Bu yazıda ileri gelenlerle resuller arasında daimi olan, günümüzde de izlerini istikrar içerisinde sürdüren büyük bir kavgaya değineceğiz.

Kuran’a göre, resullere ve onların getirdiği dine / yol ve yönteme ilk itiraz edenler, en azılı düşmanlar daima o bölgenin “servetle şımarmış” ileri gelenleridir. İlle bir mazeret ileri sürerek resullere muhalif olmuşlardır.

Peki bu kavganın sebebi nedir ? Neyi bölüşemediler, neden uzlaşamadılar ?

Aslında bu kavganın kökleri insanın ilk çağlarına, ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır.

Kuran’a göre, “insanın üzerinden anılmaya değer bir şey olmadığı çok uzun devirler” geçmiştir. İnsan, insanlık bu döneminde insandır ama “adem” değildir. Anılmaya, kendisine vahyedilmeye değer bir varlık olamamış, tekamülünü tamamlamamıştır. İnsan “Adem” olduğunda Yaratıcı alemlerdeki bütün meleklere / kuvvetlere şöyle seslenir:

“… yer yüzünde bir halife / ardıl tayin edeceğim.”

Gelenekselleşmiş dini inanış bu ayette insanı “Allah’a halife” olarak görmüşse de, sonu gelmeyen bir varlığın (Yani Allah’ın) halifesi / ardılı olamayacağı için biz bu görüşü kabul edemiyoruz. İnsan yani adem, kendisinden önceki “anılmaya değer olmayan varlığın” halifesidir.

Adem / İnsanlık, “sınırsız bir ömre sahip olmak için” yasak meyveden yediğinde [private]bahçesinden / mevkisinden kovuldu. Biriktirmek, biriktirdiği ile ticaret yapmak ve böylece “yarınını garanti altına almak” tutkusuyla yeryüzündeki diğer tüm canlılardan farklı bir din / yol / yöntem edindi. Adem / İnsanlık, mülk edindikçe, biriktirdikçe dünyevileşti. Mülk için savaş yaptı, kan döktü, sorun çıkardı. Çünkü “hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışırken” ölümü unuttu. Ölümü hiç hatırına getirmeyen insan, kendisini “ebedilik” yolunda zannedecektir. Adem / İnsan bu yanılsamayla biriktirdikçe “kıt olmayan kaynakları” kıt hale getirdi.

Ne zaman bir resul gelse ve “ihtiyaçtan arta kalanı” diğerleriyle paylaşmayı teklif etse önce oranın “servetle şımarmış” ileri gelenleri itiraz ettiler. Çünkü maldan eksiltmeyle arınmak, ölümü hatırlamaktır. Maldan arınmak dünyevilikten arınmaktır.

Her peygamberin getirdiği ve biri birinin aynı olan teklif, dünyeviliği terki emrediyordu. İleri gelenlerin neredeyse yaşam gayesi olan mülk, şan, şöhret, oğullar, aşiretler vel hasıl kişiyi muktedir kılan her şeyi makul seviyeye indiren, sınırlayan teklif yasak meyveyi daha da cazip hale getiriyordu. İnsan, kendisinden önce yaşamış hiçbir ebedi varlığa şahit olmadığı halde kendisini buna layık görebiliyor, alemlerin gerçeklerine karşı kör, sağır kesilebiliyordu.

Büyük kavganın ikinci sebebi, resullerin gelenekselleşmiş inanışlara karşı “yeni” ve sorgulayıcı bir bakış açısı getirmesidir. Var olan düzen ileri gelenlerin iktidarını pekiştirirken, sıradan insanlara “sultanlık” teklif eden bir inanış nasıl kabul edilebilir ?

Şuayp peygambere karşı çıkan ileri gelenler şu itirazı ileri sürdüler:

“Ey Şuayb, atalarımızın taptığı tanrılarımızdan vazgeçmemizi ve mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarruf etmemizi engellemeni sana salatın mı emrediyor ?”

Kavganın iki temeli bu kadar açık ve nettir.

İleri gelenlerin Kuran’la olan kavgası da aynı minvaldedir.

