana ağır gelir. Yanımda taşıyamam. Bir başkasıyla tanıştırmaya kalksam kekelerim. Nasıl tanıtacağız ki! Bu kadar özelliğinin olduğunu söylesem karşımdaki melül melül yüzüme bakar.
“Abicim dost mu tanıtıyorsun bilgisayar programı mı tanıtıyorsun, yoksa Harbi Poter filmini fazla mı seyrettin anlamadım gitti” dercesine alnının kırıştığını görebiliriz.
Bir de; evvel zaman içinde kalbur üstü yaşamış birilerine izafe edilir bu sıfatlar. Kulaktan kulağa yayılmış hikayeleri veya ardında bıraktıkları eserleri vardır bunların. Öyle bir hale büründürülmüştür ki, Hani mimari bir projede 1 milimetrelik bir hata yaparsınız da, o proje bina olduğu vakit 10 metre yarık olarak karşınıza çıkar. Geçmişe atıf yaparak kahramanlaştırmak da böyle bir şeydir.
Kahramanımız ne kadar yiyen-içen, uyuyan-uyanan, evlenen-boşanan, kanlı canlı elle tutulur, çimdiklediğin zaman “höst” diyebilen biri olsa dahi, günümüze gelene kadar çoktan “efsane” olmuştur. En başta saydığımız özellikteki elbiseler çoktan üzerine giydirilmiştir.
Peki biz bilebilir miyiz, kimin Allah dostu kimin Allah düşmanı olduğunu? Allah bildirmediği müddetçe biz bilemeyiz. İsmen sadece İbrahim’i (Selam olsun) bilebiliriz. Hangi arkadaşınız kiminle arkadaş bunu bilebilir misiniz? Kimin kiminle ahbap-çavuş ilişkisini bile bilemezken, Allah kimi dost edinmiş bunu nerden bileceğiz? Allah kendi dostunu bizden daha iyi bilir. Allah’a dost olmak için gerekli sıfatları taşımak başkadır, bir de Allah’a bazı şahısları dost izafe etmek bambaşkadır.
Şu Allah dostu, bu Allah dostu. Allah’tan haber mi aldınız? Allah mı bildirdi size dostunun veya dostlarının kim olduğunu? Bu ne cüret anlamak mümkün değil. Haa, dostluk kriterlerini yerine getirmeye çalışan bir insan görürsünüz. Adam Allah’ın emir ve buyruklarına göre, İbrahim gibi yaşamaya gayret ediyordur. Tabiri caizse temiz insandır. O’na bile Allah dostu diyemezsiniz. Çünkü kalplerde olanı yalnızca Allah bilir. Takva’nın kimde olduğunu sadece O bilir.
Nasıl ki her insan kimin kendi dostu olduğunu, kimin düşmanı olduğunu ancak kendisi biliyorsa, Allah da kendi dostlarını bizden iyi bilendir.
Aslında birilerine Allah dostu yakıştırması, ucuz yoldan torpille işe yerleşme girişimi gibidir. Güya bu Allah dostları, kendilerine bağlı insanların her işini görebiliyor. Bu dünyada tevbeleri kabul ediyor, onları kirden pastan arındırıyor, cennette malikane vaat ediyor, sırat köprüsünde eteğinin altından güruhunu da geçiriyor, kabirde münker ile nekire bunların yerine hesap veriyor.
Bu kadar işi halleden adama tabiki bu sıfatı çok görmeyecekler. Ne de olsa işin ucunda torpil var.
Hani Mistik dinlerin birinde bir kıssa vardır.
Sofunun biri varmış. Gençliginden beri şeyhinin hizmetindeymiş. Bu sofiye ne sorsalar edebinden cevap veremez ve hep “Ben bilmem Şeyhim bilir” dermis.
“Adın ne?”
“Ben bilmem Şeyhim bilir”
“Nerelisin?”
“Ben bilmem Şeyhim bilir”
Artık herkes bunun vereceği cevaba alıştığı için kimse ona soru sormuyormuş. Tabi her ölümlü gibi bu sofu’da ölmüş. Şeyh hazretleri çok üzgün tabi. Öldüğünün akşamı camideyken bir ara Şeyh durmuş ve uzaklara doğru dalmış. Sonra da gülümsemiş.
Sormuşlar şeyhe, hele gurban niye güldün?
Demiş ki: Hani bugün ölen sofu vardı ya, kabirde münker ve nekir melekleri yanına geldi. Sorular sorup durdu sofuya. O da “ben bilmem şeyhim bilir” dedi.
Ben de gidip onun yerine soruları cevapladım.
Gördünüz değil mi, ne dostlar(!) var şu dünyada.
Allah düşmanımın başına vermesin böyle fonksiyonel dostları.
Peki kimdir bu Allah dostları, veliler veya evliyalar.
Bir kere beşer olmalı ve beşer özelliklerini taşımalıdır. Acıktığını hissedebilen, tuvalete gidebilen, hasta olan, doktor yüzü gören, üşütüp sesi kısılan, nane-limon kaynatabilen, gülüp ağlayan biri olmalıdır. Kısaca önce insan olmalıdır. Ayağı yere basmalıdır.
Bugüne kadar ismen bildiğim tek Allah dostu vardır O da İbrahim’dir (Selam olsun).
Nisa/125) İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim’i dost (Halil) edinmişti.
Hem de yakın dost. Samimi dost. (Put kıran dost. Put icad eden değil.) Demekki İbrahim’i örnek alan herkes Allah dostu olmaya adaydır. Allah dostu olmanın yolu ayette belirtildiği gibi şudur. “İbrahim’in dinine dosdoğru tabi olmak”tır. Bu dine dosdoğru tabi olan herkes, ister çoban Ali amca, ister ayşe teyze, Mehmet, Kevin, Hans, her kim olursa olsun, Allah dostu olabilir. Olağanüstü özelliklerinin olup olmaması hiç önemli değildir. Olması da mümkün değildir zaten.
Allah’a yalan isnad etmek, Allah’a dost isnad etmek, Allah’a kendisinin bildirmediği bir takım şeyler isnad etmek kötü bir hastalıktır. Her hastalığın bir devası olduğu gibi, bunların da devası elbette Kur’an’dır. Kur’an’a uzak olan bu dostlara (!)yakın, bu dostlara yakın olan da Allah’a uzak olur.
Bu tip masallardan etkilenmeyerek, yüzünü dosdoğru dine, hanif olan İbrahim’in dinine dönene, Allah’ın berisinden dost/post arayışına girmeyene gün aydın olsun.


09 Temmuz 2009 - 13:15
3.bin yıl bizler için çok önemli burada zafere ulaşan kardeşlik olacaktır.Diyoloğun ilk olarak çok karşı çıkan bir gurup vardı fakat onlarda inanıyoruz ki bu safda yer alacaklar.Dinler arası diyalog, medeniyetler buluşması ve dinler bahçesi bir gün yeşerecek ve meyvelerini verecektir.Bakın tüm dini temsilcileriniz ve idareler bu kardeşliğin var olması gerekliliğini kabul edip bizlerin kardeşlik misyonunu destekliyorlar. Sevgi, barış ve kardeşlikten ne zarar gelir Tanrı aşkına.Ben ilk olarak sana elimi uzatıyorum sarıl bana kardeşim diyorum. Gözlerini kapat ve her şeyi unut. İnan bana gözlerni açtığında herşeyin güllük ve gülistanlık olduğunu anlayacaksın .Bizler bunu tüm dünyaya yaymak zorundayız.Tanrı sizleri korusun .AMEN.
09 Temmuz 2009 - 13:15
Dioloğu canı gönülden destekliyoruz.Tüm dinler kardeştir ve cennete girecektir.sadece benciller ve cenneti başka din mensupları ile paylaşmak istemeyenler,hariç. Her dinde bir Tanrı inancı var .Bu sebeble sayın efendi hazretlerine teşekkür ediyor onun çalışmalarını destekliyoruz.Senin dinin düşük benimki gerçek kavgaları son bulacak.Herkes istediği dini seçip kardeş gibi geçinecek.İslam dini zor gelirse Hristiyan gibi yaşayacak.Hristiyanlık zor gelirse islam gibi yaşayacak.isterse başka din gibi. neticede hepside cennetlik.Şimdi niye sayın Gülene düşman olduklarını anlıyoruz.Kıskanmak. Ah kardeşim sen müslüman olduğun halde kendi dininden olan hoca efendiyi bile bizim kadar sevemiyosunuz. Bizler onu hem Vatikan hem Dünya yahudi kardeşleri olarak bağrımıza bastık ve bizim sizlere anlatamadıklarımız herşeye tercüman oldu.Cennettin hiç kimsenin tekelinde olmadığını sizlere öğretmeye çalışıyoruz.Hangi dini yaşarsanız yaşayın bir yaratıcı Tanrıya inanıyorsanız Cennete girersiniz.Cennetin çok geniş olduğunu sizlere izah etmeye çalışıyoruz. Sadece gözlerinizi kapatıp, tüm kötü düşüncelerden uzaklaşın.Gözlerinizi açtığınızda inanın her şey çok farklı olacak. 3. bin yılın kardeşliğinin lezzetini bulacaksınız.Sizlere ellerimizi uzatıp dinler arası diyaloğa,dinler bahçesine ve medeniyetler buluşmasına davet ediyoruz. Tanrı sizlerle olsun.AMEN.
