Felaket-i Ebediye !!!
“İhlas” gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan “Sizin de bir televizyonunuz olsun” diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar “Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor:
“Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum tv için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990′da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….”
Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor.
Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde “Bir Bilen” rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediye” adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları “İngiliz ajanı” ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. “Her şey aslına döner” mi diyelim, yoksa “Bu ne perhiz, bu ne turşu” mu?
Turşu’nun keskini daha önce kurulmuştu. Hilmi Işık’ın torunu, Enver Ören’in oğlu Mücahid Ören, Amerikan değerlerine bağlı kalacağına yemin ederek törenle Amerikan vatandaşlığına geçecekti. Böylece Şeyh’in ve cemaatinin “Amerika büyük şeytan” diyen karşı mezhepten bir isme can düşmanlığının gerçek nedeni, yıllar sonra anlaşılmış oldu.
Saadet-i Ebediye adlı “Felaket-i Ebediye” üzerine daha önce yazmıştım. Bu kitapta, İslam medeniyetinin yetiştirdiği büyük üstadlara fütursuzca nasıl çamur atıldığının örneklerini, sayfa numaralarıyla vermiştim. Mesela, “Felaket-i Ebediyye”de Tekbirimizin büyük bestekarı Itri Efendi’ye bile çamur atılıyor, “dine bid’at karıştırmakla” itham ediliyordu. Itri’nin Tekbire musiki katmasını bid’at sayanlar, Müslümanların parasıyla kurulan televizyonun ekranına etini teşhir ederek geçinen hatunları dizmekte beis görmedi.
Felaket-i Ebediye, İslam semasının yetiştirdiği büyük alim, davetçi, hareket adamı ve şehitlere çamur atma yarışında öyle pervasız, öyle cüretkar davranıyordu ki, Kur’an şairimiz Mehmet Akif bile bu çamur furyasından kurtulamıyordu. Mehmet Akif, “Felaket-i Ebediyye” yazarına göre “imanlı kalplerde nefret hasıl etmekte” imiş? Breh, breh, breh!..
Bu gurubun gazetesinde yüzyılımızın en büyük alimlerinden Muhammed Hamidullah’ı tekfir eden “Mösyö Hamidullah” yazılarını hatırlayınız. Ey millet! Duyduk duymadık demeyin, Hamidullah gibi yüz yılın yüz akı bir alimi “kafir” ilan edenler, kafirlerin en azılısıyla iş tuttular.
71 Yaşındaki Bursalı Rıdvan Dede, İhlas Finans’ta batırılan parasından kefin parası istemiş ve haykırışı manşetleri süslemişti: “Allah’tan kork Enver, ölüyorum!” İhlas Finans’ta parası batan 226.000 (iki yüz yirmialtı bin) kişinin hakkı dirilerin hakkı. Bu, hepimize ibret olsun: Demek ki, ölülerin hakkını yiyen, dirilerin de hakkını yiyor.
Seyyid Kutup gibi bir şehidi Tekfir edecek, Hasan el-Benna gibi bir İslam davetçisini dalaletle suçlayacak kadar şaşırmış bu akla, Allah’ın bir şamarı mıydı bütün bunlar.
“Onlar, peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandır.”
Bu söz, İhas gurubunun yıllar önce piyasaya sürüp, tıpkı Felaket-i Ebediye gibi binlerce nüshasını bedava dağıttığı, yanlışı daha isminden başlayan Evliyalar (!) Ansiklopedisi isimli “İftiralar Ansiklopedisi”nin Enver Ören imzalı önsözünden. “İftiralar Ansiklopedisi” hakkında bir şeyler yazmaya kitabın önsözünden başlamak istedim, ama ilerlemek ne mümkün. Daha ilk sayfasında karşılaştığım şu yukarıdaki lakırdı üzerine değil bir, on yazı bile az gelir. Müslümanların akidesinde seçilmiş olan sadece peygamberlerdir. Seçilmişten kasıt, “Allah’ın seçmiş olduğu”dur. Peki, Allah’ın birini seçtiğini kim söyler? Yine Allah, değil mi? Bunun yolu da vahiydir. Eğer seçen Allah seçtiğini vahiy yoluyla bildirmemişse, birilerinin başka birileri için “seçilmiş” demesi, ne demektir? İşte böyle.
Ansiklopedi tam bir “iftiralar kitabı”. Yüzlerce arifi yücelteyim derken yapılan “sevimli iftiraların” yanında, onlarca İslam büyüğünü de en ağır ithamlarla suçlayan, hakaret eden, kafirlikle ve sapıklıkla itham eden bir “muzır neşriyat”. Tam poşetlik bir iftiraname.
Buradan ilgililere açık çağrı: Bari Müslümanların camilerinden kaldırın bu “İftiralar Ansiklopedisi”ni de, cinayete ortak olmayın.

Osman Ünlü’nün her fırsatta reklamını yaptığı KİTAPTAN ALINTILAR (Hakîkat Kitâbevi / Doksan sekizinci Baskı)
KURAN’I BİR TEK HZ. PEYGAMBER ANLAR. HATTA CEBRAİL’E DE O ÖĞRETMİŞTİR.
Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlar. Başka kimse, tâm anlıyamaz. (s.44)
(…) hattâ Cebrâîl “aleyhisselâm” dahî, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı. (s.45)
Kur’ân-ı kerîmi başka harflerle veyâ tercemesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaşdırır demek doğru değildir. Kolay olsa bile, câiz olmasına sebeb olamaz. (s.48)
Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusl temâm olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusl abdesti sahîh olmaz. insan cenâbetlikden kurtulmaz. (s.133)
Eshâb-ı kirâmdan birinin okuduğu bildirilmiyen bir okumaya (Kırâet-i şâzze) denmez. Böyle okuyanı habs etmek, döğmek lâzımdır. Din âlimlerinden hiçbirinin okumadığı şeklde okumak, ma’nâyı ve kelimeleri bozmasa bile, küfrdür. (s.47)
İslâmiyyetde müzik, çalgı yokdur. Son zemânlarda işitilen (Tesavvuf müziği) sözünün islâmiyyetde yeri olmadığı anlaşılıyor. Harâma halâl diyenin kâfir olacağı bildirildi. Bunun için, harâmı ibâdete karışdıranın, hem kâfir olacağı, hem de islâmiyyeti yıkmak, bozmak için uğraşan zındık olacağı hâtıra gelmekdedir. (s.721-722)
Ebû Hanîfenin kıyâsı doğru değildir diyen kâfir olur. (s.467)
Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden inip, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe mezhebine uygun ictihâd edecek, onun halâl dediğine halâl diyecek, harâm dediğine harâm diyecekdir. (s.106)
Ramezânın takvîmlere veyâ mezhebsiz memleketlere uyarak başlatıldığı yerlerde, bayramdan sonra, iki gün kazâ orucu tutmak lâzımdır. (s.316)
Dört mezhebden birinde olmıyan kimsenin îmânı bozulur. Yâ, (bid’at sâhibi), ya’nî sapık müslimândır. Yâhud, mürted olur. Bunun her ikisi de, tevbe etmeden ölürse, muhakkak Cehenneme girecek, ateşde yanacakdır. (s.445)
Ehl-i sünnet âlimlerinin üstünlüklerini anlıyamayan ve mezheb imâmlarımızı da, kendileri gibi hayâl ile konuşuyor sanan ba’zı kimselerin, (islâmiyyetde iskât ve devr yokdur. iskât, hıristiyanların günâh çıkartmasına benziyor) gibi şeyler söylediklerini işitiyoruz. Bu gibi sözleri, kendilerini tehlükeli duruma düşürmekdedir. Çünki, Peygamber efendimiz, (Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez) ve (Mü’minlerin güzel gördüğü şey, Allah indinde de güzeldir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfler, (Berîka)nın 94. cü sahîfesinde yazılıdır ve devr yapmanın elbette doğru olduğunu gösteriyor demekdedir. Devr yapmağa inanmıyan, bu hadîs-i şerîflere inanmamış olur. İbni Âbidîn, vitr nemâzını anlatırken, (Dinde zarûrî olan, ya’nî câhillerin de bildikleri icmâ’ bilgilerine inanmıyan kimse, kâfir olur) buyuruyor. (s.1019)
Şarta bağlı olarak Evliyâya adak yapmak da, kendini, günâhı çok, düâ etmeğe yüzü yok bilerek, mubârek birini vesîle edip, Allahü teâlâya yalvarmak demekdir. Meselâ (Hastam iyi olursa veyâ şu işim hâsıl olursa, sevâbı (Seyyidet Nefîse) hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veyâ bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecribe edilmişdir. Burada, Allahü teâlâ için Kur’ân-ı Kerîm okunup veyâ koyun kesip, sevâbı seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlanmakda, onun şefâ’ati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifâ vermekde, kazâyı, belâyı gidermekdedir. (s.479)
Mektubattan bir çok alıntı yaptıkları ilmihallerinde nedense 453. Mektubun bir kısmını alıp aşağıdaki kısmını yazmamışlar:
Kadınların, meşayih niyeti ile oruç tutmaları da böyledir. Bunların isimlerini ekseriyetle kendiliklerinden uydururlar; onların niyeti ile de oruç tutarlar. Her gününün iftarı için, hususi bir vaziyet tayin ederler. Oruç için de, günler tayin ederler. Taleplerini ve maksatlarını da bu oruçlara bağlı kılarlar. Bu oruçlar sebebi ile, o meşayihten hacetlerinin yerine gelmesine talep ederler. Sanırlar ki, işlerinin yerine gelmesi onlardandır. Böyle bir fiil, Allah’ın ibadetinde başkasını ortak etmektir. Ona ibadet yolu ile hacetlerin talebini başkasından yapmaktır. Üstte anlatılan fiilin şenaatini bilmek gerek. Bir hadis-i kusdisede şöyle geldi: “Oruç benim içindir; onun mükâfatını ben veririm.”
(…) Bu şeni (alçakça) fiili izhar ettikleri zaman, bazı kadınlar der ki: -Biz, bu oruçları Allah için tutarız. Ancak, onun sevabını meşayihin ruhlarına hediye ederiz.
Böyle bir söz, onlardan gelen hile yoludur. Eğer bu sözlerinde doğru iseler; oruç için günlerin tayinine ne hacet? Hususi taam vermek, iftarda çeşitli şeni vaziyetlerin tayinine neden gerek duyulur?
Onlar, çok kere, iftar vaktinde haram işler irtikâb ederler. Haram olan bir şeyle de oruç açarlar. Hiç de muhtaç olmadıkları halde, dilenirler ve o dilenerek aldıkları ile oruç açarlar. Sanırlar ki, hacetlerinin yerine gelmesi, bu haramı irtikâbına bağlıdır.
Üstte anlatılan manada yapılan işler aynen dalâlet olup, şeytanın aldatmacalarıdır. Allah korusun.
