BOZKURTLARIN DİRİLİŞİ (4)
Yönelince doğruya,
Derman olur ağrıya,
Kulak tut bu çağrıya,
Dirilecek bozkurtlar !
Ve devrilecek putlar !
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Önce putları yıkacağız. Aklımızın içindeki görünmez putları, sahte tanrıları yıkacağız ki, aklımızı ve vicdanımızı hür bir şekilde işletelim, doğruyu yeni baştan tanımlayalım.
Önce görme, işitme yeteneğimizi tekrar kazanacağız. Tekrar gören, işiten bir güruh olacağız ki, akıl çarkının dişlerinin arasına sıkışan “çelişkileri” görebilelim. Bu çelişkilerden arınalım.
Çelişkilerden arınanlar, gerçeğe bütün çıplaklığıyla şahit olurlar. Gerçek insanı yanıltmaz, gerçek insanı yolda bırakmaz, gerçek insanı utandırmaz. Gerçeğe dayanan, tuzağa düşmez.
Acı da olsa gerçeğe kulak vereceğiz. Acıdır diye gerçeği görmezden gelenlerin misali, dişi ağrıdığı halde bunu umursamayanın haline benzer. Halbuki diş ağrıyarak sana bir mesaj gönderiyor. Bende bir problem var, bununla ilgilen, ilgilen ki, daha vahim bir durumdan korunabilesin diyor.
Siyasi gerçekleri görmezden gelenlerin hali de başka değildir.
Ya gerçeği söyleyiverirse diye hiç kimsenin sözünü kesmeyeceğiz, hiç kimsenin sesini kısmayacağız. Buna önce kendi iç sesimizden başlayacağız.
Hatalarımızı ve çelişkilerimizi örtbas edeceğimize, üstüne üstüne gideceğiz. Bir sorunla karşılaştığımızda, akıl akıldan üstündür diyeceğiz, bizim göremediğimizi görmüş olma ihtimali olan diğer zihinleri tarayacağız.
Ezberlenmiş dogmalar bir tarafa bırakıldığında, gözlerin ve kulakların, bilinçlerin perdesi kalktığında [private]yeni bir dünya ve yeni bir zamanla karşılaşacağız. Dirilmeye başlayacağız !
Gördüğümüz, duyduğumuz her şeyi sorgulayacağız.
Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, ne için sorularını bütün varlık alemine soracağız. Nerede bir çelişki görsek onu didik didik edeceğiz.
Allah’ın Kuran’ın çelişkisiz bir kitap olması ile övünmesi gibi, kendimize gerçekle ve kendi içindeki tezlerle çelişmeyen bir dünya görüşü oluşturacağız. Bu bizim milletimiz olacak ! Türk Milleti olacak !
Hanif / sorgulayıcı / batıl ve sahte olan her şeyi reddedici İbrahim’in milletini temel edinmiş Türk Milleti !
Açıldı altun oluk
Doldu göğsüme soluk
Duysun ağaç, kuş, balık…
Filizlendi umutlar
Dirilecek Bozkurtlar.
Ülkücü Hareket’in en az konuştuğu, daha doğrusu konuşmaktan kaçındığı şeylerden başlayacağız. Zaman ve insanlar değişirken, çözüm yolları bakımından değişik bir tez ileri süremediğimiz konuları ele alacağız. Biz neden tıkandık, neden bu konularda üç cümleden öteye geçemiyoruz ? Neden hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyoruz ?
Doktrinimiz ve teşkilatlarımız nerede bir kısır döngüye giriyorsa, orada bir çelişki vardır. Onu bulup çıkaracağız. Oradaki durum gerçekle mi çelişiyor, yoksa inandığımız, savunduğumuz başka bir değerle mi ?
Siyaseten “rol” yaptığımız durumları gözlemleyeceğiz. Mesela bir taraftan ülke yönetimi adına “demokrasi” talep ederken kendi içimizde hiç de demokratik olamadığımız hallerimiz var mı?
Mesela “Bütün halkımızı kucaklama” iddiamıza, kendi arkadaşlarımızı bile kucaklayamama gibi bir çelişki sirayet etmiş mi ? Ettiyse neden etmiş ?
Mesela başkalarının çocuklarının Ülkü Ocaklarına gelmesini talep ederken, kendi çocuklarımızı Ocaklara göndermediğimiz oluyor mu? Oluyorsa neden oluyor ?
Kendi içimizde başka, bizden olmayanların yanında başka konuştuğumuz veya başka davrandığımız oluyor mu ? Oluyorsa neden oluyor ? Kimden neyi saklamaya çalışıyoruz ?
Mesela Kuran’a iman ettiğimizi beyan ederken, “Allah indinde en üstün olanınız takvaca en ileri olanınızdır” ayetini görmezden gelerek kendi ırkımızı tüm zamanlar ve mekanlarda “en üstün” ilan ediyor muyuz ?
Soy, sop bağını “üstünlüğe” vesile kılıyor muyuz ?
“Hani Rabb’i, İbrahim’i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: “Seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim, “soyumdan birilerini de” deyince Allah: “Benim ahdime zalimler eremezler.” buyurdu.” (Bakara,124)
Mesela “Devletçilik” adı altında devlet denen ucube örgütün zulmünün, “milliyetçilik” adı altında milletin bazı fertlerinin apaçık kötü davranışlarının savunuculuğunu yaptığımız zamanlar oluyor mu ? Devletçilikte ve milliyetçilikte toptan kabul veya toptan red ettiğimiz şeyler var mı?
