Cehalet ve Parçalanan Umutlar
De ki:” Eğer duanız olmasaydı, Rabbim size ne kıymet verirdi?…”
Furkan / 77
İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden günümüze kadar pek çok safhalardan geçti. Bu devre içinde nice medeniyetler, nice saadetler ve nice hüsranların tanığı oldu… Ancak varolduğu günden günümüze kadar geçen sürede sadece üçyüzdoksan yıl barışı gören insanlık’ın hayatına daima göz yaşı ve hüsran egemen olmuştur. Çünkü insanlık maalesef her dönemde ihtiraslarının, basiretsizliklerinin, cehaletinin ve gururunun, kendisini yere seren o hastalıklı iç isyanlarını hiçbir zaman gerektiği gibi bastıramamıştır. Gûya bir hayatı yaşıyoruz, şöyle ya da böyle… Yani rastgele bir hayatı, bizim için biçilmiş ve yaşamaya mahkum bırakıldığımız hayatı… Neresinden bakarsanız içinde daima endişe, korku, şüphe, tedirginlik, güvensizlik ve ürkekliğin egemen olduğu bir hayat…. İnsanoğlu yüz yüze bırakıldığı bu bereketsiz hayatında aldığı derin yaraları maalesef göz yaşlarıyla da saramayacaktır.
Tarihi bir realite olarak insan toplulukları belki sosyal bir dürtü, belki de bir sevk-i tabi olarak özellikle hayatının zorluklarla kesiştiği dönemlerde, kendisine bu zorluklar karşısında umut ve güven verebilecek üstün nitelikli önderler arar. Tarihin ilk yazılı metinlerinden bu yana hiç değişmeyen toplumsal bir olgu olarak bu hep böyle olmuştur. Derin sıkıntılar içinde bocalayan ve her vesile ile sıkıntılarına çözümler arayan kitleler, duygularını dillendiren ve onlara kurtuluşun umudunu vaat eden liderlere koşulsuz bir teslimiyetle inan ve güven beslerler. Hatta modern yüzyılda hem doğuda hem de batıda geniş halk kitlelerinin sadece umutla değil âdeta tanrısal bir bağla güven duyup teslim oldukları liderler tarafından ne büyük acılar yaşatıldığına bütün utanç ve istismar tablolarıyla tarih tanıklık etmektedir.
Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
Buhari, Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek, alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu. Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı. Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.
Kuranda çeşitli ayetlerde geçen hacer, taş demektir. Kelimenin çoğulu ehcâr ve hicâredir. Şu ayetlerde geçtiği gibi: Değneğinle taşa (el-hacer) vur! demiştik. (Bakara 60), Artık kalpleriniz taşlar (el-hicâre) gibi yahut daha da katıdır. (Bakara 74). Hacir (felis vezninde) ve tahcîr, bir yerin çevresinin taşla çevrili olmasına verilen isimdir. Etrafı taşla çevrili yere de hicr (ilm vezninde) denir. Hicr-i Kabe (Hicr-i İsmail) tabiri, Tabersînin görüşüne göre, Tavaf sırasında oraya girilmesinin yasak olması nedeniyle kullanılmaktadır. Semûd kavminin ülkesine de aynı sebeple Hicr denmiştir: Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. (Hicr 80)
Sözcük anlamı, dönmek, vazgeçmek, yönelmek demek olan tevbe; Kur’an’da, kulun yaptığı kötü işten, günahtan veya küfürden/şirkten vazgeçerek, pişmanlık duyarak Allah’a yönelmesi anlamında kullanılmıştır. Bu yönelme bağışlanma isteğini de içermektedir. Tevbe kelimesinin türemişi olan tevvab ise Allah için kullanılmaktadır. Allah’ın isimlerinden biri de; Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi, onu bağışlaması ve tevbeleri çok çok kabul eden anlamına gelen Tevvab’tır.