Dua

KUR’AN’A GÖRE KONUŞMA KURALLARI

1-Amelsiz Sözden Sakınmak

Kitap’ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?.2/Bakara-44

Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? .Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.61/Saf-2-3

2-Doğru konuşmak

Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.33/Ahzab-70-71

3-Etkili Söz Söylemek

İşte bunların kalblerinde olanı Allah bilir. Onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver, kendilerine tesirli sözler söyle.4/Nisa-63

4-Etkili Söz Söylemek için Dua Etmek Devamını Okumak için »

Kur`an ahlakı – Ahmet Baydar

Kur`ân, insanın hayata temiz başladığını, sorumluluk bilincinin ve bu bilinci terk etmenin ona sürekli ilham edildiğini söyler. Alışkanlık, adet ve terbiye ile oluşan resmi İslamlığa pirim vermez. Aksine bilinç yolunu tavsiye eder. Eylemde niyet ve içtihat ister. Kur`ân`ın önerdiği ahlak, temizleme gücünü alışkanlıklara oturan “terbiye” den değil, şuura bağlı “tezkiye”den alır.
Bu nedenle ibadetler bile eğer insanda alışkanlık gibi duruyorsa, onların Allah katında bir öneminin olmadığını söyler. Zaman zaman, namaz kıldığı hâlde “verme” yi ahlak edinmeyenleri kınaması bundandır. Kur`ân, ibadetleri bir terbiye aracı değil, bir hatırlama aracı (zikir) olarak görür. Namaz ve oruç gibi bedensel ibadetleri, zorlaştırmaması aksine, zor zamanlarda kolaylaştırmış olması da bundandır.

Kur`ân, “alışkanlıklar” ın takviye ettiği bir ahlak sözcüğü üzerinde durmaz. Hz. Peygamber (s.a.)`a hitaben söylediği: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin ” (el-Kalem, 68/4) sözü de, onun doğuştan gelen (ve kendisinin bozmadığı) ahlaki davranışlarını ifade eder. Pek büyük huylar, karakter, meleke (yeti) ve maneviyat üzere yaratılmış bulunuyorsun ve sen onları korudun demektir.
Ancak Kur`ân`ın, satır aralarında, doğru davranışlar üretecek bir ahlak edinmeyi önerdiği söylenebilir. Ne var ki bu davranışlar da, alışkanlıklardan değil bilişsel bir inançtan doğmalıdır. Onları çok ve çileli değil, yeterli ve ihlâslı olan ibadet, terbiye değil tezkiye, taklit değil ittiba ve içtihat üretmelidir. Devamını Okumak için »

“Yetiş Yâ Muhammed” veya Alın Bandajındaki “Ya Hüseyn”

Gazetemi okuyor, bir yandan da İslami(!) radyonun kısık sesine kulak veriyorum.

Çanakkale zaferinin yıldönümü münasebetiyle, gösterilen kahramanlıklardan söz ediliyor. Gerçekten büyük ve çetin bir zafer Çanakkale.

Allah’ın nusrat ve iradesiyle kazanılmış bir zafer. Böyle olmalı… Ölümle burun buruna gelen her insan gibi Çanakkale’de savaşan mehmetçik de bütün içtenliğiyle Allah’tan, ama yalnız Allah’tan yardım istemiş olmalı.

Tıpkı peygamber (a.s) ve ashabının sadece Allah’tan istimdat ettikleri gibi.

Ama bugün öyle olmuyor… Çanakkale savaşının kahramanlarını yüceltecekler ya… Tugay komutanı bilmem hangi paşa yardım istenecek yeri biliyormuş… Bağırmış üç kere “Yetiş ya Muhammed! Yetiş ya Muhammed! Yetiş ya Muhammed!” ve yetişmiş Muhammed (a.s.); “Geldim buradayım, yanınızdayım” demiş. Onun ruhaniyeti ve himmetiyle kazanılmış zafer. Böyle uzayıp gidiyor hikaye. Devamını Okumak için »

Namazcı Hafız (Değerlerin Derece Düzeni III)

Müstağni nefse teslimiyet telkin etmesi gereken kurban, mahiyeti zorlandığında aşağılama, incitme ve açgözlülük ahlakına hizmet edebilir. Bu nedenle yüce kitap, kurbanların et ve kanlarının değil, kurbancının takvasının Allah’a ereceğini söyler. (Hacc 22/33)

Her biri yüzer taneli yedi başak veren bir tane gibi olan zekât bile mahiyeti zorlandığında bol yağmurun cascavlak bırakacağı topraklı bir kaya gibi olabilir. Bu nedenle yüce kitap, iyi bir sözün, ardından başa kakma ve incitme gelecek sadakadan daha hayırlı olduğunu söyler. (Bakara 2/262-4)

“Kılınan namaz” da, zorlanan kurban ve zorlanan zekât gibidir.

