Hadis ve Sünnet Meseleleri
İslam aleminde Kuran tasavvurları – İlhami Güler
Eyl 20th

Bugün İslâm dünyasındaki düşünce hayatında birbirinden ayrı üç Kur’ân tasavvuru bulunmaktadır. Aşağıda bu üç tasavvuru yer yer meteforlara da başvurarak izah etmeye çalışacağım.
I – Birinci tasavvur,tarih boyu İslâm dünyasında egemen olmuş Sünni tasavvurdur. Bu tasavvura göre Kur’ân kutsal bir kitaptır. Mutlak olan Allah’ın mutlak kelâmıdır. O’nun zatı ile kaim ezeli sıfatları olan ilim, irade ve kelâm sıfatlarının bir tecellisidir. Bundan dolayı “Kelâm-ı Kadîm”dir.
Yaratılmamıştır. “Kelâm-ı Nefî” olarak yani mana olarak Allah ile birlikte ezelidir. “Kelâm-ı Lafzi” olarak yani Arapça olarak Hz. Muhammed’e 7. yüzyılda indirilmiştir.
Hitabı ve hükümleri evrenseldir. Yani bütün insanlaradır. Hükümleri itibariyle tarih üstü, toplum dışı sabit ve mutlaktır. Tanrı nihaî hakikati söylemiştir. Bu inanç giderek bütün hakikati söylemiştir kanaatine dönüşmüştür.
Teşbihde hata olmaz. Onun taşı toprağı (harekesi-harfi cerri) altındır. İbarelerin, ifadelerin, cümlelerin altında binlerce anlam gizlidir. Her çağa göre manalar çıkarılabilir. O evrensel bir akide ve evrensel bir şeriattır. Vahiy, aklın alternatifidir (akıl-nakil). Aralarında derece farkı değil; mahiyet farkı vardır. Vahiy (Kur’ân), tabir yerindeyse Allah’ın aklının bir ürünüdür.
Kur’ân’ın içerdiği dini ruh, şeriatı da beden metaforlarıyla karşılayacak olursak; onun ruhu da bedeni de kıyamete kadar bakidir, değişmez ve evrenseldir. Bu Kur’ân anlayışını ‘Ay’ meteforuyla da izah edebiliriz. Ayın sınırları bellidir. Devamını Okumak için »
Yeşaya’nın Çığlığı
Eyl 20th
Aşağıdaki metni nereden aldığımı sormayın, kaynak vermeyeceğim.
Şu kadarını söyleyeyim ki bundan 2700 küsur yıl önce yaşamış Yeşeya adlı bir Ademin vicdanından taşan “Gâlu belâ” seslerinden bir ses…
Hani “Elestü birabbikum” (Rabbiniz değil miyim?) diye sorulup “Gâlu belâ” (Dediler: Evet) cevabının alındığı o diyalogtaki ses… Allah’ın her Ademoğlunun ruh dünyası (iç alemi/vicdanı) ile konuşmasını temsilî olarak anlattığı ve böylece her insanda bu potansiyelin varolduğunun hatırlatıldığı vicdanın ve merhametin o evrensel sesi…
Kimin söylediğinin, nerede geçtiğinin ne önemi var?
Ramazanda tam da zamanı; ruh alemimizi dinleyelim az. İçsel dünyamıza; ruhumuzun derinliklerine yolculuğa çıkalım. Kanımca ruhlar alemi her insanın kendi içsel dünyasıdır. İçe doğru derin yolculuklar bizi ruhumuzla yani kendimizle tanıştırır. Çünkü Kur’an’da Yunan felsefesinde olduğu gibi ruh-beden ikiliği göremezsiniz. Ruh bedene girip çıkan bir şey değil. Senin ruhun seninle birlikte doğar ve seninle birlikte ölür. Ruhlar alemi de kendi iç dünyalarımız; bizden ayrı bir şey değil…
Tenhalarda kendimizi dinleyelim, iç alemimizle diyaloğa girelim, aldırış etmesek ve cevap vermesek de, orada, şahdamarımızdan daha yakın gelen yazılmamış sesler duyacağız. İşte o her gün, her saat beşere/insana sesleniştir. Kiminde vicdan azabı olur, kiminde tövbe, kiminde yakarış, kiminde de haykırış…
Yeşeya’nın metnini okurken bunları gördüm. Sürekli olarak “Aynı kandilin ışığı… Bunları bir yerden tanıyorum.” demeden kendimi alamadım.
Bakalım size de tanıdık gelecek mi?
İşte “Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver!” diye başlayan bölümden altını kırmızı kalemle çizdiğim yerler;
***
…
“Kurbanlarınızın sayısı çokmuş, “Bana ne” diyor Rabb; Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.
Huzuruma geldiğinizde avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?
Anlamsız sunular getirmeyin artık. Devamını Okumak için »
Felaket-i Ebediye !!!