(Mektubat-ı Rabbani/453. Mektup)
Melekler ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Evliyânın rûhları ve Sâlih mü’minlerin rûhları, herkim nerede ve ne zemânda ve her ne hâlde çağırırsa, orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselâmın, sıkıntıda olanların imdâdına yetişmesi böyledir. Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinin her birine, hele ölüm zemânında, imdâda yetişmesi de böyledir. Azrâîl aleyhisselâm, rûh [cân] almak için her ânda, her yere gelmesi de, böyledir. Her Mürşid-i kâmilin, talebesine yetişmesi de böyledir ki, bunlar zemânı ve mekânlıdır. (s.743)
Ayrıca kitaplarının sonunda Muhammed aleyhisselam’ın hakkı için diye başlayıp kendi hocalarının isimlerinin bir bir sayıldığı uzunca bir dua var. Üstelik bu duanın ismi de “tevhid duası” (Bak. s.1248)
KİTABIN ARTILARI
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” uzak memleketlere gönderdiği Eshâb-ı kirâma, karşılaşacakları mes’elelerde, Kur’ân-ı kerîmin hükmü ile hareket etmelerini, Kur’ân-ı kerîmde bulamazlar ise, hadîs-i şerîflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise, kendi re’y ve ictihâdları ile amel etmelerini emr buyururdu. Kendilerinden dahâ âlim, dahâ yüksek olsalar bile, başkalarının fikr ve ictihâdlarına tâbi’ olmakdan men’ ederdi. Hiçbir müctehid ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbirisi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” başkalarının ictihâdlarına bozuk demedi. Kendilerine uymıyanlara, fâsık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi. (s.49)
Kıl nemâzı, elin harâma salma,
Çok yaşarım, dünyâ hep kalır sanma!
Beş nemâza sarıl, gençlik çağında!
Ekdiğini biçersin, Cennet bağında.
İki kişi ölümü hâtırlamaz,
Harâm işler, biri de nemâz kılmaz!
Birgün gelir, tutmaz olur bu eller,
Söyliyemez, Allah demeyen diller!
Ayrıca her müslümanın bilmesi gereken (!) aşağıdaki şeyleri de öğrenebilirsiniz:
Kıble açısının formülü nasıl hesaplanır.? (s.170)
Atom bombası nasıl yapılır? (s.560)
Lazer ışığı nasıl elde edilir? (s.559)
Bira imal etme tarifi (s.625)
Çeşitli hastalıklar ve tedavileri (s.652)
Hicri yılı miladi yıla çevirme formülü (s.358)
Madde üzerinde yeni bilgiler (s.971)
BAZI AYET/HADİS YORUMLARI
Nisâ sûresinde, (Bir işde anlaşamazsanız, bu işin hükmünü Allahdan ve Resûlullahdan anlayınız!) meâlindeki ellisekizinci âyet-i kerîme, (Bir işde anlayamazsanız, bu işin nasıl yapılacağını, âlim olanlarınız Allahın kitâbından ve Resûlullahın sünnetinden anlasınlar. Âlim olmıyanlarınız ise, âlimlerin anladıklarına uyarak yapsınlar) demekdir. Görülüyor ki, bu âyet-i kerîme, mezheb imâmlarını taklîd etmeği emr etmekdedir. (s.120)
Hadîs-i şerîfde, (Lâ ilâhe illallah ehline kâfir demeyiniz! Bunlara kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, (Lâ ilâhe illallah ehli) ya’nî (Ehl-i kıble) olan kimse, icmâ’ ile ve zarûrî olarak bildirilmemiş inanılacak şeylerde ma’nâsı açıkca anlaşılamıyan nassları yanlış te’vîl ederek, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılınca veyâ başka bir büyük günâh işleyince kâfir olmaz demekdir. (s.408)
Şu sözüyke sanki kendisini tarif ediyor: (…) Zevallı hoca, îmân için olan hadîs-i şerîfleri, mezhebler için zan etmiş (s.465).
Allahü teâlâ, mezheblerin birleşdirilmesini değil, ayrı olmalarını istiyor. Böylece, islâm dînini kolaylaşdırıyor. Âl-i imrân sûresinde, yüzüncü âyetinde meâlen, (Ey îmân edenler! Allahın dînine sarılınız. Birbirinizden ayrılmayınız!) buyurulmuşdur. (s.464)
(…) Bu mezhebsiz din adamı, kitâbının bir sahîfesinde, (Cenâb-ı Hak ve Resûlü, hiç kimseye, ümmetden birinin mezhebi ile mezheblenmeği ve dinde onu taklîd etmeği emr etmemişdir) diyerek, Kur’ân-› kerîme de iftirâ ediyor. Çünki, Mâide sûresi, otuzbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya yaklaşmak için, vesîle arayınız!) buyuruldu. Enbiyâ sûresinde, (Bilmediklerinizi, bilenlerden sorup öğreniniz!) meâlinde âyet-i kerîme vardır. (s.466)
Bunlar kibirde o kadar ileri gitmişler ki şu sözleri yazarken dahi kendilerini tarif ettiklerini düşünemiyorlar:
Şimdi, âlim olmıyanlar, çeşidli maksadlarla, din kitâbları yazıyor ve âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere, çala kalem, ma’nâlar verip, Allahü teâlâ böyle söylüyor, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” böyle emr ediyor, diyorlar. islâmiyyeti oyun hâline sokuyorlar. Böyle din kitâblarını almamalı, okumamalıdır. (s.83)


28 Eylül 2008 - 12:30
İşte mutluluk burda !!!!
Ebedi saadete ulaşmak isteyen hakikat kitabevinin kitaplarını okumalıdır.Kuranı sakın ola okumaya,Kuranı okumak emrolunmadı ama hakikat kitabevi sağolsun her bişeyi eksiksiz açıkladı.
Bu tür kitapları okurken insan düşünüyor bu ya çok koyu bir cahilliğin ürünü ya da dinden soğutmak için uygulanan çok başarılı bir politika.Şimdi bir çok insan dinden dönmüşse bunun sebebi bunların yazdıklarının sonucudur.
Celalettin Rumiden: “Dogru yolu bilmeyebilirsin, ama dogru yolu bulmak istiyorsan, o zaman esegi izle. Esek ne tarafa gidiyorsa sen tersine git.”
Başta dediğimi tekrar ediyorum;ebedi mutluluk isteyen bu tür kitapları okusun,sonra bunların dediklerinin tersini yapsın o zaman neyin doğru olduğunu anlar.
23 Ekim 2008 - 12:54
Selam
Sizler,düşüncelerinizi put yapmış birer zavallısınız.İslam alemini müşriklerle bir tutarken,düşüncelerinizin Allah ile aranıza girdiğini farkedemeyecek kadar ileri gitmişsiniz.Bu yüzden asla doğru bir anlayış tellakisi içinde olamazsınız.
Can alıcı dayanak noktanızı çok güvendiğiniz ve doğru anladığınızı iddia ettiğiniz “haniflik” üzerine inşaa ettiniz.Bu yüzden sözde İslam alemini[genelde Ehli Sünnet kastedilir] şirk(!) bataklığından kurtararak Kur’an’a yöneltecektiniz.Peki nedir haniflik;dini Allah’a has kılmaktır.Varolan fıtrat dinin aslına dönmektir.Yalnız Allah’tan yardım dileyip,yalnız O’na kul olmaktır.İşte sitelerinize can veren dayanaklarınız budur.Öyleyse şu soruları sormamızda bir mahsur yoktur:
1-)Yusuf Suresin’de,Hz.Yakub’un ama olan gözlerinin şifa bulması için Hz.Yusuf’un(A.S) gömleğini yüzüne sürmesi ve bunun sonucunda şifa bulması “haniflik” ölçütlerinize uyuyor mu?Yoksa Allah’ın Peygamberi yalnız Allah’tan yardım dilemiyor muydu?Hz.Yakub(A.S) sizce bir hanif değil miydi?Bir Peygemberin elbisesiyle teberrük olarak tevesülde bulunmak sizce şirk midir?
2-)Aynı şekilde Neml Suresi’nde,Hz.Süleyman(A.S)’ın Belkıs tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getirtmesi için vezirinden yardım talep etmesi ve isteğinin anında yerine getirilmesi,haniflik ölçütlerinize uyuyor mu?Yoksa Hz.Süleyman(A.s) yalnız Allah’tan yardım dileyebilirdi,değil mi?
3-)Hastaların şifa bulması ve ölülerin dirilmesi için insanların direk Hz.İsa(A.S)’dan yardım dilemesi haniflik kriterlerinize uyuyor mu?
4-)Kehf Suresi’nde,Hz.Musa(A.s) ve Hızır(A.S) kıssasında,Allah(Celle Celalluhun),”Katımızda ona bir ilim ve hikmet verdik” dediği Hızır(A.S) Peygamber olduğu belirtilmemesine(?) karşın bu durumun,size Peygamber olmayan birine de ilim ve hikmetin verilebileceğini hatırlatmıyor mu?Kıssada geçen olayların mahiyetinin sonradan aydınlatılması,Allah’ın gaybı dilediğine bahşetmesi şeklinde de anlayamaz mıyız?
03 Ocak 2009 - 14:44
Hanefilikte yalnız allahtan yardım istenir.Fatiha suresinde açıkça geçmekte.Yüce yaratan sadece bir takım şeyleri vesile kılmaktadır.
24 Haziran 2009 - 23:18
MEZHEBE GİRMEYEN KAFİR GİBİ BİŞEYDİR MUTLAKA CEHENNEME GİRECEKTİR.
Siz şayet namaz kılıyorsanız hangi mehhebe göre kılıyosunuz?Boy Abdestinin Farzı Şafi’de 2 Hanefi’de 3 Maliki’de 5′tir.Sizin boy abdestinizin farzı kaç?Arapçanın a’sını bilmeyen Kur’an-ı Kerim ilimlerinden, Hadisi Şeriflerden, İslam ahlakından(Gıybet,haset,sui zan,kibir,riya,küfür…)haberi olmayan bir kişiye Kurana göre hareket et demek,hasta bir kişiye ‘doktora gitmeye ne gerek var.Bir tıp kitabı al, kendini tedavi et’ demekten daha büyük cinayettir.Çünkü ebedi ahiretini mahvetmektir.Mezhep düşmanlığınızın sebebi nedir?
26 Haziran 2009 - 22:43
Müslüman olmanın bilincinde ve akıl sahibi olan bir insan, Allah’ın dinini ona, buna, şuna göre değil, Allah’ın kelamı olan Kur’an’a göre yaşar ve yaşamak zorundadır.
Boy abdestinin farzına gelince; Nisa suresinin 43ncü ve Maide suresinin 6ncı ayeti kerimelerinde “iyice yıkanmak” gerektiği açıkça belirtilmektedir.
4/Nisa Suresi:
43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
5/Mâide Suresi:
6. Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.
Bunlara rağmen; Hâlâ görmüyor musunuz? Hâlâ anlamıyor musunuz? Hâlâ akletmez misiniz?
Peki, midye, karides, istiridye, istakoz vs.gibi pulsuz ve kanatsız deniz hayvanlarını hangi mezhebe göre yiyeceksiniz?
27 Eylül 2009 - 21:17
Osman Unlu Hoca’nın bütün söyledikleri ehli sünnet kitaplarından alınmıştır.Hepsinin vesikası vardır.Sizin sapkın itikadınız müslüman türk evladına etki etmeyecektir emin olun.Şu bağlantı sayfalarına bakar mısınız ?