“Namaz” isminin ve “Kılma” eyleminin Kur’ân dilinde karşılığı olan harfler, hayatın her alanında kullanılan diğer bazı anlamların da kaynağıdır. Oysa bugün Türkçemizde, namaz sadece bilinen bir formun adıdır. Kılma fiili de sadece namaz için kullanılmaktadır.

Bu nedenle, kılmak deyince sadece namazı hatırlayan, namaz deyince de sadece o formu anlayan bir toplumda, “Namaz kıldım” diyen kişinin gerçekten ne yapmış olduğu değil, sadece bilinen o simgesel hareketleri yapmış olduğu anlaşılmaktadır. Devamını Okumak için »

Recep İhsan Eliaçık ile zor meseleler üzerine röportaj

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nünde kadına dönük şiddet, cinsiyet ayırımı tekrardan gündeme geldi. İslam’a isnat edilen kadınla ilgili birçok iddiayı İlahiyatçı Yazar Recep İhsan Eliaçık’a sorduk.

Recep İhsan Eliaçık Kimdir?


1961 Kayseri doğumlu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu. MTTB ve Akıncılar gibi gençlik örgütlerinde aktif görevlerde bulundu. Değişim dergisi kurucusu, halen Bilgi ve Düşünce Dergisi Yayın Danışmanı. “Söz ve Adalet” dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış eserleri: ‘İtikat Üzerine’, ‘İslam ve Sosyal Değişim’, ‘Değişim Yazıları’, ‘İslam’ın Yenilikçileri’ 3 cilt, ‘Adalet Devleti’, ‘Yaşayan Kur’an Meali ve Tefsiri’.

  • Kadın, erkeğin sol kaburga kemiğinden mi yaratılmıştır?

Recep İhsan ELİAÇIK: Dünya dinleri arasında ilk insanın yaratılışı ile ilgili başlıca iki tasavvur bulunuyor. İlki Yahudi-Hristiyan geleneğinin ataerkil (erkek-egemen) tasavvuru, ikincisi de bazı uzak doğu din ve mitolojilerinde görülen anaerkil (dişi-egemen) tasavvur…

Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir.

“ATAERKİL” DÜŞÜNCENİN KAYNAĞI TEVRAT

Bu anlayış Tevrat’ta aynen şöyle geçer:

“Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu… Sonra ‘Adem’in yalnız kalması iyi değil’ dedi, ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Derken Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem ‘İşte bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, etimden alınmış bir ettir’ dedi. Ona ‘kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Tekvin; 2/7, 21-23). Devamını Okumak için »

“Allah hesapsız rızıklandırır” ne demektir? / Ali Ekber Kureyşi

“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212). Bu tabir Kur’an’da 5 kez tekrarlanmaktadır: Bakara 212, Âl-i İmran 27, 38, Nûr 38, Ğâfir/Mü’min 40. Bir kez de şöyle geçmektedir: “Sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer 10)
Bu altı kullanım şeklinden birincisi ve dördüncüsü mutlaktır, dünya ve ahireti kapsamaktadır. İkinci, üçüncü ve altıncısı dünyaya hastır. Beşincisi ise ahirete yöneliktir. Netice itibariyle “Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212) hem dünyada geçerlidir, hem de ahirette. Şimdi buradaki “hesapsız” ifadesinin ne anlama geldiğine bakalım.

Öncelikle bu altı kullanımın hepsinin de sadece dünya ve ahiretteki rızık, nimet ve mükafat konusunda geçerli olduğunu bilmemiz gerekir. Dünya ve ahiret azabı hakkında böyle bir ifade kullanılmamıştır.
Bazı büyük alimlerin inancına göre kullar ve onların herşeyi, Allah’ın malı ve mülküdür. Kullar, Allah karşısında ne bir şeyin karşılığında alacaklıdırlar, ne de istihkakları vardır. Şu halde Allah’ın rızık vermesi bir lütuftur ve bu nedenle de “hesapsız”dır. Öyleyse “hesapsız”, karşılık olarak ve belli istihkakla olmama anlamına da gelir. Bu mesele özü itibariyle haktır ve sabittir. Ama bütün insanlar için geçerlidir. Bir diğer ifadeyle, Allah tüm insanlara bir şeyin karşılığı ve belli bir istihkakla belirlenmiş olmaksızın verir. Bu rızık verme, insanların Allah üzerinde bir hakkı bulunmaksızın Allah’ın kendi üzerine aldığı bir haktır. Fakat “Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212) ile “Kime dilersen ona hesapsız rızık verirsin.” (Âl-i İmran 27) ayetleri arasında farklı bir özellik bulunduğu anlaşılıyor. Buna göre, hüküm bütün insanlara şamil değildir ve “kime dilerse” ile “kime dilersen” kaydı, hükmün umuma şamil olmasına engeldir. Devamını Okumak için »

