- Yahudi misin ?

- Hayır, elhamdülillah müslümanım.

- Yahudileşmiş olabilir misin ?

- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.

Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım herhalde…

Çünkü o zaman müslümanlar, Kuran’ın “Yahudilik” üzerinden yaptığı uyarıları ve eleştirileri üzerlerine alınır, “Acaba Allah bu kıssaları kim için ve ne sebeple anlatmıştır ?” diyerek ders çıkarma peşinde olurlardı.

Ne var ki, durum böyle değil. Müslümanların çoğunluğu olarak biz, Yahudiler ile ilgili ayetleri asla üstümüze alınmayız. Kuran, Yahudilere her fiske vurduğunda içimizden “oh” çeker, “Bu da size kapak olsun” deriz ama günün birinde Yahudiler gibi(!) bir Yahudi olabileceğimize hiç ihtimal vermeyiz. Yahudiliği bir “ırk meselesi” olarak görenler zaten “Yahudileşmek” diye bir tabiri kabullenemezler.

Sanki vaziyet şöyledir: Bu Yahudiler, uzaydan gelmiş yaratıklardır. Değişik bir “tür” oldukları için, onların bize, bizim onlara benzeme olasılığımız hiç yoktur. Onlar uzayın, biz dünyanın varlıkları, onlar “yaratık”, biz “insan”ızdır. Onların eleştirildiği tutumları sergileme olasılığımız mümkün değil yoktur…

Gelin şimdi, şu Uzaylı Yahudilere, değişik tür yaratıklara kısaca bir göz atalım. Bu göz atışı, bir tarih serüveni olarak değil, Kuran’ın vurgu yaptığı birkaç cepheden yapalım.

İsrailoğulları Hz. Musa’ya tabi olarak Firavun ünvanlı zorbaya karşı büyük bir mücadele verirler. Firavun ordusundan kurtulup denizi geçtikten hemen sonra bir kasabaya rast gelirler…

Araf suresinden okuyoruz:

137.
Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.

138.
İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Mûsa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle!” Mûsa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.”

139.
“Şu gördüklerinizin, içinde bulundukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır.”

140.
Şunu da söyledi: “Size Allah’tan başa bir ilah mı arayayım? O sizi âlemlere üstün kılmıştır.”

141.
Şunu da hatırlayın: Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı: Oğlanlarınızı katlediyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden gelmiş büyük bir imtihan vardı.

142.
Mûsa ile otuz gece için vaatleştik. Ve bunu, bir on ekleyerek tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye ulaştı. Mûsa, kardeşi Hârun’a dedi ki: “Toplumum içinde benim yerime sen geç, barışçı ol, bozguncuların yolunu izleme!”

Ayetten görüleceği üzere Musa’nın, 40 gecelik yokluğu sırasında kavminin başında Hz. Harun bulunmaktadır. Bu “40 gece / 40 gün” içerisinde neler oldu ?

Yine Araf suresinden okuyoruz:

148.
Mûsa’nın kavmi, onun Allah’la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.

149.
Başları avuçları arasına düşürülüp de sapmış olduklarını fark ettiklerinde şöyle yakardılar: “Rabbimiz bize merhamet etmez, bizi affetmezse mutlaka hüsrana düşünlerden olacağız.”

150.
Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini bekleyemediniz mi?” Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekiyordu. Kardeşi dedi ki: “Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Nerdeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme. Beni şu zalim toplulukla bir tutma.”

151.
Mûsa şöyle yakardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Rahmetine sok bizi. Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”

152.
Buzağıyı ilah edinenler var ya, yakında onlara Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İftiracıları böyle cezalandırırız biz!

Bu “Buzağı” meselesine bir de Taha suresinden bakalım:

83.
Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?

84.
Dedi: “Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!”

85.
Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.”

86.
Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”

87.
Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.”

88.
Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem sizin hem de Mûsa’nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.”

89.
Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.

90.
Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!”

91.
Onlar şöyle demişlerdi: “Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”

92.
Mûsa dedi: “Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,

93.
Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”

94.
Hârun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!”

95.
Mûsa dedi: “Senin derdin neydi, ey Sâmirî?”

96.
Sâmirî dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”

97.
Mûsa dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin! Ve senin için asla kurtulamayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.”

98.
Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.

99.
İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.

Bu yazının konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:

1 – Hz. Musa kavminden sadece 40 gün ayrı kalmıştır.

2 – Bu süre zarfında Hz. Harun, kavmin başındadır.

3 – Bu kavim, Samiri’nin (Samirilik bu gün hala bir din olarak vardır) ayartması ile Hz. Harun’a rağmen yoldan çıkmış ve süs eşyalarından yapılmış bir buzağı heykelini “ilah” edinmiştir. Hz. Harun’un karşı çıkması işe yaramamış, onu öldürmekle tehdit etmişlerdir.

