Başörtüsü Islam’dan önce de vardı - Soner Yalçın

(Hürriyet) AKP’nin, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasını da içeren Anayasa taslağı günlerdir Türkiye gündeminden düşmüyor. Bazı çevreler, başörtülü öğrencilerin üniversitelere girmelerini demokrasi adına savunuyor. Karşı çıkanlar ise türbanı toplumun gericileşmesinin simgesi olarak görüyor. Peki, kadın niye örtünüyor? Kadının örtünmesi ne zaman, nasıl oldu? Gelin, kadının örtünme tarihine kısa bir göz atalım.

İLKEL çağlarda sihir ve büyü düşüncesi hákimdi. İnsanoğlu kadının çocuk doğurmasına akıl erdiremiyordu. Bunu gizli bir güç olarak yorumluyordu. Bu nedenle kadından hem korkuluyor, hem de ona saygı duyuluyordu.

Öte yandan ilk çağda birçok alanda üretimi kadınlar başlatmıştı: İp, sepet dokuma, ağla balık avlama, toprak kap, ateş yakıp yemeği pişirme, tarak, kaşık, madeni eşyalar, boncuk, ilk hekimlik ve şifalı otlar gibi buluşlar kadının eseriydi.

Kadının el üstünde tutulduğu “anaerkil” dönem binlerce yıl sürdü.

Ne zaman insanoğlu doğal olayları kavramaya başladı, “büyü” bozuldu. Artık kadının nasıl çocuk sahibi olduğu anlaşılmıştı!

Yetmezmiş gibi erkekler, üretim biçimini ve savaş aletlerini geliştirdi; din devleti, tapınak-saray-ordu biçimindeki erkek egemen örgütlenmesine yöneldi; kadının “saltanatına” son verdi!

 

ÖRTÜNME BAŞLIYOR

Yaklaşık 4 bin yıl önce Babil İmparatoru Hammurabi’nin kanunlarında kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi: “Kadınlar sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır.”

Bu kanun yeniydi, ama uygulama eskiydi. Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı. Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı. Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise “kolay av” olduğunu göstermekti!

Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı. Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı. Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular’a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti. Cennete dönmeden önce Aynular’dan bir kadınla evlendi. Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi. Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti!

ÇARŞAF, SAHNEYE ÇIKIYOR

Çarşaf, önce Hititler’de ortaya çıktı.

Bu konuda, Ankara/Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde pişmiş toprak bir kabın üzerindeki resim bize önemli bilgi veriyor. Kutsal evlilik töreninde, tanrıçayla, tanrı adına kralın evlenmesi için yapılan ayini anlatan resimde tören sırasında gelin tanrıça, günümüzdeki çarşafın birebir aynısını giyiyordu.

Ve ne yazık ki, kendine güvenli, rahat, buyurgan tavırlı kralın karşısında, edilgen, teslimiyetçi duran bu kara çarşaflı tanrıça gelin, Sümer’deki kendine güvenli tanrıça karakterinden hayli uzaktı. Kadınlar artık örtüye sokulmuştu. Önceleri görünen saçlar zamanla görünmez olmuştu.

Heraklit, Antik Yunan ve Mısır’da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti: “Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür. Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür. Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler.”

Antik Yunan’da başörtüsü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus’un karısı Hera’nın da özel simgesiydi!

Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti.

Antik Yunan’da kadın, “erkeğin başının belası” olarak görülmeye başlanacaktı. Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı!

Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi…

Roma döneminde de erkeklerin tartışılmaz egemenliği iyice perçinlendi. Erkek, asker, politikacı, tüccar; kadın ise evde oturup çocuk büyüten ve sadece kocasına hizmet edendi.

TEK TANRILI DİNLER

Kadının en büyük onuru bakire olmaktı. Bir de doğurgan olmak.

Hiçbir sosyal hakkı yoktu. Hatta kadın, başı açık dışarıya çıkarsa kocası onu boşayabilirdi bile. Tek tanrılı dinler, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi:

Talmud’a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır. Eski Ahit’te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet anlamında “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamında “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü örten örtü anlamında da “tsaayafa” kullanılmıştır. Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” kelimesi kullanılmıştır.

Hıristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos, “Kadının örtüsüz Tanrı’ya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir” demiştir.

Erkek eli değmemişliğin, erdemliğin sembolü Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan rahibelerin başları örtülüdür.

Gelelim bizim İslam dinine…

İlk İslami buyruklardan 17 yıl sonra kadının örtünmesiyle ilgili ayet gelmiştir. Ahzab Suresi 59. Ayet, “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki dış esvaplarını üzerine giysinler. Bu onların tanınıp taarruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder” der.

Görüldüğü gibi, köle ve cariyelere örtünme zorunluluğu getirilmemişti. Örtünme statü göstergesiydi ve bunun cinsellikle filan hiç ilgisi yoktu.

İslam dünyası içinde örtünmeye ilişkin farklı görüşler de zamanla ortaya çıktı. Örneğin, Mevlana da kadının başörtüsü konusunda şunları söylemiştir: “Kadına her ne kadar gizlenme, örtünme emir edersen onda kendini gösterme isteği artar. Eğer kadının tabiatında kötülüğe yönelik bir eğilim yoksa yasak etsen de etmesen de o kişiliği doğrultusunda hareket edecektir.” (Fihi Ma Fih)

Mevlana’nın bu sözleri söylemesinde geldiği Orta Asya kültürünün etkisivardır kuşkusuz. Peki Orta Asya’da Müslümanlığı kabul eden Türkler ne zaman örtündüler?

RAMAZAN AYINIZ KUTLU OLSUN

Yıl 1930. Bir ramazan gecesinde Direklerarası’nda ünlü Ferah Tiyatrosu’nun önünde oyunu seyretmek için gelen kişiler görülüyor. Kapının üzerindeki afişte, “Ramazanda her gece muazzam beynelmilel varyeteler” yazılı. Paçaları yırtmaçlı, başları kukuletalı tavşan kızların ramazan ayında bir tiyatroda gösteri yaptığına dikkatinizi çekerim.

TÜRK KADINI NE ZAMAN BAŞINI ÖRTTÜ

ORTA Asya’daki göçebe Türkmen kadınların sosyal hayat içindeki statüsü, Hıristiyan ve Yahudi kadınlardan farklıydı.

Müslümanlığı kabul ettikleri 9. ve 11. yüzyıllardaki yaşam biçimleri de geleneksel Müslüman yaşamına uymuyordu.

Osmanlı döneminde, Bizans alınana kadar örtünme kurumsal olarak yerleşmedi. Tarihçi Şikari, İstanbul’un fethinden önce başkent olan Bursa’da kadınların yüzlerini örtmediğini yazıyor: “Yüz örtmek sonradan ádet oldu. Karamanoğlu Alaüddin’in Hamidoğlu İlyas diyarını katliam ettiğinde üç kabile Diyar-ı Osman’a firar etmişlerdi. O vakit bunları Murad Han görüp pek temiz ve uslu ádem olduklarından kendi şehrinde (Bursa’da) yerleştirmiş. İşte bu kabile kadınları pek güzel olduklarından herkes bunları temaşa etmeye (seyretmeye) başlayınca ulema tarafından bu kabilenin hatunlarının yüzleri siper edilmesi (yüzlerinin saklanması) emredilmesi. İşte ne vakit taşraya çıksalar, o kabile hatunları yüzlerini siper ederlerdi. Fakat bu hal sonradan diğer kadın ve kızların da pek hoşuna geldiğinden herkes daima güzelce her tarafını örtmeye başladı.”

Burada dikkati çeken nokta örtünmeye inançtan çok, toplumsal bir tedbir gereğine başvurulmasıydı.

Göçebe toplumun izlerini taşıyan Osmanlı’da kadın, erkekle birlikte hareket etmekte, törenlere katılmaktaydı. Bu dönemde kadınların yüzleri de açıktı.

Örtünme yıllar sonra, Osmanlı Devleti’nin “halifelik” makamına sahip olmasıyla yaygınlaştı.

Anadolu’da Asur’dan Antik Yunan’a, Roma’dan Bizans’a uzanan kadının eve kapatılma süreci Türk kadınını da etkiledi.

Osmanlı’da kadının kapanması 16. yüzyılda başladı ve Cumhuriyet Türkiye’sine kadar sürdü.

OSMANLI GERİLEDİKÇE KIYAFETLE UĞRAŞTI

Osmanlı’da kadınlar üzerine çıkarılan bütün yasalar, kadının kapanması ya da kıyafetlerinin denetlenmesi yönünde oldu.

Çıkarılan bu ferman ve yasalarda kadının giyimi ayrıntılı olarak tanımlanmıştı. Feracelerin yaka boyları, üzerlerindeki nakışlar, yaşmakların biçimleri, kumaşların kalınlığı ve inceliği gibi detaylar bu fermanlara konu olmuştu.

Bu fermanlarla gelen yasaklar, kadına üç alanda müdahale etti.

1. Giyimleri,

2. Sokaktaki davranışları,

3. Erkeklerle olan ilişkileri.

Aslında Osmanlı, gerileme dönemine girmesiyle kadınlara yönelik kıyafet yasakları konusunda sertleşti.

Örneğin, ilk yasak 1725’te çıkarıldı.

“Günlük kıyafetlerinin şeriata uygun olması devlet namusu gereğindedir. Fakat savaşlar yüzünden çok önemli işlerle uğraşılırken bu husus ihmal edilmiştir. Bazı yaramaz kadınlar bunu fırsat bilip sokaklarda halkı baştan çıkarmak için aşırı süslenmeye başlamışlardır. Yeni biçimlerde çeşitli esvaplar yaptırmışlardır. Hıristiyan kadınlarını taklit ederek başlarına acayip serpuşlar geçirmişlerdir.

Bundan böyle kadınlar bir karıştan ziyade büyük yakalı ferace ve üç değirmiden fazla baş yemenisi ile sokağa çıkamayacaklardır. Feracelerde süs olarak bir parmaktan enli şerit kullanılmayacaktır.

Bu yasakları dinlemeyecek olan kadınların sokakta yakaları kesileceği ve esvaplarının yırtılacağı ilan olunsun. Dinlememekte ısrar edenler yakalanıp başka şehirlere sürüleceklerdir.”