Salat ve Salat’ı İkame

Salat Kuran’ın en temel kavramlarından biridir. İnananların temel özelliği olarak anlatılmaktadır.23/1-4 , Felaha ulaştı o müminler ki onlar salatlarında itaatkardırlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. onlar arınıp yücelmek için yaparlar. (zekatı verirler)

22/35 , Onlar öyle kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Başlarına gelene sabrederler, salatı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz şeylerden harcarlar.

24/37 , Onlar ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden , salatı ikame etmekten ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar ,kalplerin ve gözlerin ters döneceği bir günden korkarlar.

35/29 , Allah’ın kitabını okuyanlar ,salatı ikame edenler, ve kendilerine verdiğimiz rızıkdan gizli ve açık sarf edenler, asla zarara uğramayacakları bir ticaret umarlar.

98/5 , Oysa kendilerine dini yalnız Allah’a halis kılarak , Allah’ı birleyenler olarak ona kulluk etmeleri,salatı ikame etmeleri, zekatı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur. Devamını Okumak için »

Nazar Hak Olabilir mi ?

Kur’an’ın son iki suresine muavvizât/muavvizeteyn de denmektedir. Bu iki sure bazı şerli unsurlardan Rabb’e sığınmak telkin edildiği için bu ismi almışlardır. Besmeleden önce okuduğumuz “eûzü” duası da, yerilmiş şeytandan Allah’a sığındığımız için bu ismi almıştır.

Felak ve Nâs surelerinde bazı yaratıkların, karanlığın, düğümlere üfleyenlerin, hasetçinin, vesveseci hannas’ın şerrinden Allah’a sığınılması önerilir; fakat “nazar edenden”, “göz edenden” ya da “nazar değmesinden” şeklinde herhangi bir ifadeye yer verilmez. Böyle olmasına rağmen, geleneksel din anlayışında göz değmesi gerçektir ve çoğunlukla Felak suresinin son ayetine istinat ettirilir.

Göz değmesi” ya da “nazar değmesi” mecazi olarak, kötü niyetli bir adamın, uğursuzluk getirmesi sonucu bir felakete uğramak, hasta olmak, bir belaya maruz kalmak anlamında kullanılmaktadır. Anadolu’nun hemen her yerinde görülen bu inanışın dinî bir dayanağı olmadığı gibi, aklî ölçülerle izahı da mümkün görünmemektedir. Eski Türk dinî inançlarından bir miras olduğunu zannettiğimiz bu inanış ne yazık ki halk yığınlarını çok büyük çapta etkilemektedir.

Türkiye’de insanlar bazı yeşil gözlü “şerir” insanların nazarının değdiğine, felaket getirdiklerine kesinkes inanmakta, bu düşünceyle hem kendilerini rahatsız etmekte, hem de zann altında tuttukları insanlarla ilişkileri olumsuz yönde etkilenmektedir. Devamını Okumak için »

KUR’AN’A GÖRE İNSANIN ÖZELLİKLERİ

1-Acelecidir
İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, bunu Benden acele istemeyin.21/Enbiya-37


2-Acizdir
Bunun üzerine kardeşini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürdü de hüsrana uğrayanlardan oldu. Sonra Allah; kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göstermek için, ona yeri eşeleyen bir karga gösterdi. Yazıklar olsun bana, bu karga gibi bile olmaktna aciz kaldım da kardeşimin ölüsünü örtemedim, dedi. Pişmanlık duyanlardan oldu.5/Maide-30-31


3-Cimridir
De ki: «Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir.»17/İsra-100 Devamını Okumak için »