# Kuran Müslümanı
# Kuran Nesli
# Kuran Rehber
# Kuran Tek Rehber
# Kuran Yolunda
# Kuran İslamı
# Kuran’daki Din
# Kuran’daki Haniflik
Amacınız açık saçık ortada dinsizlik köprüsünden geçirmek istediğiniz yüzbinlerce cahil insan.
30 Eylül 2009 - 16:15
“Felaket-i Ebediye” başlıklı makaleye küçük bir katkıda bulunma adına, yine Saadet-i Ebediyye’den yaptığım alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bir bilginin doğruluğunun ve güvenilirliğinin tek ölçütü o bilginin kaynağıdır. İslam Dini’nde ise, bu kaynak yalnız Kur’an’dır. Dolayısıyla, “İslami Bilgiler” adı altında servis edilen bütün bilgilerin doğruluğunun ve güvenilirliğinin tek ölçütü Kur’an olmalıdır. Ve her mümin bu bilince sahip olmalıdır. Bu bilince sahip olan bir mümin kendisine sunulan bilgilerin yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu ayırımını kolaylıkla yapabilir.
Aşağıdaki bilgileri dikkatlice okuduktan sonra, lütfen bu bilgileri Kur’an’a arzederek sağlamasını yapın. Yüzyıllar boyunca kimlerin milyonlarca cahil insanı dinsizlik köprüsünden giçirmiş olduklarına Allah(c.c)’ın huzurunda şahitlik edin! Ve başka yollara yönelerek, Allah(c.c)’ın dosdoğru yolundan ayrılmayın. Allah(c.c)’ın Kitap’ına sımsıkı sarılın.
TAM İLMİHÂL- SAADET-İ EBEDİYYE
(25nci BASKI,HÜSEYN HİLMİ IŞIK, IŞIK KİTABEVİ, İSTANBUL, 1980)
BİRİNCİ KISIM
- “Seyyid Abdülhakîm Efendi buyurdu ki: “Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zamanda, her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden, kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkit edecek iktidarı yoktur. Allahü teâlânın, “Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!” buyurduğu, (Marifetnâme) önsözünde ve Mevâhib-i ledünniyyenin 6ncı ve 13ncü ve Envâr-ı Muhammediyye 13ncü ve 15nci sahifelerinde yazılıdır. İmam-ı Rabbanînin Mektûbât üçüncü cildindeki, 122nci ve 124ncü mektuplarında da yazılıdır.” (Sayfa: 32)
- “Kur’ân-ı kerim, hiçbir dile, hatta Arapçaya da tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercümesine imkân yoktur. Ancak meali ve izahı olur. Kur’ân-ı kerimin manasını anlamak için tercümesini okumamalıdır. Bir ayetin manasını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu ayette, ne demek istediğini anlamak demektir. Bu ayetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre yaptığı mealini öğrenir.” (Sayfa: 43)
- “Kur’ân-ı kerimin manasını, yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlar. Başka kimse, tam anlayamaz. … Ömer “radıyallahü anhümâ”, o kadar yüksek idi ki, Resûlullah (s.a.v): “Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu hâlde ve Arabî’yi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerimin tefsirini bile anlayamadı. Çünkü, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekrin derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat bu da, hatta Cebrail “aleyhisselâm” dahi, Kur’ân-ı kerimin manasını, esrarını, Resûlullah’a sorardı.” (Sayfa: 44)
- “Hülasa, Kur’ân-ı kerimin manasını yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlamış ve hâdis-i şerifleri ile bildirmiştir. Kur’ân-ı kerimi tefsir eden O’dur. Doğru tefsir kitabı da, Onun hâdis-i şerifleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmeyerek, istirahatlarını feda ederek, bu hâdis-i şerifleri toplayıp, tefsir kitaplarını yazmışlardır. (Beydâvî) tefsiri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsir kitaplarını da anlayabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmidir. Ana ilimlerden biri, (Tefsir) ilmidir. … Tefsir, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsir, din büyüklerinin kalplerine doğan bir nurdur. Tefsir kitapları, bu nurun anahtarıdır. … Seksen ilmi iyi bilenler, tefsirleri anlayıp, bizim gibi din cahillerine bildirmek için, çeşitli derecedeki insanlara göre, binlerle kitap yazmışlardır. … Yalnız Arapça bilmekle, tefsir ve hâdis anlaşılmaz. Arapça bilenleri, din âlimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili Arapça olan, Arap edebiyâtını iyi bilen, çok papaz var.”
- “Kur’ân-ı kerîmin hakîkî manâsını anlamak, öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitâplarını okumalıdır.” (Sayfa: 44-45)
- “İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, (Fetâvâ-i fıkhiyye) kitabının otuz yedinci sahifesinde buyuruyor ki, “Kur’ân-ı kerimi Arabî’den başka harf ile yazmak ve başka dile tercüme edip, Kur’ân-ı kerim yerine bunu okumak, sözbirliği ile haramdır.” Selman-ı Farisî “radıyallahü anh” Fatihayı İranlılara Farisî harflerle yazmadı. Tercümesini de yazmadı. Fatiha suresinin Farisî tefsirini yazdı. Arabî’den başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış Kur’ânı okumak haramdır. Kur’ân-ı kerimi Arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak sureti ile değiştirmek bile, sözbirliği ile haramdır.” (Sayfa: 46)
- “İmam-ı Şafiî hazretleri, İmam-ı Azamın içtihadının inceliğinden, az bir şey anlayabildiği içindir ki, “Bütün müçtehitler, İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin çocuklarıdır” demiştir. İsa “aleyhisselâm”, kıyamete yakın bir zamanda, gökten inerek, Muhammed aleyhisselâmın dinîne göre hareket edecek ve Kur’ân-ı kerimden ahkâm çıkaracaktır. İslâm büyüklerinden İmam-ı Muhammed Pârisâ hazretleri buyuruyor ki; “İsa (a.s) gibi büyük bir Peygamberin ictihâd ile çıkaracağı bütün ahkâm, Hanefî mezhebindeki ahkâma benzeyecek, yani, İmam-ı Azamın içtihadına uygun olacaktır.” … İmam-ı Azam Ebû Hanife hazretleri, içtihadında da sünnete tâbi olmakta herkesten ileri gitmiş, Mürsel hâdisleri bile, Müsned hâdisler gibi senet olarak almıştır ve Eshâb-ı kiramın sözlerini, kendi görüşlerinin, buluşlarının üstünde tutmuştur.” (Sayfa: 48)
- “Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselâmdır “sallallahü aleyhi ve selleme aleyhi ve aleyhim ecma’în”. Onun dinî bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. Onun kitabı, geçmiş kitapların en iyisidir. Onun dinî kıyamete kadar bakidir. Kimse tarafından değiştirilmeyecektir. İsa “aleyhisselâm” gökten inecek, Onun dinî ile amel edecek, yani Onun ümmeti olacaktır.” (Sayfa: 55)
- “Orada önce Peygamberler sonra salih kullar yani Evliya-i kiram Allahu teâlâ’nın izni ile günahı çok olan müminlere şefaat edecektir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim”. (Sayfa: 56)
39 — İKİNCİ CİLD, 58nci MEKTÛB
- “Soruyorsunuz ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, (Fütuhat-ı mekkiyye) kitabında, bir hâdis-i şerif bildiriyor. Bu hâdis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ, yüz bin Âdem yaratmıştır) buyurmaktadır. Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi aleyh” sonra âlem-i misalden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki: “Kâbe-i muazzamayı tavaf ederken, yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, Arabî iki beyit okudular. Bir beytin manası şöyle idi:
“Yıllarca, biz de sizin gibi,
Hepimiz, tavaf ettik bu evi.”
Bu beyti duyunca, bu kimselerin âlem-i misalden olması hatırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak, ben, senin dedelerinden birisiyim, dedi. Sen öleli kaç sene oldu? Dedim. Kırk bin seneden çok dedi. Bu sözüne şaştım ve tarihçiler, insanların ilk babası olan Âdemden “aleyhisselâm”, bugüne kadar, yedi bin sene geçmediğini söylüyor dedim. Sen, hangi Âdemi diyorsun? Ben, yedi bin seneden çok önceki zamanlarda yaşayan Âdemin evlâdındanım, dedi. Bunu işitince, yukarıdaki hâdis-i şerifi hatırladım.” (Sayfa: 75)
- “Muhyiddîn-i Arabî’nin “kuddise sirruh”, kırk bin sene önce ölen dedesi, âlem-i şehâdetdeki dedesinin lâtife ve sıfatlarından birinin, âlem-i misaldeki varlığı idi. Kâbe-i mu’azzamayı âlem-i misalde tavaf etmişti. Çünkü her şey gibi, Kâ’benin de âlem-i misalde sureti, benzeri vardır. Bu fakir, [yani İmam-ı Rabbanî “kuddise sirruh”] çok düşünüyor, araştırıyorum, âlem-i şehâdetde, bir Âdemden başka göremiyorum. Âlem-i misaldeki görünüşlerden gayrı bir şey bulamıyorum. Kırk bin sene önce yaşadığını söyleyen kimsenin, ben senin dedelerinden biriyim, demesi de gösteriyor ki, Âdem aleyhisselâmdan önce bulunan Âdemler, Âdem aleyhisselâmın lâtifelerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Âdem aleyhisselâmdan başka birer varlık değildirler. Çünkü başka Âdemin oğulları, bu Âdem aleyhisselâmın oğullarının dedesi olamaz.” (Sayfa: 80)
- “İşittiğimize, okuduğumuza göre, Evliyadan birçoğu, bir anda çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlar. Burada da lâtifeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler hâlini almaktadır. Bunun gibi, meselâ Hindistan da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir Veliyi, hacılar Kâbe de görüp konuştuklarını, başkaları da aynı günde İstanbul da, bir kısım kimseler de, bu Veli ile Bağdat’ta görüştüklerini söylemişlerdir. Bu da, o Velinin lâtifelerinin muhtelif şekiller almasıdır. Bazen o Velinin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimde idim. O memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç hâlde bulunan kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bazı Evliyadan yardım istemiştir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdatlarına yetiştiklerini görmüşlerdir.” (Sayfa: 81)
40 — ÜÇÜNCÜ CİLT, 31nci MEKTÛB
- “Sakın, hayalde hâsıl olan keşiflere ve âlem-i misalde görünen şeylere aldanarak, (Ehl-i sünnet ve cemaat) fırkası âlimlerinin bildirdikleri itikattan ayrılmayınız! Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol mükâfat versin! Rüyalara, hayallere aldanmayınız! Çünkü bu kurtuluş fırkasına uymadıkça, ahirette azaplardan kurtulmak düşünülemez. Kıyamet de kurtulmak isteyenler, kendi görüşlerini bırakarak, bu büyüklere uymağa canla başla çalışmalıdır. Ehl-i sünnet fırkası âlimlerinin bildirdikleri doğru itikadı anlatan, her lisanda binlerce kitap yazılmıştır. Arabî (Emâlî kasidesi) ve bunun Arabî şerhi olan (Nuhbe) kitabı ve Farisî (Türpüştî risalesi) meşhurdur. Türkçe (Birgivî vasiyetnamesi) ve Hüseyin Hilmi Işık’ın (Ehl-i sünnet kasidesi) çok fâidelidir. Bu kaside (Fâideli bilgiler) ve (Cevap veremedi) kitaplarında mevcuttur.” (Sayfa: 85)
46 — ÜÇÜNCÜ CİLT, 17nci MEKTÛB
- “Evliyanın büyüğü, tasavvuf deryasının dalgıcı Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yetiştirdiği Evliyanın büyüklerinden olan hâce Muhammed Pârisâ hazretleri (Fusûl-i sitte) kitabında buyuruyor ki: “İsa (a.s) gökten inip, İmam-ı Azam Ebû Hanife mezhebine uygun ictihâd edecek, onun helâl dediğine helâl diyecek, haram dediğine haram diyecektir.” (Sayfa: 100-101)
54 — GUSL ABDESTİ
- “Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusül tamam olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusül abdesti sahih olmaz. İnsan cenabetlikten kurtulmaz.” (Sayfa: 125)
- “Yoksa gusül bahsinde, Hanefî mezhebinin bütün imamları, dişlerin ıslanması lâzım olduğunu söylemektedir. Yani, altın, gümüş ve necis olmayan başka maddelerden yapılan kaplama ve dolguların altlarına su geçmeyince, Hanefi mezhebi âlimlerinin hepsine göre, gusül abdesti caiz olmaz.” (Sayfa: 126)
- “Her müslümanın ibadet yaparken ve haramdan sakınırken, kendi mezhebi âlimlerinin, (Fetva böyledir), (En iyisi budur), (En doğru söz budur) gibi bildirdiklerine uyması lâzımdır. Kendi arzusu ile yaptığı bir şey, buna uymasına mâni olur ve bu mâni olmanın önlenmesinde (harac), meşakkat bulunursa, kendi mezhebinde doğru olduğu bildirilen başka bir söze uyması lâzımdır. Meselâ, ödünç verdiğinin senedine ödeme tarihî koymak haramdır. Faiz olur. Fakat başkasına havale edilmek yolu ile ikisinin de belli tarihte ödemeleri caiz olur. Böyle de yapamazsa, Hanefî mezhebinde bulunan kimse, Hanefî mezhebindeki âlimlerin fetva olarak seçilmemiş zayıf sözlerine uyarak, işini görür. Böyle kurtuluş yolu da bulamazsa, diğer üç mezhepten birini taklit ederek, yani bir mezhebe uyarak o işi yapar. Hanefî mezhebinin âlimleri, bu kimsenin başka mezhebi taklit etmesinin vacip olduğunu bildiriyor. Meselâ, (İbni Abidin), üçüncü cildin 190ncı sahifesinde ta’zîri anlatırken buyuruyor ki, (Büyük âlim İbni Emir Hac, (Tahrir) şerhinde: “Şer’i delil gösteriyor ki, bir müçtehidin sözü ile amel etmek ve ihtiyaç olunca, başka bir müçtehidi taklit etmek lâzımdır.