09 Temmuz 2009 - 13:17
Tüm din ve cemmat mensuplarının cennete gireceğinden bahsediyoruz.Halen daha bağnazca din ve cemaat üstünlüğünün savaşını yapıyoruz.Bakın Avrupa hem barışcıl hem ekonomi olarak doğu bloğu ülkelerinden daha üstün.Bırakın, insanlara barış dini olan ve Vatikanın başlattığı,gerçekleri bulma fırsatını yakalasınlar.Yıllardır dinler arası diyoloğu bu toplumlara anlatmakla çabalıyoruz.Bizler medyalarımızla daha fazla medeniyetler buluşması ve diyoloğa önem vermeli ve toplumlara benimsetmeliyiz.Kardeş gibi yaşamak varken, niçin dinlerin farklı tefarruatları ile kafa yoruyoruz. Benim inancımda zor olan varsa seninki hoşuma gidiyorsa niçin benimsemiyeyim. Önemli olan hepimizin dininde bir yaratıcı inanacı oluşudur.ben kalkar benimki doğru seninki yanlış dersem, birbirimizi dışlamış oluruz. Gelin hep birlikte kardeş olalım.Dünyada terör ve savaşlar sona ersin. Cennet hiç birimizin tekelinde değildir.Çünki hepimizin yaratıcısı aynı olduğundan , inandığımız öteki dünyada aynı yerde buluşacağız.Dinler arası diyoloğa, medeniyetler buluşmasına, dinler bahçesi düşüncesine ve BÜYÜK ORTADOĞU PLANINA emeği geçen her inançlı kardeşlere Tanrı yardım etsin. Başarımız çok yakındır.Teşekkür ediyorum.
09 Temmuz 2009 - 13:22
Artık 21.yy da yaşayan millet ler olarak tek tanrıya inanan insanların belli bir ortak noktada toplanıp kardeş ve barış içinde yaşamayı bilmeliyiz.Düşünün ki İslamda tanrıya inanmakla iman etmiş oluyorsunuz. Kitaplarına,meleklerine ,peygamberlere ve ahirete. Bizlerde bunlarda var. O zaman neden kavga ediyoruz? Bizler hepimiz kardeşiz ve Cennet çok geniş hepimiz orada buluşacağız. Ne siz ne biz düşüncesi olmasın .Cemaatler içinde, kavga ve savaş olmasın.İşte diyoloğa karşı gelenler bunları anlamıyor. Bizlerde kendi aramızda ibadet farklılıkları var, lakin hepimizde cennette olacağız.Hangi din gibi yaşarsanız yaşayın tek ki tanrı inancı olsun cennete gireceğiz. Bizlere ve medyaya rica ediyoruz bu diyoloğu acilen her kesime ulaştırmada dahada gayretli olmalıyız.Tanrı barış ve sevgi dolu hoca efendileri başımızdan eksik etmesin. İsteyen istediği dini yaşasın. Okullarda her din anlatılsın hangisi kimin hoşuna gidiyorsa onu seçsin.kolayı var zor olanı var. Fakat buluştuğumuz tek nokta Tanrıya iman. Bu sayede hiç kimse benim babam senin babanı döver demeden yaşayacak.Hepside hak ve aynı doğrultuda olduğunu ancak diyalog sayesinde dünyaya öğrete biliriz.Bugüne kadar savaşlar hep dinler meselesinden çıkmadımı?Fakat bu sayede herkes kardeş olacak ve kimse kimseyi düşman bellemeyecek.Tanrı sizleri daha güçlendirsin. AMEN
10 Temmuz 2009 - 21:51
Selam Conan;
Aynen şöyle söylemişsiniz:
“… Dinler arası diyoloğu mutlaka benimsemek zorundasınız….”
Pardon ?
Hoşgörüden, sevgiden bahsederken klavyenizden kaçıveren bu dikte nedir ?
Demek yeryüzünün hakimiyeti size verilse siz “diyolog” narasıyla zorbalık mı edeceksiniz ?
“Dinler arası diyalog” dini de, aralarında diyalog kurmaya çalıştığınız dinler de hepsi batıl, beşer dinleridir.
Dileyen dilediği yolu tutar. Arı duru, gerçek din, Din-i Kayyım / Eskimez, aşınmaz, pörsümez, dimdik ayakta duran dindir.
Yaratlmış ve yaratılacak tüm insanların benliğine, genlerine işlenmiş pak din. Fıtrat Dini.
Muhtelif zamanlarda yaşayan muhtelif insanların örfü de (adeti değil) dindir.
Dosdoğru din, benliğini, aklını, vicdanını hiç bir tabuya kul etmeden, hür bir biçimde ve birlikte işleterek insanların hayrına iş ve değer üretmektir.
Ne batıya yönelmek, ne doğuya yönelmek… Ne eğilmek, ne kalkmak…
Ne vaftiz temizler kötülük edenleri ne abdest.
Ne papaz kurtarır ne de imam.
Ne İsa yardım edebilir, ne Muhammed…
Bütün şefaat tümden Allah’ındır.
Yaratıcının yarattığından istediği tek şey, adam / adem olmasıdır.
Esenlik dileklerimle…
11 Temmuz 2009 - 07:03
Selam
Ali Aksoy yazdı:
Muhtelif zamanlarda yaşayan muhtelif insanların örfü de (adeti değil) dindir.
Parantez uyarısı için teşekkür.
Esenlikle..
17 Temmuz 2009 - 07:48
Selam
zehrini akıta akıta
bir yılan geçiyormuş buradan da
neredeyse farkedemiyecekmişiz.
bay Pelesenk
iletilerin zarif seçilmiş tasavvufi kelimelerden
oluşuyor gibiyse de deruni anlamlarından,
yankısını vicdanında duyamıyacak kadar bağırsak
nefeslerini kendisine misafir eden talihsiz
gönüllerin gerçek sahiplerinin sizler
olduğu anlaşılıyor.
Veli kelimesi dost kelimesinin karşılığı değildir.
Senin kuran tefsiri dediğin bir mezheb öğretisinden
başka bir şey değildir
Demek bu öğretiye giren kurtuluyor
Kurtuluşuna dair elinde senedin mi var.
Kuran kendi içinde kendini tefsir eder.
Allah’ın evliyasından maksat
din üzre kendine, Allah’ı vekil tutan demektir.
Yoksa nicelikleri farklı olanlar birbirine
dost olamaz.
Sadece nitelik bakımından Allah kullarına bir nasır,
bir vekildir.
Oda mümin kullarına
Tehdit öylemi
Yeraltı kobraları harekete geçerse ne olur
Merhume Gonca Kuriş misalimi
seni duymamazlıktan gelemiycem
ben ahdimden dönecek değilim
benim salatımda senin gibilerle kat’l leşmekte var.
07 Ağustos 2009 - 00:30
“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da gerçek niyetlerini gizliyorlar.
Ama eğer bu sözü, kula kul olunmaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, hiç kimse dini tekeline alamaz anlamında söylüyorlarsa ne alâ.
Ama eğer kâmil mürşidleri tenkit için söyleniyorsa, bilinmelidir ki bu sözü söyleyen kişi, bir mürşidin terbiyesi altına girerek, tövbekâr olup dünyada kemale, ahirette Rabbinin cemaline ulaşmak isteyenlerin yolunu kesiyor demektir.
Böylece, asıl bu sözün sahibi Allah’a ulaşmak isteyenin yolunu kesmiş ve Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?
Doğduğumuz günden bu yana dünyayı seyrederiz, nimetlerini yer sularını içeriz. Ah dostum vah postum diye inleriz. Peki gördüklerimiz nedir? Sevdiklerimiz kimdir? Hasretimiz niçindir?
Bizler nereye baktı isek Yüce Mevla’yı mı gördük? Hangi nimete el attı isek içindeki tesbihi mi duyduk? Kimi sevdi isek ilahi bir haz mı aldık? Neyin peşine düştü isek onun rehberliği ile Mevlâ’nın huzuruna mı vardık? Canımız O’nunsa, niçin gönlümüzü başkasına açtık? O bize şah damarımızdan daha yakınsa, biz O’ndan nasıl ayrı kaldık? Allah aşkına, nereye takıldık, kime aldandık?
O her zaman bizimle oldu, ama biz hiç farkında olmadık. O hep bize nazar etti, fakat biz hiç O’nun cemaline bakamadık. O bizi sevip yarattı, ama biz O’nun sevgisini hiç tadamadık. Yoksa bir arifin dediği gibi, Yüce Rabbimiz zuhurunun şiddetinden gizlendi de onun için mi zatını müşahede ahirete kaldı? Peki: “Allah’a giden yol iki adımdır. Birinci adımını nefsinin üzerine bas, ikinci adımında O’nun huzurundasın” diyen gönül ehline ne demeli?