Bu yasak Müslüman Osmanlı kadınlarının, Hıristiyan kadınlara benzememeleri için koyu renkli giysiler yerine renkli giysiler giymelerini de tavsiye ediyordu.

Ama bazen de Müslüman kadına yakışan tek giysi olduğu iddiasıyla renkli giysiler yasaklanıp çarşaf giymeleri istenmekteydi!

Osmanlı’da kadınların kıyafeti hep tartışma konusu oldu.

Neredeyse her padişah bir ferman çıkardı. Örneğin, Sultan II. Mahmud da bir fermanla Hıristiyan kadınların başlarını Müslüman gibi, Müslüman kadınların ise Hıristiyan kadınları taklit eder şekilde örtmelerini yasakladı.

II. ABDÜLHAMİD’İN ÇARŞAF YASAĞI

19. yüzyılın ortalarında kadınlar İstanbul’da çarşaf giymeye başladı. 1850’lerde Suriye valiliğinden dönen Suphi Paşa’nın karısı, İstanbul’da ilk çarşaf giyen kadın oldu.

Daha çok Yunanlılarda görülen bu giysi, Meşrutiyet dönemine değin baştan yere kadar uzanan kolsuz tek parçalı bir sokak kıyafetiydi.

1876-1908 arasında ise başı-omuzları örterek bele kadar uzanan bir pelerin ve belden ayak bileklerine inen bir etek olmak üzere iki parçalı sokak üst giysisi olarak kullanıldı.

1880’li yıllar, çarşafın hızla yayıldığı yıllar oldu.

Ancak, Sultan 2. Abdülhamid öldürülme korkusuyla çarşafı yasakladı. 27 Ekim 1883’te Paris’te yayımlanan Le Courier d’Orient isimli gazetede, çarşaf yasağından etkilenen kumaş tüccarlarının yakınmalarına yer verildi.

İstanbul’da bu tür yasaklar söz konusu iken Anadolu kadınları için ferace ya da çarşaf güncel bir tartışma olmadı.

Hatta 1882’de çıkarılan bir fermanla ferace giymeleri istenen kadınlar bu buyruğa isyan ettiler.

Konu ile ilgili olarak 27 Temmuz 1882’de Levant Herald Gazetesi’nde şu haber yer aldı. “Yeni İzmit valisi civar köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni kanuna uymaktansa, köylerinde kalmayı yeğlediler.”

Burada aslında şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Türkiye’nin bugün konuştuğu kamusal alan tartışması o zaman da yaşanıyor. Osmanlı, pazaryeri gibi kamusal alanlarda örtünmeyi zorunlu kılıyordu.

Müslüman kadınlar Anadolu’da peçe takmadığı gibi İstanbul’un Kadıköy, Tarabya gibi semtlerinde de bu serbestliğe sahipti. Oysa Beyoğlu’na giden bir kadın peçe takmak zorundaydı.

Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: İktidarın merkezinde duyarlılıklar fazla iken çevrede bu duyarlılığın azaldığını görüyoruz.

Osmanlı’nın son döneminde türban, aydınlar tarafından çok tartışılan bir konu oldu. Birçok kesim bu konuda kendi görüşünü belirtti. Kimi gerekliliğini, kimi gereksizliğini savundu.

Ziya Gökalp gibi aydınlar, İslamiyet öncesi Türk kadını konusunda araştırmalar yaparak o modelin benimsenmesi gerektiğini savundular.

Görünen o ki, Osmanlı’da başlayan bu tartışmalar günümüzde henüz sonuçlanmamıştır.

Başörtüsü, demokrasi mi yoksa bir uygarlık meselesi midir?

Soner Yalçın sonery@hurriyet.com.tr


Toplam Okunma: 1511 | Bugunku Okunma: 2 | En Son Okunma: 21.11.2008 - 11:09

5 Yorum

  1. toprakerdem:

    BAŞÖRTÜSÜ

    KURAL BİR:

    07:26 Ey âdemoğulları! Şu bir gerçek ki size, EDEP YERLERİNİZİ ÖRTECEK giysi de
    indirdik, süs ve gösterişe yarayacak giysi de… fakat takva elbisesi hepsinden hayırlıdır. İşte
    bu, Allah’ın ayetlerindendir. Gerek ki, düşünüp ibret alırlar.
    Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı üzere Kuran’a göre İNSANLARIN giymeleri gereken giysi
    AVRET YERLERİNİ ÖRTEN takva elbisesidir.
    KURAL İKİ:
    24:31 Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve
    iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.
    Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.
    …vle yadribne bi humurihinne ala cüyubihinne…
    …örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar… (Yaşar Nuri Öztürk)
    …baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar… (Elmalılı Hamdi Yazır)
    …örtülerini göğüslerinin üzerine kapasınlar… (Edip Yüksel)
    خمر (hımar TEKİL, çoğulu HUMUR) : örtü, perde; baş örtüsü (*yine bu anlam hadislerin
    etkisiyle Arap dinine yerleşmiş olabilir.)
    جی ب (ceyb TEKİL, çoğulu CÜYUB) : gömleğin yaka ve göğüs kısmındaki açık; yaka; cep
    (Arap’ların genellikle göğüs cebinde eşyalarını taşımaları nedeniyle bu anlama geliyor);
    göğüs; kalp; bir ülkeye giriş yeri
    Hımar kelimesinin kökü “hamara”dır ve örtmek, saklamak anlamlarına gelir.
    Çevirmenlerin içki diye çevirdiği “hamar” kelimesi de aynı kökten gelir ve zihni örter.
    Müslümanların hicap dediği örtü de Kuran da genel bir örtü veya perde anlamlarında
    kullanılmıştır:
    Ve beynehüma hıcab ve alel a’rafi ricalüy ya’rifune küllem bisımahüm ve nadev
    ashabel cenneti en selamün aleyküm lem yedhuluha ve hüm yatmeun
    07:46 İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir PERDE ve
    A’râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki,
    bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet
    ehline: “Selâm size!” diye seslenirler.
    Ve iza kara’tel kur’ane cealna beyneke ve beynellezıne la yü’minune bil ahırati
    hıcabem mestura
    17:45 Biz, Kur’an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların
    arasına gizleyici bir ÖRTÜ çekeriz.

    Fettehazet min dunihim hıcaben fe erselna ileyha ruhana fe temessele leha
    beşaren seviyya
    19:17 Meryem, onlarla kendi arasına bir PERDE çekmişti. Derken, biz
    ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde
    göründü.
    Ve ma kane li beşerin ey yükellimehüllahü illa vahyen ev miv verai hıcabin ev
    yurile rasulen fe yuhıye bi iznihı ma yeşa’ innehu aliyyün hakım
    42:51 Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya PERDE arkasından
    konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O
    yücedir, hakîmdir.
    Ayette kadınların hangi bölgeyi örtmeleri gerektiği de belirtilmiş fakat “res” (baş)
    kelimesi kullanılmamıştır. Kuran bize rehber olarak kafidir ve örtülecek yer göğüslerdir
    (jüyub).
    Cümleyi şimdi bildiğimiz kelimelerle parçalarına ayıralım:
    …ve çeksinler/koysunlar/vursunlar (velyadribne) örtülerini (bihumurihinne) üzerine (ala)
    göğüsleri (jüyubihinne)…
    24:31 …ve örtülerini göğüslerinin üzerine çeksinler…
    33:59 Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir iş için dışarıya
    çıktıklarında) dış giysilerini ( celabibihinn ) üzerlerine alsınlar. Tanınıp incitilmemeleri için
    bu çok daha uygun bir yoldur.
    جلابی ب (jelâbib ÇOĞUL) : dış elbise
    Bu ayetteki cilhab kelimesi herhangi bir dış giysi demektir, baş kapanacak veya saçın bir
    teli bile görünmeyecek diye bir kayıt yoktur. Zaten bu şekilde giyinen birini tanımak dahi
    mümkün olmaz.

    Başörtüsünün Tarihçesi

    Türbanı bir islami sembol sananlar, yanılıyorlar çünkü türban eski bir yahudi geleneğidir.
    İslam’a da diğer çoğu yalan gibi hadis ve sünnet kitapları altında girdi. Dindar yahudi kadınlar
    hala sinagoglarda, düğünlerde ve dinsel ayinlerde saçlarını örtmektedirler.
    Aynı şekilde hıristiyan kadınlar da dinsel törenlerde saçını kapatırken; rahibeler her
    zaman kapatır. Kapanma islam alimleri türban’ı bir islami sembol ilan etmeden çok önceler
    yaygındı. Çeşitli dinlere inanan (müslüman, hıristiyan, yahudi) geleneksel Araplar o zamanlar
    başörtüsü giyerlerdi.