Bu delil, “Bilenlerden sorunuz!” ayet-i kerimesidir. Belli bir hâdise ile karşılaşılınca, bunun nasıl yapılacağı sorulur. Bu iş hakkında, bir müçtehidin sözü biliniyorsa, o işi bu söze uyarak yapmak vacip olur” demektedir. Görülüyor ki, başka mezhebi taklit etmesi vacip olmaktadır. Başka bir mezhebi taklit etmesi de mümkün olmazsa, haraca sebep olan şeyi yapmasında zaruret olup olmadığına bakılır.” (Sayfa: 126)
- “Bir erkeğin, zevcesi ile sütkardeş oldukları, fakat birinin veya her ikisinin bir kere emmiş olduğu anlaşılsa, Hanefî mezhebine göre nikâhları bozulur. Ya, ayrılırlar. Yahut Şafiî mezhebini taklit ederler. Nikâhlarında velileri bulunmamış ise, yeniden Şafii mezhebine göre nikâh yaparak evli kalırlar. Doyuncaya kadar beş kere emmiş ise, Şafii mezhebini taklit mümkün olmaz. Ayrılmaları lâzım olur.” (Sayfa: 126-127)
- “Fakir olup, nafaka temin edemeyen kimseyi, zevcesi mahkemeye verip, boşanmak isterse, Hanefî olan hâkim boşayamaz. Şafiî mezhebinde olan hâkim boşar. Hanefî olan zevce, Şafii olan hâkime müracaat eder. Bu hâkim, boşar. Bu hâkimin hükmü nafiz olur.”
- “Malikî veya Şafiî mezhebini taklit etmek için, gusülde, abdest almakta ve namazda niyet ederken, bu mezhebe de tâbi olduğunu hatırlamak yetişir. Yani, gusül abdesti almaya başlarken “Niyet ettim gusül abdesti almağa ve Maliki veya Şafiî mezhebine uymaya” sözünü kalbinden geçiren bir kimsenin gusül abdesti sahih olur. Ağzında kaplama veya dolgu bulunan Hanefî mezhebindeki bir kimse, böyle niyet edince, boy abdesti sahih olur. Cünüplükten kurtulur, temiz olur. Böyle kimsenin, namaz kılacağı ve Kur’ân-ı kerimi tutacağı zaman, Malikî veya Şafiî mezhebine göre de abdest alması lâzımdır. Şafiî mezhebini taklit edince, çok ihtiyar veya baliğ olmamış gösterişli çocuk da olsa, nikâhlanmaları caiz olan erkekle kadının derileri birbirlerine dokununca ikisi de ve kendinin veya başkasının iki abdest bozma uzuvlarına el ayası ile dokununca, namaz abdesti almalıdır.” (Sayfa: 127-128)
- “Kaplama ve dolgusu olan Hanefîler, dört mezhep için söylenmiş olan “Ümmetimin müçtehitler arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhiyedir” hâdis-i şerifindeki rahmete kavuşarak, Malikî veya Şafiî mezhebine uymakla, cenabetlikten kurtuluyor. Çünkü Şafiî ve Malikî mezheplerinde gusül abdesti alırken, ağzı ve burnu yıkamak farz değildir. Niyet etmek, farzdır.” (Sayfa: 128)
- “Hanefî mezhebindeki bir kimsenin, dişleri kaplama ve dolgulu iken gusül abdesti sahih olmadığından, namazları da sahih olmaz. Şafiî veya Malikî mezhebini taklide başlayıncaya kadar kılmış olduğu namazları kaza etmelidir.” (Sayfa: 128)
- “Haşefe, ferce veya kadının veya erkeğin dübürüne girince, meni aksa da, akmasa da, her ikisine gusül etmek farz olur.” (Sayfa: 132)
- “Cin, insan şeklinde cima yaparsa, insana gusül lâzım olur. İnsan şeklinde gelmezse, bundan lezzet alan, gusül etmez.” (Sayfa: 133)
- “Cünüp veya hayızlı iken cami’ye girmek, hatta cami içinden geçmek haramdır. Geçecek başka yol bulamazsa veya cami’de cünüp olursa veya cami’den başka yerde su bulamazsa, teyemmüm edip girer ve çıkar. Kur’ân-ı kerim okuması ve Mushafı tutması ve Kâbe-i mu’azzamayı tavaf etmesi, dört mezhepte de haramdır. Kur’ân-ı kerimi ve ayet-i kerime yazılı şeyleri abdestsiz tutmak da haramdır.” (Sayfa: 133)
- “Tekrar bildirelim ki, gusül abdesti alırken ağzın içini yıkamak, Hanefî ve Hanbelî mezheplerinde farzdır. O hâlde Hanefîler, muhtaç olmadıkça, diş kaplatmamalı ve doldurtmamalıdır. Dişleri çürütmemelidir.” (Sayfa: 133)
- “Cevap: Diş yaptırmak deyince, düşen dişin yerine konulan ve istenilince çıkarılabilen takma diş veya sallanan dişi bağlamak anlaşıldığı gibi, diş doldurtmak ve kaplatmak da anlaşılır. Hanefî âlimlerinin sallanan dişleri altın ile de bağlamak caiz olduğuna fetva vermelerini, “Diş yaptırmanın caiz olduğunda ittifak vardır. Diş doldurtmak ve kaplatmak caizdir” şeklinde değiştirmek, ya fukahânın beyanatını anlamamak veya bu beyanları, kendi sinsi ve adî isteklerine göre değiştirmek olur ki, her ikisi de hem ayıp, hem de günahtır.” (Sayfa:134)
- “Sallanan dişi kaplatmak caiz olur dediler” demek, fıkıh âlimlerine iftira olur. Çünkü sallanan diş kaplanamaz, bağlanabilir. Görülüyor ki, (Tadbîb) sözüne kaplatmak diyerek bundan (diş kaplatmak caizdir) fetvasını uydurmak, hakikî bir din adamının yapacağı şey değildir. Fıkıh kitaplarında, “çürüyen dişleri kaplatmak veya doldurtmak caizdir” diye bir yazı bulunmadığı gibi, altın ile gümüş ile doldurtmak ve kaplatmak sözü de yoktur.” (Sayfa: 134)
- “Fıkıh bilgisi az olan ve müçtehitlerin beyanatını anlamayanlar, “sallanan dişleri bağlamak veya takma diş yaptırmak” sözü ile “diş kaplatmak ve doldurtmak” sözünü birbirine karıştırıyor.” (Sayfa: 135)
58 — SETR-İ AVRET ve KADINLARIN ÖRTÜNMESİ
- “Hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için hanefîde avrettir. … Erkeğin veya kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namaz bozulur.”
- “İbni Abidin “rahmetullahi aleyh”, (Redd-ül-muhtar)da buyuruyor ki: “Avret yerini örtmek, namazda da, namaz dışında da farzdır.”
