Soru 1: İslam’da ekonomik yapı ve anlayış nedir? İslami olmayan bir ekonomiden İslam’a geçiş nasıl mümkün olur?

Cevap: Bir dünya görüşü insana yaklaşırken en temel düşünceden, akideden başlar. Sebebi ise şudur: hayat hakkındaki bütün fikirler akideden çıkar ve ona asla ters düşmez. Çünkü akide; insan hayat ve kainat, insan hayat ve kainatın öncesiyle ilgisi, insan hayat ve kainatın sonrasıyla ilgisi hakkında genel bir düşünüştür. Bu nedenle hiçbir davranış akideye aykırı olmadığı gibi hep akidenin cinsinden olmak zorundadır. Tevhid inancı, akide ve davranış bütünlüğünü hayati bir şart olarak öngörür. Bu nedenle İslam, insanlar üzerinde öncelikle imanın mayalanmasını ve o genel kabulün gerçekleşmesini ister. Allah’tan başka ilah olmadığına, her şeye kadir olan, her şeyi bilen, gören, gözetenin Allah olduğuna; her şeyin hükmünü koyan, insandan itaat isteyen, yaşatan, yaratan, öldüren ve dirilten, hesaba çekecek olanın Allah olduğuna kesinlikle inanmasını ister.

İşte bu inanca sahip olana “teslim olan” anlamında “müslüman” ismini verir. Müslüman olan insan için hayat hakkında kurallar koyar. Müslüman inanır ki “Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verirse kadın ve erkek mü’minlerin muhayyerliği yoktur.” Emredilene emrolunduğu gibi dosdoğru uymak zorundadır. Bu konuda kar-zarar hesabı yapmaz, onun meşru olup olmadığına bakar. Allah yolunda ölmenin, Allah için harcamanın, infakın materyalist ölçüler açısından ne anlamı olabilir? Ancak bunun, Allah’a ve ahirete inananlar açısından en büyük kazanç olduğunu kabul eder. İnandığı varlığın doğru dediğini doğru, yanlış dediğini de yanlış kabul eder. İşte bu insanlar için yapılması gerekenler konusunda Allah’ın “yapınız”, terk edilmesi gerekenler konusunda da “yapmayınız” emri yeterli olacaktır. Bu emirlerin inançla, siyasetle, ekonomiyle, aile hukukuyla ilgili olmasının farkı yoktur. Hepsine uymanın bir ibadet olduğu bilinciyle yerine getirmeye çalışır. İnsan işin başında Allah’a teslim olma sözü vermiştir. Günü ve zamanı gelince de sözünde durması ve ona teslimiyetini göstermesi de kaçınılmazdır. Bu çizgiye gelen insan ve insanlar topluluğunun oluşturacağı yapılanmalarda helal ve haram sınırları gözetilerek konuyla ilgili prensipler ortaya konulur.

İnananlar için bu prensiplere uygun davranmak ise akidelerinin gereğidir. Bu konuda zorlama söz konusu olamaz. Namazı kılmak, orucu tutmak, zekatı vermek, yoksullara infak etmek nasıl kolay geliyor ise ekonomi alanındaki ilahi prensiplere uymak da öyle kolay ve vazgeçilmez ilkeler olarak kabul görür. “Ey iman edenler! Allah’a saygılı olun inanıyorsanız faizi bırakın. Eğer bunu yapmazsanız Allah’a ve peygamberine savaş açmış olursunuz. Eğer faiz almaktan vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş olursunuz ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (2/278-279). “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla yiyin. Kendinizi öldürmeyin, Allah size karşı çok merhametlidir.” (4/29). “Faiz yiyenler kıyamet günü şeytan çarpmış gibi kalkarlar. Bu onların “faiz alış veriş gibidir” demelerinden dolayıdır. Halbuki Allah faizi haram, alış verişi helal kılmıştır.” (2/275)

İslami uygulamaya nasıl geçileceğine gelince işin zor kısmı düşünce de yapılması gereken değişim idi. Onu yaptıktan sonra ameldeki değişim kolaydır. Tebük seferinden dönen peygamberimiz; “Küçük cihad dan büyük cihada dönüyoruz.” Arkadaşları; “Ya Rasulullah daha büyük bir düşmanla mı karşılaşacağız?” diye hayretle sorunca peygamberiniz; “hayır şimdi nefislerimizle cihad edeceğiz, nefislerimizle cihad düşmanla cihaddan daha büyüktür” buyuruyor. Çünkü kendinizi bir işi yapmaya razı ederseniz o iş ne kadar büyük olursa olsun azim ve kararlılıkla üstüne gider üstesinden gelmeye çalışırsanız, sizi yolunuzdan kimse döndüremez. İçinizde bir şüphe varsa, o zaman da sizi kimse tutamaz.