  2. hadi yıldırım:

    selam şirkten uzak müminlerin üzerine olur inş

    ASLINDA SORUN,BU MÜBAREK KİTABI ANLAMAK DEĞİL SANIRIM.SORUN,
    KURAN-I KERİM-İ GEÇMİŞİMİZDEN GELEN,ATALARIMIZDAN,ANANENELERİMİZDEN GELEN DİN SANDIKLARIMIZI
    BU MÜBAREK KİTABIN İÇİNDE ARAMAMIZDIR.BULAMAYINCA MAALESEF,
    -HADİ BAK,KURAN DA O,ŞU,BU OLMAZ DEYİP,KİMİN SÖYLEDİĞİ BELLİ
    OLMAYAN,HADİS,SÜNNET GİBİ ŞEYLERİ DEVREYE SOKMAKTIR.Kİ BU ALLAH CC NIN KURANINA VE ALLAH CC YE VEDE PEYGAMBERİMİZE BÜYÜK
    HAKARET HATTA KÜFÜRDÜR.BUNU İKİ AYETLE DELİLLENDİRMEK MÜMKÜN-
    DÜR.;

    Diyanet Vakfı Meali

    O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.NAHL 89

    Diyanet Vakfı Meali

    Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.ANKEBUT 51

    YANİ BU KURAN İNANAN BİR MÜMİN İÇİN GEÇERLİ,YETERLİ OLAN
    TEK REHBER,TEK KİTAPTIR.ALLAH CC AŞAĞIDAKİ YAZACAĞIM AYETTEDE
    KURANDA VERİLMEYENLERDEN SORUMLU OLMADIĞIMIZIDA ÇOK AÇIK BİR ŞEKİLDE BELİRTMİŞTİR.;

    Diyanet Vakfı Meali

    Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın. Eğer Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına göre) Allah onları affetmiştir. (Siz sorup da başınıza iş çıkarmayın). Allah çok bağışlayıcıdır, aceleci değildir.MAİDE 101

    ALLAH CC YUKARDKİ MAİDE 101 DE NE DEMİŞ,ÇOK AÇIK.KURANDA VERİLMEYEN HİÇ BİR ŞEYDEN SORUMLU DEĞİLİZ.YANİ ALLAH CC,GİDİN
    ŞEYHLERE,ŞIHLARA,ULEMALARA,MEZHEP İMAMLARINA SORUN DEMİYOR.Kİ BU ŞAHISLARDA MAALESEF İNANANLARIN YOLLARINI TIKAMAKTAN BAŞKA
    ŞEY YAPMAYAN KİŞİLERDİR.İŞTE BUNU DA DELİLİ OLAN AYET;
    Diyanet Vakfı Meali

    Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.İSRA 9

    Diyanet Vakfı Meali

    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.ZUHRUF 44

    BU KADAR AÇIK VE NET.İNŞ

    SELAM İLE

  3. toprakerdem:

    Selam değerli arkadaşlar…

    İnsanların giyim tarzları, her tarihte ve her mekanda değişiklik sunmakla birlikte, bu tazların üzerindeki asıl belirleyici etkenin geçmişten gelen gelenek olduğunu biliyoruz…
    Giyim geleneğine tarihi seyri itibarı ile baktığımızda avrupan asyaya, asyadan afrikaya ve amerikaya kadar biri diğerinden farklı ama özde aynı maksada yönelik farklı tarzların, şekillerin var olduğunu görüyoruz..
    çeşitli kültürel ve inançsal kabullerin belirlediği formlar, her toplumda üç aşağı beş yukarı benzer şekillerde idi.. giyim-kuşam dünyasının genel belirleyicisi geleneksel kültür kalıpları ve çerçevesi idi…

    Oysa Fransız devrimi ile avrupadan başlayarak bütün dünyayı etkisi altına alan kapitalist ve liberal politikalar, insan hayatındaki belirleyici unsur olarak dinlerin ve geleneklerin yerine kendi kurallarını yerleştirmeye başlıyordu…
    Prüten Etik, İnsan yaşamındaki her türlü kavramı profanlaştırıyor, deformasyona uğratıyor ve değiştiriyordu…

    İnsanların ihtiyaçları denildiğinde kapitalist dünyanın ilgi alanından söz ediyor iken, post kapitalizmde insan iradesini bile ortadan kaldırmayı öngören bir dayatma karşılar bizi…İnsan kendi ihtiyaçlarını belirleme ve seçme hakkına ve yetisine sahip değildir.. Giyinme bir ihtiyaç ise, çağın gerektirdiği, modern-çağdaş bir görünüme sahip olmak zorundasınız…Modern ve çağdaş olmayan bir görünüm, çağdışı, ilkel, gerici ve yobazdır…
    Bu yüzden onlarca modacı sizin nasıl giyinmeniz, giyinirken nelere dikkat etmeniz konusunda kafa yormakta ve bilimsel olarak düşünmektedir.. her yıl değişen tarz ve şekil sizin çağdaşlığınızı da etkilemektedir..
    Kapitalizmle birlikte ticari bir alana dönüştürülüp, paraya tahvil edilebilen herşey bir değer olarak kabul edildi… İnsanlar daha önce geleneksel olarak ”Tesettür” kavramı ile ihtiyaçlarını belirlerken, kapitalizmle birlikte ”Moda” kavramı ile dönüştürülen ve ticari meta haline getirilen bir ihtiyaç ortaya çıktı..
    Post kapitalizmle birlikte yaşam şeklimizde belirleyici olan kavramlar profanlaştırılıp dönüştürüldü… Tesettür artık podyumlarda ticarete konu edilirken, müslümanlar da giyimlerini bu kavramın belirleyiciliğinde değiştirmeye başladılar…
    çok yakında İtalyan Modacıların Türban tasarımlarını görmeye başlayacağız… Fransız modasında türbanlı mankenler yer almaya başlayacak…

    bugün dünyanın gidişatını belirleyen postmodern dünyanın İnsanların nasıl ve neden giyindikleri ile ilgilendiğini mi düşünüyorsunuz ?
    sanırım bu biraz fazlaca saflık olur…
    İnsanların neyi, nasıl ve neden giyindiklerinin gerçekte hiç bir önemi yoktur onlar için… Bugün postkapitalist dünyanın derdi, sizi kimin giyindirdiği ile ilgilenmektir…İsterseniz çarşaf bile giyinebilirsiniz.. İşte Suudi Arabistan…orada kadınların çarşaf giydiklerine neden karışılmıyor sanıyorsunuz ? Paris modasından, londra modasından giyinirseniz bırakın Türbanı çarşaf bile modern ve çağdaş olacaktır.. bunun aksi bilimsel yollardan ilkellik ve gericilik olarak ispatlanacaktır…Bugün islam aleminde satılan ”Namaz Takke ve seccade” lerinin Çin kaynaklı olduğunu biliyor musunuz ? sizin hangi namazı nasıl kıldığınız ve hangi tanrıya ibadet ettiğinizin bir çinli için ne önemi olabilir ki ? onun için önemli olan namaz aksesuarlarınızın hangi tarafın hesabına alacak olarak yazıldığıdır…
    Hanımların başörtülerinin hangi ipekten yapıldığıdır önemli olan… bu kumaşla başın mı yoksa başka bir yerin mi örtüldüğü ile ilgilenmezler…ya da ne kadar sevap kazanacağınızın hesabını yapmazlar… onlar tükettiğiniz ölçüde hangi tarafın hesabını kabarttığına bakarlar..
    özetle, para kazandırdığın sürece istersen açılabilirsin, para kazandırdığın sürece istersen kapanabilirsin… Giyim Tarzınız kaç para ediyor ?

    Giyim-kuşam sorunlarını din eksenli tartışmak yerine farklı bir pencereden de bakmak istiyorum…Özellikle kadınların dünyasına yönelik önemli bir tehlike olarak gördüğüm için bu konuya daha bir dikkatli yaklaşmalarını istiyorum..

    konuyu açmak istediğim ve kanalize etmek istediğim yol şudur …
    Giyim kuşam şeklimizin bir tarz oluşturmasında etken kavramın ne olduğu bilinebilir mi ?
    bu etkenin çağdaşlık ve modernlik kavramları ile belirlenmesi-açıklanması ne kadar doğru ve geçerlidir ?
    Modern ve çağdaş Türk Kadını-Erkeği denince aklımıza gelen giyim-kuşam tarzı bir dayatma halini alabilir mi ?
    Örtünmek (tesettür) kavramı amacını aşan bir eylem halini alabilir mi ?
    Kendi kavramlarımızı pazar malına dönüştürmemenin bir yolu varmıdır ?
    İnsanlarımıza giyim tarzlarından kişilik ve zihin okumayı öngören, onları çağdaş/çağdışı kılan postmodern dünyanın tanımlamalarından/dayatmalarından kurtulmayı nasıl başarabiliriz ?
    İnsanların zihinlerini örten ya da açan şeyin kılık-kıyafetleri olup olmadığını nasıl anlatabiliriz ?

  4. Muhsin AYDIN:

    Selam,erdemtoprak,kardesim,
    inatci bir kavmi asla dogruya iletemezsin,bilmem anlatabildimdi…
    selametle.
    Söyle misal verim, dün Hilal tv de,4 tesettürlü bayan tesettürü tartisiyor??sonuc ne olabilir sizce? :-)

  5. GERÇEK_BİLGİ:

    Selam

    İlginç bulduğum bir çalışmayı sizinle paylaşmak istiyorum.Çalışma Burak Özdemire ait.Kendisi Tanrını doğum günü adlı kitabın yazarı.Sakın kitabın adına aldanıpta amaninnn bu nasıl ad Allah doğmadı doğulmadı bu neden böyle söylüyor demeyin.ÇÜNKÜ TANRININ DOĞUMUNDAN BAHSETMİYOR TAMAMEN KUR’ANIN ÜZERİNDEKİ TOZLARI ATMAYA YÖNELİK BİR KİTAP…

    Örtü…

    Dinin örtüsü

    Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile ÖRTÜyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

    Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

    Hiçbir Müslümanın, Kur’an’ın indirildiği günlerde, “hakkı bildiği halde gizleme” şansı yoktu. 600’lerde herkes için herşey yeniydi ve herkes İslam’ı hepbirden daha yeni öğreniyordu. İşte bu yüzden yukarıdaki gibi “Ey Kitap Ehli” ile başlayan ayetlerin o günlerde seslendiği kişiler Yahudiler ve Hıristiyanlar’dı.

    Kur’an’ın indirildiği o günlerde,

    Ey Kitap Ehli ile seslenilen Hıristiyanlık 600 yaşındaydı.

    Bugünün Müslümanlığı ise tam 1400 yaşında.

    1400 yıl: Kitap ehli olmak için fazlasıyla yeterli bir zaman…

    21. yüzyıla geldiysen eğer ve elindeki kitap Kur’an’sa,

    senin sevdiğin deyimle kıyamete kadar geçerli olacak kitapsa elinde tuttuğun;

    Ehli Kitap seslenmeleri artık 2 değil 3 kitabı kapsamaya başlamıştır artık.

    Artık, kibirinle, ayetleri üzerine almama alışkanlığınla fazla uzağa gidemeyeceğin günler gelip çatmıştır. Zannettiğinin aksine, elinde tuttuğun o kitabın imana çağırdığı kişi, öncelikle ve belki de yalnızca SEN olmuşsundur gerilikçi kardeş…

    Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 68. Ayet

    De ki: “Ey Kitap Ehli,

    Tevrat’ı (Kitapları saymaya başlıyoruz. Kitap: 1)

    İncil’i (Kitap: 2 )

    ve size Rabbinizden indirileni (Bu da ayetteki gizli kitap, KİTAP 3: Kur’an-ı Kerim)

    ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

    “Ey Kitap Ehli,

    Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça

    hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

    Dinci kesim;

    İbadet özgürlüğü adı altında verdiği,

    hatta savaş haline getirdiği bu mücadelede

    ACABA HİÇBİRŞEY ÜZERİNDE OLMAMA İHTİMALİni düşündü mü?