- “Fetâvâ-i Hayriyye de diyor ki: “Fitne tehlikesi olunca, akıl ve baliğ olan güzel oğlanı, babası, kendi evine, terbiyesi altına alır. Sefere, ilim öğrenmeye, hacca sakalsız göndermez. Bunu kadın gibi korur. Fakat yüzüne peçe örtmez. Sokakta her kadının yanında iki şeytan vardır. Oğlanın yanında on sekiz şeytan vardır. Bunlara bakanları aldatmağa çalışırlar. Ananın, babanın meşru emirlerine itaat etmesi farzdır. Fitne tehlikesi olmayan akıl, baliğ oğlunu babası zorla evinde tutamaz. (Sayfa: 151)
- “Erkeğin avret mahalli, üç mezhepte, göbek ile diz arasıdır. Hanefî de diz avrettir. Göbek avret değildir. Şafiî de, göbek avret olup, diz avret değildir. Malikî de her ikisi de avret değildir. Hanbelî ve Malikinin bir rivayetlerinde, erkeğin yalnız sev’eteyni avret olduğu (Mizan-ül-kübrâ)da yazılıdır. Uylukların avret olmasında icmâ olmadığı için, uylukları açık olanlardan, ehemmiyet vermeyenler, kâfir olmaktan kurtulmaktadır. Şiîlere göre avret yeri de, yalnız sev’eteyndir.” (Sayfa: 151-152)
- “Cariyeler, görünmesi caiz olan yerleri açık namaz kılabilirler.” (Sayfa:154)
- “İslâm dinînde, iki türlü kadın kıyafeti vardır: Birincisi, hür olan İslâm hanımları, yüzlerinden ve ellerinden başka, her yerini tamamen örterler. … İkincisi, cariye (yani, harpte esir alınmış olan hizmetçi kadın) kıyafeti olup, erkeklerin yanında, başlarını, saç, boyun, kol ve bacaklarını örtmeleri lâzım değildir. Müslüman adı taşıyan bazı kadınların, İslâm hanımı kıyafetini bırakıp, cariye, hizmetçi kıyafetini beğendikleri, esefle görülmektedir.” (Sayfa: 154)
- “Kâfirler, zındıklar, Müslüman hanımlarını aldatmak için, “İslâmiyet’in başlangıcında kadınlar örtünmezdi. Peygamber zamanında, Müslüman kadınları, başları, kolları açık gezerlerdi. Sonradan, kıskanç din adamları, kadınların örtünmelerini emir ettiler. Kadınlar, sonradan kapandı. Umacı gibi oldu” diyorlar. Evet, kadınlar açık gezerdi. Fakat hicretin üçüncü senesinde (Ahzâb) ve beşinci senesinde (Nur) sureleri gelerek, Allahü teâlâ örtünmelerini emr eyledi. (Mevâhib-i ledünniyye) de diyor ki: “Hicretin yedinci senesinde, Hayber gazasından dönerken, Resûlullah(s.a.v), esirler arasındaki Safiye’yi “radıyallahü teâlâ anha” bir gece çadırına aldı. Eshâb-ı kiram, Safiye’nin zevce olarak mı şereflendiğini, yoksa cariye olarak hizmet mi ettiğini anlayamadılar. Zevcelere lâzım olan hürmeti ve hizmeti yapabilmek için, bunu Resûlullaha da sorup anlamağa sıkıldılar. Sabah çadırdan örtülü çıkarılıp, perde arkasında götürülürse, zevce olduğunu anlarız dediler. Perde içinde götürüldüğünü görerek, zevcelikle şereflenmiş olduğunu anladılar” Görülüyor ki, Resûlullah zamanında, hür kadınlar, bütün bedenlerini örterlerdi. Bir kadının, cariye olmayıp, hür hanım olduğu, her yerini örtmesinden belli olurdu.” (Sayfa: 154)
- “Bakması caiz olan yere, şehvetten emin olanın dokunması da caizdir. Bir hâdisi şerifte, (Ananın ayağını öpmek, Cennet kapısının eşiğini öpmek gibidir) buyruldu. Fakat yabancı genç kadının eline ve yüzüne bakmak caiz olduğu hâlde, şehvetten emin olsa dahi, dokunmak, tokalaşmak caiz değildir. Herhangi kadın ile zina etmek veya herhangi bir yerine şehvet ile dokunmak, unutarak veya yanılarak bile tutsa, Hanefî de ve Hanbelî de (Hürmet-i musâhere)ye sebep olur. Yani, o kadının nesep ile ve süt ile olan anası ve kızları ile o erkeğin evlenmesi, kızın da, oğlanın oğlu ve babası ile evlenmesi ebedî haram olur. [Bir baba ile kızı arasında hürmet-i musâhere hâsıl olursa, kızın anası ile yani adamın zevcesi ile adam arasındaki nikâh bozulmaz. Kadın başkası ile evlenemez. Adamın bu kadını boşaması lâzım olur. Bu kadın ile evli kalması ebedî haram olur. Damat ile kayın validesi arasında hürmet-i musâhere hâsıl olursa, damadın zevcesini boşaması lâzım olur. Damat, bu kadın ile sonsuz olarak, bir daha evlenemez (Bezzâziyye).] Kızlar, kendilerinden emin olsalar da, yabancı erkeklere dokunmaları caiz değildir. Şehvet ile dokunurlarsa, hürmet-i müsâhere hâsıl olur.” (Sayfa: 154)
71 — CUM’A NEMÂZI
- “(Fetâvâ-i Hindiyye)de diyor ki, “Köle, kadın, misafir ve hastanın Cuma namazı kılmaları farz değildir. Hutbe dinleyenin en az bir erkek olması lâzımdır. Dinleyen hiç yoksa yahut yalnız kadınlar dinlerse, hutbe caiz olmaz. Cemaatin en az üç erkek olması ve bunların imam olabilecek kimseler olmaları şarttır. Kadın ve çocuk olurlarsa, Cuma namazı sahih olmaz.” (Sayfa: 216)
- “Seyyid Abdülhakîm Efendi “kuddise sirruh” buyurdu ki: “İbadet, emirleri yapmak demektir. Kur’ân-ı kerimi, hutbeyi okumak ibadettir. Bunların manasını anlamak emir olunmadı. Bunları anlamak, ibadet değildir. Kur’ân-ı kerimi anlamak için, yetmiş iki yardımcı ilmi ve sekiz temel ilmi öğrenmek lâzımdır. Ancak, bundan sonra, Kur’ân-ı kerimi anlamağa isti’dâd hâsıl olup, cenâb-ı Hak, ihsan ederse, anlayabilir. Herkes anlamalıdır demek, dine müdahale etmek olur. Kur’ân-ı kerimi anlamak için, isti’dâdı çok olan on sene, orta olan elli sene çalışmak lâzımdır. Bizim gibi az olanlar ise, yüz sene de çalışsak anlayamayız. İslâmiyet’te ilim diye, fâideli bilgilere denir. Fâideli ilm, saadet-i ebediyye’yi elde etmeğe, yani Allahü teâlânın rızasını kazanmaya vesile olan ilimdir ki, bunlara, ‘İslâm bilgileri’ denir.”
- “5nci şart, hutbeyi namâzdan önce okumaktır. Âkıl, bâliğ olan erkeklerin yanında okuması lâzımdır. Fakat, cemaatin işitmesi, anlaması şart değildir. (Sayfa: 217)
- “[(Hindiyye), (Dürr-ül-muhtâr) ve (İmdâd)da diyor ki, (Hutbe okurken, cemâat olarak, bir erkek bulunması yetişir. Hepsi sağır olsalar veyâ uyusalar, hutbe sahîh olur. Hiç erkek bulunmasa, kadınlar dinleseler, hutbe sahîh olmaz). Görülüyor ki, cemâ’atin hutbeyi anlamaları zarûret değildir. Çünkü, duymaları bile Lâzım değildir. (Sayfa: 217)
- "7nci şart, Câmi’in herkese açık olmasıdır. Kapıyı kilitleyip içerde kılınırsa, câiz olmaz. Fakat fitneye sebep olmamak için, kadınları Cuma namazına cami’ye sokmamak, namaza zarar vermez."
- "Cuma namazının (Vücûb şartları) dokuzdur. Yani, bir kimseye farz olması için dokuz şart lâzımdır ki, şunlardır: … 4- Erkek olmaktır. Cuma namazı kadınlara farz değildir. (Sayfa: 218)
84 — HACCA GİTMEK
- "Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı kabul olur ise de, haramdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tavaf da, say da ve taş atarken, erkekler arasına karışması haramdır ve haccın sevabını giderdiği gibi, büyük günaha girer. Ebedî mahrem erkeği bulunmayan kadın, ihtiyarlayınca, göremez olunca veya iyi olmayacak bir hastalığa yakalanınca yerine vekil gönderir. Daha önce göndermez." (Sayfa: 296)
16 — FIKH, MEZHEB, İMAM-I AZAM
- "Elli beş defa hac yaptı. Son haccında, Kâbe-i muazzama içine girip, burada iki rekât namaz kıldı. Namazda, bütün Kuran-ı kerimi okudu. Sonra, ağlayarak “Ya Rabbi! Sana lâyık ibadet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılamayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu, bu anlayışıma bağışla!” diyerek dua etti. O anda bir ses işitildi ki, “Ey Ebû Hanife! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin. Seni ve kıyamete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim” buyruldu."(Sayfa: 395)
- "Hâdis-i şerifte, “Ümmetimden, Ebû Hanife adında biri gelecektir. Bu, kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacaktır” buyruldu. Bir hâdis-i şerifte, “Numan bin Sabit adında ve Ebû Hanife denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dinîni ve benim sünnetimi canlandıracaktır” buyruldu. “Ebû Hanife adında biri gelir. O, bu ümmetin en hayırlısıdır“, “Ümmetimden biri, sünnetimi canlandırır. Bidatleri öldürür. Adı, Numan bin Sabit’tir”, “Her asırda, ümmetimden, yükselenler olacaktır. Ebû Hanife, zamanının en yükseğidir”, “Ümmetimden, Ebû Hanife adında biri gelecektir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dinîni, onun eli ile canlandırır” hâdisi şerifleri meşhurdur. Âlimlerden biri, rüyada, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Ebû Hanife’nin ilmi için ne buyurursunuz?” dedi. Cevabında, “Onun ilmi herkese lâzımdır” buyurdu. Başka bir âlim, rüyasında, “Ya Resûlallah! Kûfe şehrindeki Numan bin Sabitin bilgileri için ne buyurursunuz?” dedi. “Ondan öğren ve onun öğrettiği ile amel et. O, çok iyi kimsedir” buyurdu. İmam-ı Ali “radıyallahü anh” “Size, bu Kûfe şehrinde bulunan, Ebû Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilim ile hikmet ile dolu olacaktır. Âhır zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helâk olacaktır. Nitekim Şiîler de, Ebû Bekr ve Ömer için helâk olacaklardır” dedi. İmam-ı Muhammed Bakır “rahmetullahi aleyh”, Ebû Hanife’ye “rahmetullahi teâlâ aleyh” bakıp “Ceddimin dinîni bozanlar çoğaldığı zaman, sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!” buyurdu." (Sayfa: 396)
- "Yukarıdaki hâdis-i şeriflerden birinci, ikinci ve beşincileri, Hayrat-ül-hisân da ve Allâme Taşköprülünün (Mevdû’ât-ül’ulûm) kitabında da yazılıdır. Kıymetli fıkh kitabı (Dürr-ül-muhtar)ın müellifi,önsözünde, “Âdem (a.s) benimle öğündüğü gibi, ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, soyadı Ebû Hanife’dir. Ümmetimin ışığıdır” ve “Peygamberler benimle öğündükleri gibi, ben de Ebû Hanife ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Onu sevmeyen, beni sevmemiş olur” hâdis-i şeriflerini yazıyor ve İbni Cevzî’nin buna mevdu demesi taassubundandır, yani inadındandır. Çünkü çeşitli yollardan bildirilmiştir diyor. İbni Abidin, bu hâdislerin sahih olduğunu bildiriyor ve bu satırları açıklarken buyuruyor ki, (İbni Hacer-i Mekkînin, (Hayrat-ül-hisân) kitabında bildirdiği gibi, (Buhârî) ve (Müslim)deki hâdis-i şerifte, (İman Süreyya yıldızına çıksa, Fâris oğullarından biri, elbette alıp getirir) buyruldu. Fâris demek, İran’ın Fers denilen memleketindeki insanlar demektir. İmam-ı Azam’ın dedesi buradandır. Bu hâdis-i şerifin, İmam-ı Azam’ı “rahmetullahi teâlâ aleyh” gösterdiği açıktır. Bunda hiç şüphe yoktur.)" (Sayfa: 396)
17 — VEHHÂBÎLİK NEDİR?