Şimdi, daha çok ehl-i dünyanın diline doladığı ve ehlullahın aleyhine olumsuz bir delil olarak kullandığı “Allah ile kul arasına kimse giremez!” sözünü, biraz açalım. Ama önce şu gerçekleri bir hatırlayalım:
Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu nurlu beyanı çok önemli: “Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlukatı yakardı.” (Müslim, İbnu Mâce) Rabbimiz cemalini mümin dostlarına ahirette gösterecektir. Kendilerine o imkanı ve kabiliyeti orada verecektir. Burada yani dünyada zatının görülmesini değil, bilinmesini ve kendisine kulluk edilmesini istiyor. Dünya iman ve itaat yeridir.
Allahu Tealâ zatını sıfatlarıyla gizlemiştir. Sıfatlarının zuhurunu tecellileriyle göstermiştir. Tecellilerini kainat üzerinde sergilemiştir. İnsana da kainatta sergilenen bu ilahi tecelli ve sanatı okuma ve anlama görevi verilmiştir. Bu anlayışın imana, imanın da sevgiyle itaata götürmesi istenmiştir.
Allahu Tealâ kul ile kendisi arasına alemi koymuştur ve alemi zatına ayna, insanı bu aynaya cila yapmıştır. Cilasız ayna bir şey göstermiyeceği gibi, insansız dünya da bir şey ifade etmez. İnsan deyince, Yüce Yaratıcıya aşık ve kalbi hakikate açık insan-ı kamil kasdediliyor. Yoksa, sırf midesine ve şehvetine esir olmuş dünya aşıkları, ne Mevlâ’yı ne de dünyayı gerçek olarak tanıyabilirler. Bu aleme bakarlar ama bakarkör olarak kalırlar.
İnsan ruh yönüyle mükemmel olduğu kadar, nefis ve his yönüyle çok zayıf olduğu için, Allahu Tealâ ona güzel kabiliyetler yanında özel destekler de vermiştir. Onu önce akıl, ilim, hafıza, şuur, tefekkür, sevgi, ilahi aşk gibi nurani cihazlarla donatmıştır. Sonra, her devirde onları Allah’a ve tevhide çağıracak, önlerinde rehberlik yapacak peygamberler göndermiştir. Peygamberlerini bile melekler ve kitaplarla takviye etmiştir. Böylece Allahu Tealâ insana büyük bir lütufta bulunmuş, onu kendi nefsi ve dünyasıyla baş başa bırakmamıştır.
Cenab-ı Hakk kendisine gelmek ve sevilmek isteyene, Peygamberinin elinden tutmasını şart koşmuştur. (Âl-i İmran/31) Hz. Peygambere hiç yanaşmayanın kâfir (Âl-i İmran/31), şeklen yanaşıp da aslen inanmayanın münafık olduğunu belirtmiştir. (Bakara/7-16) Tarih boyunca küfre ve şirke girenler, peygambere itaattan çıkan kimselerdir. Kendi başına kalanlar ve nefisleriyle yol alanlar, Allah’a değil, azaba ulaştılar. Hürriyet, medeniyet diyerek haramlara bulaştılar.
Allahu Tealâ’nın huzuruna hazırlamak ve rızasına ulaştırmak için insanlığın önüne Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz kondu ve bütün kullar onun adımlarını takip etmekle emrolundu. Bizler Allah’a imanı ondan öğrendik. İbadeti, zikri, edebi, hizmeti, Allah için sevgiyi ondan gördük. Rabbimizi ve kendimizi onunla tanıdık. Kainat, ahiret, ruh, melek, akıl, hayat, ölüm gibi sırlı ve saklı şeylerin üzerindeki sır perdesini O açıp bize gösterdi. Vallahi eğer Allahu Tealâ onu önümüze, sevgisini gönlümüze koymasaydı, bizler tam bir şaşkınlık ve karanlık içinde kabre varacak ve ancak ölümle uyanacaktık. Onun elini bize uzattıran ve ona itaatı kendisine itaat sayan Allah’a hamdolsun.
“Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler, ne demek istediklerini ya bilmiyorlar veya gizliyorlar. Bilmiyorlarsa, meselenin yukarıda özetlediğimiz gibi olduğunu bilsinler ve bu sözü bir daha asıl manasının dışında söylemesinler.
Eğer bu sözü, ‘kimse Allah adına konuşamaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, kula secde yapılamaz, abid Mabud olamaz, kendi keyfiyle kimse ortaya din koyamaz, birileri dini tekeline alamaz’ manasında söylüyorlarsa, bu doğrudur. Fakat sözün söyleniş biçimi yanlıştır. Bu söz bu şekilde söylendiğinde, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bütün peygamberler ve onların davetini tebliğ eden bütün alimler hükmün içine girmekte ve insan nefsine terkedilmektedir. Böyle olunca, onun basit bir hata değil, büyük bir cinayet olduğunu azıcık imanı ve birazcık insafı olan herkes bilir.
Ayrıca bu sözün altında şu mana gizlidir: Bana kimse karışmasın; benim dinim imanım kendi vicdanımdır. İstediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşar, tercih ettiğim çizgide keyfimce koşarım. Lütfen kimse bana müdahale etmesin. Bu anlayış da büyük bir felakettir.
Bazıları da bu sözü, kamil mürşidleri tenkid için söylerler. Onların elinden tutup terbiyesine girerek dünyada kemale, ahirette cemale ermek isteyen kimseleri güya uyarmak isterler ve: “Allah ile arana kimseyi sokma, kendi aklını kullan, tevbeni kendin yap, senin gibi olan birisine el verme, boyun eğme, hürriyetini yitirme, aklını kiraya verme” derler. O akıllı dostlar, bu nasihatlarıyla, kendilerini ciddiye alan kimseyi ciddi bir tehlikeye ittiklerini; aslında Allah’a yönelmek isteyen bir kulun yolunu kestiklerini, yani Allah ile kulun arasına kendilerinin girdiklerini hiç düşünmezler. Bu davranışları ile onları Allah’ın dostu olan bir mürşidin ocağından kaçırıp, Allah’ın düşmanı olan şeytanın kucağına attıklarını bilmezler.
Hiç bir peygambere ve onların davetini yürüten mürşidlere tapılmaz, onlara sadece Allah yolunda tabi olunur. Onlara el açılmaz, el verilir, Allah yolunda ellerinden tutulur. Onların nazar ve nezaretinde yol alınır, Allah rızası aranır.
27 Ekim 2009 - 02:11
peygamber efendimiz sallallhu aleyhi ve sellem demiski ahir zamanda ümmetim 73 firkaya bölünecek bundan tek bir firka kurtulacak oda ehli sünnet vel cemaat.size ALLAH CELLE CELALLUH sizlere hidayet versin bizide ALLAH dostlarinin kapilarindan ayirmasin
28 Ekim 2009 - 19:58
Sayın Kadir
Herhalde “kurtuluşa erecek fırka” konusunda bir bilgi eksikliğiniz var. Aşağıdaki hadise göre de, Hz. Peygamber(s.a.v), “Kurtuluşa erecek fırkanın Hz. Ali(r.a)’nin Şia’ları olduğunu söylemiştir.”
928- Hz. Ali (a.s), Resulullah’a (s.a.a) şöyle arz etti:
“Ya Resulallah, ‘Fırkay-ı Nâciye’ (kurtuluş ehli olan fırka) kimlerdir?” Allah Resulü (s.a.a) şöyle cevap verdiler: “Senin ve arkadaşlarının üzerinde oldukları şeye sarılanlardır.”
Bkz: 1001 Hadis, İmam Ali, IV Bölüm, İmam Ali ve Şiaları,176(928).
Ayrıca Hz. Ali(r.a)’de, kurtuluşa erecek fırkanın kendi Şia’ları olduğunu ifade etmiştir.
926- Ebû Akîl, diyor ki: Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebî Tâlib’in (a.s) yanında olduğumuz bir sırada, şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Canımı elinde tutana andolsun ki, fırkaların hepsi yollarını şaşmışlardır; bana uyan ve benim Şîalarımdan olanlar hariç.”
Bkz: 1001 Hadis, İmam Ali, IV Bölüm, İmam Ali ve Şiaları,176(926).
927- Yine Emirü’l-Müminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:
“Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte ve bir tanesi cennette olacaktır. Allah-u Teâlâ onların hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir topluluk bulunur.’ (A’râf, 181) Onlar ise ben ve Şîalarımdır.”
Bkz: 1001 Hadis, İmam Ali, IV Bölüm, İmam Ali ve Şiaları,176(927).
Sizce kurtuluşa erecek fırka hangisidir?
03 Kasım 2009 - 14:55
şiaların uydurmalarıdır üstteki yazılar ehli sünnet ve cemaattir kurtuluşta… şiaların ahlaksızlıklarını bilmeyen yok zaten mezhepler yazısındaki yorumlarımı okumanızı tavsiye ederim buraya girenlere
07 Kasım 2009 - 14:18
Sayın Abdülhalik
Tıpkı sizin ifade ettiğiniz gibi, Şia’da, bağlısı olduğunuz fırka tarafından delil olarak öne sürülen hadislerin uydurma olduğunu ve kurtuluşa erecek tek fırkanın kendi fırkaları olduğunu iddia etmektedirler.
Şimdi size ve rakibiniz olan fırka bağlılarına şu soruyu yöneltmek istiyorum: Kurtuluşa ereceği iddia edilen fırka adına, Kur’an’dan bir delil gösterebilir misiniz?