Eyl 10th
“İhlas” gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan “Sizin de bir televizyonunuz olsun” diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar “Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor:
“Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum tv için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990′da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….”
Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor.
Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde “Bir Bilen” rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediye” adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları “İngiliz ajanı” ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. “Her şey aslına döner” mi diyelim, yoksa “Bu ne perhiz, bu ne turşu” mu? Devamını Okumak için »
Akıl İçin Yol Birdir
Ağu 20th

Konuşmacı: Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Lokalimizin bu ayki konuğu, şairlik/edebiyatçılık yönü kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamı da olan Metin Önal Mengüşoğlu idi. 29.12.2001 Cumartesi günü, mütevazi salonumuzun kapasitesini zorlayan bir dinleyici kitlesine hitap eden Mengüşoğlu, “Akıl İçin Yol Birdir” başlıklı bir konferans verdi. Uzunca konuşmasını, en iyisi aynen yansıtmaktır diye düşündük ve kısaltmalar yaparak özet şeklinde konuşmasını aynen sunmak istedik.
Metin Önal Mengüşoğlu, böyle bir konuyu tebliğ olarak sunmasının nedenini şöyle açıkladı: Üç ay kadar önce, kendisinin de konuşmacı olduğu bir sempozyuma katılmış. Fakat tebliğine tepkiler almış, kendisini rasyonalistlikle suçlamışlar. Birtakım müslüman çevrelerin akıl konusunda ne kadar geri kalmış olduklarını gözlemledim diyor. Sonuçta bu konuyu yeniden insanlarla tartışmak gerektiğine inanmış. Bize kalırsa iyi de olmuş…
İşte size, Mengüşoğlu’nun akıl, akletmek, akılcılık ve Kur’an’ın akılla ilgili tanım ve tariflerine ilişkin konuşması:
Musa Carullah Bigiyev bir eserinde diyor ki, “Ey aldanan adam! Aklın varsa ona danış. Her akıl bir nebidir!” Bir hayli tehlikeli bir söz! “Nebi” sıfatını her insana veriyor. Oysa biz müslümanlar, bir çok kelimeyi kavramlaştırmışızdır ve hasretmişizdir. Hasrettiğimiz için birilerine, özel imtiyazlı kimselere, sıradan insanlara kullanmaktan imtina eder, çekinir, korkarız. Sadece bu kelime değil tabi, daha bir çok sıfatı sıradan insanlara vermek çok fazla işimize gelmez. Devamını Okumak için »
Kuran, Arapça, Abdest
Ağu 5th
Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?
Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?
Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.
“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?
Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.
Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir. Devamını Okumak için »
Kur’an’da Şefaat – Ahirette Şefaat
Tem 25th
Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Kur’an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.
Kur’an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir. “Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun” ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, “kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun” denir. Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.
Allah’ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir. Devamını Okumak için »
Acıkmış Katıra Gül Koklatmak
Tem 20th

Domuz sürüsüne kuzu katılmaz
Lütuf tarlasına adım atılmaz
Acıkmış katıra gül koklatılmaz
İt eniği ite çeker unutma!”
Böyle diyor, söz ustası Abdurrahim Karakoç, “unutma!” başlıklı şiirinde. İnsanın söz ustası olması bir başka. Benim sayfalarla ancak ifade edebildiğim bir meramı o, bir tek cümleyle bir çırpıda anlatıveriyor… Bu tür sözler Türk halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır. Halk, günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede yararlanmaktadır.
“Acıkmış katıra gül koklatılmaz!”
Peki ama neden?
***
Bu “neden”e cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak zorundayız. Bilindiği gibi katır, eşekle atın birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık bakımından, vukuatlıdır… Bu “neseb” işini hafife almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan anlamaz. Sanat üretemez. Bunu eskiler “eşşekten perşembelik umulmaz” sözüyle özetlemişlerdir… Devamını Okumak için »
Mescitten Mabede Savruluşumuz
Tem 15th
Buhari, Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek, alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu. Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı. Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.
Bir evi, bir kır parçasını, sahrada bir mıntıkayı, göze çarpmayan sokak aralarını mescit olarak kullanıp toplandıklarında ne yapıyorlardı acaba? Elbette yerine getirdikleri ilk iş, Allah’tan gelen bilgi, belge ve buyrukların tedrisi idi. Müşriklere karşı takınılacak tavır, baskı altındaki mü’minlere destek, Allah’tan gelen haber/bilginin yaygınlaştırılması v.b. Sonuçta müşrik baskı dozunu artırınca mü’minlerin evlerini gizli gizli mescit edinerek biraraya gelmeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya fiili baskıya maruz kalan kimi zayıf mü’minlerin ise Habeşistan’a hicret’ine karar vermişlerdi. Devamını Okumak için »
Dinimizde “devir – ıskat” diye bir şey var mıdır ?