Bu nedenle fikren mutmain olduğunuz bir konuda uygulamaya geçmek kadar tabi bir şey olamaz. İslam’ın ilk günlerini hatırlatmaya çalışırsak, ilk muhacirlerin konumu ne ile izah edilebilir? Mekke de her şeylerini bırakarak hicret etmeyi sadece Allah’ın dinini yaşamak uğruna kabul ediyor ve katlanıyorlar. Gittikleri yerde ne ile karşılaşacaklarını da bilmeden. Fikren ve ruhen bu değişime hazır olan insan için amelen değişmenin daha kolay olacağı muhakkaktır. Gerisi işin uzmanlarına kalmaktadır. Temel ilkeler doğrultusunda gerekli değişiklikler yapılır ve uygulamaya konulur. Toplum bu değişikliği beklediği için uygulamada sorun çıkmaz. Çünkü nefislerindekileri değiştirenlerin halini de Allah’ın değiştireceği vaadi vardır (Rad-11). O ise vaadinden asla dönmez, biz bize düşeni yapalım. Allah’ta kendine düşeni mutlaka yapacaktır. Bu konudaki bütün mesele insanlar, konuya mevcut hallerini değiştirmeden bakıyorlar olması iş imkansız görünüyor. Müslüman olmadan Allah için ölmenin, Allah için infakın, Allah için fedakarlığın ne olduğunu nasıl anlayacaklar? Suyun karşı yakasından bakıyor olmak yetmiyor, meseleyi anlamak için bir de bu tarafa geçip bakmak gerekir, olaylar buradan nasıl görünüyor anlamak için? Gerçekten teslim olmayan kimseler bunu asla anlayamaz, bu güne kadar da anlayamamışlardır.

Modern çağda gençlerin uğruna her türlü konforu, keyfince yaşamayı koyanlar bu çağda İslam’ın gençlere cennet vadiyle bir şey yaptıramayacağını, bu nedenle İslam’ın işinin bittiğini zannediyorlar iken, İran Irak savaşında Fransa’da tahsilini bırakıp cepheye savaşmaya gelenleri görünce, bu düşüncelerinde yanıldıklarını görüp paniklediklerini itiraf ediyorlar. Allah her şeye kadirdir. Kişiyle kalbi arasına gireceğini bir gecede kalpleri birleştireceğini söyleyen Allah’ın her şeye kadir olduğuna inancımız asla sarsılmadı sarsılmayacakta. Biz bize düşeni yapalım, Allah’ta kendine düşeni yapacaktır.

Soru 2: Kur’an’da geçen Allah ve resulünün yasakladığı faizi biraz açar mısınız?

Cevap: Tefecilik, murabaha ve faiz aynı amaçla kullanılan kelimelerdir. Tefecilik; gayri resmi olarak bu işi pazarlıkla payını belirleyenlerin yaptığı işe verilen isimdir. Murabaha, risk almadan sadece kazanç üzerine yapılan alış veriş, faiz ise, resmi kurumların resmiyetle yaptığı payı belli olan ancak perdenin arkasında yine tefecilikte olduğu gibi payını belirlemede pazarlık yapabilen bir uygulamanın adıdır. Bunların hepsinde de aynı mantık hakimdir. Risk almadan kazanç elde etme. Kur’an’ın geldiği dönemde bunun adı “Riba” dır. Bir kısım insanlar kelimeye takılarak “Kur’an’da faiz yoktur” iddiasında bulunma cür’etini gösterseler de bu kelimeyi Türkçe’ye tercüme ettiğimizde karşılığını faiz olarak ifade etmek zorundayız. Bu nedenle aynı amaç ve mantıkla bugün yapılan işin adı faizdir. O gün bunun riba olarak ifade edilmiş olması bu gün kullanıldığı maksadı kamufle etmek için yeterli değildir. Faiz, cahili anlayışların ekonomik düzenini üzerine bina ettiği bir kazanç yoludur. Allah bu kazanç yolunu zulüm olarak nitelendirir. “Ne zulmediniz, nede zulme uğrayınız” (2/279) buyurarak müminleri uyarır. Peygamberimiz veda hutbesinde özellikle faiz üzerinde durarak; “Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz amcam Abbas’ın faizidir.” Bu ifadeden anlaşılacağı gibi birden fazla yollarla faiz alınıp verilmektedir. Bunların her çeşidinin yasaklandığını ifade etmektedir. O dönemde faiz alma yöntemleri şu şekilde olduğu nakledilmektedir:

a) Borç para verilip belli bir vade konarak vade sonunda ödenecek miktarın borcun yarısı veya misli yahut üçte biri kadar artırarak tahsil edilmesi.

