Archive for the ‘Dua’ Category.

Site Tanıtımı: Fecr

Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.

http://kuranneslifecr.blogspot.com

Tanrı Türk’ü korur mu?

Tanrı Türk’ü korur mu? Korursa neden korur ? Ne kadar korur ? Ne zaman korur ? Kimi kimden korur Tanrı ? Yahut bir gün, “Küstüm, artık korumayacağım” der mi?

İyisimi biz avam vaziyeti bırakalım da, “Tanrı kimi korur ?” sorusuna bir cevap arayalım.

“Tanrı Türk’ü korusun” temennisini her ne zaman işitsem İbrahim peygamberin soyu için yaptığı dua aklıma gelir.

“Hani Rabb’i, İbrahim’i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: “Seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim, “soyumdan birilerini de” deyince Allah: “Benim ahdime zalimler eremezler.” buyurdu.” Bakara,124

Bu ayet öyle bir ayet ki, sorusu da cevabı da içinde… Bakalım; Okumaya devam edin ‘Tanrı Türk’ü korur mu?’ »

Yeşaya’nın Çığlığı

Aşağıdaki metni nereden aldığımı sormayın, kaynak vermeyeceğim.

Şu kadarını söyleyeyim ki bundan 2700 küsur yıl önce yaşamış Yeşeya adlı bir Ademin vicdanından taşan Gâlu belâ seslerinden bir ses

Hani “Elestü birabbikum” (Rabbiniz değil miyim?) diye sorulup “Gâlu belâ” (Dediler: Evet) cevabının alındığı o diyalogtaki ses… Allah’ın her Ademoğlunun ruh dünyası (iç alemi/vicdanı) ile konuşmasını temsilî olarak anlattığı ve böylece her insanda bu potansiyelin varolduğunun hatırlatıldığı vicdanın ve merhametin o evrensel sesi…

Kimin söylediğinin, nerede geçtiğinin ne önemi var?

Ramazanda tam da zamanı; ruh alemimizi dinleyelim az. İçsel dünyamıza; ruhumuzun derinliklerine yolculuğa çıkalım. Kanımca ruhlar alemi her insanın kendi içsel dünyasıdır. İçe doğru derin yolculuklar bizi ruhumuzla yani kendimizle tanıştırır. Çünkü Kur’an’da Yunan felsefesinde olduğu gibi ruh-beden ikiliği göremezsiniz. Ruh bedene girip çıkan bir şey değil. Senin ruhun seninle birlikte doğar ve seninle birlikte ölür. Ruhlar alemi de kendi iç dünyalarımız; bizden ayrı bir şey değil…

Tenhalarda kendimizi dinleyelim, iç alemimizle diyaloğa girelim, aldırış etmesek ve cevap vermesek de, orada, şahdamarımızdan daha yakın gelen yazılmamış sesler duyacağız. İşte o her gün, her saat beşere/insana sesleniştir. Kiminde vicdan azabı olur, kiminde tövbe, kiminde yakarış, kiminde de haykırış…

Yeşeya’nın metnini okurken bunları gördüm. Sürekli olarak “Aynı kandilin ışığı Bunları bir yerden tanıyorum.” demeden kendimi alamadım.

Bakalım size de tanıdık gelecek mi?

İşte Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver!” diye başlayan bölümden altını kırmızı kalemle çizdiğim yerler;

***

Kurbanlarınızın sayısı çokmuş, “Bana ne” diyor Rabb; Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.

Huzuruma geldiğinizde avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?

Anlamsız sunular getirmeyin artık.

Okumaya devam edin ‘Yeşaya’nın Çığlığı’ »

Felaket-i Ebediye !!!

“İhlas” gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan “Sizin de bir televizyonunuz olsun” diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar “Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor:

“Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum tv için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990′da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….”

Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor.

Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde “Bir Bilen” rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediye” adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları “İngiliz ajanı” ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. “Her şey aslına döner” mi diyelim, yoksa “Bu ne perhiz, bu ne turşu” mu?

Okumaya devam edin ‘Felaket-i Ebediye !!!’ »

Kul Hakkıyla Karşıma Gelme !

Türkiye’de, herhangi bir kahvehaneye gidin, yandaki masadan, ortalama bir vatandaşın şöyle dediğini duyabilirsiniz; “Ne demiş Cenab-ı Hak; ‘Kul hakkıyla karşıma gelme!”

Nerede demiş? Hangi ayette demiş? diye itiraz etmenize gerek yok, çünkü bu söz, tam da Kur’an’ın ruhununun Müslüman halk muhayyilesinde yoğrularak dile gelmiş ifadesidir.

Türkçe’de deyim haline gelmiş böyle sözler çoktur; “Harama uçkur çözme”, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yeme”, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça; Hak bela yazmaz kul azmadıkça” gibi…

Bunların her biri aslında birer ayettir.

Hele “Kul hakkıyla karşıma gelme” sözü, tümüyle Kur’an’ın ruhunu yansıtır.

Burada şu denmek istenir; “Sakın kul hakkı yeme çünkü Allah kul hakkı yemeyi affetmez.”

Kimi dinî cemaat ortamlarında ise şu ayet popülerdir; “Allah şirk dışında bütün günahları affeder.”