02 Mayıs 2010 - 14:05
azıcık ilmi bilgisi ve vicdanı olanlar bilirlerki kuranı kerim ansiklopedik sözlük değildir
kurtuluşa eren fırkanın özelliklerinden bahseder KURANI KERİM…Bunlardan mesela Al-i İmrân suresinin 104 ve 110. âyetlerinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir cemâat oluşsun, işte felaha erecekler onlar olacaktır
“Şüphesiz ALLAH katında en değerliniz, en takva sahibi olanınızdır.” Takva sahibi olmaya çalışanlar ve olanlar ehli sünnet yolundadır mesela KISACA KURAN VE SÜNNETE UYGUN YAŞAYAN HERKES EHLİ SÜNNETTİR YOKSA EHLİ SÜNNET ADI ALTINDA SAPIKLIĞA DÜŞÜLMÜŞ OLSA FIRKAYI NACİYE DEĞİLDİR KİMİLERİ ÖYLE YAPIYOR BEN EHLİ SÜNNET MEZHEBİNDENİM BAKIYOSUN NAMAZ MANEVİ DİYOR ŞEKLEN KILINMAZ KABİR AZABI YOKTUR ŞEFAAT YOKTUR DİYOR MİRACI İNKAR EDİYOR İTİKADINDA ÇEŞİTLİ PROBLEMLER VAR BUNLAR EHL SÜNNET OLAMAZLAR
AYRICA
şiaların kaç tane kurana uyAN inançları var araştırın bakın???
İslâmî akideyi en net ve sağlam şekliyle kabul eden topluluk. Bu deyim iki kelimeden meydana gelmiş bir isim tamlamasıdır. Terkibin birinci ismi olan fırka kelimesi için bk. “Fırak-ı Dalle”. Naciye kelimesi Necat kelimesinden türetilmiş olup kurtuluş, kurtulmak, refah ve saadete ermek, umduğuna kavuşmak manalarına gelir.
Şu halde, Fırka-ı Naciye, kurtuluşa eren, ahiretteki her türlü azabtan beraet ederek, necatını, kurtuluşunu eline alan topluluk, zümre demektir ki, bunun bir adı da Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir. Diğer bir ifade ile Fırka-ı Naciye, Kur’an-ı Kerîm’in hükümlerini kabul ve tasdik etmekle onlara uyan, Hz. Peygamberin ve O’nun büyük Ashâbının yolunu aynen takip eden büyük topluluk, Cemaat demektir.
Hz. Peygamber (s.a.s) Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadislerinde: “…. Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-ı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka Cehenneme gidecektir”, buyurmuşlardır. Ayrıca bu türden olan hadislerin devamında sahabîlerin, Fırkaı Naciye’den sormaları üzerine Hz. Peygamber, Fırka-ı Naciye’yi: “Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır.” diye tarif etmiştir.
İşte Yüce Allah’ın Resulü Sevgili Peygamberimizin ashabının yoluna uyanlara “Sünnet ve topluluk mensubları” anlamında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denilmiştir. Bu anlamda Fırka-ı Naciye’yi de Allah’ın Kitabına, yani Kur’an-ı Kerim’e ve Resulünün ve ashabının diliyle nakledilmiş dosdoğru yoluna, Sünnetine uyan Cumhûrun, yani müslümanların çok büyük bir topluluğunun görüşlerini benimseyip kabul eden ve bunlarla amel eden büyük topluluk olarak anlamak gerekir.
Gazalı, Fırka-ı Naciye’nin bu doğru yolunun, kurtuluşa götüren yolunun esaslarını itikadı noktadan toplu bir şekilde şu üç hükümde toplamaktadır: 1) Allah’a İman, 2) Nübüvvete İman -ki meleklere ve kitaplara imanı da içine alır- 3) Ahirete İman (İmam-ı Gazâlî, Faysalu’t-Tefrika, Mısır 1325, s.15).
Zira Peygamberimiz bu esaslara inanan kimsenin müslüman olarak, bu dinin nimetlerinden faydalanacağını ve mümin olacağını, birini veya tamamını-yalanlayıp inkâr edenin de ne mümin ne de müslim sayılacağına, onun kâfir olduğunu bildirmiştir. Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayetinde bu doğru yola ve bu yolun Hz. Peygamberin yolu olduğuna işaret edilmiştir: “Ey İnananlar, And olsun ki, sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Allah’ın Resulü (Hz. Peygamber) en güzel örnektir” (el-Ahzâb, 33/21).
“… Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah’tan sakının, doğrusu Allah’ın cezalandırması çetindir” (el-Haşr, 59/7).
“Ey Muhammed! Eğer sana cevab veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah’tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez” (el-Kasas, 28/50).
“Ey Muhammed! de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder” (Âl-i İmrân, 3/31).
İslâm Tarihi boyunca olduğu gibi, bu gün de akaid sahasında en isabetli yolu takip ettiği kabul edilen ve müslümanların büyük çoğunluğunu sinesinde toplayan Fırka-ı Naciye veya Ehl-i Sünnet, mezhebler Tarihi âlimlerinin büyüklerinden olan Abdülkâhir el-Bağdadî’ye (ö: 429/1037) göre şu sekiz sınıf, topluluktan meydana gelmiştir:
1- Ehl-i Bid’atın hatalarına düşmeyen, Râfızîler, Hâricîler, Cehmiyye, Neccâriyye ve diğer sapık fırkalar gibi düşünmeyen Sıfatiyyenin yolunu takip eden Kelâm âlimleri,
2- Hem re’y, hem de hadis grubuna mensup fıkıh imamlarından ve usulu’d-Dıne, Sıfatıyyenin Allah’a ve O’nun ezel; sıfatlarına inanışı gibi inananlardan meydana gelen Fıkıh âlimleri,
3- Hz. Peygamberden gelen sağlam haberler ve sünnetlerin yollarıyla ilgili bilgilere sahib olanlar ve bunlardan sahih ile zayıfını ayırdedebilen muhaddisler,
4- Edebiyat, dilbilgisi ve söz dizimi ile ilgili pek çok şeyin bilgisine sahip olan âlimler,
5- Kur’an okuma şekilleri ve Kur’an ayetlerini açıklama yolları ve bunların sapık fırka mensublarının tevilleri dışında Ehl-i sünnet mezhebine uygun tevilleri hakkında geniş bilgiye sahib müfessirler ve Kıraat İmamları,
6- Sûfi zâhidler
7- Müslümanların sınırlarında kâfirlere karşı nöbet tutan, müslümanların düşmanlarıyla savaşan müslüman, kahraman mücâhidler,
8- Ehl-i Sünnet akıdesinin yayıldığı, onların davranışlarının hâkim durumda bulunduğu beldelerin ve memleketlerin ahalisinden, halk kitlelerinden müteşekkil topluluklar (AbdulKâhir Bağdâdî, El-Fark Beyn’il-Fırak, s.289/292).
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin üzerinde Birleştiği Esaslar:
Sünnet ve Cemaat Ehli’nin büyük çoğunluğu dinin rükünlerinden belli esaslarda ittifak etmişlerdir. Dinin bu rükünlerinden her birinin hakikatını bilmek buluğ çağına ulaşmış her akıllı kimseye vacibtir. El-Bağdadî’ye göre her rüknün şubeleri vardır ve onların şubelerinde, Ehl-i Sünnetin tek görüş halinde üzerinde birleştikleri meseleler vardır:
1- Kâinat vehim ve hayalden ibaret olmayıp onun bir öz varlığı ve hakikatı mevcuttur. İnsan bu kâinatı tanımaya, ayrıca bilgi edinmeye muktedirdir.
2- Kâinat bütün ayrıntılarıyla yaratılmış bir şeydir. Onun mutlaka bir tek olan yaratıcısı vardır.
3- Allahu Teâlâ’nın zatından ayrılmayan ezelî sıfatları vardır.
4- O’nun isimleri, vasıfları, adaleti ve hikmeti zatının gereğidir, bunları da bilmek gereklidir.
5- Yüce Allah’ın Resuleri ve Nebîleri vardır, onların mucizelerini bilmek de zorunludur.
6- Yüce Allah’ın emir ve yasaklara dair hükümleri ile teklifin (mükellef olmanın) bilgisini elde etmektir. Yani İslâm’ın üzerine bina kılındı beş rüknü kabul ve tasdik etmektir ki, bunlar: Allah’tan başka bir ilâhın bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın Peygamberi olduğuna şahitlik etmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Ramazan orucu tutmak ve Kâbe’ye hacca gitmek
7- İnsanların fani olduğuna, öldükten sonra dirilecekleri Ahiret âleminin varlığına ve bu âlemin müştemilatı denilen, haşr, sual, hesab, mizân, Cennet, Cehennem gibi hususlara inanmak,
8- Ahirette Allah’ın müminler tarafından görüleceğini bilmek,
9- Kaderin hak olduğunu, fakat kulların işlerinde mecbur olmadıklarını bilmek,
10- Kelâmullahın kadım olduğunu, fakat ses ve harflerden meydana gelmediğini bilmek.