b) Vade koymadan takas esnasında benzeri olan gıda ve tahılları aynı ölçüde değil de yine bire bir buçuk veya bire iki gibi artırarak alınması.

c) Borç veren kimse her ay belli miktar para talebinde bulunur, yıl sonunda da parasını tam olarak alır, her ay tahsil ettikleri ise paranın faizi olarak kabul edilir idi. Şayet borcu, vade sonunda ödeyemez ise yine vadeyi uzatır alacağını da belli miktarda artırırdı.

Bunların hepsinde borç alanın belli miktar fazla ödemesini öngören uygulamalardır ki bunların kaldırılıp, adalet ilkesine bağlı kalarak “alacağınızı değeri ile alın, satacağınızı da değeri ile satın takas yapmayın.” “Eğer borçlu ödeyemez durumda ise ödeyecek zamana kadar süre verin. Eğer sadaka olarak bağışlarsanız bunun sizin için daha hayırlı olduğunu bilin” (2/280) emirlerine uyulmalıdır. Biliriz ki her ekonomik yapının çıktığı temel bir akide vardır. Teferruata boğulmadan bu akidelere bakarak sistemler hakkında kanaat sahibi olmamız mümkündür. Cahili anlayışların temelinde bencillik vardır. Şahsi ihtiraslar vardır, kişisel çıkarlar vardır. Sistem bu anlayış üzerine oturtulmuştur. Şahısların kişisel çıkarları neyi gerektiriyor ise onu meşrulaştırmak esastır.

Bu nedenle İslam-dışı ekonomilere ve anlayışlara bunu göz ardı etmeden bakmak zorundayız. İslam’ın, ilahi adaletin insanlar üzerindeki tezahürü olması nedeniyle cahili anlayışlarla hiçbir bağı benzerliği ve ortak noktası yoktur. Ne ekonomide, ne siyasette nede akidede diğer dünya görüşleriyle bağdaşması söz konusu değildir. Durum böyle olunca onların sofrasına oturmanın müslüman için çok pahalıya mal olacağını bilmek zorundayız. Düşünelim “Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etleri müslümana haram kılınmıştır” ayetinin hikmeti nedir? Allah adına kesilince helal, gayrısı adına kesilirse haram. Bu bir müslümanın onların şölenlerine iştirak etmemesini, onların meşru saydıklarını meşru görmemesini temine yönelik bir ayrıştırmadır.

Ayrıca faize devam etmeyi Allah ve resulüne savaş açmak olarak ifade eden ayetin “şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız Allah ve resulü tarafından ilan edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlıkta edilmezsiniz” (2/279) ifadesinin anlatmak istediği hakikatte bu olsa gerek. Bugünün ekonomisinde neyin faiz olduğu neyin olmadığı gayet açık ifade edilmektedir. Enflasyonun altında da olsa üstünde de olsa faiz faizdir. Haram kılınışı miktarından dolayı değil, felsefesinden ve yönteminden dolayıdır. Bazı konularda faiz oranın düşük tutulması bile bile aldanmaktır. Aksi halde sistem yürümez. Sömürdüğü kaynağı tüm kaybetme yerine ucundan biraz koklatarak sömürü düzeninin devamı sağlanmak istenmektedir. Bu cümleden olarak konut kredileri, tüketici kredisi, araba kredisi vesairelerin arkasında belli maslahatlar vardır. Onların dozu aşağı çekilirken diğer kredilerde yüzde üç yüze varan oranlar tatbik edilmesinin hikmeti işte budur.

“Sizler uzak durmanız gereken tağutun yanında şeref mi arıyorsunuz? İyi bilin ki şerefin tümü Allah’ın yanındadır” uyarısına kulak vermek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Çoğu haram olan şeyin azı da haramdır. Tümü haram olanın cüz’ide haram olduğu gibi. Azına tenezzül ederseniz, çoğundan asla vazgeçmez, fıtratınızı bozarsınız.

Soru 3: Evli olan insanların nikahı nasıl düşer? Nikah tazelemesinin anlamı nedir? Erkeğin eşine, annesine küfür etmesiyle nikah bozulur mu?