4 – Buzağı, bir simgedir. İsrailoğulları, Mısır’daki dinlerini terk etmemişler, ona gerisin geri dönmüşlerdir. Bu “geri dönüş”lerinde, Buzağı’nın yapı taşı olarak anılan “ziynet eşyaları” ve “elçinin izi” kanaatimizce temsili bir anlatım olup, Buzağı, eski dinlerinin, elçinin getirdiği yeni din ile sentezlenmesinden türetilmiş, “böğürebilen” yani “din buyuran” bir niteliktedir. Nitekim, Yahudilerin “sığır sever” tavrı bu hadiseden sonrada devam etmiştir. Az sonra ona da değineceğiz.

5 – İsrailoğullarının yoldan çıkışı, “teferruat” bir mevzuda değil, dinin en temel itikat esasındadır.

Burada kendimize sormamız gereken kritik sorular şunlardır:

1 – Allah bu kıssayı iki surede değinerek teferruatı ile birlikte “kime” ve “ne sebeple” anlatmaktadır ? Burada amaç, Yahudi tarihi hakkında bilgi vermek yahut Yahudilerin tarihi arızalarını yüzlerine vurmak mıdır, yoksa bu kıssalar Kuran’ın muhataplarına verilmek istenen mesajlar mı içermektedir ?

2 – İsrailoğulları dünyada yaşan bizler gibi insanlar ise, onlar 40 gecede üstelik başlarında bir peygamber varken yoldan çıkabilmiş ise, Müslümanların da 1400 yılda yoldan çıkmış olmaları ihtimali var mıdır ?

Bu sorulara karşı “Biz başkayız, Yahudiler başka, bizim ve atalarımızın dine dair herhangi bir hususta yoldan sapmış olmaları ihtimali yoktur” diyenler için bu yazının anlatabileceği hiçbir husus yoktur.

Sırf bu kıssa elbette “Müslümanların yoldan çıktığı” anlamına gelmez. Ancak bu kıssa, çok kısa bir zaman diliminde üstelik de bir Peygamber’in himayesi altındayken “İNSANLARIN” neler yapabildiklerine ve nelere inanabileceklerine bir KANIT ve ÖRNEKTİR.

Bir başka Yahudi “hikayesi” (!) okuyalım…

Bakara suresinden okuyoruz:

67.
Mûsa, toplumuna dedi ki: “Allah size, bir inek boğazlamanızı emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.”

68.
Şöyle konuştular: “Çağır Rabbine bizim için, açıklasın bize neymiş o!” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe. İkisi arası bir inektir.” Haydi size emredileni yapın!

69.
Şöyle dediler: “Çağır Rabbine bizim için, neymiş onun rengi açıklasın bize.” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir; seyredenlere mutluluk verir.”

70.
Şöyle dediler: “Dua et Rabbine, açıklasın bize neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla karıştı. Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele elbette kılavuzlanacağız.”

71.
Cevap verdi Mûsa: “Allah diyor ki, bahsettiğim, boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini sulamaz. Salma hayvandır. Alaca yoktur onda.” Dediler ki: “İşte şimdi gerçeği getirdin.” Ve ardından onu boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.

72.
Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz. Oysaki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı.

73.
Şöyle dedik: “Kesilen ineğin bir parçasıyla öldürülen adama vurun.” İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.

Bu kıssada karşımıza “buzağı” değil, arada geçen zamanda semirmiş bir “inek” çıkıyor.

Bu kıssa ile yazımızın konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:

1 – İsrailoğulları “kasaplığı” milli meslek edinmiş bir ırk değildir. O halde onlara emredilen “sığır kesme” işinin “din” ile bir ilgisi olmalıdır.

2 – İsrailoğullarına kesmeleri için emredilen ineğin vasfı şudur: “bir inek”… Yani, herhangi bir inek…

3 – İsrailoğulları bu ilk emre itiraz edip inek için ilave vasıflar sayılmasını istemişlerdir. Hz. Musa’nın verdiği ilk cevabın son cümlesi şudur: “…haydi size emredileni yapın”. Yani, işi yokuşa sürüp başka tanımlama / teferruat / detay istemeyin, size açıklanan vasıflara uygun bir inek bulun ve kesin.

4 – İsrailoğulları kendilerine sunulan teferruatı az bularak ilave tanımlar istemişlerdir. Onlar kesilecek inek için teferruat istedikçe onlara açıklanmış ve her seferinde bu tanımlamaya uygun bir inek bulma ihtimalleri güçleşmiştir.