Görüldüğü gibi bütün bu ve benzeri olan itikâdı esaslar Fırka-ı Nâciye’nin, yani Ehl-i sünnetin büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak edip birleştikleri noktalardır. Ayrıca bu esasların herbiri Kur’an-ı Kerîm’in muhkem ayetlerine, Hz. Peygamber’in sahih hadislerine dayanmaktadır.
Bu itibarla Fırka-Naciye Allah’ın emirlerini bilip onları yerine getirdiği, yasaklarını anlayıp onlardan uzak durduğu ve Hz. Peygamberin gösterdiği hak yolda ilerlemeye devam ettiği için bu adı almış, yani kurtuluşa eren büyük topluluk olmuştur. Fırka-ı Naciye’yi ilk devirdeki topluluklara göre Ehl-i Sünnet-i Hasse denen Selefiyye, Ehl-i Sünnet-i Amme denilen Mâtûridîlerle Eş’ârîler meydana getirmiştir. (Geniş bilgi için bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, s.332; Ebû Dâvud, Sünen, II, s.259; İbn Mâce, Sünen, II, s.479; Gazâlı, İhyâ’, I, s.179; Şâtibî, Muvâfakat, IV, 48-52; Teftâzânî, Şerhu’l-Makârıd, II, s.199; Abdulkâhir Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, Mezhebler Arasındaki Farklar, Tercüme: Doç. Dr. E. Ruhi Fığlalı s.289-335; Eş’ârî, Makalât, 277-284).
KURTULUŞTA OLAN EHLİ SÜNNET FIRKASIDIR
Ehl-i Sünnet demek, Kur’an ve sünnetin öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan Müslümanlar demektir. Ebedi kurtuluşa vesile olacak iman ve Allahu Teala’yı tanımak, ancak Ehl-i Sünnet itikadına sahip olmakla mümkündür. Sünnete uymak için Peygamberimiz (sav)’in Kuran uygulamalarını ve Ashab-ı Kiram’ı tanımak ve takip etmek gerekir. Çünkü bizimle sünnet arasında onlar köprü vazifesi görmektedir. İman ve İslam konusunda Ashabın yerini ve gereğini Allah Resulü (s.a.v) Efendimiz şöyle belirtmiştir:
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak; birisi hariç diğer hepsi Cehennem’de olacak” Oradakiler, hayretle: “O kurtulacak grup hangisidir Ya Rasulallah” diye sordular, Efendimiz (s.a.v): “Benim ve Ashabımın yolunda olanlar.” buyurdu. (Tirmizi, iman; 18.)
Bu kurtulan fırkaya “Fırka-i Naciye” denir. Bu fırkanın bir diğer ismi de “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” fırkasıdır.
İtikad ve amelde bütün hak mezheplerin buluştuğu nokta Kur’an ve sünnetin çizdiği noktadır. Bu mezheplerin bütün çabaları Allahu Teala’nın ve Resulünün (s.a.v) muradını anlamak, anlatmak ve yaşamaktır.
Ehl-i Sünnet anlayışını anlatırken Selefiliği de anlatmak gerekir. Selefilik adı, halef-seleften gelir ve selef, Hz. Peygamber (sav)’e en güzel şekilde uyan ilk nesle ve onları güzelce takip edenlere verilen genel bir isimdir. Selef akidesi itikadi mezheplerin ortaya çıkmasından önceki Müslümanların akidesidir. Yani Ashab-ı Kiram’ın ve Tabiin (Ashabı görüp onlardan feyz alan) neslinin akidesidir. Bu mezhebin temel anlayışı, ayet ve hadislerin verdiği haberleri olduğu gibi kabul etmektir. Daha sonraları Müslümanların arasında itikat alanında iki hak mezhep doğmuştur. Bunlar, Maturidiyye ile Eş’ariyye mezhepleridir.
Maturidiyye mezhebinin kurucusu İmam Maturi’dir (rah). Tam adı Muhammed b. Muhammed’dir. Künyesi Ebu Mansur olup, daha çok Ebu Mansur Maturidi diye anılır. Hicri 238, miladi 852 tarihinde Semerkand’ın Maturid köyünde doğmuştur. Doğduğu yere nisbet edilerek “Maturidi” diye anılmaktadır. Hicri 333, miladi 944 tarihinde yine Semerkant’ta vefat etmiştir. Genel usulü, vahiyle birlikte aklı da kullanmak ve gerektiğinde ayet ve hadisleri akılla yorumlamaktır. Hanefiler ve Türklerin çoğu itikatta Maturidi mezhebini benimsemişlerdir.
Eş’ariyye mezhebinin imamı Ebu’l-Hasen el-Eş’ari’dir. Asıl adı Ali b. İsmail olup, hicri 260, miladi 873 tarihinde Basra’da doğmuştur. Nesebi Ashab-ı Kiram’dan Hz. Ebu Musa el-Eş’ariyye’ye ulaştığı için ona nisbetle “Eş’ari” diye anılmıştır. Hicri 324, miladi 936 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Amelde Şafii mezhebine bağlı olduğu için itikadi görüşleri daha çok Şafiiler arasında benimsenip yayılmıştır. Malikiler de itikatta bu mezhebi benimsemişlerdir. Matu-ridiler ile Eşariler, çok az konuda farklı görüşlere sahiptirler.
Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhepleri Eh-i Sünnet inancını temsil etmektedir. Bunlardan başka bir çok itikadi görüş ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunların başında Hariciyye, Mutezile, Mürcie, Cebriyye ve Müşebbihe grupları gelir. Bunların da bir çok kolları mevcuttur. Bu gruplar Ehl-i Sünneti temsil etmemektedir.
Eh-i Sünnetin içinde farklı mezheplerin hepsi hak dairededir ve doğru yol üzerindedir. Aralarındaki farklılık fitne değil, rahmet olacak şekildedir. Onun için bir mezhebe bağlı mü’min, diğer hak mezhebi de tasdik etmelidir.
Fıkıh ve İtikad alanında ortaya çıkan hak mezhepler Kur’an ve sünnet çizgisinden ayrılmazlar. Mezhep, yeni bir din değil, dinimizin itikat, ahlak ve terbiye alanında hizmet veren kuruluşlardır, dinin aslı nasılsa o şekilde bir anlayışla ifade edilmesidir. Hepsi ciddi bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Hepsinin kaynağı Kur’an ve sünnettir.
Bir mü’min itikadını düşündüğü gibi, fıkhını ve ahlakını da düşünmek zorundadır. Çünkü her birisi diğerinin parçası ve tamamlayıcısıdır. Fıkıh insanın, hayatının her alanında lehindeki ve aleyhindekileri bilmesi demektir. Din; iman, ibadet ve güzel ahlaktan oluşmaktadır.
Soru: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır…” hadisindeki ‘ümmet’ten kastedilen nedir?
Cevap: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir. O kurtulanlar kimlerdir ey Allah’ın Resûlü ? diye sordular. Peygamberimiz de (s.a.v.): ‘Onlar benim ve ashabımın bulunduğu çizgi üzere olanlardır’ buyurdu” hadisindeki ‘ümmet’ten maksat, icâbet ümmetidir. Sözü edilen fırkalar ise İslam fırkalarıdır. ‘Ateştedir’ ifadesinin anlamı da ‘inançlarından ötürü ateşe girmeyi hak ederler’ demektir. Yoksa ‘fiilen girmişlerdir’ anlamında değil.. Çünkü –inançlarının insanı küfre sokan nitelikte olmaması kaydıyla- Allah Teala’nın affına mazhar olmaları veya şefaatçilerin şefaati sebebiyle cehenneme girmemeleri de mümkündür. Ne var ki insanı küfre düşüren bir inanca sahip olanlar, İslam fırkalarının dışına çıkmış ve ateşte ebedi olarak kalmayı hak etmiş kimselerdir. Mesela, alemin ezelî olduğunu savunan felsefeciler ve tüm olayları eşyanın doğasına dayandırarak açıklamaya çalışan inkarcı materyalistler böyledir. Bu mesele, el-Akaidu’l-hayriyye adlı eserde bu şekilde izah edilmiştir.
Soru: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat kimlerdir?