Atatürk’ü seviyor muyuz, sevmiyor muyuz ?
Avrupa birliğinin dinine mi karşıyız, devlet düzenine mi, siyasetine mi, zenginliğine mi ?
Küreselleşmeye karşı mıyız ? Karşı isek bununla nasıl mücadele edeceğimiz hususunda ayakları yere basan detaylı bir planımız var mı?
Teşkilatçılığımızla övünüp durduğumuz halde, köy köy, mahalle mahalle örgütlenememiş olmamızın sebebi ne olabilir ?
Aynı apartmanda aynı sokakta oturan iki ülkücü birbirini niye tanımaz ?
Ülkeyi yönetecek bir ekonomi politikası belirlemeden önce, teşkilatlarımızı sevk ve idare edecek bir mali yapılanma doktrini geliştirebilmiş miyiz ? Kendi söküğümüzü dikebiliyor muyuz ?
Daha düne kadar birbirimizi öldüresiye kavga ettiğimiz solcularla nasıl oluyor da şimdi “benzer” şeyler düşünebiliyoruz ? Onlar mı değişti, bizler mi ? Yoksa tarafların hiç biri değişmedi de aslında biz birbirini hiç dinlemeyen güruhlar mıydık ?
Kendimiz muhalefetteyken fikrimiz veya yetiştirdiğimiz insanların iktidarda olması nasıl mümkün olabilir ?
Ümmet-i Muhammed, birbirinin anasını, babasını, kardeşini öldürmüş müşrikleri onlar iman ettiklerinde “kardeşim” diye bağrına basmış, onların bir çoğuna “sahabe” diye başının üzerinde yer verebilmişken, biz birbirimizin evladını, yakınını öldürmüş teröristleri onlar bu durumdan pişmanlık gösterdiklerinde “kardeşim” diye bağrımıza basabilecek miyiz ?
Şeriatçı mıyız, laik mi ?
Türkiyeci miyiz, Turancı mı?
Muhafazakar mıyız, yenilikçi mi ?
Yurt içinde “Türk Kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir” diyenlerimiz, Yurt dışında mesela Irak’ın kuzeyindeki Kürtler için de aynı şeyi düşünüyor mu?
İşçi, ezgin insanlarımızın haklarını savunursak solcu mu oluruz ? Bu konuda bizimle aynı düşünen ama başka konularda farklı düşünen insanlarla birlikte miting, yürüyüş yapabilir miyiz ?
Bir şehit verdiğimizde incinen yüreğimiz, trafik kazasında bir vatandaşımız öldüğünde de inciniyor mu? Şehit verdiğimizde sokaklara döküldüğümüz gibi bir vatandaşımız “yok yere” öldüğünde yollara dökülsek bizlere gülerler mi ?
Doğru bildiğimiz ve inandığımız şeyler hususunda başkalarının bize gülmesi, gülecek olması umurumuzda mıdır ?
Ormanlarımızın ve sağlıklı yaşam alanımızın yok olmasına karşı direnmek milliyetçilik olarak tanımlanabilir mi ? Eğer bu davranış da milliyetçilikse biz neden bunu yapmıyoruz ? Ülkücülerin insanlığa zehir saçan bir fabrikanın önünde eylem yaptığı görülmüş duyulmuş mudur ?
Zenginimizin bedel verdiği, fakirimizin asker olduğu zamanlarımız var mıdır ? Veya zenginimizin “vekil”, fakirimizin “teba” olduğu zamanlarımız oluyor mu?
Ülkücü Hareket olarak kendimize saygı duyulmasını isterken, herhangi bir teşkilatın delegelerinin oylarıyla seçilen yöneticileri al aşağı ederek kendi kendimize saygısızlık ettiğimiz oluyor mu?
Bunlar sadece basit misallerdi…
İnanıyorum ki, bu misaller ve sorular bile bir çok ülkücünün sinirlerini gerebilir.
Gerçeği inkara, gerçeğin üzerini örtmeye (küfr) yönelenlerin akıbeti yaşayan ölü olmaktır !
Aksine gerçeğin üzerine üzerine yürüyenler, gerçeğe teslim olanlar ise diridirler !
Ölmeye yüz tutmuş Ülkücü Hareketi diriltecek olanlar da onlardır.
İster bir köyden, ister bir beldeden, ister bir ilçeden, ilden filizlensin, ister az olsun ister çok, onlar mutlaka galip gelecektir.
“Biz hakkı, bâtılın üzerine fırlatırız da o, onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o yok olup gitmiştir.” (Enbiya,18)
Bu, kulak verenler için Allah’ın vaadidir ve Allah vaadinden asla caymaz !
“De ki: “Allah, vaadinde sadıktır. Haydi artık hanîf olarak İbrahim’in milletine uyun!” (Ali İmran,95)
“… yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur… ” (Rum,30)
Büyürken yağız taylar
Dolunur ince aylar
İller, ilçeler, köyler…
Dirilecek Bozkurtlar.
Ali Aksoy – 22.05.2010
[/private]