    Düşünseydi Allah’ın gönderdiği İslam ile,

    İnsanların yarattığı Müslümanlık arasında böyle bir uçurum olmazdı.

    Kur’an ilkelerini ihlal eden adamdan Allah’ın askeri olur mu?

    De ki: “Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin…”

    Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 77. Ayet

    Müslümanların, Kur’an’ın Hıristiyanlara konuştuğunu zannetmesi tarihin herhalde bilinen en dramatik yanlışanlamasıdır. Güzel kardeşim senden bahsediyor, sana söylüyor, seni uyarıyor. Nasıl ki bu yazının amacı ÇİN HALKINI aydınlatmak değil, Kur’an’ın da hedef kitlesi senden başkası değil. Dinci kesimin, Kur’an-ı Kerim’i, müstağniyet perdesini kaldırarak, yeni baştan ve de ilk defa okuyormuş gibi -ki gerçek olan da bu- ele almasında fayda var. Bu yeni bakış açısıyla adım atılan kutsal kitapta onları bambaşka bir İslam bekliyor olacak. İlk günden bugüne Allah’ın Müslümanlara çağrısının, uçlarda yaşamamak, toplumla asgari müştereklerde buluşmak üzerine olduğunun farkına varmak gibi.

    De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda MÜŞTEREK BİR KELİMEYE GELİN…”

    Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi 64. Ayet

    Evet, dindar Müslüman kadınlar, üniversiteye gitsinler. Mümkün olduğunca çabuk ve çok. Sorgulamaya başlasınlar kendilerine yaşatılan hayatı. Neden erkek nesli değil değil de kadın nesli? Neden inancından ötürü içeri giremeyenler erkekler değil de kadınlar olmuş hep? İslam neden erkekler için de giyim-kuşam düzenlemesi getirmemiş? Yoksa İslam sadece kadınlara mı gönderilmiş? İslami erkek giyimi diye birşey varsa da neden dindar erkekler bu giyimi terketmiş? Yoksa Müslüman kadınlar dinsiz erkeklerle mi evliler? Erkeğin takım elbise-kravata geçişi neden “ibadet kısıtlaması” başlığında ele alınmamış? Sarık-cüppe gitmiş, gidişi konu bile olmamış, nasıl oluyor da başörtüsü gitmemiş, gittirilmemiş bir türlü? Sarıklar bu kadar bolken, baştaki örtüler neden bu kadar dar? “İnancım mı eğitimim mi?” çatışmasında erkekler eğitim diyebiliyorken, neden kadınlar inanç demek zorunda kalmış hep? Neden sadece kadınlar? Kur’an iffeti çift cinsiyetli bi kavram olarak kullanmamış mı? Öyleyse neden iffet sadece Müslüman kadının konusu olmuş? İslam’ın görmek istediği erkek tipi, namussuz erkek mi? Neden namus sadece kadının, yegane kavgası haline gelmiş? Neden? Neden? Neden?

    Kadını değil, İslam’ı örten bu örtüyü kaldırmanı zamanı geldi.

    Hemen söyleyelim. İşimiz hiç de uzun sürmeyecek.

    Dikkatle okuyoruz;

    Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.

    Kur’an-ı Kerim Nur Suresi 31. Ayet

    Gördün mü bak ayet başörtüsünden bahsediyor diyenler fazla sevinmesin. Kur’an, düz mantık sevmez. Kur’an kafa çalıştıranların kitabıdır. O cümleye tekrar bakalım hemen, şimdi:

    Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

    Farza konu olan davranışlar, fiillerden türerler. Peki, yukarıdaki ayetin fiili nedir? Başını örtmek midir? Yoksa örtüyü yakanın üzerine salmak yani göğüs bölgesinin örtülmesi midir? Bu ayet, kadınların başına örtü geçirmez. Kadınların başında zaten varolan örtüyle ilgili bir yönlendirmede bulunur. O örtünün, göğüs bölgesine doğru aşağı salınmasını söyler. Bu ayet başörtmez. Bu ayet, sadece boyun altı bölgeyi örter. Çünkü, ayetin fiili örtünmek değildir. “Fiil” konusuna bir örnek verelim hemen, konu daha net anlaşılsın. Cuma Suresi’nin 10. ayeti; “Namaz bitince yeryüzüne yayılın;” demektedir. Bu ayetin fiili nedir?

    Eğer önceki ayetin fiili; “başınızı örtün” ise, o zaman bu ayetin fiili de “Namazınızı bitirin!”dir. Kur’an “Hadi bitirin namazınızı” der mi? Demez. O ayetin başınızı örtün demediği gibi. Ayet, kadının başında zaten varolan bir örtüye yeni bir fonksiyon yüklemektedir. Nedir peki o örtü? Yada kimlerde bulunur? Ve en önemlisi sadece kadınlara özgü bir örtü müdür?

    Suudi Arabistan’ın kralının da başında bir örtü vardır. Şanlıurfamızdaki herhangi bir köylü erkek vatandaşımızın başında da örtü vardır. Sıcak bölgelerde örtünün kullanım kökeni TERMOS ETKİSİ’dir. Bu, erkekte de varolan bir örtüdür. Sıcak yörelerde insanlar, kadın-erkek, dışarıda başını örtmeden yaşayamaz. TERMOS ETKİSİ… Ayetteki örtü, işte o örtüdür. Ve o örtüyü Kur’an örtmemiştir. Yerel koşulların örtüsünün, evrensel bir örtü haline getirilmesi, tümüyle İslam’ın kendisinin dışında gelişmiş bir konudur.

    Bir dolu hısım-akrabadan bahsetmek suretiyle şaşırtmacalarla içeren bu ayetin kritik bölümlerini tek tek alalım önümüze.

    Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, İffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

    Süslerini….. göstermesinler.

    Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.

    Başörtüsüne temel dayanak olarak gösterilen bu ayetin saçla yada başla en ufak bir ilgisi yoktur. Bu ayet, baştan sona kadınsal süslerle ilgilidir. Nedir bu süsler? Süs kavramı, günlük hayatta kullanımı olmayan, Kur’an’la birlikte tanıdığımız, insan anatomisine getirilmiş yeni ve farklı bir tanımlamadır. Bu kavramı kim getirdiyse, detaylarını ve açılımlarını da bize o verir. Kaynak Kur’an’dır. Ayette, uzun-uzadıya yer verilmiş hısım-akraba listesinin arasında, “kadınsal süs” kavramıyla ilgili ihtiyacımız olan bütün detaylara aslında yer verilmiştir. Hemen bakalım.

    Birincisi kadınsal süsler ikiye ayrılır. Ayetin söylediğine göre.

    1- Kendiliğinden görünen kadınsal süsler.

    2- Görünüp görünmemesi kadının davranışlara bağlı olan kadınsal süsler.

    1 kere şunda hemfikir olalım önce. Günlük hayatın akışı içinde, kadınların bazı süs unsurları görünecek. Süslerini,kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. bu ifade, senin tutmadan önce abdest aldığın kutsal kitabına ait. Bana değil.

    Peki, bu süsler hangileri olacak? Hangi süsler sakınılacak, hangileri sakınılmayacak? Meselenin düğüm noktası da işte burası.

    Ne diyelim buna? Bence en doğru karşılığı: Kur’an mucizesi. İslam aleminin kutsal kitabı olan mucize kitap Kur’an-ı Kerim, düğüm halini almış olan bu konuda, gözümüzün önünde uygulamalı bir deney yapmakta.

    Evet yanlış duymadınız.

    BU AYET DENEYSEL BİR AYETTİR.

    Kur’an’da görsel şekil yoktur. Bunun yerine, insan zihninin imgeleme yeteneğini harekete geçirici cümleler kullanılır. Kur’an, getirdiği “kadınsal süs” kavramının sınırlarını çizmek için de uygulamalı bir egzersiz vermektedir bize;

    Gizledikleri süslerin bilinmesi için

    AYAKLARINI YERE VURMASINLAR.

    Kur’an ayetlerinin kriptografik yapısına bundan güzel örnek az bulunur. Ayaklar yere vurulduğunda ortaya çıkan süs, aslında kadının gizlediği değil ayetin gizlediği süs tanımıdır. Ayet, “Görünüp görünmemesi davranışlara bağlı olan kadınsal süsler”in nasıl tespit edileceğinin tarifini vermektedir.

    İSLAM DİNİ’NDE BAŞÖRTÜSÜNÜN YERİNİN OLUP OLMADIĞINI MERAK EDEN HERKES AYAĞA KALKMAYA DAVET EDİLİYOR ŞU ANDA. BİR DENEY YAPACAĞIZ HEP BİRLİKTE. GİZLENMESİ GEREKEN SÜSLERİ ÖĞRENMEK İSTEYEN HERKES AYAKLARINI YERE VURSUN.

    KADIN-ERKEK FARKETMEZ. DİLEYEN HERKES VURABİLİR.

    AYAK AYAKTIR, SAÇ DA SAÇ. BU DENEYİN KADINLARDA AYRI ERKEKLERDE AYRI SONUCU YOKTUR. FİZİK KANUNLARINDA HAREMLİK-SELAMLIK BİR UYGULAMA YOKTUR ÇÜNKÜ.

    AYAKLARINIZI YERE VURDUĞUNUZDA, SALINIM HAREKETİYAPARAK KENDİNİ BELLİ EDEN İNSAN UZUVLARI HANGİLERİTESPİT EDEBİLDİNİZ Mİ?

    Belki de asıl soru;

    İÇİNİZDE AYAĞINI YERE VURARAK

    “SAÇLARINI”

    HAREKET ETTİREBİLENİNİZ OLDU MU?