Cevap-3: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, fırka-i nâciyedir. Yani Mâturidiyye ve Eş’ariyye. Zira dalalet fırkalarının aksine, inançlarında nasların zahiri, açık anlamını çiğnemeden, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ve ashabına tam manasıyla bağlılık göstermeleri sebebiyle “ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır” hadisindeki ‘kurtulmuş fırka’ tarifine uygun düşmektedirler. el-Akaidu’l-hayriyye’de şöyle denmektedir: “Bil ki eh-i sünnet ve’l-cemaat iki fırkadır. Biri, Şeyh Ebû Mansûr el-Mâturîdî’ye tâbi olan Mâturîdiyye fırkası, diğeri Şeyh Ebu’l-Hasan el-Eş’arî’ye bağlı bulunan Eş’ariyye fırkasıdır. Bunlar her ne kadar iki ayrı fırka gibi gözükseler de gerçekte inanç esasları aynıdır; birbirlerini dalaletle suçlamayı gerektirecek kadar bir ihtilafları yoktur. Bu açıdan tek bir fırka olarak kabul edilmiştir. Öte yandan inançlarında nasların zahiri-açık anlamını çiğnemeden, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ve ashabına tam manasıyla bağlılık göstermeleri ve mücerret akıllarına göre hareket etmemeleri sebebiyle de fırka-i nâciye (kurtulmuş fırka) diye isimlendirilmişlerdir. Çünkü fiilleri, hadiste sözü edilen tanıma uygun düşmektedir. Bu sebeple de onlar hakkında fırka-i naciye hükmünü vermek gerekmektedir. Dalalet fırkalarına gelince, onlar her ne kadar kendilerinin fırka-i nâciye olduklarını iddia etseler de, gerçekte Resulullah’a (s.a.v.) ve O’nun ashabına tabi olmamaları ve Sünnet ve Cemaat’e muhalefet etmeleri sebebiyle haklarında ‘fırka-i dâlle’ (sapık fırka) hükmünü vermek ve bu isimle adlandırmak gerekmiştir. Zira tevile hiç gerek olmadığı halde nasların zahiri-açık anlamını başka şekillerde yorumlamaya kalkışmış ve heveslerine uymuşlardır. Çoğu zaman manası gayet açık ve net olan nakillere ve aklın tartışmasız delillerine ters düşmüşlerdir. Bu sebeple fiil ve durumları, hadiste geçen tanıma uymamaktadır. Çünkü fiilleri, onların dalaletine şahitlik etmekte ve asıl “nâciyenin (kurtulmuş)’ kendileri olduğu şeklindeki iddialarını yalanlamaktadır. Dolayısıyla fiillerinin de şahitliğiyle sapık bir fırka olarak değerlendirilmeleri, gerçeklere tamamıyla uygundur”.
Soru: “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisindeki ‘ihtilaftan’ maksat nedir?
Cevap: el-Hattabi şöyle demiştir: “Dindeki ihtilaf üç kısma ayrılır: Birincisi, Sâni’ Teala’yı ve vahdaniyetini ispat hakkında olup inkarı küfürdür. İkincisi: Cenab-ı Hakk’ın sıfatları ve meşîeti (irade ve isteği) hakkındadır; bunu inkar etmek ise bidattir. Üçüncüsü de çeşitli şekillerde anlaşılması ve uygulanması mümkün olan fürû hükümleriyle ilgilidir. İşte Allah Teala bu türden bir ihtilafı alimler için bir rahmet ve keramet vesilesi kılmıştır. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisindeki ‘ihtilaftan’ maksat da budur.”
Soru: Muaviye (r.a.) ve o dönemde cereyan eden savaşlar hakkındaki (insaflı) görüş nedir? Söz konusu savaşların sebepleri nelerdir?
Cevap: Muaviye (r.a.), faziletli, adil ve seçkin sahabilerden (r.anhüm) biriydi. O dönemde gerçekleşen savaşlar hakkındaki temel görüş şudur: Her bir grubun, kendisini haklı saydığı bir iddiası vardı ve o savaşlara katılan sahabilerin hepsi gerek savaş hali gerekse başka durumlarda, bulundukları konumu meşrulaştıracak mazeretlere/tevillere sahip adil kimselerdi. Söz konusu savaşlardan hiçbiri, onları sahip oldukları adalet vasfından düşürmüş değildir. Çünkü onlar, kendilerinden sonra gelen müçtehidlerin kan vb. davalardaki farklı içtihadları gibi, içtihada konu olabilecek meselelerde değişik içtihadlarda bulunmuşlardır. Bu itibarla hiçbirinin değerinden bir şey eksilmez. Savaşların sebeplerine gelince, o devrin olaylarının gayet karmaşık olması hasebiyle içtihadları da farklılaşmış ve üç kısma ayrılmışlardır: Bir kısmı, içtihadları neticesi, bir tarafın haklılığına ötekinin de baği (isyankar) olduğuna inanarak, haklı tarafa yardım etmesi ve baği tarafla savaşması vacip olmuştur. Zira bu inançta olan birinin, bağilerle savaş konusunda adil imama yardım etmemesi düşünülemez. Diğer bir kısım ise birincilerin tam tersini düşünerek, kendi içtihadlarına göre haklı olan tarafa destek verip, onlara saldıran diğer tarafla savaşması gerekmiştir. Üçüncü bir kısım da olayın kendileri açısından tam olarak aydınlanamaması ve kararsız kalmaları sebebiyle iki taraftan birini tercih edememiş, bu sebeple her ikisinden de ayrılmaları vacip olmuştur. Onlar açısından bu ayrılış, zaruridir; çünkü, haketmediği müddetçe, bir müslümanla savaşmaya kalkışmak caiz değildir. Eğer iki gruptan birinin, diğerinden daha haklı olduğunu tespit etselerdi bu durumda onunla birlikte, bağilere karşı savaşmamaları caiz olmazdı. Buna göre savaşa katılan ve katılmayanların hepsi (r.a.) mazur sayılırlar. Bu sebeple, hak ehli ve görüşleri muteber tüm alimler, onların şahitlik ve rivayetlerinin kabulüne ve tam anlamıyla adil olduklarına dair icma etmişlerdir.”
Soru: Sahabeye (r.anhüm) sövmenin hükmü ve sövgü hakkında alimlerin görüşü nedir?
Cevap: Sahabeye sövmek en çirkin haramlardan biridir. Sahabenin fitne savaşlarına karışmış olanlarla olmayanları arasında, bu açıdan bir fark söz konusu değildir. Zira savaşlara katılanlar, daha önce de açıkladığımız gibi, içtihadlarına göre hareket etmişlerdir. Cumhura göre sahabeye söven kimse, tazir edilir ama öldürülmez. Bir kısım Malikiler: “Bir anlık bile olsa, sahabiliğin faziletine denk hiçbir amel yoktur ve mertebesine hiçbir surette erişilemez. Faziletler ise bu manada kıyas kabul etmez; zira bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur” demişlerdir. Kadı İyaz şöyle der: “Hadis ehlinden bazıları şöyle demiştir: ‘Sahabilik fazileti, Allah Resulüyle çokça ünsiyet ve muhabbet etmiş, onunla birlikte savaşmış, infakta bulunmuş ve hicret etmiş kimseler içindir; yoksa, onu ömründe bir kere gören bedevi heyetlerine yahut Mekke Fethinden ve dinin güç kazandığı bir devreden sonra hiçbir hicreti, dine katkısı ve müslümanlara faydası bulunmadığı halde Hz. Peygamberle (s.a.v.) beraber olan kimselere ait değildir.’ (Kadı İyaz devamla şöyle demektedir): Doğru olan görüş birincisidir, çoğunluğun görüşü de odur. Yine de Allah en doğrusunu bilir”.
Soru: Sahabeden birini kötü bir şekilde anmamız caiz olur mu?
Cevap: Sahabeden biri hakkında hayırdan başkasını söylemek caiz değildir. Aralarında cereyan eden savaşlar konusunda da susmak gerekir. Zira bu savaşlar, onların bir içtihadı gereği gerçekleşmiştir. Dinde içtihad eden birinin de, hata etmişse bir, isabet etmişse iki sevabı vardır. Bu itibarla bize düşen görev, onlara saygı göstermek ve hepsinin adaletli olduğuna inanmaktır.
Abdullah b. el-Muğaffel’in Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Sahabilerim hakkında Allah’tan sakının! Benden sonra onları hedef almayın. Kim onları severse, bana sevgisinden dolayı sevmiştir. Kim de onlardan nefret ederse, bana nefretinden dolayı nefret etmiştir. Kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş sayılır. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş demektir. Allah’a eziyet edeni ise Allah Teala her an (kendi katına acı bir şekilde) alabilir.”
Soru: Müçtehidlerin fürû meselelerde ihtilaf etmeleri bir rahmet midir?
Cevap: Beyhaki’nin İbn Abbas’tan rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Mutlaka Allah’ın kitabıyla amel etmek gerekir; hiçkimsenin onu terketmeye mazereti olamaz. Eğer, meselelerin çözümü Allah’ın kitabında yoksa o zaman benden size ulaşan bir sünnete tabi olun. Eğer Sünnette de bir şey bulamazsanız, ashabımın sözlerine itibar edin. Zira ashabım, gökyüzündeki yıldızlar gibidirler; hangi birine uysanız sizi doğru yola eriştirirler. Ashabımın ihtilafı da sizin adına bir rahmettir”. İmamu’l-harameyn el-Cuveyni de şu hadisi rivayet etmektedir: “Ümmetimin ihtilafı insanlar için rahmettir”. İmam Suyûti, Ömer b. Abdülaziz’in şöyle dediğini nakletmektedir: “Eğer Resulullah’ın (s.a.v.) sahabesi ihtilaf etmemiş olsalardı, mutlu olmazdım. Zira onlar ihtilaf etmeselerdi, ruhsat/kolaylık olmazdı”. El-Hatîb el-Bağdâdî, Harun er-Reşîd’in, Malik b. Enes’e şöyle dediğini aktarır: “Ey Ebu Abdillah! Şu eserlerini (İmam Malik’in kitaplarını kastediyor) derleyip toplayıp tüm İslam diyarına gönderelim ve ümmeti buna zorlayalım, (ne dersin?). Bunun üzerine İmam Malik: “Ey Müminlerin emiri! Alimlerin ihtilafı, Allah Teala’nın bu ümmet üzerine bir rahmetidir. Herkes, kendisine göre doğru olana uyacaktır. Hepsi de hidayet üzeredir; zira hepsi Allah’ın rızasını arzulamaktadır.” Et-Tatarhaniyye’nin başında şöyle bir ibare kayıtlıdır: ” Hidayet önderlerinin ihtilafı, insanlar için bir genişlik, kolaylıktır”
Muhtelif zamanlarda Ebu Hureyre ve Abdullah bin Yezid’den naklolunan benzer hadisi şeriflerde peygamber efendimiz şöyle buyurdular:
–Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Ümmetimse yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Sadece biri kurtulacak diğerleri ise cehenneme gidecektir.