Cevap: Nikah iki insan arasında şahitler huzurunda belli şartlara uyarak yapılan bir akitleşmedir. Bunun toplumda bir anlam ifade etmesi için tescil edilmesi gereklidir. Bu işlere bakan kurumca tescilinden sonra evlilik yürümez hale gelmiş veya yürümesi mümkün olmayan bir sebep ortaya çıkmışsa; taraflardan biri mahkemeye müracaat ederek gerekçesiyle birlikte bu evliliğin bitirilmesini ister ve gereği yapılarak ya devamına yada devamsızlığına karar verilir. Bu safhaya gelmeden önce tarafların kararlarını iki kez gözden geçirme ve geri dönme imkanı vardır. “Boşanma iki defadır. Sonra ya iyilikle tutmak yada güzellikle bırakmak gerekir…” (2/229) üçüncüden sonra mahkemeye müracaat etmeleri gerekir artık birbirlerine haram olmuşlardır. Kısacası evliliğin başlaması da son bulması da tarafların kesin kararlarıyla başlar veya biter. Başladığını da bittiğini de ilan etmek gereklidir. Bunların hiç birisi iki kişi arasında olup bitmez.

Nikahı tazeleme konusu ise, eskime özelliği olmayan bir şeyi tazelemeye de ihtiyaç yoktur. Eğer taraflar nikahı bozacak bir iş yaptıysa bu bir evlilik için iki defa olur. Üçüncüsünde nikah bir daha dönmemek kaydıyla biter. Teamüldeki her Cuma gecesi tazeleme eylemi ile bozulan nikahlar yenilenmiş olmaz. Bu tamamen bilinçsizce yapılan bir uygulamadır. Bir insanın eşine ve eşinin annesine küfretmesi ise çirkin bir olay olmakla birlikte nikahı düşürücü bir olay değildir. Günah başka, nikahı bozmak başkadır. Ancak gizli dost tutmak, Allah’a şirk koşma nikahlanmaya manidir: “Allah’a ortak koşan kadınlarla inanmadıkları sürece evlenmeyin. İman etmiş bir cariye, beğenseniz bile müşrik bir kadından daha hayırlıdır. İman edinceye kadar da müşrik bir erkekle de mümin kadınları evlendirmeyin. İnanmış bir köle hoşunuza gitse de müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izniyle ve inayeti ile cennete ve mağfirete çağırır. Ayetlerini böyle açıklar ki düşünüp ibret alabilesiniz.” (2/221) Bunun sebebi insanların küfür (inkar anlamında) ile günahı birbirine karıştırmalarıdır. İnsan eşinin annesine babasına “sin kaf” derse eşi kendisine haram olur. Çünkü kayın validesi ile zina etmiş demektir, gibi çirkin bir iddia ile böyle sonuçlar çıkarmaya kadar işi ilerletmişlerdir. Bu düşünceler onların sadece kötü zanlarıdır. Allah zıhar ayetiyle şöyle cevap veriyor. “Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi “zıhar” yaptığınız eşlerinizi de analarınız yerinde tutmadı. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız olarak tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza gelen sözlerdir. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola eriştirir.” (33/04)

Sonuç olarak bir kimse dinini değiştirmediği sürece, kayın validesine sarf ettiği çirkin sözden dolayı nikahı bozulmaz. Nikah, iki tarafın anlaşarak verdikleri bir karardır; yine iki tarafın veya taraflardan birinin bu kararını bozmak istemesiyle süreç başlar, hakimin kararıyla son bulur. Hiç kimse kendine ve keyfine göre bu işleri yapamaz. Kişisel anlayışlar ve bölgesel kabuller İslam’da meşruiyyet ölçüsü değildir.

Soru 4: Bayanların mahkemede erkeklerle eşitliği nasıldır. Bir erkek iki bayan mı? Bununla ilgili ayeti açar mısınız?