    Oturduğu yerde kadınlara yedi kat örtünme fetvası verenler. Size hemen oturmak yok, siz daha uğraşacaksınız. Madem o fetvayı verdiniz o halde, saçlarınızı hareket ettirebilene kadar ayaklarınızı yere vuracaksınız. Başaramıyorsanız bir türlü, usulca yerine oturacak tevbe edeceksiniz. Aşağıdaki Kur’an ruhunu ihlal ettiğiniz için;

    Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuşolursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.

    Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 116

    İSLAM’LA YAKINDAN UZAKTAN İLGİSİ OLAN

    HERKES ŞU İLKEYİ NOT ETSİN BİR YERE.

    DİNİ “FAZLA” UYGULAMAK

    DİNİ EKSİK UYGULAMAKTIR.

    İslam sistematiği, Müslümanları extra uygulamalardan men etmiştir. Fazla ibadet göz çıkarmaz cinsinden davranışlarla İslam dinine “katkı” yapmak yasaktır. Dinini değiştirirsin, bunu herkese ilan edersin, ondan sonra dilediğini yapabilirsin.

    ***

    Bir çift söz de, sözde İslam ulemasına;

    İnsan kalbinin, topuklarda olduğunu zannettiği ortaya çıkan bir doktorun akibeti ne olur?

    O saniye doktorluk belgesi iptal edilir.

    İşte, İslam’ın kördüğümü olmuş bu ayeti,

    ayağını vurmadan okuyan ve okutan tüm bilirkişilerin

    ilahiyat diplomaları iptal edilmiştir.

    ***

    Örtünün dinsel boyutu konusunda daha fazla bilgi isteyenler Tanrı’nın doğum günü’ne başvursun, bizim konunun diğer boyutlarına geçmemiz gerekiyor.

    Dinin örtüsü hakkında son söz:

    Geleneğin örtüsü diyin, yöremizin örtüsü diyin hatta keyfimizin örtüsü diyin.

    Ne derseniz diyin.

    O ÖRTÜYE ASLA İSLAM’IN ÖRTÜSÜ DEMEYİN.

    Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

    Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

    Milletin örtüsü

    Özgür iradeyi sınırlayan, insan eliyle yoğurulmuş bütün yasakların karşısındayız. Yukarıda ortaya döktüğümüz gerçek, kadınların dinen örtüye büründürülmesinin yanlış olduğuydu. Bu noktada bizi bir başka gerçek daha bekliyor. O da, her insanın yanılma özgürlüğüne sahip olduğudur. Başörtüsü dini bir zorunluluk olmayabilir, bu yaklaşımı İslam’a monte etmek, tümüyleİslam’a karşıt bir hareket olabilir. Fakat her konuda olduğu gibi, İslam konusunda da insanların yanılma hak ve özgürlüğü vardır. Bu yanlış İslam’a karşı bir yanlıştır ve bunun (varsa) bedeli de İslam birimi üzerinden olacaktır. Sen karşındakini yanlıştan döndürmek için, elinden gelen tüm aydınlanma çabasını gösterebilirsin. Ancak, karşı tarafın seni dinleyip dinlememesi de tümüyle onun özgür iradesidir. Yanılma hakkını, doğruyu bulma hakkıyla değiştirmeye karar verirse, o örtü ancak o zaman kalkar. Sen onu buna zorlayamazsın. Mecbur bırakamazsın. Onu ikincil vatandaş ilan edemezsin. Değişmezlere gelmeden, bu anayasanın a harfidir. Eşitlik ilkesidir.

    Toplumca kabul edilen ahlaki alt ve üst sınırı aşmayan hiçbir kıyafet, karşı tarafa zarar veremez. Bir insanın başını örtüp örtmemesi kişisel özgürlüğünün sınırları içinde olan bir konudur. Siyasi atmosferin ne olduğu, onu bağlamaz. Devlet, vatandaşına gardrop dayatamaz, şunları şunları at,şunları şunları giy diyemez. Dedirtmeye uğraşanların “devlet”in ne demek olduğuyla ilgili bilgi eksiklerini derhal gidermesi gerekir. Devlet, tepede herkesi gölgeleyenşemsiyedir. Egemen güçlerin kontrolünde bir kalkan değildir.

    Televizyonda insanlar gördüm. “Türban siyasi bir simgedir” önermesini desteklemek amcıyla peşinden “delil” olarak “Almanya’da da gamalı haçla üniversiteye giremezsin.” sözleri sarfetmekte olduklarını gözlerimle gördüm. Bir kıraathanede duysaydım anlardım, bu insanların muteber ünvanlı insanlar olmasını gerçekten anlayamadım. Çok fazlasına gerek yok. Birazcık akıl, birazcık mantık ve birazcık sağduyu yeter. Gamalı Haç gibi münasebetsiz bir örneğin, İslam tartışmasında geçerli delil olabilmesi için, Almanya’nın %99’unun Neo-Nazi olması gerekir. Bilgilerine sunulur.

    Bambaşka bir noktadayız. Başörtüsü konusunun, toplumsal boyutu burası. Burası doğruların değil gerçeklerin dünyası. Doğruların gerçek olmasını dileriz tüm kalbimizle. Bu yolda elimizden gelen-gelmeyen herşeyi yaparız. Fakat o gün gelinceye kadar da “gerçekçi” olmaktan vazgeçmeyiz.

    Fanatik Kemalistlerin dışında kalan, makul ve ezici Atatürkçü çoğunluğun içinde, başörtülü kardeşlerimizin üniversiteye girememesinden ötürü mutlu olan tek bir insanımıza rastlamadım ben bugüne kadar. Hangi nedenle olursa olsun, bazı yurttaşlarımıza üniversite yolunun kategorik olarak kapalı olmasının, hepimizin içini acıtan bir konu olduğu gerçek. “Keşke girse” ama “Girerse bu işin ucu şuralara varır” hesaplaşmaları var kafalarımızın içinde.

    Başörtüsünün kendisi dinsel boyutta yanlıştır.

    Yasağı ise sosyal boyutta yanlıştır.

    Birileri örtünmeyi zorunlu tuttu, birileri de yasak kıldı.

    Neresinden tutarsan tut-elinde kalan bu iki zihniyet,

    bu ülkeye çok zarar verdi.

    “Türban siyasi simgedir”, “Başörtüsü dışarı” diye yürüyüşler düzenleyen rektörlerimizin yürüyüş esnasında üzerlerinde bir başka simgesel kıyafet olan üniversite cüppesi olmasını, büyük bir talihsizlik ve anlık bir basiret bağlanması olarak görüyorum. Simgelere, simgelerle karşılık verilir mi? Sen benim sembolüm, senin sembolün diye diye bu işi karşılıklı maç haline dönüştürürsen, adam da gelir golünü atar elbet. Bu maçta sağduyu, hakemin bitişdüdüğüdür. Çatışmanın sona erdirilmesidir.

    Baş örten gelenekten gelen genç kızlar bu iki grubun yarattığı çatışmanın ortasında açtılar gözlerini dünyaya.

    Elimizde bir rakam yok. Fakat olmasını da çok isterdim.

    Kimbilir kaç kız kardeşimiz,

    kendine yeni bir kader çizmek,

    o sert muhafazakâr kabuğu kırmak isteyen,

    idealleri, hayalleri olan

    öncesinde bir üniversitenin, sonrasında da bir kariyerin hayalini kuran

    KAÇ KIZ KARDEŞİMİZ

    KENDİSİNE ÜNİVERSİTE YOLU KAPANDIKTAN SONRA ZORLA EVLENDİRİLDİ?

    Yıllara vurunca, yüzbinlerce olduklarını tahmin ediyorum.

    Bizim az gelişmiş, sözde İslami geleneklerimiz;

    Kız çocuklarına yetişkin bir yaşa geldikten sonra iki ihtimalden fazlasını sunmaz:

    1- Ya evleneceksin.

    2- Ya da evde kalmış olarak yaftalanacaksın.

    Üçüncü bir kapısı yoktur, güneşin girmediği o kahverengi evlerin.

    Sadece bir tanecik ruhsal YANGIN çıkış kapısı vardır.

    O da üniversite hayalidir…

    Duvarında bir pencere olsun mutlaka,

    güneşe bakan.

    Kıramıyorsan duvarı,

    O zaman da cıvıl cıvıl bir pencere çiz kendine.

    Tuğlaya gücün yetmiyorsa, sıvadan başla işe.

    Odanın karartılmasına sakın ve de asla izin verme.

    Sahici yada hayal farketmez.

    Gökyüzü gökyüzüdür…

    Kazanmaktan, kaybetmekten öte,

    Üniversiteli olabilme olasılığıdır,

    milyonlarca gencimizi ayakta tutan.

    Herşeyden önce, üniversiteli olabilmenin fikri güzeldir.

    Aslına bakarsanız, üniversiteli olamamak, kazanamamak bile birşeydir.

    İçinde üniversite geçen bir cümledir herşeyden önce.

    Kapısına kadar gelmişsindir, geri dönmüşsündür.

    Olabilme olasılığın olmuştur en kötüsünden.

    Fakat biz, hem de devlet baba eliyle,

    işte o İHTİMALİ aldık o kardeşlerimizin elinden.

    SENİN ÜNİVERSİTELİ OLMAN SÖZ KONUSU BİLE OLAMAZ dedik.

    “Boşuna girme sınava. Kazansan bile giremezsin içeri…”

    Çok ilginç bir ülkedir bizimkisi. Gerçekten, evet gerçekten bir başkadır benim memleketim. Benim memleketimde ilk ve orta öğretim dönemi için herkes seferber olur, “Haydi kızlar okula” diye bağırılır bas bas. Tutucu aileden gelen aynı kız, üniversite çağına gelince de bu sefer “Haydi kızlar eve” denilir. Kıza tam bir eğitim veremediğin gibi, üstüne üstlük bir de kafasını karıştırsın. Devlete isyanla doldurup hayata salarsın ve ondan devletine bağlık yurttaşlar yetiştirmesini beklersin. Dışdünyayla arasına uçurum yerleştirirsin, sonra da dünyadan kopuk olmakla suçlarsın.