Peki, Allah’ın “Affetmem” dediği suç ve günah hangisidir?

Okumaya devam edin ‘Kul Hakkıyla Karşıma Gelme !’ »

Sorumluluk Bilinci

Sorumluluk, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yapmış olduklarından mesul tutulmalarıdır. Diğer bir ifadeyle, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yaptıkları iş ve hareketlerden hesap vermeye mecbur olma haline sorumluluk denir.

Biz sorumluluğu üç kategoride değerlendiriyoruz: İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu; insanın kendisine karşı sorumluluğu ve insanın diğer insanlara karşı sorumluluğu. Bunları şu şekilde açıklamak mümkündür.

İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu

Evrenin düzenleyicisi (Yaratanı)ve sahibi olan Allah, insanın ve onun hayatının da sahibidir. Kulun Allah’a, “sana inanıyorum, fakat benim hayatıma karışmanı istemiyorum” deme gibi bir hakkı olamaz. Kul, hayatını Kur’an’a göre düzenleme sorum-luluğundadır. Ve insanın sorumluluğu gücüyle sınırlıdır. Allah kimseden gücünün üstünde bir şey istemez. Bu sorumluluğun içinde zorla dünyayı değiştirmek olmadığı gibi, zorla inandırmak ve zorla (inandıklarını) yaşatmak da yoktur. İnsanı Allah’dan daha iyi kimseler de tanıyamaz. Onun gücünü, kapasitesini, yaratılışına en uygun olanını ve ihtiyaçlarını Allah’dan daha iyi kimseler bilemez ve ona en uygun yaşam biçimini de ancak onu yaratan belirleyicidir. Yeryüzünde insanoğlu var olduğundan bu yana da mülkün yegane sahibi olan Yüce Yaratıcı, insanı başı boş bırakmamış, seçtiği peygamberlere gönderdiği vahiy ve kitaplarla onların hayatlarını vahye uyarlamalarını emretmiştir. Aksi taktirde vahye değil de, heva ve heveslerine uyanların dünyada insanlığı ifsada götüreceği, kendisinin de ahiretini karartacağı, kaybedenlerden olacağı bilinen bir gerçektir. Zira sömürü ve zulmün dünyayı nasıl canavarlaştırdığı, dünyayı nasıl cehenneme çevirdiği apaçık ortadadır. Bundan dolayı insanların “Allah’a inandık, inanıyoruz” demeleriyle meselenin bitmeyeceğini Kur’an şu ayetle bildirmektedir:

“İnsanlar, ’iman ettik’ demekle, hiç denenmeden hemen bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar?” (29/Ankebut, 2)

Okumaya devam edin ‘Sorumluluk Bilinci’ »

Kuran, Arapça, Abdest

Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?

Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?

Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.

“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?

Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.

Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir.

Okumaya devam edin ‘Kuran, Arapça, Abdest’ »

Cehalet ve Parçalanan Umutlar

De ki:” Eğer duanız olmasaydı, Rabbim size ne kıymet verirdi?…”

Furkan / 77

İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden günümüze kadar pek çok safhalardan geçti. Bu devre içinde nice medeniyetler, nice saadetler ve nice hüsranların tanığı oldu… Ancak varolduğu günden günümüze kadar geçen sürede sadece üçyüzdoksan yıl barışı gören insanlık’ın hayatına daima göz yaşı ve hüsran egemen olmuştur. Çünkü insanlık maalesef her dönemde ihtiraslarının, basiretsizliklerinin, cehaletinin ve gururunun, kendisini yere seren o hastalıklı iç isyanlarını hiçbir zaman gerektiği gibi bastıramamıştır. Gûya bir hayatı yaşıyoruz, şöyle ya da böyle… Yani rastgele bir hayatı, bizim için biçilmiş ve yaşamaya mahkum bırakıldığımız hayatı… Neresinden bakarsanız içinde daima endişe, korku, şüphe, tedirginlik, güvensizlik ve ürkekliğin egemen olduğu bir hayat…. İnsanoğlu yüz yüze bırakıldığı bu bereketsiz hayatında aldığı derin yaraları maalesef göz yaşlarıyla da saramayacaktır.

Tarihi bir realite olarak insan toplulukları belki sosyal bir dürtü, belki de bir sevk-i tabi olarak özellikle hayatının zorluklarla kesiştiği dönemlerde, kendisine bu zorluklar karşısında umut ve güven verebilecek üstün nitelikli önderler arar. Tarihin ilk yazılı metinlerinden bu yana hiç değişmeyen toplumsal bir olgu olarak bu hep böyle olmuştur. Derin sıkıntılar içinde bocalayan ve her vesile ile sıkıntılarına çözümler arayan kitleler, duygularını dillendiren ve onlara kurtuluşun umudunu vaat eden liderlere koşulsuz bir teslimiyetle inan ve güven beslerler. Hatta modern yüzyılda hem doğuda hem de batıda geniş halk kitlelerinin sadece umutla değil âdeta tanrısal bir bağla güven duyup teslim oldukları liderler tarafından ne büyük acılar yaşatıldığına bütün utanç ve istismar tablolarıyla tarih tanıklık etmektedir.

Okumaya devam edin ‘Cehalet ve Parçalanan Umutlar’ »