- "Hâlbuki müminler [yani Ehl-i sünnet], Peygamberlere ve Evliyaya ibadet etmez. Allahu teâlânın sevgili kulları olduğuna ve Allahu teâlâ’nın, bunların hatırı ve hürmeti ile kullarına merhamet edeceğine inanır. Zararı, faydayı yaratan, ancak O’dur. Ondan başka ibadete kimsenin hakkı yoktur, der. Kabir ziyaretine gidip, kabirdeki zat vasıtası ile Allahu teâlâ’ya dua eder.” (Sayfa: 402)
- “İmam-ı Sübkî buyuruyor ki, “Resûlullah ile tevessül etmek, yani istigâse etmek, ondan şefaat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememiştir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir bidat çıkardı. Bu bidati ile Müslümanların diline düştü.” Resûlullah’ın ismi ile kasem ederek, yani Resûlullah hakkı için diyerek, Allahu teâlâdan bir şey istemenin caiz olduğunu, İbni Abdüsselâm uzun bildirmektedir. Resûlullahın vârisi olan Evliya ile de kasem caiz olduğunu, Ma’rûf-i Kerhi bildirmekte ve (Kuşeyrî) risalesi yazmaktadır. Yüzellibirinci [151] sahifesinde diyor ki, herhangi bir müçtehidin caiz olur dediği bir şeyi yapana mâni’ olmamalıdır. Çünkü dört mezhepten birini taklit etmek caizdir. Bunun için, kabir ziyaret edenlere, Evliyanın mezarları ile teberrük edenlere, hastası iyi olmak için veya gaibi bulunmak için bunlara nezir yapanlara mâni’ olmamalıdır. Adak yaparken, Evliyaya adak demek mecaz olup, türbeye hizmet edenlere adak demektir.” (Sayfa: 402)
- “Geçmiş Evliyaya dil uzatmak, onlara cahil demek, sözlerinden İslâmiyet’e uymayan manalar çıkarmak, öldükten sonra da keramet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velilikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile bereketlenenlere mâni’ olmak, Müslümanlara suni zan, zulüm etmek, mallarını gasp etmek gibi ve haset, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır.” (Sayfa: 403)
- “İşlerinizde sıkıştığınız zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!” hâdis-i şerifi de, Allahü teâlâ’nın, sevdiği kullarına, ölü iken de bu kuvveti vermiş olduğunu göstermektedir.”
- “İmam-ı Birgivî, (Etfâl-ül-müslimîn) risalesinde, “Bir müminin kabrini ziyaret ederken, ya Rabbi! Muhammed aleyhisselâm hürmetine, buna azap yapma denirse, Allahü teâlâ, kıyamete kadar azabını durdurur” hâdis-i şerifini yazmaktadır.” (Sayfa: 403)
- “(Hısn-ül-hasîn)de dua adabını anlatırken “Dua’nın kabul olması için, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve sâlih kulları vesile etmelidir. Buhârî’deki hâdis-i şerifte böyle bildirildi” buyurmaktadır.” (Sayfa: 403)
- “Ali Râmîtenî hazretleri buyurdu ki, “Günah işlememiş bir dil ile dua ediniz ki, kabul olsun!” Yani, Hüdâ dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için dua etsinler. İstigâse, yani bir Veliye tevessül de, bu demektir.” (Sayfa: 403)
- “Mezarları ziyaret ile tevessül eden kâfir olsaydı, Peygamberimiz ile de tevessül edilmezdi. Hâlbuki O, dünyaya gelmeden önce ve dünyada diri iken ve vefatından sonra, hep tevessül edilmiştir. (Şevâhid-ül-hak) 153ncü sahifede yazılı, İbni Mâce hâdisinde, Peygamberimiz (Allahümme innî es’elüke bihakkıssâ’ilîne aleyke), yani “Ya Rabbi! Senden isteyip de, verdiğin kimselerin hatırı için, senden istiyorum!” derdi ve böyle dua ediniz buyururdu. … Hâkimin bildirdiği sahih hadiste buyruldu ki, Âdem “alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Cennetten çıkarılınca, çok dua etti. Tövbesi kabul olmadı. Nihayet “Ya Rabbi! Oğlum Muhammed hürmeti için, bu babaya merhamet et” deyince, duası kabul oldu ve “Ya Âdem! Muhammed aleyhisselâmın ismi ile her ne isteseydin kabul ederdim, Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım” buyruldu.” (Sayfa: 404)
- “Süâl: O zaman, Muhammed “aleyhisselâm” dünyada yoktu. 313bin sene sonra dünyayı teşrif edecekti. Âdem “aleyhisselâm”, Onu nereden bildi?
Cevap: Âdem “aleyhisselâm”, Cennette iken, Cennetin her yerinde ve Arş üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı gördü. Onun, Allahü teâlâ’nın en sevgili kulu olduğunu, bundan anlamıştı. Bunlar, oralarda İslâm harfleri ile yazılı idi. Demek ki, o harfler, insan yapısı değildir. Dünya ve Adem yokken, o harfler vardı. Bütün kitaplar ve sahifeler, İslâm harfleri ile gönderilmiştir.” (Sayfa: 404)
- “Bu dualar gösteriyor ki, Allahü teâlâ’nın sevdikleri ile tevessül etmek, yani onları araya koyarak, onların hatırı ve hürmeti ile Ondan istemek caizdir.” (Sayfa: 404)
- “İmam-ı Gazali buyurdu ki, diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyz alınır. Meşâyıh-ı kiramın büyüklerinden biri diyor ki, diri iken tasarruf yaptıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük Veli gördüm. Bunlardan ikisi, Maruf-i Kerhi ve Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir. Batı âlimlerinin ve Evliyanın büyüklerinden olan Ahmed bin Zerrûk diyor ki, Ebül’Abbâs-ı Hadremî hazretleri bana sordu ki, diri olan Veli mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder? Herkes, diri olan diyor. Ben ise, ölü olan daha çok yardım eder diyorum dedim. Doğru söylüyorsun. Çünkü diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzurundadır buyurdu.” (Sayfa: 410)
- “Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirdekilerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşf sahibi olan Evliya da, bunu sözbirliği ile bildirdiler. Hatta bunlardan çoğu, ruhlardan feyz alarak olgunlaştıklarını haber vermişlerdir. Bunlara (Üveysi) demişlerdir).” (Sayfa: 410)
- “Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri de (Mişkât) tercümesinde buyuruyor ki, (Peygamberler ve Evliya öldükten sonra, bunlardan yardım istemeğe, meşâyıh-ı ızâm ve fıkıh âlimlerinin çoğu caizdir dedi. Keşf ve kemal sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyz alarak yükseldiler.” (Sayfa: 411)
- “Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, “Ey Allahın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!” demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahtan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de dua istemek, bir şey istemek yasak olurdu.” (Sayfa: 411)
- “Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, kabir ziyaret ederken, mevtaya selâm verirdi. Mevtadan bir şey istemeği yasak etmedi. Ziyaret edenin ve ziyaret olunanın hâllerine göre, kimine dua edilir, kiminden yardım istenir.” (Sayfa: 411)
- “Resûlullahın kabrinden yardım istemeğe inanmamak, Eshâb-ı kiramın icmâ’ını inkâr etmek olur.” (Sayfa: 411)
- “Bir mezar ziyaret edilince, kabirdekinin ruhu, gelenin ruhuna, ayna gibi aks eder. Gelenin ruhu, daha üstün ise, kalbi sıkılır, rahatsız olur, zarar eder. Bunun için, İslamiyet’in başlangıcında, kabir ziyareti yasak edilmişti. Sonradan, Müslümanlar da ölünce, bunları ziyarete müsaade olundu. “Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur” hâdisi, Hücre-i saadeti ziyaret ederek faydalanmayı emir buyurmaktadır. Onu diri iken ziyaret eden, çok faydalanarak ayrılırdı. Mübarek kabrini ziyaret edenlerin de, böyle ayrılacaklarını, bu hâdis-i şerif bildiriyor.”
- “İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdülkâdir-i Geylânî, Muhyiddîn-i Arabî, Takıyyüddîn-i Ali Sübkî, Ahmed ibni Hacer-i Mekkî ve Abdülganî Nablüsî “rahimehümullah”, Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onlara tevessül ederek, Allahü teâlâdan af ve merhamet istemek caiz olduğunu vesikalarla ispat etmişlerdir.” (Sayfa: 412)
- “Bu mezhepsiz din adamı, kitabının bir sahifesinde, “Cenâb-ı Hak ve Resulü, hiç kimseye, ümmetten birinin mezhebi ile mezhepleşmeyi ve dinde onu taklit etmeği emretmemiştir.” diyerek, Kur’ân-ı kerime de iftira ediyor. Çünkü Mâide suresi, 35nci ayetinde mealen, “Allahü teâlâya yaklaşmak için, vesile arayınız!” buyruldu. Enbiya suresinde, “Bilmediklerinizi, bilenlerden sorup öğreniniz!” mealinde ayet-i kerime vardır.”
- “Dört mezhep imamları hakkındaki hâdis-i şerifler, (Fâideli Bilgiler) adındaki kitabımızda uzun bildirilmiştir. Mezhep imamlarımız “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, en büyük din âlimleridir. “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” hâdis-i şerifi, (Buhârî)de yazılıdır. Peygamberimizin yolu, akıl ile hayal ile rüya ile anlaşılmaz. Din âlimlerinden öğrenilir. Din imamlarından herhangi birine uymak, Peygamberimize uymak olur. Ehî Çelebi (Hediyye) kitabında diyor ki, “Ebû Hanife’nin kıyası doğru değildir diyen kâfir olur.” (Sayfa: 421)
- “Seyyid Ahmed Tahtâvînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Dürr-ül-muhtar) haşiyesinin Zebâyıh kısmında diyor ki: “Bugün her Müslüman’ın dört mezhepten birinde bulunması vaciptir. Dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, Ehl-i Sünnet’ten ayrılmış olur. Ehl-i sünnet olmayan da sapık veya kâfir olur.”