    Doktorları düşünün. Yürüyüş düzenlediklerini hayal edin. “Hastanemizde kanser hastası istemiyoruz” diye sloganlar attıklarını gözünüzün önüne getirin. Öğrencilerinden korkan bir üniversite… Bu ne özgüvensiz bir üniversitedir? Madem örtünmek karanlık, neden güvenmiyorsun içeride çocuklara verdiğin ışığa? Muhafazakâr korksun senden, “zihnime kimbilir hangi batılı zehirleri zerkedecek” desin. Sen ne korkuyorsun? Kanser hastasından korkan, onkoloji servisi olur mu? İnsanlar hasta olmasın diye yürüyüş düzenleyen adamdan hekim olur mu? Üniversitenin görevi insanları aydınlatmaktır. İçeride verdiğin eğitime güven. Yada güvenebileceğin eğitimler verir hale gel. Bence artık seç birini…

    Altını önemle çizerim:

    Örtünen kızların üniversiteye alınmaması, siyasi değil sosyal bir sorundur.

    Meseleyi siyasetçilerin sahiplenmesi, özü değiştirmez.

    Bu sınırlama, sosyal bir vaka olmuş durumdadır.

    Canım çıkarsın o da örtüsünü…

    Dünyaya onların gözünden bakmayı başaramazsan,

    bu meseleyi asla anlayamazsın.

    Belki de bu meseleyi sen tam olarak anlayamadığın için,

    örtünenlerin sayısı hızla artıyordur. Kimbilir…

    Canım çıkarsın o da örtüsünü…

    Çıkarsın mı gerçekten?

    17-18 yaşındaki kız çocuklarından bahsediyoruz…

    Çocukluğundan beri işlenmiş ona.

    Başını örtmezsen Allah baba seni cehenneme sokar demişler.

    Baban da kafanı gözünü patlatır ayrıca.

    İyisi mi sen bu örtüyü kafandan hiç çıkarma…

    Onlar böyle demişler seneler boyunca.

    Ve bir anda sen çıkagelmişsin…

    Çıkar onu üstünden canikom… diyorsun.

    Onun o örtüyü çıkarması ne demek sen biliyor musun?

    İslam’da bir devrim yapacak.

    “Yanlış biliyorsunuz. Kadının örtünmesi şart değil diyecek.”

    Ve o daha 18 yaşında.

    Aile içinde bir devrim yapacak.

    Otoriteyi babadan alacak. Anadan da alacak. Abiden de alacak.

    Dışlanma, şiddet görme hatta evden atılma pahasına alacak inisiyatifi.

    18 yaşında yapacak bunu.

    Oturduğu semtte, kadınların %99′unun başını örttüğü o semtte;

    Ey insanlık! Kendimi gerçekleştireceğim ben,

    ne dediğiniz umurumda değil diyecek.

    “Mahalle baskısı”nı karşısına alacak.

    Ve gene 18 yaşındayken olacak bütün bunlar…

    Modern hayatın içinde büyüttüğün kendi çocuğun,

    18′ine geldiğinde halâ çocuk olacak, ÖSS’ye bile kendin getireceksin,

    Hiçbir yük vermeyeceksin sırtına, “o daha çocuk” diyeceksin.

    Fakat iş muhafazakâr mahallenin çocuklarına gelince,

    her birinden “Che Guevera” destanları bekleyeceksin.

    Bir adaletsizlik gördüm sanki…

    Muhafazakâr mahallelerde;

    Kız çocuk doğar, büyür ve neler olduğunu anlamadan 18′ine geliverir.

    Ne ara büyüdüğünün bile farkında değildir.

    Geleneğin ona çizdiği yol lisede biter.

    Şanslıysa o da.

    Yüksek öğrenim görmek?

    Mezun olup kariyer yapmak?

    Bunlar onun için hiçliktir.

    Yoktur böyle bir ihtimal.

    Evlenir. Evlendirilir.

    Zaten de başka ne yapabilir ki?

    Neler olduğunu anlamadan çoluğa çocuğa karışmıştır.

    Aslında bu kadar erken yaşta evlenmek zorunda değildim.

    Başka bir yol çizebilirdim kendime’nin muhasebesini

    en iyi ihtimalle 40′larında yapar.

    Muhafazakâr düzene meydan okumasını beklediğin o küçücük kız çocuğu,

    değil senin ondan beklediğin şeyleri yapmayı,

    senin ondan ne beklediğinden bile haberdar değildir.

    Nasıl olsun ki?

    O DAHA ÇOCUKTUR.

    Hadi yemeğe denilmiştir, sofraya oturmuştur.

    Hadi yatağa denilmiştir, gece uykusuna bürünmüştür.

    Ve şimdi de hadi evlen denilmektedir.

    Sofraya nasıl oturduysa ana kuzusu, öyle de evlenivermiştir.

    Bu, bir anlık birşeydir.

    Liseyi bitirdin. Üniversiteye almıyolar mı? Bitti.

    Yani öyle memleketin bir köşesinde,

    28 Şubat 1997′den beri bekleşen kızlar falan olduğunu zannediyorsanız yanıldınız. Burada yada dışarıda eğitime devam eden minik bir azınlık hariç;

    O kızların hemen hepsi evlendirildiler.

    Ya da vasıfsız işlere sokuldular.

    Sen ondan devrim bekliyordun,

    o ise şu anda üçüncü çocuğuna hamile…

    Sen ona üniversitenin hayalini, bir ihtimal olarak bile vermedin.

    Hadi gel kabul et.

    Kızların başında gördüğün o örtü,

    gördüğün her yerde zihninin içinde,

    senin içindeki seni örtmeye başladı.

    Kadın-erkek dinlemeyen kara bir çarşaftı bu…

    O örtü, önce İslam fobini ve sonrasında Tanrı’yla olan kavganı tetikledi.

    Hayatında hiç yapmadığın empatiyi, örtülülerle kurdun.

    Nefes alamıyordun.

    Bu yüzden de onları görmemek iyi geliyordu sana.

    Bu korkunu yatıştırmak adına kimleri mağdur ettiğini düşünmeye dermanın yoktu.

    Törenin acımasız yönü bizde, hep cinayetlerle özdeşleşmiştir.

    Aydınlar töre cinayetlerine tepki verirler. Sahi…

    Bu zalım töre kaç cinayet işlemiştir?

    3? 5? 10? 100? 1000?

    Ben, yüzbinlerce genç kızımızı ölmeden mezara koyan,

    diri diri gömen çok daha tehlikeli bir töre biliyorum.

    OKUMASIN ÇOCUK BAKSIN TÖRESİ…

    Şubatın son günleriydi

    Üniformalılar sakallılara çok kızdı.

    Babalarına kızdılar, kızlarına kestiler cezayı.

    Mustafa Kemal, kadınlara SEÇME ve SEÇİLME hakkını ta 1934’te vermişti.

    Hem de onunla aynı üniformayı giyenler, kadınların çok önemli bir başka hakkını aldılar ellerinden. Kadının eğitim hakkını, kısmîleştirdiler. Bazı kadınlar üniversiteye girebilir bazıları giremez dediler. Bi tane feministin gıkı çıkmadı. Çünkü, hepsi İslam korkusu içindeydi. Tir tir titreme halindeydi. O zaman şunu sorarım ben:

    Tir tir titreyen adamdan topluma fikir önderi olur mu?

    Serbest bırakırsak şeriat gelir

    Bizim üniversitelerimiz batı temelli eğitim verir, dikkatinizi çekerim.

    Orta-doğu temelli değil.Üniversitede dersini çalışan, başı bağlı kızlar üzerinden gelmez şeriat. Geleceği varsa;

    “Medreseli” erkekler üzerinden gelir.

    Şeriat öğretisi, evrensel kentin kelime karşılığında; erir gider bilakis.

    Kendimden örnek vereyim herkese. Benim de başörtüsü sorunum.

    Bir yazarım ben ve gerçek İslam özünü, o insanlara anlatabilmek istiyorum.

    Ve ben başı bağlı o kızlara ulaşmak istiyorum.

    Ben onları İslamî değil, bilakis bir an önce İslam’la tanıştırılması gereken bir kesim olarak görüyorum.

    Bana söyler misiniz ben o kızlara nasıl ulaşacağım?

    Biz o kızlara nasıl ulaşacağız?

    Bizim kitabı evde okuyamaz. Darp bile görebilir.

    Hadi bir yol bulalım.

    İçinden geldiği “İslam” geleneğini sorgulamasını nasıl sağlayacağız?

    Onu evkızı olmaya mahkum ederek mi?

    Yoksa evrensel kentin kapılarını ona açarak mı?

    Evden çıksın, gelsin.

    Batı felsefesi okusun.

    İktisat teorisini bir öğrensin.

    İletişim bilimiyle tanışsın.

    Bunları bilsin ki, kendi ruhsal sorgulamalarını daha yüksek bir perdeden gerçekleştirebilsin.

    Bilmeyenlere bilgi yok. Böyle bir üniversite sloganı olabilir mi?

    Başörtüsü yasağının kalkmasını herşey bir kenara, bu yüzden sevinçle karşılıyorum ben. Sosyal yönden.

    Artık herkesin, hangi tip aileden geldiğine bakılmaksızın;

    ÜNİVERSİTEYE GİRME OLASILIĞI OLACAK.

    Duvarlara pencere resmi çizebilecek artık dileyen herkes.

    Pencereyi gerçekten açmaya gücü yeter yada yetmez, o bilinmez.

    Kahverengi evlerin hepsine güneş FİKRİ girecek herşeyden önce.

    Sevinçliyim bu yüzden.

    Peki, çağdaş bir görüntü müdür bu? Bence hiç değildir. Ancak, insanları kıyafetlerine göre sevmek de hiç çağdaş değildir.

    Altını önemle çizerim.

    Kadını bir çeşit teşhir malzemesi, salt bir fizik varlığı olarak gören, kişilik değil dişilik temelinde kadına bakan anlayışda yanlıştır, kadını sarıp sarmalayan anlayış da. Amerikan filmlerinde görürüz hep. Yetenekli erkekler saha içinde maç yaparlar. Kızlar ise saha kenarında, mini etekleriyle onlara tezahürat yapma halindedir. Batılı olsa da, işte bu da kadını “saha kenarına” iten bir modeldir. İçinde olduğumuz yüzyılda kadının yeri artık sahanın ortasıdır. Öz itibariyle modern kadınla muhafazakâr kadının hedefleri de, hayalleri de, kısıtları da, engelleri de ortaktır. Her ikisi de kendi gerçekleri içinde kendini, çevresine kişiliğiyle, fikriyle ve zekâsıyla kabul ettirme arzusu içindedir.