Müşriklerin Hz. Peygamberden, “bu Kuran’ı değiştir, yahut başka bir Kuran getir” diye talepte bulunmalarının sebebi de bu iki temele dayanmaktadır.

Çünkü karşılarında okunan (Kuran), dünyevileşmeye itirazlar içeriyor, ölümü hatırlatıyordu. “Eskilerin masalları” diye alaya alınan ayetler, önceki kavimlerin resullere karşı çıkarttıkları büyük kavganın akıbetini haber verirken, yine ölümü ve kendilerinden önce aynı yolda ölenleri hatırlatıyordu. Ve şunu soruyordu:

“Şimdi onlardan hiçbir ses duyabiliyor musunuz ?”

Mülkleri, servetleri, şan ve şöhretleri, oğulları, kızları, atları, arabaları, hanları hamamları vel hasıl “iktidarları” dağılmış ve onlar “masallara” çevirilmişlerdi…

Kuran bir ayetinde kitap ehlinin Kuran’ı, “öz oğullarını tanıdıkları gibi” tanıdıklarını haber verir. Bu gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Bir kişinin oğlunu milyarlarca insanın arasına koysanız, o yine de kendi evladını onlar arasından hatasız olarak seçip çıkarır. Kuran “Kitap ehlinin” Kuran’ı tanıyışını da böyle nitelendiriyor…

Önceki resullerin getirdiklerine şahit olanlar, onun inceliklerini bilenler Kuran’ı daha duyar duymaz tanırlar. Çünkü aynı kelimeler, aynı vurgular, aynı ikazlar tekrarlanır.

Kuran da, kendisinden öncekiler gibi dünyevileşmeye reddiyeler içerir. Dünyevileşen ve bu suretle kendilerini güvende hissedenleri ihtar eder. Ebedilik hevesine kapılanları ebedi bir cehennemle korkutur.

Kuran, güven içinde olanların tarifini yaparken cennete layık olanları tarif eder. Cennet ehlini daima “güvende olmakla” vasıflandırır. Bu bir yönüyle, dünya mülkü ile güven arayışına reddiyedir. Kuran’a göre, beyte / Allah’ın evine / önerdiği dine girenler güven içerisindedir. Yasak ağaçtan yiyerek biriktirmeye başlayanlar, dünyevileşenler, biriktirerek ebedileşeceğini düşünenler güvende değildir. Dünyevi tutkulardan ve saçma sapan, akla ve vicdana aykırı inanışlardan arınmadıkları için kovulmuşlardan olacaklardır.

Kuran bu sebeple arınmayı yani zekatı, salat ile birlikte zikreder. Gelenekselleşmiş din, zekatı kırkta bire ve bir aya indirgeye dursun, Kuran zekata süreklilik yükler. Salat gibi zekat ta zamandan arındırılmış, bir ömrün sorumluluk gerektiren her safhasına konulmuştur.

Kuran, “dünyevileşenlerin” salatını / hayra desteğini yeterli görmemektedir. Sosyal sorumluluğu yüksek birey, kendi nezdinde de dünyevilikten, biriktirmekten ve aşırılıktan arınmalıdır. Birey ancak arınmasını sürdürdükçe salata meğil tutar. Onun salatı sürekli hale gelir. Dünyevilikten arınan insanı boş gayelerle oyalayacak herhangi bir şey bulunmayacağı için o salata daha candan sarılacaktır. Bilinçli yaşamının her anında hayra desteğini, görevinin gereğini hatırlayacak ve tereddüde düşmeden desteğini ve vahyi izlemesini sürdürecektir.

Kuran, “süslenmiş, cicilenmiş” arınmayı reddeder. Çünkü süslenmiş, ilan edilmiş arınma, dünyevi zevklerden bir başkası için, yani şan, şöhret için riya tutkusuyla yapılır. Arınmanın gayesi dünyevilikten arınma ise, arınmanın usulü de dünyevilikten uzak olmalıdır.

Kuran, maldan arınma konusunda çok keskindir. İşte Kuran’ı ehli kitaba kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıtan unsurların en başında bu gelmektedir.