- “Biz, Kur’ân-ı kerimi ve hâdis-i şerifleri anlayacak kadar bilgili değiliz. Biz, Kur’ân-ı kerimi, anlamak ve anladığımıza göre amel etmek için değil, kelâm-ı ilâhîden bereketlenmek, faydalanmak için okuyoruz. Biz mukallitler, tefsir ilmini bilmediğimiz için, ahkâm-ı İslâmiyeyi, din imamlarımızın kitaplarından öğreniyoruz. Mezhep imamlarımız, Kur’ân-ı kerimin manasını, Tâbi’inden ve Eshâb-ı kiramdan öğrenerek, bizim kolay anlayabileceğimiz şekilde, kitaplarına yazmışlardır. (Nahl) ve (Enbiya) surelerinde, meal-i şerifleri, (Âlimlerden sorup öğreniniz!) olan ayet-i kerimeler vardır.” (Sayfa: 423)
- “İbni Abidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, abdestin farzlarını anlatırken buyuruyor ki: “Bir kişinin haber verdiği hâdisleri veya kıyas ile anlaşılan bilgileri kabul etmeyen, beğenmeyen kâfir olmaz ise de, doğru yoldan sapmış olur. Bidat ehli olur. Cehenneme girmesi muhakkak olur.” (Sayfa: 425)
18 — ŞEFÂ’AT, ÖLÜLERE YARDIM
- “Arabî dilini iyi bilmekle, Kur’ân-ı kerimin manası anlaşılabilseydi, Beyrut’taki Arap Hıristiyanların, Kur’ân-ı kerimi herkesten daha iyi anlamaları icap ederdi. Hâlbuki bunlar, Kur’ân-ı kerimden hiçbir şey anlayamamış, iman şerefine bile kavuşamamışlardır.”
- “Tefsir okuyabilmek ve anlayabilmek için de, Arabîyi ve âlet ilimlerini iyi bilmek lâzımdır. Bizim gibi, bu ilimleri hiç bilmeyenler, tefsirden de bir şey anlayamayız. Lise ve bir fakülte diploması almış bulunduğumuza güvenerek, cahil olduğumuz tefsir ilmine dalmaya kalkışırsak, aldanır, helâk oluruz. Yüzme bilmeyen bir diplomalının denizde açılması gibi, cahilce, ahmakça davranmış oluruz.” (Sayfa: 428)
- “Şarta bağlı olarak Evliyaya adak yapmak ta, kendini, günahı çok, dua etmeye yüzü yok bilerek, mübarek birini vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Meselâ “Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasin okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun” deyince, bu dileğin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kur’ân-ı kerim okunup veya koyun kesip, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanmakta, onun şefaati ile Allahü teâlâ, hastaya şifa vermekte, kazayı, belâyı gidermektedir. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Hiçbir mezarın yanında kesmemelidir.” (Sayfa: 432)
21 — BOZUK DİNLER
- “Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” “Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür” buyurdu. Bu hâdis-i şerif gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisidir. Mezhepsizler de, insanların en kötüsüdür. Çünkü birinciler, insanları Resûlullaha uymağa, yani Cennete, ikinciler ise, insanları kendi sapık düşüncelerine uymağa, yani Cehenneme sürüklemektedirler.” (Sayfa: 446)
23 — İKİNCİ CİLD, 96ncı MEKTÛB
- “Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ve reîslerinden olan gavs-i azam seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, talebesine ve bütün gençliğe, dîn-i İslâmı öğretmek ve itikâtlarını düzeltmek için yazdığı, (Gunyet-üt-tâlibîn) ismindeki kitâbının, Mısırda [1322] senesi baskısı, 84ncü ve Türkçe tercümesinin İstanbul da [1303] baskısı 114ncü sahîfelerinden başlayarak buyuruyor ki: “Ehl-i sünnete göre, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti, başka Peygamberlerin ümmetlerinden dahâ üstündür. Bu ümmetin de üstünü, Ona îmân ederek mübârek yüzünü görmekle şereflenen Eshâb-ı kirâmdır ki, hepsi Ona tâbi olmuş, Onun için harp etmiş, Onun uğruna cânlarını, mallarını fedâ etmiştir. Onun emrini yapmak, birinci vazîfeleri olmuş, her şeyde Onun yardımcısı olmuşlardır.” (Sayfa: 457)
35 — KÂFİRİN EVLENMESİ
- “Halife Ömer(r.a), bir çalgıcı, şarkıcı kadını görünce kırbaçla başına vurdu. Başörtüsü açıldı. “Ya Emir-el-müminin! Kadının başı açıldı dediler.” “Allahü teâlânın haram ettiği şeye ehemmiyet vermeyen kimse, İslâm şerefini gayb etmiştir. İslâmiyet, şerefli kadınları örterek kıymetlendirir” buyurdu. Bunun içindir ki, büyük âlim kadı Ebû Bekr-i Belhî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, nehir kenarında başları ve kolları açık kadınların yanından geçerken, “Açık kadınların yanından niçin geçtin?” dediklerinde, “Onlar kıymetsiz, hürmetsiz kadınlardır. İmanları olduğu şüphelidir. Dârül-harpteki kâfir kadınları gibidirler” buyurdu. Bu sözü, fey olmuş cariye gibidirler demektir. Cariyenin başı, kolları avret değildir. Hazreti Ömer “radıyallahü anh” şarkıcı kadınların İslâm şerefini gayb ettiklerini söylediği gibi, yabancıların geçeceği yerde başları, kolları açık kadınların da, İslâm’ın verdiği hürmeti, saygıyı gayb ettiklerini bildirdi. Çünkü bunların hâli, Allahü teâlânın emirlerine, yasaklarına aldırış etmediklerini, aşağı gördüklerini göstermektedir. Bu ise, insanı hürmetten, kıymetten düşürür.” (Sayfa: 522)
39 — İSLÂMİYYET VE KADIN
- “Müslüman kadının başı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkması, erkeklere göstermesi harâmdır, günâhtır. Ehemmiyet vermezse, aldırış etmezse imanı gider, kâfir [Allahın düşmanı] olur. Cehennem ateşinde sonsuz olarak yakılacağı bildirilmiştir. … (Tenbîh-ul-gâfilîn)de yazılı hadîs-i şerîfte, “Dört şeyi yapan, yani kocasına hıyânet etmeyen, beş vakit namaz kılan, Ramazân-ı şerîfte oruç tutan ve (on sekiz erkekten) başkasına, (başı, saçı, kolları, bacakları) açık olarak görünmeyen kadın Cennete gidecektir” buyruldu.” (Sayfa: 536)
- “İslâmiyet’te dört kadına kadar almağa emir olunmamış, ancak izin verilmiştir. Yani mübahtır. Bunun da şartları vardır. Bu şartları taşımayan erkeğin, birden fazla evlenmesi günahtır. … İslâmiyet’te zenginler dörde kadar evlenip, çocuklar, analı, babalı, terbiyeli yetişir. Evler, aile yuvaları çoğalır. Cemiyet hayatı kuvvetli ve düzenli olur. Çok evlenmek isteyenler de, zengin olmak için çalışır. İş hayatı genişler. Ticaret, teknik ilerler.” (Sayfa: 537)
- “Kadınların kalpleri ince, nazik ve akılları noksan olduğundan, birbirlerine haset edenleri çoktur. Bu bakımdan, bilhassa yeni evliler, uyanık olmalı, ana, kız kardeş ve başka kadınların, zevcesini çekiştirmelerine aldanmamalı, böyle şeyler söylenmesine fırsat vermemelidir. Böyle sözlere uyarak zevcesini incitmekten çok çekinmelidir.” (Sayfa: 538)
- “Zevcesinin huysuzluklarını yumuşak karşılamalıdır. Çünkü kadınlar eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Akılları ve dinleri erkeklerden azdır. Erkeğe emanet olunmuşlardır. Gülerek, tatlılıkla geçinmek için alınmışlardır.” (Sayfa: 539)
- “Zevcesini, İslâmiyet’in yasak ettiği şekilde tahsile, vazifeye, fitneye sebep olan yerlere göndermemelidir. (Behcet-ül-fetâvâ) sahibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki: “Kadınlar cami’de, erkeklere verilen vaazı dinlemeğe gelirlerse, vazifelilerin bunları men’ etmesi lâzım olur. Mevlid dinlemeğe gelmeleri de böyledir.”
- “(Hadîka)da, bütün bedenle yapılan günahların 32ncisinde diyor ki: “Hür olan kadının, yanında zevci veya ebedî mahremlerinden biri olmadan yüz dört kilometre uzağa gitmesi haramdır. Kadınlar çok olsa da haramdır.” (Sayfa: 540)
— “Zevce, yalnız evde zevcine karşı süslenip, başka kimselere süslenmemelidir. Zevcesi ve kızları açık gezen erkekler, onlarla birlikte Cehenneme gidecek, çok acı azap çekeceklerdir.”
- “(Halebî-yi kebir)de diyor ki, “Hür kadının avuç içinden ve yüzünden ve ayaklarından başka bütün vücudu avrettir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v), “Kadın avrettir. Açık olarak çıkarsa, şeytan gözlerini çok açarak ona bakar” buyurdu.”
- “Yine bu surede, “Kadınlar ayaklarını yere vurarak yürümesinler ki, ayaklarındaki örtülü zînetlerin sesleri işitilmesin” buyruldu. Ayakların avret olduğu buradan anlaşılmaktadır. Kadınların örtünmeleri Kur’ân-ı kerimde açıkça bildirilmemiştir.”
- “Mecma’ul-enhür’deki hâdis-i şerifte, Peygamberimiz (s.a.v), “Hür kadının, yüzünden ve iki eli ayasından başka, bütün bedeni avrettir” buyurdu. Avret yeri açık olarak erkeklerin yanına çıkmak ve başkasının avret yerine şehvetsiz bile bakmak haramdır. Yabancı kadının yüzüne de şehvet ile bakmak haramdır.”