    Size çok şaşırtıcı gelebilir belki, fakat asla şüpheniz olmasın. Kadını soyan zihniyetle, kadını sarmalayan zihniyet siyam ikizidir. İkisinin buluştuğu ortak nokta “içeride” çok büyük bir değerin olduğudur. İçerideki değer için: Biri “O kadar büyük ki açalım herkes görsün” demektedir. Diğeri “o kadar büyük ki açmayalım kimseler görmesin”düşüncesindedir. Bu kadar minik bir nüanstır aradaki.

    Başörtülü kızlar konusu, kadınlığın evrensel sorunlarının yerel bir kesitidir.

    Mutfak robotu da değildir kadın. Kozmetik malzemesi de. Türban, aynı zamanda bunun da tartışmasıdır.

    Modern kesimimizin örtülü görüntülerden morali fazlasıyla bozuluyor. Şahsen ben çağdaş bulmadığım o görüntüye bakarak moralimi asla bozmam. Yolumdan da dönmem, umutsuzluğa da kapılmam.

    Mustafa Kemal’i hatırlarım.

    O, Türkiye hayalini, kadınların %90’ının örtülü, hem de kara çarşaflarla bezeli olduğu bir ülkeye bakarak kurmuştu. Devrimlerini o insanlara bakarak planlamış ve hayata geçirmişti. Türkiye Cumhuriyeti Paris’in elit cafelerinde tasarlanmış bir devlet değildir. Her çeşitten insana evsahipliği yapan Anadolu’da şekillenmiştir Cumhuriyet düşüncesi.İnsanlarının hepsini sevmişti o. Meseleyi bir bilinç eksikliği olarak görmüş, bu nedenle eğitim ve öğretim hamlesi başlatmış, kendini de başöğretmen olarak konumlamıştı. Türklerin Ata’sı, ayrıştıran değil birleştirmenin yolunu bulan biriydi hep.

    19 Mayıs felsefesinde, kendi insanlarından tiksinmeye asla yer yoktur.

    “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü bir de bu açıdan, örtüsüz düşününüz.

    İstiklal marşını okurken onun da gözleri dolar.

    Tarih dersini o da senin gibi sever.

    Ülkeye zarar verenlere o da senin gibi kızar.

    19 Mayıs ruhu, bölünmek değil, birleşmektir.

    Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretim mucizesidir.

    Öğretilmesi durumunda bir toplumun nerelerden nerelere gelebileceğinin bir ispatıdır. Herşeyiyle doğulu bir toplum, pekâla batılı muasır bir medeniyet olabilir, bunun gösterimidir. Eğitilmek ve öğretilmek şartıyla.

    İnsanlarını eksik buluyorsan, yanlışlarını görüyorsan,

    çözüm yolu, ona yolunun yanlış olduğunu anlatabilmenin bir yolunu bulmaktır.

    Dünyanın örtüsü

    Yanlışa düştüğümüz noktalardan biri de “21. yüzyıla geldik halâ türban tartışıyoruz.” sloganımızdır. İslam’ın kendisi bugünün çağdaş dünyasının bir numaralı ve de değişmez tartışmasıdır. Türkiye’nin iç mesele zannettiği şeyler gerçekte birer dünya meselesidir. İşte bu yüzden;

    “Elbette ki tartışacağız”

    Herkes bilsin ki Türkiye’nin örtü konusunu, şu anda olduğunun tam tersi şekilde, barış ve kardeşlikle çözümlemesi, dünya ve insanlık adına bir gelişme olacaktır. Türkiye’nin türban sorununun barış ve kardeşlik duygularıyla çözüme kavuşturulması, Amerika’nın Irak’la olan sorunun çözülmesidir. İsrail’in Filistin’le olan sorununun sona ermesi demektir bu. Başörtüsü dediğin sorun aslen, İslam geleneği ile modern dünya gerçeklerinin çatışmasıdır. Bu nedenle bu konu, önemli bir konudur. Bu konu aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa toplumuna katılımının konusudur. Modern Türklerin, muhafazakâr Türkleri görmeye “tahammül edebildiği” gün, Parisliler de İstanbulluları kendi ülkesinde, AB vatandaşı olarak görmeye tahammül edebilecektir. Türban, Almanya’da ateşe verilen ve 10 Türkün hayatına mâl olan yangının da fitilidir. Türban Türkiye’nin de değil dünyanın en kritik konusudur.

    Medeniyetler savaşı projesinin çürütüleceği, yerine barışın yeşertileceği topraklar bu topraklardır. Ve bu toprakların bu konuları tartışmaktan daha önemli bir işi yoktur. Onca saçma tartışmanın içinde bu konu, tek ve en doğru konudur.

    Devletin örtüsü

    Ne mutlu Türküm diyene;

    Her Türk, eşit derecede Türk’tür

    demektir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mottosu, zannedildiği gibi, Türklüğü pohpohlamak için söylenmiş bir söz değildir.İmparatorluk geleneğinden gelen ve bu geleneği üzerinde sonsuz kadar taşımak durumunda olan, her tarzdan insanın biraraya geldiği o mozaikli o yapıyı birarada tutacak bir zamk olmak üzere söylenmiştir. Ne mutlu Türküm diyene.

    Türkiye Cumhuriyeti aslen bir Osmanlı mirasçısıdır. Bizans geleneği-modern Yunanistan devleti gibi değildir Osmanlı devleti-Türkiye Cumhuriyeti ilişkisi. Batı’da olsun doğuda olsun, Türkiye Cumhuriyeti algısı asla Osmanlı tarihinden bağımsız değildir. Dünya, her zaman Türkiye’yi Osmanlı’nın modern bir formu olarak göregelmiştir. Yunanistan’ın yanındaki ülke değildir Türkiye. İran’ın yukarısındaki herhangi bir devlet de değildir. Türkiye çok farklı bir sahnedir. Farklı milletlerin tek devlet çatısı altındaki birlikteliğidir. İmparatorluk gene zannedildiği gibi bir yüzölçümü konusu değildir. Büyük devlet olmakla eşdeğer de değildir.

    Üzerinde durmamız gereken İmparatorluk kelimesinin sözlük anlamı:

    Kendi topraklarında oturan çeşitli milletleri egemenliği altında toplayan devlet biçimi

    Türkiye mozaiği Türklere Osmanlı’dan mirastır.

    Türkiye, küçük bir imparatorluktur.

    VE BU NEDENLE DEVLET PARADİGMASIYLA DEĞİL

    İMPARATORLUK BİLİNCİYLE YÖNETİLMESİ GEREKİR.

    Hem doğunun hem batının gözünün kulağının üzerinde olduğu bu ülkenin, artık kendine sıradan bir devlet gibi bakmaktan vazgeçip dünya için ifade ettiği değerin farkına varması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin önem ve değerinin idrakında olmayan tek dünya toplumu Türk toplumudur. “Burası Türkiye!” ile “Orası Türkiye!” arasında bir uçurum vardır. “Burası Türkiye!” diyerek vatanını aşağılayan zihniyetin psikolojik altyapısı ezikliktir. “Orası Türkiye!” olumsuzluğunun altındaki psikolojik motif ise korkudur. Bu muhteşem bir çelişkidir.

    Türkiye, bir Belçika yada bir Danimarka değildir. Türkiye’nin sorunları çok sofistike sorunlardır. Farklı milletleri çatısı altında KARDEŞÇE biraraya toplamak. Bu Osmanlı mirasıdır. Türkiye, Osmanlı konusunda reddi mirastan vazgeçip, bu bilinci elde ederse, imparatorluk perspektifine sahip olursa kangren halini almış, çözülmez denilen tüm sorunlar bir anda çözüme kavuşacaktır. Türkiye meselelerine Belçika meseleleri yada Danimarka sorunları gibi sıradan ve tekil bir devletmişcesine bakılamaz. Bu paradigmaya geçildiği gün, Kürt-Türk çatışması isteyen, güneydoğu milliyetçileri, aynı kefeye koyabilecekleri bir Türk kavramı bulamayacaktır en basitinden.

    Kürt vatandaşlarından çekin, Alevi vatandaşlarına uzak dur, başörtülü vatandaşlarına sırtını dön. Bu, “Türkler olmasa Türkiye bir cennettir”e doğru bir gidiştir. Hayırsız bir gidiş. Düşünmek gerekir. Vatandaşıyla barışık olmayan bir devlet nereye kadar gidebilir?

    ***

    Çok kısaca girip, hemencecik çıkacağımız, fazla kalamayacağımız bir nokta da şudur: Bir devletin, güneydoğu sorunsalını ve laik-dinci çatışmasını aynı anda yaşaması asla tesadüf olamaz. Felsefe düzleminde bu iki sorunsalın kökeni ortaktır. Güzel haber şu ki: Laik-dinci barışı, beraberinde güneydoğu kardeşliğini de getirir. Başka bir vakitte ele almak üzere bu konudan çıkıyoruz.

    ***

    Osmanlı’ya hasta adam demişlerdi. Dünyanın savaşçı, çatışmacı yüzünün onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirdiği imaj ise “sokak çocuğu”. Ne batıya ne doğuya ait, ortada kalmış, kimsesiz bir çocuk…

    TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ PENCERESİNDE İSE

    TÜRKİYE, BİR OSMANLI PRENSİDİR.

    Batının muassır değerlerine bağlı, eğitimli, laik diğer yanda ise geçmişiyle, coğrafyasıyla onur duyan, köklerine bağlı bir prens.

    Türkiye’nin Osmanlı vizyonu yüklenmesinin din devleti olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Şundan kimseninşüphesi olmasın. Bütün fikirleri değişse, dünyaya yeniden gelse, Türkiye’nin laik yapısını değiştirmeye Atatürk’ün bile gücü yetmeyecektir.