“Sana neyden infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasından”

Tabiri caizse dananın kuyruğunu koparan teklif budur. Kuran, insan için ihtiyacının fazlasını “infakın / hayır yolunda maldan harcamanın” konusu yapmaktadır. Kişi burada ihtiyacını belirlemede hür bırakılmıştır. Bu hürriyet, büyük hesaplaşmada yargılama konusu yapılacak ve defterler açılacaktır.

Kuran, maldan arınmada insanların üretebileceği muhtelif şeytanlıklara da hemen set çeker.

“Kendinizin gözünüz kapalı alıcısı olmadığız şeyleri sakın ola Allah yolunda harcamaya yeltenmeyin !”

Eski püskü kıyafetleri, kullanılmayan eşyaları, yemek artıklarını sözüm ona ihtiyaç fazlası diye verip kurtulma kurnazlığını Kuran sert bir ihtarla reddeder.

Sonra iyice anlaşılması için bu duruma şöyle bir açıklama getirir:

“En sevdiğiniz şeylerden / severek – isteyerek harcamadıkça asla iyiliğe ermiş olmazsınız.”

Demek ki iyilik, kişinin zaten dünyevi bir bağının kalmadığı veya önemli ölçüde azaldığı şeylerden arınmak değildir. Bilakis iyiliğe erginlik, “en sevilen şeylerden” yani insanı dünya hayatına sıkı sıkıya bağlayan şeylerden sarf etmekle elde edilir. Çünkü Kuran, baştan sona dünyevileşmeye apaçık ve doğrudan bir reddiyeler manzumesidir.

Kişi mesela, artık kullanmadığı bir kıyafetini değil, yeni aldığı ve gönlünün ısındığı bir kıyafetini seve seve elden çıkarabiliyorsa arınmış olacaktır. İhtiyaç fazlasının tamamını bu bakış açısıyla değerlendiğimizde, Kuran’ın teklifinin ağırlığı hemen anlaşılabilecektir.

Gelenekselleşmiş ve akla ve vicdana uygun gerekçeleri bulunmayan her türlü inanışın reddi ile birlikte bu “arınma / zekat” olgusu ileri gelenleri çileden çıkartmıştır.

Böylelikle değişmeyen, eskimeyen, pörsümeyen, daima ayakta duran tebliğ / Din-i Kayyım, yasak meyve ağacına sadece bir yönden değil iki yönden, iki cepheden birden balta vurmaktadır.

Bu günün “ileri gelenleri” de büyük kavganın tarafı olmaya devam etmektedir. Savunur göründükleri siyasi, ekonomik, dini eğilim her ne olursa olsun “dünyeviliği” salık veriyorsa ister istemez kavganın tarafı olmaktadırlar.

İleri gelenlerin ürettikleri ve savundukları tüm rejimler, tüm sistemler, tüm yasalar, tüm kararlar dünyevileşmişlerin lehinde ve dünyevileşmeyi cazip kılacak, teşvik edecek bir dine / yol ve yönteme hizmet etmektedir.

Enteresan bir özellik arz etmesi nedeniyle, sözüm ona “dindarlık” söylemiyle iktidar olan yeni ileri gelenlere baktığınızda onları ihale yarışlarında, hayır için toplanan paralarla her türlü kamu varlığını araklama faaliyetlerinde görebilirsiniz. Kuran bu gün bizim “kamu malı” diye tabir ettiğimiz şeyi, “Allah’a ve resulüne ait” mallar olarak zikreder. Kuran hangi mal için “Allah’a ve resulüne aittir” diyorsa o kamu malıdır. Böyle olunca, bu gün kamu malına el uzatıp araklama faaliyetine giren “dindarlar”, aslında Kuran’daki deyimiyle Allah’a ve Resulüne ait bir varlığı araklamaya yeltenmiş olmaktadır.

Kendilerine göre “Dindar olmayanlarla” hatta “din düşmanı” olanlarla bile (!) kolaylıkla ittifak ettikleri yalıtılmış, kutsal bir alandır “servet” yarışı…

Savunur oldukları gelenek dini, namaza, oruca, hacca eklemekte / arttırmakta hiçbir mahzur görmezken “maldan harcama” konusunda pek bir ketumdur. Maldan harcamada arttırdıkları tek yer, gariban çiftçinin mahsulüdür. Mahsule 1/10 (%10) yazdıkları vergi, yığın yığın altın ve gümüşte, biriktirilmiş servette 1/40 (%2,5) oluverir.