Duanın böylesi…

Balığın Karnında Namaz! – Ahmet Baydar

Kur’ân-ı Kerîm, Yunus (a.s) ın kıssasını üç bölümde tamamlar. Özet mahiyetindeki ilk bölüm Sâffât suresindedir. Burada, toplumuyla öfkeleştiği, risaletle görevlendirildiği yeri terk ettiği, kalkmak üzere olan bir gemiye kaçtığı, gemideki yolcuların çok kalabalık olduğu, başları dara düşünce aralarında kura çekildiği, kuranın ona isabet ettiği, ardından denize atıldığı, tam yaptıklarından pişman olduğu sırada tesbih ettiği, bunun üzerine bir balığın onu ağızlayıp sahile çıkardığı anlatılır:

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, diriliş gününe kadar karnında bekleyecekti.” (Sâffât 37/143-144)

Bir peygamber, hatasından dönüp “tesbihe” sarılınca boğulmaktan kurtuluyor. Acaba müminler de sıkıntılı zamanlarında yaptıkları tesbih sayesinde, kendilerini maddi sıkıntılardan kurtarabilirler mi? (Yunus 10/103) Allah’ı “tesbih” etmekle boğulmaktan kurtulmak arasındaki bu ilişki nasıl izah edilebilir? Kıssadaki bu anlatımın altında acaba simgesel bir derinlik mi vardır? Yoksa elçiler ve müminler, vahye ihanet edecek olurlarsa sıkıntıya düşürülür, pişman olup tesbihe sarıldıklarında da kendi güçlerini aşan, hiç beklemedikleri bir vesile ile kurtarılırlar mı? Hz. Yunus’un başına gelenler, evrensel bir “kader” midir? Devamını Okumak için »

Salavât getirmek salat etmek midir? – Ahmet Baydar

İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, memurunun sorunlarına eğilmekte, izleyen anne ise çocuğunu tehlikeden korumaktadır.

Yani astın üstü izlemesi ile üstün astı izlemesinde anlam, kuvvet ve işteşlik değişir. Fiiller çıkış yerlerine ve yönlerine göre anlam, ağırlık ve işteşlik imkanı kazanır.

Kur’ân’daki “Salat etme” fiili de böyledir. Kuşlar Allah’a, Melekler de Peygambere salat eder. Ancak Allah kuşlara, Peygamber de meleklere salat etmez. Allah, Peygamber ve müminler ise birbirlerine salat ederler:

“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salat edin.” (Ahzâb 33/56)

Bu ayetteki salât etmek, genelde Peygambere “salavat getirmek” şeklinde anlaşılmış, buna dayanılarak Allah’tan bir hacet isterken Peygambere salavat getirmeyi gerekli görenler olmuştur. Ancak bu, sahabe zamanında örneği bilinmeyen garip bir tevessül türüdür. Bundan daha garip olanı ise yine bu anlamdan doğan şu inançtır: “Hz. Peygambere salât, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü bunu bizzat Allah ve melekleri de üstlenmiştir.” (Nakleden, Kurtubî)

Son zamanlarda, salat sözcüğüne hemen herkes istediği anlamı veriyor. Dilediği yere çekiyor. Bu tür çalışmaların saikleri üzerine söylenmesi gereken çok şey var. Ancak bu, başka bir yazı dizisinin konusu. Devamını Okumak için »

İyiliğin Pusulası: Zekat, İnfak

Kuran’da kendisine yeterince atıf yapılıp gündeme getirilmesine rağmen insanların gündeminde bir türlü yer alamayan bir ibadettir zekat…

İnsanı, Allah’tan gayrısından vaz geçmeye teşvik eden, bunu öğreten zekat…

Din direği / temeli deyince insanların çoğunun aklına şu gelir: “Namaz dinin direğidir”

Namaz dinin direğidir de zekat dinin neyidir ?

Zekat; ne şekilsel, bilinmeyen söz dizilerinde kurgulanmış namaz dininde,
ne de başörtüsü dininde kendine hak ettiği yeri bulamamıştır.

Hatta Kuran’a yönelme çabasında olanların da gündeminde Kuran’daki yerini bulamamıştır.

Namaz, kişiyi ihya eder. Topluma katkısı ise ihya edilmiş kişi üzerinden olması nedeniyle ancak dolaylı yoldan olabilmektedir. Ama zekat, hem kişiyi hem de toplumu doğrudan ihya eder.

“En sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ermiş olmazsınız” diyor Allah…

Ne bir oran söylemiş, ne de “hangi şeylerin sevilmekte olduğunu” …

Çok sevdiği oğlunu dahi harcamaya azmeden bir Peygamberi de övdükçe övmüş…

Mutlak iyiliğe ermek isteyenlere de, ihtiyaç fazlasını harcamayı tavsiye buyurmuş… Devamını Okumak için »