    Siyasetin örtüsü

    Anayasalar insanlar içindir. Kemalistlerin bu gerçeği bilmesinde yarar var. “Anayasamız bu şekilde. Bu anayasaya uygun bir şekilde giyin sen de” diyemez hiçbir çağdaş devlet. O şekilde giyinenleri, her şekilde giyinenleri kapsayacak bir anayasa yapar. Anayasalar insanlar içindir. İnsanlar anayasa için değildir. Nüfusunun yarısını dışarda bırakan bir devlet ve anayasa tanımı, eksik bir tanımdır. Tanım gerçekten bu şekildeyse, bunun hemen düzeltilmesi gerekir.

    Ülkeyi ortadan ikiye bölen, çatışmacı ve dışlayıcı yaklaşımın, Mustafa Kemal’in Kemaliyle tek ortak noktası isim benzerliğidir. Zaten ben Kemalistlerin, hangi Kemal’in ist’i olduklarını halen çözebilmiş değilim. Esrarengiz, Monşer bir Kemal bekliyorum. Takipçisi oldukları kişinin Mustafa KEMAL olamayacağı o kadar açık ki. Ne yapıyorsa tam tersini yapıyorlar. Hayrettin Karaca’nın izinden gidiyoruz diyip, bütün ormanları ateşe vermeye benziyor bu durum. Felsefik olması gereken bu tartışmayı, “Taayiip, başörtüyüüü Bahçeli’yee taaak” şeklinde veciz sloganlarla sürdüren bir bilinç mertebesiyle, Mustafa Kemal dehasını yanyana koymak Atatürk’e hakaret değil de nedir?

    Bu yasak kaldırılmalıydı evet.

    AMA BU ŞEKİLDE DEĞİL.

    Laiklerle dincilerin maçında dincilerin attığı bir gol olmamalıydı bu özgürlük. Toplam bir özgürlük hareketinin bir parçası olmalıydı.

    Slogan herkese özgürlük olmalıydı. “Bizimkilere özgürlük” değil.

    Milyonlarca kızkardeşimizin odasına güneş ışığının girmesi, bu sevindirici gelişme, tek taraflı siyasi bir zafer haline getirilmemeliydi. Bu iş, ortaokullara, liselere de inecek mi? Kamu dahil edilecek mi? İnsanlar bu sorularına net ve tatmin edici cevaplar alabilmeliydi. Düğmeye Madrid’lerde değil İstanbul’larda basılmalıydı. Kaçamak kaçamak da değil. İnsanlarının gözünün içine bakarak açıkça ve dürüstçe dile getirilmeliydi plan. Ama olmadı. Dinci unsur olmakla merkez unsur olmak arasında gidiş gelişler yaşayan iktidar partisi, dinci unsur olmayı seçti bu meselede. Oysa bu mesele, merkez olmayı zorunlu kılan bir meseleydi. Toplumla “müşterek bir kelimeye gelinmesi gereken” konuların en başıydı bu.

    Hemen söyleyelim. Bizim iktidar partisine getirdiğimiz eleştiri,

    laik olamamak falan da değil bilakis Kur’an ilkelerini ihlâl etmiş olmaktır.

    Çözüm, yüzde yüzü kapsayan birşeydir. %53′ü tedirgin, %47′yi mutlu eden hamle, içeriğinde ne olursa olsun, felsefede çözüm kategorisine girmez. Futboldaki gol kategorisine girer.

    Oysa o kadar muhteşem bir aygıttır ki insan aklı… Sen istersen 70 milyon 487 bin 917 kişiyi tatmin edecek bir çözüm bulur getirir sana.

    Eğer gerçekten istersen.

    ***

    Yanlış anlaşılmaya mahal yok. Biz başörtüsünün sadece üniversitelerde serbest bırakılmasından yanayız. “Kamusal alan” tabirini kullanmayacağız çünkü “Çankaya” kamusalında başörtüsünün bulunmasından ötürü bugün için bu tabir işimizi görmemekte.

    ***

    Devlet daireleri terimini tercih edeceğiz bunun yerine. Devlet dairelerinde, personele başörtü serbestisi getirilmesine tümüyle karşıyız. Üniversite özel bir konu ve konumdur. Üniversite özgürlük alanıdır. Devlet daireleri ise sorumluluk alanı. Personel “gönlünce” giyinemez, Türkiye Cumhuriyeti devletini bir işyeri olarak düşünecek olursak, bu işyerinde giyinmenin ilkeleri Kılık Kıyafet devrimi ile belirlenmiştir. Trafik polisinin işe kot pantolonla gelme lüksü yoksa, üniforma giymek zorundaysa, aynı işyerinin hiçbir çalışanının, hiçbir devlet memurunun da böyle bir hakkı yoktur. Üniversitede başörtüsü serbest olmalı derkende bir parantez. Sadece öğrencilere serbest olmalıdır. Öğretmenler bu serbestinin dışındadır. Devlet dairesine türbanlı vatandaş giriş yapabilir. Arzu ettiği bütün hizmetleri alabilir. O “müşteri”dir. Memur ise hizmet edendir. Devlet dairelerine başörtüsünün sokulması, özgürlükler konusunun tümüyle dışında kalan bir konudur.

    Her devletin bir anlayışı vardır. Örneğin İran “İslam” Cumhuriyeti’nde de devlet dairelerinde personelin başörtüsüz işine gelmesi “yanlış”tır. O devletin paradigması odur. Bu devletin paradigması budur. Devlet taraftır. Bizim devletimiz de kendi personelinin giyimi konusuda laik taraftadır. Dinsel bir inanç ifade eden, inanç derecesinin simgesi olmuş bir kıyafetin devlet koridorlarında varolması, ayrımcılıkları, grupçulukları, “vatandaşına göre hizmet” gibi sorunsalları beraberinde getirmesi çok yüksek bir olasılıktır.

    İşte bu nokta, iktidarın samimiyet sınavıdır. Mesele, gerçekten eğitimde fırsat eşitliği meselesi midir? Yoksa başka birşey midir? Ak koyun kara koyunun belli olacağı nokta burasıdır. Sadece üniversiteyle sınırlı kalacaksa, bütün bu tantana özgürlükler yolunda veriliyorsa,

    şunu söylemeden kendine edemiyor insan:

    Meğer ne çok isterlermiş kızlarının üniversiteye gitmesini.

    Yanıp ölürlermiş üniversite için meğer. Helâl olsun…

    Başörtüsünün kendisi yanlıştır.

    Yasağı da yanlıştır.

    Yasağının kalkma biçimi de yanlıştır.

    Üstüste bu kadar yanlış.

    Ne diyelim?

    Tebrikler Ankara.

    Dinci unsur, Milliyetçi Hareket’e ne kadar teşekkür etse azdır. Onların sayesinde bir parça da olsa bu konu çoğul bir uzlaşmanın eseri halini aldı. Milliyetçi unsurun bu işi getirmeye çalıştığı nokta ve kattığı boyut, hem siyaseten hem de vicdanen siyasi tarihimizde örneğini hemen hiç görmediğimiz doğrulukta bir harekettir. Bunca yanlışla dolu bu meselenin tek doğru noktası Milliyetçi çizginin konuya sürpriz yaklaşımı olmuştur. Bir siyasi partinin, bir ülke meselesine bu denli SOSYAL olarak yaklaşmasına dikkatli bakın derim. Ömrünüzün sonuna kadar bir daha böyle bir sorumlu bir siyaset örneği göremeyebilirsiniz. Ben bu yaşımda ilk defa görüyorum çünkü.

    Freni patlayan bir kamyonun önüne geçerek onu yavaşlatmak ve onunla çarpışarak değil onu yavaşlatarak durdurmak. Benim gözümde yaptıkları budur.

    Gönül isterdi ki, bir gün kalkacağı kesin olan bu yasak, daha geniş bir katılımla ve de hayatı sınırlayan diğer tüm yasaklarla aynı anda kalksın.Şunu da söylemeli. Bu yasağın olabilecek en kötü şekilde kalkmış olması bile, bu yasağın sürmesinden daha iyidir. Çocuklar okula gidecekler. Bir sorun varsa, oturulacak, konuşulacak evet gerekiyorsa da kavga edilecek. Her ne olursa olsun, çocuklar bu sırada okulda olacaklar. Zaman durmayacak, gelecekleri için büyüklerin kavgasının bitmesini beklemeyecekler. Onlar o sırada okullarında olacaklar.

    Bu yasaklılığın sona erdirilmesi, herşeyden önce çok büyük bir siyasi ranttır. Uygulama yanlıştır, mağdur edicidir. Her mağduriyet kendi tepki dalgasını yaratır. Türkiye farkında değil, bu ülke iki seçimdir bu dalgaları aldı durdu. Bugünden sonra, bu mağduriyetin giderilmesinin, seçmen psikolojisinde oy verme davranışı olarak geri dönmesi çok yüksek bir olasılıktır. Şekil yanlışdahi olsa, en azından yanlışın kendisinden daha doğrudur. Bu niteliğiyle taşıdığı siyasi rantın, halihazırda zaten %40′lar seviyesinde olan bir parti tarafından yüklenilmesi yerine, iki parti arasında bölüşülecek olması, ülkemiz için selametli bir durum olmuştur. Kemalist kanadın, Milliyetçi Hareket’in liderine ithamlarda bulunmadan önce, soğukkanlı olmasında fayda var. Kendisi, gün geçtikçe orantısız bir güç olmaya doğru giden iktidar partisinin, oy artış ivmesini bir dengeye oturtan ve oturtacak olan adam olmuştur. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, sosyal bir yara halini almışböylesi derin bir konuyla ilgili demeci “Türkiye laiklikten sıkıldı herhalde” gibi veciz cümleler olursa, olacağı budur. Siyasi rekabetin kesintide olduğu bu dönemde, iktidar partisinin %60’lara 70’ler ulaşması hiç de zor değildir.

    Gerçekte bu yasağı kaldıran tarafın

    CUMHURİYET HALK PARTİSİ OLMASI GEREKİRDİ.

    İşte o zaman bütün oyun bozulurdu.

    Ama zaten, CHP böyle bir vizyona sahip olsaydı, muhtemelen kıyamet saati gelmiş olurdu. Hiçbir koşulda, bizim böyle bir sahneyi görme şansımız yoktu. Dolayısıyla bu son cümleyi kayıtlardan çıkarabiliriz.

    Karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilmek dilekleriyle

    Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun.

    www.burakozdemir.com

Yorum yapın



Rastgele Yazı