Anlam itibariyle çerez parasına döndürdükleri “sadaka” her zaman yapılabilirken, maldan 1/40 gibi pek büyük (!) bir miktarda harcama sadece yılda bir kez yapılabilir.

Okullarda, camilerde, kitaplarda dinden bahsettikleri her yerlerde “namaz” vurgusu serbestçe ve bol bol yapılırken, zekat pek bir gariban bırakılır.

Servet deyince akıllarına önce “Süleyman Peygamber” gelir. Ne de olsa “servet sahibi” bir Peygamberdir. Kendilerince Süleyman Peygamber, “zenginliğin, servet düşkünlüğünün, biriktirmenin” emsali, beraatidir. Allah ona izin verdiyse, her halde kendilerine de izin vermiş olmalıdır.

Süleyman’ın servetini nasıl tasarruf ettiğinin, nereye harcadığının veya kendilerinin Süleyman gibi olup olmadıklarının herhangi bir önemi yoktur.

Onun için, “ribayı” yani yığın yığın, üstüne üstüne aşırı biriktirmeyi “faiz”e döndürüp akladıklarında şu mesajı vermiş olurlar: Dilediğiniz kadar biriktirin, hanlar, hamamlar, evler, arsalar, yatlar, katlar edinin, altını gümüşü tıka basa doldurun ama faiz yemeyin !

Halbu ki, ihtiyaçtan arta kalanı infakın konusu yapan bir dinde faizin ne işi olabilir !

İmanı, camide / tapınakta aramak kolaydır. Kolaysa, hastanede tedavi ücretini ödeyemediği için rehin kalanlara yardımda, aş evlerinde, kadın sığınma evlerinde arayın ! Elektrik parasını bile ödemeyen fakirhaneleri aydınlatacak iman “nuru” nerede !

Bir de “talebe okutuyoruz” diye, Allah’ın kelimesini düzeltmeye yeltenenler var. Onlara göre, tüm infak “talebe okutmaya” ayrılabilir. Allah, sadakanın dağıtılacağı sekiz sınıf insanı “öylesine” saymıştır. Din yine büyük kavgada ileri gelenlerin işine yarayacak sinsi bir silaha dönüşmüştür.

Eğer gerçekten “iman” ediyorsan, dininde gerçekten samimiysen topladığın sadakayı o sekiz sınıfa eşit olarak dağıtarak bunu kanıtla ! Bunu yap ki, Anayasal kurumları ele geçirmek ve bu suretle hurafeyi iktidar yapmak için mi, Allah rızası için mi yardım topladığın apaçık belli olsun. Sen, fakir fukaradan her birinin teker teker rızasını almadan Allah’ın onların hakkına ayırdığı payı bir başka alana transfer edemezsin.

Görüldüğü gibi büyük kavga, yasak ağaçtan meyve yeme yarışıyla ilgilidir. Hangi görünüme bürünürse bürünsün işin temelinde bu yatmaktadır.

Allah’ın yarattığı mahlukat içerisinde insandan başkasında, ihtiyacından fazlasını biriktiren görülmüş, duyulmuş değildir. Kurda, kuşa, böceğe, sayısını ancak Allah’ın bilebileceği mahlukata geniş ve bolluk içerisinde bulunan yeryüzü, yasak ağaca meyleden insan yüzünden kıtlık içerisine düşmüştür. Kuran’a göre insan öylesine cimridir ki, kendisine Allah’ın hazineleri verilse tükenir korkusuyla harcamaz.

İhtiyaç fazlasını infakın konusu yapmayı salık veren peygamberlerin inkar edilmesinin, yurtlarından sürülmelerinin ve öldürülmelerinin en büyük nedeni işte bu büyük kavgadır. İnsanlık var oldukça, peygamberler ve bu büyük kavga var olmaya devam edecektir. İsterse inkarcılar hoş görmesin !

Ali Aksoy – 04.06.2010

[/private]