5 – İsrailoğullarının inek kesme işine soğuk bakmaları “hayvan severlik”ten değil, dini bir endişe sebebiyledir. Kuran beyanına göre, onlar bu “buzağı sever” tavırlarını terk etmemişler ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkarları yüzünden adeta özlerine “buzağı sevgisi” içirilmiştir. (Bkz. Bakara,93)

Şimdi dini teferruata boğma ile ilgili olarak Maide suresine kulak veriyoruz:

101.
Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekte iken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan vazgeçmiştir. Allah Gafûr’dur, Halîm’dir.

102.
Sizden önceki bir toplum da onları sormuştu; sonra tutup hepsini inkâr ettiler.

Yazımızın konusu itibariyle bu ayetler hakkında dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:

1 – Dine, dinin hükümlerine dair sorulara cevaplar sadece ve sadece “… kuran indirilirken” verilmektedir. Yani sorulara cevap veren sadece ve sadece Allah’tır ve bunu “Kuran ile” yapmaktadır.

2 – Allah’ın açıklamadığı / emretmediği hususlar hakkındaki hüküm şudur: “… Allah onlardan vazgeçmiştir”.

Şimdi bu açıklamalardan sonra şu sorulara cevap aranmalıdır:

1 – Kuran’da Yahudilerin eski dinlerini / dinlerinin tapınma objelerini terk etmedikleri ve buna aykırı emirleri uygulamamak için dini teferruata boğdukları yolundaki kıssa “kime” ve “ne için” anlatılmıştır ?

2 – Kuran’a göre, açıklanmamış hususlar dinin emirleri arasında değil ve hüküm yalnız Allah’a ait ise (Bkz. Kehf,26), Hz. Peygamber’in sırf kendisi için bile bir şeyi haram kılma yetkisi yoksa (Bkz.Tahrim,1), Kuran ayrıntılı / mufassal kılınmış ise (Bkz. Nahl,89), Rabbin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmış ise (Bkz. Enam,115), Hz. Peygamber yalnız vahye uyuyor ve yalnız vahiyle uyarıyorsa (Bkz. 6/50,72/23, 21/45,10/15,39/11-12-13) din adına ileri sürülen ve Kuran’da hiçbir dayanağı bulunmayan kuralları kim üretti ?

Son olarak Kuran’dan Yahudilere dair onlarca özellik arasından bir diğer özelliğe değineceğiz.

“Onlardan (Kitap ehlinden) bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.” (Ali İmran,78)

“Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar …” (Nisa,46)

“Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. …” (Maide,13)

“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; âhirette de büyük bir azap var onlara.” (Maide,41)

Bu ayetler uyarınca yazımızın konusuna göre dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:

1 – Ehli Kitap ve özellikle Yahudiler dini / kitabı tahrif hususunda uzmandır. Daha önce de bunu defalarca icra etmişlerdir.

2 – Yahudiler tahrifi iki yöntemle yaparlar:

Birincisi; aslında kitaptan olmayan bir şeyi dillerini kitapla eğip bükerek yani güya kitabı delil getirir gibi yaparak anlatırlar ve onun kitaptan olduğuna inanmanızı sağlarlar.

İkincisi: Birinci yöntemin yeterli gelmediği durumlarda, yerlerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırırlar. Yerlerine oturmuş kelimeden kasıt, bir bağlam / söz dizini içerisinde anlam kazanmış kelimelerdir. Yerine oturmuş bir kelimeyi kaydırmak, o kelimenin başka bir anlamını esas almak ve/veya sonradan o kelimeye başka bir anlam yüklemek ve/veya cümleyi / ifadeyi söz dizininin içerisinden çıkararak tek başına başka bir manaya gelmesini sağlamaktır.

3 – Bu iki yönteme karşı alınması gereken tedbirler “tahrif yöntemini” bilmekten geçer. Tahrif tuzağına gelmemek için;

Birincisi, Kuran’ı parça parça etmeden siyak ve sibak / konu bütünlüğü içerisinde okumak,

İkincisi, kelimenin bağlam içerisinde kazandığı anlamı dikkate almak,

Üçüncüsü, kelimeyi bağlamı ile birlikte benzer kullanımlarıyla kıyaslayarak değerlendirmek,

Dördüncüsü, Kuran lafızlarına yüklenen herhangi bir anlamın o hükmü Kitap içerisinde ilgili diğer hükümlerle çelişkiye sokup sokmadığına dikkat etmek, ortaya bir çelişki çıkarsa Kuran’da çelişki olamayacağı için (Bkz. Nisa,82) kelimelere yüklenen anlamları tekrar gözden geçirmek gerekmektedir.

Yukarıda açıklanan hususlar doğrultusunda şu sorulara yanıt aranmalıdır:

1 – Allah, Yahudilerin tahrif yöntemini “kime” ve “ne sebeple” anlatmıştır ?