- “Zevâcir’deki hâdis-i şeriflerde, “Zevcinin evinden başka yerde başını açan kadın, Rabbi ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur” ve “Allaha ve Kıyamet gününe inanan, hamama gitmesin ve Allaha ve Kıyamet gününe inanan, zevcesini hamama göndermesin” ve… “Ahir zamanda ümmetimin erkeklerinin, avret yerleri örtülü olarak da hamama gitmeleri haram olur. Çünkü orada avret mahalleri açık olanlar da bulunur. Avret yerlerini açanlara ve başkasının avret yerine bakanlara, Allah lanet eylesin!” ve “Göbekle dizkapağı arası avrettir” buyurdu. Hanefî mezhebinde, erkeğin dizi avrettir. Açması haramdır. Şafiî de diz avret değildir. Malikî ve Hanbelî mezheplerinde göbek de, diz de avret değildir. Bu iki mezhepte yalnız sev’eteyn avrettir.” (Sayfa: 541)
41 — YEMESİ ve KULLANMASI HARAM OLAN ŞEYLER
- “Altın ile gümüşü süs olarak takmak yalnız kadınlara helâldir. Fakat bunları [meselâ, parmağındaki yüzüğünü] mahrem olmayan erkeklere göstermeleri haramdır. Altın ve gümüşü süs olarak takmak erkeklere haram olup, yalnız gümüş kemer, yüzük ve saatin, çakının zinciri gümüşten olmak caizdir. Altından olursa haramdırlar. Taş, tunç, pirinç, plâtin, bakır ve diğer madenlerden zînet olarak yüzük takmaları kadınlara da haramdır. Madenin rengi ve kaplaması değil, içi, cinsi muteberdir. Bunun için, meselâ altın yaldızlı gümüş yüzük takmak erkeklere de caiz olur. Gümüş kaplı altın, bakır yüzük, altın, bakır sayılırsa da, altın, bakır görülmedikleri, gümüş göründüğü için, takılması caiz olur.” (Sayfa: 555)
- “Dört mezhepte de haram olan bir şeyin haram olduğuna inanmak lâzımdır. Bulunduğu mezhebin haram dediğini değiştirmeye kalkışarak, ayet-i kerimelere veya hâdis-i şeriflere başka mana verenin mezhepsiz olduğu anlaşılır. Mezhepsiz olan da, ya sapık veya kâfir olur.” (Sayfa: 556)
- “Nişan yüzüğü takmak emrolunmadı. Âdete uyarak takılmaktadır. Kimya-i Saadet kitabında buyuruyor ki; “Parmağında altın yüzük takılı bir adamın bulunduğu sofraya oturmamalı ve birinci safta, böyle birisi yanında namaz kılmayıp, ikinci safa kaçmalıdır. Başka haramları kullananlardan da böyle uzaklaşmalıdır.” (Sayfa: 557)
- Dürr-ül-Muhtar ve Redd-ül-Muhtarda buyuruyor ki, “Erkeklerin iç çamaşır ve dış elbise olarak ipek giymesi haramdır. İpek, ipek böceğinin yaptığı ipliklerden örülmüş kumaş demektir. (Sayfa: 557)
58 — CENAZE TAŞIMAK VE DEFN
- “Muhammed bin Alkamî, hicretin 929ncu senesi vefat etti. Hocasının (Câmi’us-sagîr) hâdis kitabını şerh ederken diyor ki: “Kâfirlere kabir suali olmaz. Müminlerden dokuz kimseye de sual olmaz. Şehit, düşman karşısında nöbette iken ölen, veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp, sabır ederek başka sebeple ölen, Sıddîklar, baliğ olmayan çocuklar, Cuma günü veya gecesi ölenler, her gece Tebâreke suresi ve Secde suresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs suresi okuyanlara kabir suali olmaz. Peygamberler de, Sıddıklar da dâhildir. Birkaç gün tabutta kalan mevtaya tabutta iken sual olmaz. Sual kabirde olur. … Müderris Muhammed Demir hafızın “İman ve İbadet kitabı” 1344 (m. 1926) da basılmış ve diyanet reisliği tetkik heyetince tasdik edilmiştir. Bu kitapta diyor ki, “Kabirde Münker ve Nekîr meleklerine cevap olarak şunları ezberlemelidir: Rabbim Allahü teâlâ, Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dinîm İslâm, kitabım Kur’ân-ı azîmüşşân, kıblem Kâbe-i şerif, itikatta mezhebim Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat, amelde mezhebim İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir” (Sayfa: 922)
59 — KABR ZİYARETİ ve KUR’ÂN-I KERİM OKUMAK
- “(Tenbîh-ül-gâfilîn)deki hâdis-i şerifte, “Kur’ân-ı kerim okuyanın ana-babası kâfir olsalar bile, azapları hafifler” buyruldu.” (Sayfa: 924)
60 — KABİR ZİYARETİNİN FÂİDESİ
- “Büyük İslâm âlimi Ahmed bin Süleyman bin Kemal paşa “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin [934] hicrî yılında yazdığı kırk hâdis-i şerif, [979] yılında, Seyyid Pir Muhammed Nitâî “rahmetullahi teâlâ aleyh” tarafından Türkçeye çevrilmiştir. [1316] da İstanbul’da basılan bu tercümenin onsekizinci hâdis-i şerifinde, “Bir işinizde şaşırırsanız ölmüşlerden yardım isteyiniz!” buyruldu.”
- “Rabıta-i Şerife kitabının [1324] hicrî yılında yapılan ikinci baskısının yirminci sahifesinde diyor ki, “Büyük bir zatın kabrini ziyaret eden kimse, ona rabıta ederse, yani dünya işlerini hiç düşünmeyip, kalbine hiçbir şey getirmeyip, o zatın ruhunu, his organları ile anlaşılamayan bir nur farz ederek, bunu kalbinde bulundurursa, o ruhtan, kendi kalbine bir şeyler akmağa başlar. O zatın feyizlerinden bir feyiz ve hâllerinden bir hâl, kendinde hâsıl oluncaya kadar, bu nuru kalbinde saklamalıdır. Çünkü Evliyanın ruhları, feyizlerin kaynağıdır. Kaynağı kalbine koyan, bunun feyzine, nimetine, bilinmeyen ihsanlarına elbette kavuşur. Ruhu kuvvetlenir, olgunlaşır.” (Sayfa: 928)
- “Celâleddîn-i Rumî “kuddise sirruh”, son hastalığında buyurdu ki: “Ben ölünce üzülmeyiniz! Her yerde benimle olunuz, beni düşününüz! İmdadınıza yetişir, size yardım ederim. Ruhumun, bu dünyada iki türlü bağlılığı vardır: Biri, bedenime olan bağlılığı, ikincisi, sizlere olan bağlılığı. Allahü teâlânın inayeti ile ferd ve mücerred olunca, yani ruhum bedenden ayrılınca, bedene olan bağlılığı da, size olur.”
- “Evliyanın büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, (Mekâtib-i şerife) kitabının sekizinci mektubunda buyuruyor ki: “Batındaki, yani kalbindeki nispetin [bağlılığın] artmasına çalış! Allah ismini, bazen de Kelime-i tehlîli çok zikr ederek, bazen salâvat okuyarak, Kur’ân-ı kerim okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmağa uğraş! Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin ruhaniyetine teveccüh ediniz! Yahut Mirza Mazhar-i Cân-ı Cânânın kabrine geliniz! Ona teveccüh edince, çok terakki edilir. Ondan hâsıl olan fâide, bin dirinin fâidesinden daha çoktur. Gavs-üs-sekaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ile ve Behâeddîn-i Buhârî ile de murakabe ediniz!” (Sayfa: 930)
28 Ekim 2009 - 00:34
İMAM-I AZAM BU DİNİN ASIL PEYGAMBERİDİR.
Ebû Hanîfenin kıyâsı doğru değildir diyen kâfir olur. (s.467)
yukarıda bunu kendince delil almış
bu yazı da hediyye kitabından alınarak nakledilmiştir. hakikat kitabevi bastırmıştır isteyen incelesin hediyye kitabı ehi çelebinindir.
YUSÜF BİN CÜNEYD: Ehi Çelebi denir. İkinci Bayezid han devri âlimlerindendir. Tokatlıdır. Bursa’da, Edirne’de ve İstanbul’da müderrislik yaptı. Vikayenin Sadr-üş-şeria-şerhine haşiye yaparak Zahiret-ül-Ukba ismini vermiştir. Bu haşiyesi ve Hediyet-ül-mehdiyyin adındaki Elfaz-ı küfür kitabı ve Beydavi haşiyesi meşhurdur. Hediyet-ül-mehdiyyin kitabı da arabi olup, Hakikat Kitabevi tarafından 1973 de İstanbul’da bastırılmıştır. Aksaray ile Topkapı arasında Ehi zade camiini yaptı. 1499 da vefat etti. Camii yanındadır. Kızının torunu Ehi-zade Abdulhâlim bin Muhammedin Riyad-üs-sadat fiisbatil-keramat badel-memat kitabı ve Molla Caminin farisi Şevahid-ün-nübüvve kitabının tercümesi meşhurdur.
kafaya göre yazılmış bir yazı değildir kaynak var kaynak………
adamın yukarıda söylediği söz önü arkası alınmadan kesilip söylenmiş bir söz olduğu aşikardır kitabı inceledim insaflı olarak bakmak gerekirse
1) alimler peygamberlerin varisleridir hadis-i şrifi de buhari kitabından alınarak yazılmıştır. peygamberlerin varisidir deniyor kendisidir denmiyor insaflı olun lütfen
imam-ı buhari de Kur’an-ı kerimden sonra en kıymetli kitab olan Sahih-i Buhari adıyla meşhur hadis kitabını yazan büyük hadis âlimidir. İsmi, Muhammed bin İsmail olup, künyesi Ebu Abdullah’tır. Hadis ilminde yüksek derecede olup, 300.000’den fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilen bir âlim olduğu için “İmam”, Buharalı olduğu için “Buhari” denilmiş, İmam-ı Buhari ismiyle meşhur olmuştur. 810 (H. 194) senesinde Buhara’da doğdu. 870 (H. 256) senesinde Semerkand’ın Hartenk kasabasında vefat etti.
22 Ağustos 2010 - 15:42
Tam ilmihal Seadet-i Ebediyye kitabını 40 yıldır okuyorum. İmam Hatip ve Arap – Fars Dilleri mezunuyum. Araştırmacı karektere sahibim.
Bu nadide eser, Tam güven duyulan, huccet oldukları hususunda hiç şüphe edilmeyen, dinimizin yetiştirdiği makbul evliya ve alimlerinin kitablarından alıntılarla doludur. Sizin eğri ve yanlış diye vurguladığınız bilgiler hakikatlerin tam kendisidir..
Çok merak ettim siz niçin bir kaynak gösteremeden çala kalem karaladınız. İşte mezhebsizlerin taktiği budur. Kendileri kur’andan iyi anlarlar ya! gerek duymazlar delillere, vesikaya. Siz kimsiniz. Merak ettim. Siz iman sahibi iseniz dinde reform yaparak dini bozmaya çalışan sosyalist zihniyetli, Hz Osman Radıyallahü anh efendimize bunak diyen alçaklara bişeyler söyleyin…
05 Eylül 2010 - 01:25
Selam
Karagöz beg den alıntı
Bu nadide eser, Tam güven duyulan, huccet oldukları hususunda hiç şüphe edilmeyen, dinimizin yetiştirdiği makbul evliya ve alimlerinin kitablarından alıntılarla doludur
altına bicümlede yorum yapmış
Sizin eğri ve yanlış diye vurguladığınız bilgiler hakikatlerin tam kendisidir
bravo karagöz beg
bide Allah’ın hüccetine bakalım
Allah bir sineği örnek vererek
ne demek istedi acaba
kafam karıştı
neyse okuyalım
1. İkra bismi rabbikellezi halak
2. halakel insane min alak
3. ikra ve rabbük el ekrem
4. elezi alleme bil kalem
5. allemel insane ma lem ya’lem
ne yazıkki rabbimiz hata yapmış
4. ayet şöyle olmalıydı
ellezi alleme bil İLMİHAL
hani ademde ilmihali bırakıp
rabbinden kelimeler aldıydı ya
oda hata etmiş.
zavallı tabi cennetten kovulur
yasak ağaç rabbin kelimelerini almak mı yoksa
gene kafam karıştı. neyse
siz kimsiniz be, bende merak ettim
mezhepsizliğe luzum yok
sosyalist zihniyetle dini bozmayın kardeşim
firavunların ve yandaşlarının hizmetine girin
de felah bulun,
düzen karşıtı olmayın
düzene uyun da
düzeltsinler
olsun bitsin bu iş
demi karagöz beg
esenlikle..