Ashab–ı Kiram:
–Ey Allahın resulü o fırka kimdir, diye sorduklarında Resulullah:
–Onlar benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır, buyurdu.
Ehli Sünnet uleması yine Enes Radıyallahu Anh’den rivayet olunan “o fırka cemaattir” hadisi şerifi ışığında, ulema o fırkayı “ehlisünnet ve’l–cemaat” olarak ve diğer adıyla kurtuluşa erenler manasında “Fırka’ı–Naciye” olarak isimlendirdi.
İncelendiğinde fırkaların daha da fazlalaştığına şahit olmaktayız, bin yıl önce yaşamış zamanının büyük âlimlerinden ve mezhepler üzerine söz sahibi olan Abdulkahir el–Bağdadi, El–fark beyn’el–Fırak isimli eserinde “bazı ayet ve hadislerde kırk ve yetmiş gibi ifadeler birer tanımlama işareti ve çokluğa kinayedir.” Zira bugün baktığımız zaman Müslümanım demelerine rağmen Ehli Sünnetin dışına çıkan muhtelif fırka sayısı yetmiş ikinin çok üstündedir.
Görüşler belirtilmiş, fakat biz bu konu ile alakalı görüşleri Ehli Sünnetin dışında kalanları yazarken kaleme alacağız. Bizim için en önemli husus iki aydır imamlarıyla birlikte başlangıç ve gelişimini anlattığımız, Ehli Sünnet ve’l–Cemaat mezhebidir.
Özellikle son zamanlarda sıkça karşılaştığımız sorulardan biri “Kur’-an ve sünnet–i seniye varken mezhebe ne ihtiyaç vardı.” Bu sorunun cevabını geçen sayılardaki yazılarımızda bulmak mümkündür. Yine kısaca şunu ifade edebilirim ki, mezhepler İslam’ın hükümlerini toparlamış, kitaplaştırmış bir nevi hazır ve güzel malzemeleri leziz bir yemek yapıp önümüze koymuştur.(Allah bunu yapanlardan razı olsun)
* * *
İkinci soru ise gayet iyi niyetle sorulmuş bir soru edası ile ne’ala “hayatları ve ilimleri ile birer abide gibi duran o insanların farklı farklı görüşlerle ümmeti bölmesinin sebebi nedir? Tek bir mezhep yetmiyor muydu?” sorusudur.
Burada duralım ve cevap acildir. Bir yapı düşünün. Bu bina bellidir ve görüşler Ehli Sünnet çatısının altında toplanmıştır. Bu binada muhtelif odacıklar, duvarlarında özene bezene hazırlanmış rengârenk süslemeler hayal edin. Gayet iyi niyetle ve emek sarf edilerek Peygamberimizin “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi şerifi ışığında ve ümmetin ihtiyaçlarına cevap verecek nispette çalışmalar yapılmış. Hadisenin kısa özeti budur. İslam binasına uymayan fikirler derhal tard edilmiş ve dışarı atılmıştır.
İçtihadı yapanın İslam’a, inanca, itikada uygundur demesiyle iş bitmemiştir. Ulema arasında yıllarca öyle bir akım sağlanmış ki, kim nedir ne değildir ve hangi görüş nereye uygundur hepsi defalarca değerlendirilmiş ve tasnif edilmiştir. Eğer böyle olmasa idi zamanında ehli sünnet üzere olan Vasıl bin Ata Mutezilelik ile addolunur muydu? Oysa Vasıl, hiçbir zaman kendini Ehli Sünnetin dışında görmemiştir. Yada İmam Eşari Hazretleri önceki görüşlerinden vaz geçmedikten sonra Ehli Sünnet itikadında imam mertebesine yükselebilir miydi?
* * *
Farklılıklara gelince!
İsterseniz önce birleştikleri yerleri anlatalım Ehli sünnetin iki itikadı mezhebi Maturidi ve Eşari…
Hakikatler ve ilmin ispatı…
Âlemin yaratılması…
Allah’tan başka her şeyin âlemin bir parçası olduğu…
Âlemin kısımlarıyla birlikte cisim ve cevher olarak ayrışımı…
Maddelerin özü…
Dünyanın varlığı ve dönmesi…
Feza diye adlandırılan ve boşluk gibi görünen karanlığın sonunun olduğu…
Semanın ve arzın yedi tabakası…
Âlemin muhakkak fani olduğu…
Cennet ve cehennemin var olduğu ve sonsuz olduğu…
Allah’ın sıfatlarının ebedi olduğu…
Kuran’ın mahlûk olmadığı…
Kulun fiillerini Allahın yarattığı…
Allahın birliği…
Hayır ve şerri Allahın yarattığı ve Allah için zaman ve mekan mefhumunun olmadığı…
Bir şekil ve suret imtisalinin mümkün olmadığı, sınırsız olduğu ve Allahın takdirinin nihayetsiz olduğu…
Her şeyi bildiği, ilim sıfatının tekliği gibi hususlarda ittifak eylemişlerdir.
İttifak etmişlerdir diyorum bunları anlattığımıza göre demek ki onların ittifak ettikleri bu meseleler hakkında tam zıddı görüşler beyan edenler Ehli Sünnetin dışında kalmıştır.
Mesela bazı örnekler verelim: Kur’an da geçen “Allah’ın eli onların elinin üstündedir” ayeti veya “inna külle şey’in halakna’hü bi–kaderin” ve “Vellahü ale’l–arşisteva” “Leyse ke–mislihi şey’un” ayetleri eğer açıklanmasa, kitaplaştırılıp kastedilen manalar izah edilmemiş olsaydı ne olurdu? Allah korusun bugün birçoğumuzun Mutezile, Cebriye, Kaderiyeciler gibi sapkın inançların içine düşme ihtimalimiz yüksekti.
Peki, neden bu iki imam?
İşte Ehli Sünnet ve’l–Cemaat’in iki imamı Maturidi ve Eşari Hazretleri ve talebeleri ile bu hususlardaki çalışmaları çok önemli görevler yaptılar. Yaptıkları ilmi çalışmalarla ümmete öncülük edip, müminlerin ışığı oldular. Birbirlerinden ayrıldıkları noktalarda büyük araştırmalar sonucunda, ya bir noktada birleştiler, yada ayrılıkları rahmette yarış oldu…
Gerek amelî mezhep imamlarımız, gerekse itikadî mezhep imamlarımız arasında meydana gelen ayrılıklar hiçbir zaman, fitneye, fesada yada ayrılığa sebep olmadı. Sadece müminler arasında hayır ve rahmette yarışa sebep oldular.
* * *
İtikadî konularda, ameli mevzularda olduğu gibi fazla mezhep ortaya çıkmamıştır. Birbirleriyle aynı fakat tehlike arz etmeyen konularda yâda kesinliği belirginleşmeyen konularda insanları kötü yollara sapmaktan kurtaran iki kutuplu “bir” araştırma, değerlendirme ve fikirler manzumesi olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
(Bundan sonraki yazılarımızda Kur’an–ı Kerim’deki gerek sadece mana, gerekse hem lafız hem de mana açısından müteşabih olan ayetleri konu edineceğiz inşaallah…)
Kaynak:Beyan Dergisi
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Hadis-i şerifte, Müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları, sadece bir fırkanın kurtulacağı bildirildi. Bu 73 fırkadan her biri, Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırkanın kendi fırkası olduğunu iddia eder. Rum suresinde de, (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinir) buyuruldu. Peygamber efendimiz ise, (Kurtuluş fırkası, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurdu.
İslamiyet’in sahibinin, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da, söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Eshabım benim yolumdadır, benim yolum, Eshabımın yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Nisa suresi, 79. âyetinde, (Resule itaat, Allah’a itaattir) buyuruldu. Eshab-ı kiramın yolunda gitmeyip de, Peygambere uyduğunu söyleyen, Ona uymuş olmaz. Böyle yol tutan kurtulamaz. Mücadele suresinin, (Doğru bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır) mealindeki 18. âyeti bu gibilerin halini gösteriyor. Ancak Eshab-ı kiramın yolunda giden Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. Çünkü, Eshaba dil uzatan, bunlara uymaktan, elbette mahrumdur. Onlara dil uzatmak, Resulullaha dil uzatmak olur. (Eshab-ı kirama saygı göstermeyen, Resulullaha iman etmemiştir) buyuruldu. Çünkü, onların kötülenmesi, sahiplerinin, efendilerinin kötülenmesi olur. Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkan ahkamı bizlere getiren, Eshab-ı kiramdır. Onlara dil uzatılınca, onların getirdiği şey de, kıymetten düşer. İslamiyet’i bizlere getiren, birkaç eshab değildir. Bunda, her birinin hizmeti, payı vardır. Hepsi adalette, doğrulukta, öğretmekte eşittir. Onların birine dil uzatılınca, İslamiyet kötülenmiş olur.