2 – Kuran pürüzsüz bir Arapça ile indirildiği halde (Bkz. Zümer,28), Lügat ve tefsir kitaplarında sık sık karşılaştığımız ve kelimelerin Arapça anlamlarının dışında “dini ıstılah anlamı” adı altında sunulan anlamları kim üretmiştir ?

Örnekler:

1 – “Riba” ve “Faiz” ikisi de Arapça olan kelimelerdir. Üstelik hem “riba” hem “faiz” kelimesi Kuran’da ayrı ayrı kullanılmıştır. Mevcut tüm çevirilerde “riba” kelimesi “faiz” olarak çevrilmektedir. Kuran’ın muhatapları Arapça konuşan kimseler olduklarına göre, nasıl olur da Allah “riba” dediğinde bunu “faiz” olarak anlamış olabilirler ?

2 – Zekat, arınma / arınmak demektir. Kuran’da müminlerin mal varlıklarından yapacakları harcama “sadaka” kelimesi ile anılmış olmasına rağmen mevcut çevirilerde “sadaka” olarak kullanılan kelimenin “zekat” olarak çevrilmesi nasıl mümkün olabilmektedir ? Bundan da öte, aslı “arınma” olan kelimeyi “vergi / ödence” haline kim getirmiştir ?

3 – Cihad, Cehd, Mücahede aynı kökten türemiş kelimelerdir ve öz itibariyle gayret ve çabayı anlatır. Kuran’da tarafların silahlı olarak mücadele etmesine verilen isim “kıtal”dir. Yani, Türkçe’de “savaş” dediğimiz kelimenin Kuran’daki karşılığı “kıtal / öldürme / öldürüşme”dir. “Katil” de aynı kökten bir kelimedir. Hal böyleyken, cihad kelimesi hangi sebeple savaş olarak çevrilmekte ve / veya anlatılmaktadır ?

4 – Secde kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “itaat / itaat etmek” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?

5 – Rüku kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “boyun eğmek / alçak gönüllülük” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?

6 – Kuran’da onlarca dua ayeti bulunduğu halde bir kez olsun “amin” kelimesinin kullanılmamış olması karşısında, Allah’ın Kuran’ı “ne önünden ne ardından hiçbir batılın erişip yanaşamayacağı” bir kitap (Bkz. Fussilet,41-42) olarak tanımlamış olması da göz önünde bulundurularak bu kelimenin dini literatüre ne zaman ve ne şekilde girdiği, başka hangi topluluklarca ne zamandan beri kullanılmakta olduğu düşünülmesi gereken bir durum değil midir ?

7 – Zikr kelimesi anma / hatırlama anlamına geldiği, Kuran’da da sürekli olarak bu anlamda kullanıldığı ve Kuran’ın / Tevrat’ın / İncil’in vasfı olarak anıldığı halde, çevirilerde sıklıkla “Kuran” diye çevrilmesi ne kadar doğrudur ? Halk arasında “zikir” için bilinen anlam (bir kelimeyi sürekli olarak tekrar etmek) ne zaman oluşmuştur ? Kuran’da asla halk arasında bilinen bu anlamıyla kullanılmamış olması düşündürücü değil midir ?

Kuran kelimeleri hakkında bu ve benzeri YÜZLERCE, BİNLERCE cevap bekleyen soru vardır. Bu yazıda çeşitli alanlardan sık kullanılan bazı kelimeler örnek olarak sunulmuştur.

Yazı boyunca üç hususa değindik:

Özetle;

Yahudilerin başlarında bir Peygamber olduğu halde 40 günde hem de dinin en esaslı itikat mevzularında nasıl yoldan çıkabildiğine,

Yahudilerin, eski dinlerini asla terk etmediklerine, bu dini yaşatmak için dini ayrıntıya boğduklarına, Allah’ın din için gerekli her detayı Kuran’da bildirdiğine, Kitabın adalet ve doğruluk bakımından tamamlandığına, dine dair hükümlerle ilgili soruların Allah tarafından, Kuran indirilirken, Kuran ile cevaplandığına, Kuran’da değinilmeyen hususların o toplum için dini bir hükmün konusunu oluşturmadığına,

Yahudilerin kitabı, kitaptan olmayan şeyi kitaptan sanalım diye dillerini eğip bükerek ve yerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırarak / anlamını saptırarak / bağlamından kopartarak tahrif ettiklerine değindik.

Eğer Kuran, Yahudi tarih kitabı ise, Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi ise bu sayılan şeylerde bizi ilgilendiren hiçbir husus yoktur.

Ama eğer Yahudiler de bizler gibi bir insan topluluğu ve Kuran da müminler için bir yol gösterici, bir uyarıcı ise yukarıda verilen bilgiler ışığında düşünülmesi gereken çok şey var demektir.

Ali Aksoy – 14.04.2009

  • Share/Bookmark