Cevap: “Ey iman sahipleri bir süre için birbirinize borç verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de onu kayda geçirtsin ve Rabbinden korksun da borcundan hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez yahut zayıf çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar, çağrıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir. Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Karşılıklı alış veriş yaptığınızda da tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığı da zarar verilmesin. Böyle bir şey yaparsanız bu, kendinize kötülük olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah, her şeyi en iyi biçimde bilendir.(2/282)

Ayetin tamamında insanların hukukunu korumak, şüpheye düşmemek, adaletten ayrılmamak, kötü sonuçlara sürüklenip günahkar olmamak için Allah’ın tavsiyesidir. Özellikle “iki erkek bulamazsanız rızanızla seçeceğiniz bir erkek iki kadın şahit yazdırın bu biri unutur veya yanılır ise diğeri ona hatırlatsın diyedir…” ifadesine dikkat edilir ise kendi iradeniz ve rızanızla seçtiğiniz kimselerle sizin işinizi sağlama almak içindir. Yarattığı kulların özelliğini bilen doğru olanı tavsiye eden ise insanın yaratıcısıdır. Konuşan herhangi biri değil, Allah’tır. İşini ona öğretmeye kalkan iblis gerekli cevabı almıştır. Adem’in çocuklarına ise ona teslim olmak yakışır. Bu nedenle iş senin işin istersen hiç yazmazsın, şahitte tutmazsın, rehinde almazsın. Sonucuna katlanmakta sana düşecektir. Allah burada kadını aşağılamıyor bilakis onun yükünü hafifletiyor, sorumluluğu ikiye bölerek. O, onların haleti ruhiyesini çok daha iyi bilmektedir. Biz onun hükmüne rıza göstermeyi kulluğumuzun gereği olarak kabul ediyoruz. Hiçbir çağdaş yoruma da katılmıyoruz. Çünkü doğru bulmuyoruz. Bunların dili o kadar uzuyor ki Kuran’ın hukukunu tümüyle değiştirmeye kadar. Rabbimiz iki erkek bir kadın deseydi itiraz mı edeceğiz, mirasta iki kadın bir erkek deseydi itiraz mı edeceğiz ne hakla, Ne zamandan beri Allah’ın adına hüküm koyuculuk hakkı kullara teslim edildi? Onlarca ayette tekrar edilen “Hüküm Allah’a aittir”ifadesini nereye koyacaksınız? Biz koyacak yer bulamıyor, Allah’a sığınıyor ve hüküm Allah’ındır, kullar ise ona uymaya mahkumdur diyoruz.

Soru 5: Dinimizde eti yenen ve yenmeyen hayvanlar hangisidir? Bununla ilgili ayet var mıdır? Bu durum evrensel midir? Mesela penguen eti yenilir mi?

Cevap: Eşyada aslolan mübahlıktır. Aksine delil olmayan her şey yenilir, içilir ve yapılır. O konuyu bağlayan bir hüküm varsa ona uyulur. Bu konuyla ilgili ayet şöyledir: “Eğer Allah’ın hükümlerine inanıyorsanız, Allah’ın adını üzerine andığınız şeylerden yiyiniz. Allah’ın adının üzerine anıldığı şeylerden niye yemiyorsunuz? Oysa O, darda kalmanız dışında size haram kıldığı şeyleri açıklamıştır. Doğrusu çokları bilmeden hevalarına uyarak insanları saptırıyorlar. Senin Rabbin aşırı gidenleri çok iyi bilmektedir.(6/118-119) “Hayvanlardan yük taşıyanlar vardır ve kesimlik olanlar vardır. Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin. Şeytanın adımlarına tabi olmayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (6/142) “Ey Muhammed! De ki: bana vahyolunanlar arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvandan başkasının haram olduğunu bulamıyorum. Ancak darda kalan haddi aşmadan ve istekli olmadan ölmeyecek kadar bunlardan yemesinde üzerine günah yoktur. Rabbin çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” (6/145) “….Size bildirilmiş olanların dışındaki hayvanlar size helal kılınmıştır. Putların pisliğinden kaçının. Yamuk sözden de kaçının.” (22/30) “De ki: Ne derseniz, Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını helal bir kısmını haram kıldığınıza göre; Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?”

Ayetlerde görüldüğü gibi sayılan hayvanların dışında midenin kaldırdığı her şeyi yiyebilirsin. Pengueni de, fok balığını da. Bunlardan başka darda kalınca açıkça haram kılınanlardan bile yemeye müsaade eden Allah, temiz olan her şeyi bize helal, pis olanı da haram kılmıştır. Gönlünüzün istediğini yiyebilirsiniz. Herhangi bir engel yoktur. Her toplum damak zevkine göre yiyeceği şeyleri belirlemiştir. Yemedikleri pis veya haram anlamına gelmez. Peygamberimize tarla faresi kızartıyorlar fakat o yemiyor. “Siz yeyin ama ben yemem” buyuruyor. Haram olduğundan değil midesi almadığı için yemiyor.