Eshab-ı kirama uymuş olmak için, hiçbirini inkâr etmemek lazımdır. Bir kısmı beğenilmeyince, diğer kısmına uyulmuş olamaz. Çünkü Hz. Ali, diğer üç halifenin büyük ve uyulmaya layık olduklarını biliyordu. Bunlara, seve seve biat etmiş, hilafetlerini kabul etmişti. Diğer üç halifeyi sevmedikçe, Hz. Ali’ye uyduğunu söylemek yalan olur. Hatta, Hz. Ali’yi beğenmemek, onun sözlerini, kabul etmemek olur. Allahü teâlânın aslanı Ali için, onları idare ediyordu, yüzlerine gülüyordu demek, cahilce söz olur. Allah’ın aslanının, o kadar ilim ve kahramanlığı ile, tam 30 sene, üç halifeye karşı düşmanlığını saklayıp, dost göründüğünü ve onlarla yalandan arkadaşlık ettiğini hangi akıl kabul eder? En aşağı bir Müslüman bile böyle ikiyüzlülük yapamaz. Onu bu kadar küçülten, aciz, hileci ve münafık yapan böyle sözlerin çirkinliğini düşünmek lazımdır. Peygamber efendimizin bu üç halifeyi övmesine, bütün yaşadığı müddetçe, bunlara kıymet vermesine ne diyecekler? Efendimize de, ikiyüzlü mü diyecekler?
Peygamberin doğruyu bildirmesi vaciptir. İdare ediyordu diyen zındık olur. Münafıklar, “Muhammed, vahiyden, işine gelenleri söylüyor, işine gelmeyenleri söylemiyor” diyordu. Bunun üzerine, Maide suresinin, (Ey Resulüm! Rabbinden sana indirileni, herkese ulaştır! Bunları, doğru bildirmezsen, Peygamberlik vazifeni yapmamış olursun) mealindeki 70. âyeti gelerek her şeyi doğru söylediği bildirildi. Peygamberimiz, ahirete teşrif edinceye kadar, üç halifeyi över, başkalarından üstün tutardı. Demek ki, Resulullaha uyarak bunları üstün tutmak lazımdır. (Eshab-ı Kiram)
İman edilecek şeylerde ayrılık olmaz
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İman edilecek şeylerde Eshab-ı kiramın hepsine uymak lazımdır. Çünkü, itikad edilecek şeylerde, birbirlerinden hiç ayrılıkları yoktur. Eshab-ı kiramdan birine dil uzatan kimse, hepsini lekelemiş olur. Çünkü, hepsinin imanı, itikadı birdir. Birine dil uzatan, hiçbirine uymamış olur. Birbirlerine uygun olmadıklarını, aralarında birlik bulunmadığını söylemiş olur. Onlardan birini kötülemek, Onun söylediklerine inanmamak olur. İslamiyet’i bizlere bildiren, onların hepsidir. Onların her biri adildir, doğrudur. Her birinin İslamiyet’te bildirdiği bir şey vardır. Her biri âyet-i kerimeleri getirerek, Kur’an-ı kerim toplanmıştır. Bir kısmını beğenmeyen, İslamiyet’i bildireni beğenmemiş olur. Beğenmeyen de Cehenneme gider. Kur’an-ı kerimde, (Kur’an-ı kerimin bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmına inanmıyor musunuz? Böyle yapanların cezası, dünyada, rezil, rüsva olmaktır. Ahirette de, en şiddetli azaba atılacaklardır) buyuruldu. (Bekara 85)
Kur’an-ı kerimi toplayan üç halifeyi kötülemek, Kur’an-ı kerimi kötülemek olur. Aklı olan kimse, Eshab-ı kiramın hepsinin, yanlış bir kararda birleşeceklerini söyleyemez. Halbuki o gün, Eshab-ı kiramdan 33 bini, hep birden, istekle ve seve seve Ebu Bekir’i halife yaptı. 33 bin Sahabinin, yanlış bir işte, söz birliği yapması, olacak şey değildir. Nitekim, Resulullah, (Ümmetim, dalalette birleşmez, yanlış bir iş üzerinde ittifakta bulunmazlar) buyurdu. (İbni Mace)
Eshab-ı kiram arasında olan ayrılıklar, kötü düşüncelerden değildi. Çünkü onların mübarek nefisleri tertemiz olmuştu. Onların bütün istekleri, İslamiyet’e uymaktı. Ayrılıkları, ictihad ayrılığı idi. Yanılanları da sevaba kavuşur. İmam-ı Şafii, (Allahü teâlâ, ellerimizi o kanlara bulaştırmadı. Biz de dillerimizi bulaştırmayalım. Resulullahtan sonra, Eshab-ı kiram çok düşündü. Ebu Bekir’den daha üstün kimseyi bulamayıp, onu halife yaptılar) buyurdu. Bu da, Hz. Ali’nin ikiyüzlü olmadığını ve Ebu Bekir’i seve seve halife yaptığını göstermektedir. (c.1, m. 80)
Muhammed Masum hazretleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, (Ya Musa! Benim için ne amel yaptın?) buyurdu. O da, (Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim ve seni zikrettim) deyince, Allahü teâlâ, (Namaz, senin için burhandır. Oruç, seni Cehennemden koruyan kalkandır. Zekat, mahşer günü, herkes sıcaktan yanarken, sana gölge yapacaktır. Zikir de, o gün, karanlıkta, sana nur olacaktır. Benim için ne yaptın?) buyurdu. Hz. Musa, (Ya Rabbi, senin için olan amel nedir) dedi. Allahü teâlâ, (Sevdiğimi benim için sevdin mi ve düşmanımı düşman bildin mi?) buyurdu. Hz. Musa, Allahü teâlânın sevdiği amelin, Onun dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemek olduğunu anladı. Demek ki, sevgilinin sevdiklerini sevmek ve düşmanlarına düşman olmak, sevginin alametidir. Mümtehine suresinin, (İbrahim ve Eshabı, kâfirlere, biz sizden ve putlarınızdan uzağız. Sizin, bir olan Allah’a inanana kadar, aramızda düşmanlık olacaktır dediler. Bunların bu güzel halleri, size örnek olmalıdır.) mealindeki 4. âyeti gösteriyor ki, iman sahibi olmak için, bu düşmanlık şarttır ve Allah düşmanlarını sevmek, imanı yok eder. Resulullahın sohbetine kavuşmakla şereflenen Eshab-ı kiram, birbirlerini çok severlerdi. Birbirlerine değil, kâfirlere düşman idi. Fetih suresinin (Kâfirlere düşman, birbirlerine merhametli idiler) mealindeki 29. âyeti sözümüzü ispat etmektedir. (m. 29)
Sebecilerle Yahudilerin benzer inanışları
Seyyid ve şerif Abdülkadir-i Geylani hazretleri, Gunye’de buyurdu ki: (72 bid’at fırkasından biri olan Yahudi İbni Sebe’nin fırkası (Hurufilik), birçok yönden Yahudilere benzemektedir.
Şöyle ki:
1- Yahudiler, imamlık belli bir zümreye mahsustur, derler. Sebeciler de, Halifelik yalnız imam-ı Ali ve onun soyundan olanların hakkıdır.
2- Yahudilere göre, Deccal çıkıncaya kadar, cihad [savaş] caiz değildir. Sebecilere göre de, Hz. Mehdi çıkıncaya kadar cihad caiz değildir.
3- Yahudiler de, Sebeciler de yıldızlar çıkıncaya kadar oruç bozmaz.
4- Yahudiler çoraba mesh eder. Sebeciler de çoraba veya çıplak ayaklara mesh ederler.
5- Yahudi’nin, Müslümanı öldürmesi helaldir. Sebecilerin de Ehl-i sünneti öldürmesi helaldir.
6- Yahudiler, boşadığı kadınla iddet beklemeden evlenirler. Sebeciler de, iddet beklemez. Bir saatliğine de evlenip boşarlar ve arkasından başka bir Sebeci o kadınla evlenebilir.
7- Yahudilerde üç boşanma nikaha mani olmaz. Sebeciler de üç kere boşadığı kadınla yine evlenebilirler. [Selefiyecilerin piri İbni Teymiye de, bir anda üç kere boşamayı bir boşamak kabul eder.]
8- Yahudiler Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler. Sebeciler de, bazı âyetleri değiştirerek yazdılar. Kur’anı Eshab topladığı için, Eshaba olan düşmanlıklarından dolayı, Kur’anda eksik ve fazlalık var derler.
9- Yahudiler, Cebrail aleyhisselama düşmandır. Sebeciler de, vahiy Ali’ye gelecek iken, Cebrail Muhammed’e indirdi diyerek, Cebrail aleyhisselama düşman oldular.
10- Tevrat’ta tavşan haram edildiği için Yahudiler yemez. Sebeciler de tavşan eti yemez. Halbuki dinimizde tavşan eti helaldir. (Dürer