Yakın tarihe kadar Anadolu’nun iç kesimlerinde balık etinden tiksinilir idi. Tatmadığını insan nereden bilsin. Şimdilerde ise, aranan yemek türü oldu. Sizlerde pengueni tadınca karar vermelisiniz. Leziz ise devam, değilse tamam. Buna hakkınız olduğuna inanıyoruz.

Soru 6: Kadından lider veya başbakan olur mu? Dinen bir sakıncası var mıdır?

Cevap: Kadınlar bu ümmetin diğer yarısını oluşturmaktadırlar. Bir toplumun yarısını oluşturan bir cinsin yok sayılması akıl karı değildir. Devleti yönetecek liyakata ulaşır ve Allah’ın hudutlarını koruyacağından emin olur ve de ümmet bu liyakatı onda görür ve seçerse olabilir. Hz. Aişe validemiz devesine binerek “Cemel Vakası” diye bilinen olayda ordu yönetmiş, Hz. Ali’ye karşı savaşmaya gitmiştir. Ancak Allah Kur’an’da; “Biz erkeklerden başkasından elçi göndermedik” buyuruyor. Bir de Kur’an’da Belkıs kıssası vardır. Hz. Süleyman (a.s.) onu teslim alıyor. Müslüman olan bu kadın Kraliçeyi bir Kralla değiştirmiyor. Bu işinin ehli kadını görevine iade ediyor. Toplumda cinsiyetiyle değil şahsiyetiyle yer aldığı sürece hak ettiği her şey olabilir kanaatindeyiz.

Soru 7: Bir sohbette birileri Kur’an’da baş örtüsü olmadığını savunuyordu. 5/6 ayetinde geçen “biruusikum” ifadesinde baş ifadesi olduğu halde 24/31. ayetinde “bi humuri hinne” ifadesi geçtiğini baş ifadesi geçmediğini söylüyor ne derece doğrudur. Açar mısınız?

Cevap: Son dönemin moda iddialarından biri haline gelen bu konu anlaşılmayacak kadar karmaşık bir olay olduğundan değil, ortamı karıştırıp zihinleri bulandırmak için beyaza siyah demek kadar abesle iştigalden başka bir şey değildir. Birilerine destek çıkmak ve pirim vermeye yönelik olmaktan başka amacı yoktur. Arapça’nın alfabesini bilen iz’an sahibi herkes bilir ki; bahsini ettiğiniz iki ayette ifade edilen biri “baş” diğeri “örtü” dür. Yani başa bağlananın adıdır. Elbette baş ifadesi geçmeyecektir.

Abdest ayetinde (5/6) ifade edilen “başınızı meshedin” ifadesinde meshedilecek olan başın kendisidir. Tesettür ayetinde (24/31) ise yakaların üzerine kadar indirilmesi istenen başa konan örtüdür. Bunun adı ise o dilde tekili “hımar ” çoğulu “humur” olarak ifade edilen örtüdür. Ayette geçen kelime cem’i müennes olduğu için “humuru hinne” yani çoğul kadınlar için “eşarbınızı/örtülerinizi” anlamına gelen bir ifadedir. Bunun böyle olduğunu anlamak için basit bir Arapça-Türkçe lügata bakarsanız görürsünüz. Fakat olay bilinmediğinden, bilinmezliğinden değil; politik bir malzeme yapılmak istendiğindendir. Dillerini kitaba yaklaştırarak eğip bükenlerin hesabının çetin olacağını vaad eden Allah’a durumu havale ediyoruz. İnanıyoruz ki, o hiçbir şeyi kaybetmez ve ihmal etmez. Onun intikamı çok çetindir ve mutlaka alır. “Azizün züntikamdır o.” Bu “hımar” kelimesiyle arabın ifade ettiği şeye Anadolu insanı kendi yöresine göre isim takmıştır. Yeşmak, Yazma, Eşarp, Bürüncek, Çember, Yapık, Dolama vs. bunların hiçbirinde de baş kelimesi geçmiyor oluşu bunların başa bağlanmayan şeyler olduğunu göstermez. Aksine her Türk kadını bunların başa bağlanan örtü olduğunu bilir. Her Arabın da “Hımar”ın başa bağlanan bir örtü olduğunu bilmesi gayet doğaldır. Buna göre ayetin anlamı şöyledir. “….Baş örtülerini/eşarplarını/yeşmaklarını/yazmalarını yakalarının üzerine kadar örtsünler….” (24/31) “Afakta ve enfüste insanlara ayetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41/53) “Allah her şeye yeter. O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.”

İktibas

  • Share/Bookmark