Tem 10th
Soru 1: Kur’an, müslüman kişinin sıhhatli olması halinde hayatta iken ibadetlerini yerine getirmesini farz kılmıştır. Kişi yaşadığı sürece bundan sorumludur. Allah’ın insanı sorumlu tutmasından benim anladığım budur. Ancak bunun aksine olarak, kişi öldükten sonra yakınları, ölenin yapmadığı ibadetlerine kefaret olarak ‘devir- ıskat’ yapmaktadırlar. İslam’a göre bunun hükmü nedir? Bu, namaz, oruç, hacc ve zekat yerine sayılır mı?
Cevap: Toplumun yanlışlarına karşı gösterdiğiniz duyarlılıktan dolayı şahsınıza teşekkür ediyoruz. Bir toplumda doğrular yaşanmaz ve söylenmez ise, bir zaman sonra yanlışlar meşruiyet kazanmaya başlayacaktır. Bunlar toplumun din anlayışının hayata yansımalarıdır. Dini merasimlere hasreden insanlar, dinin yanlış kullanımlarına ve istismarına da hazır olmalıdırlar. Halk bayram öncesi mezarlık ziyaretlerinde yakınlarına Kur’an okutmayı adet haline getirince; açıkgöz din simsarları da üzerine okunmuş yasin balonu, tebareke balonu, üç ihlas bir fatiha balonunu şişirip satmaya başlamışlardı da ortalık karışmıştı. Devamını Okumak için »
“Adem” nedir yada kimdir ?
Tem 1st
Âdem Arapça olmayan bir kelimedir. Bu kelime Kuranda 25 kere kullanılmıştır; 17 kez Âdem ve 8 kez de Âdemoğulları biçiminde. Lugat ve tefsir alimlerinin tamamına yakını kelimeyi şahıs alameti ve bir kişinin ismi olarak kabul etmiştir. Bazıları da onu, insan ve beşer gibi, tür saymıştır. Biz bu kelimeyi açıklarken çeşitli açılardan konuya bakacağız. Bu meselede ihtimalleri ve görüşleri açıklayacak, gerçek ilmi ise Allaha, Rasûlüne ve imamlara bırakacağız.
ŞAHIS ALAMETİ Mİ, TÜRÜN SİMGESİ Mİ?
Lugat ve tefsir alimlerinin tamamına yakınının Âdem kelimesini şahıs alameti gördüğünü ve onu bir tek kişi kabul ettiğini; bazılarının da insan ve beşer gibi türün simgesi saydığını söyledik.
1. Önce ikinci görüşün Kurandan çıkarılıp çıkarılamayacağına bakalım. Devamını Okumak için »
‘Sahabenin Adaleti’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış
Haz 30th
Sahabenin adaleti(1) görüşü, İslam düşüncesinin oluştuğu dönemden bu yana kesin bir inanç olarak Ehl-i Sünnet arasında benimsenen sabit inançlarından biri olmuştur.
Bu inancın şekillenmesinde, sahabe döneminde cereyan eden bir takım siyasi olayların etkisi görülmektedir. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra meydana gelen olaylar, Muaviye’nin tasallutu ve Ümeyyeoğullarının Müslümanların siyasi hakimiyetini ele geçirmeleriyle sonuçlanmıştır. Bu dönem süresince siyasi ve iktisadi yapılar ve anlayışlar kadar, fikri ve kültürel boyutlarda da bir çok iniş çıkışlar ortaya çıktı. Çok sayıda cinayetler ve katliamlar gerçekleşti. Hz. Osman (a.s)’ın hilafeti döneminde, Ümeyyeoğulları meydanı açık görünce içlerine gömdükleri ihtiras ve arzularını ihya etmeye ve siyasi inzivadan çıkmaya başladılar. Çünkü gerek geç dönemlerde İslam’ı kabul etmeleri, gerekse Mekke ve Medine döneminde Müslümanlara karşı gösterdikleri aşırı düşmanlık ve zulüm ve sonunda da Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından müellefe-i kulûbdan sayılmaları, onlar için utanılacak ve toplum dışına itici amillerdi. Nihayet, Muaviye Hz.Hasan (a.s) ile barış anlaşması imzalayarak kendisini halife ilan etti. Muaviye’den sonra yapılmış olan savaşlarda, suçsuz insanlar katledildi, çeşitli yöntemlerle baskı ve korku altına alındı. Hilekarlık ve propaganda yöntemleriyle sayısız bid’atlar ortaya çıkarıldı. Bu dönemde sahabenin büyük ve takvalı şahsiyetleri Ümeyyeoğullurı cellatlarınca katledildi.
Böyle bir tarihi miras devralan insanlar o günkü durumu ihtilaf ve olayları elbette tahlil etme ihtiyacı duyacaklardı. Emeviler, siyasi bir hedef olarak hilafet ve saltanatlarının zarar görmemesi, Müslümanların olayları doğru bir şekilde yorumlamalarına ve Emevi soyunun karanlık çehresini ortaya çıkarmalarına mani olmak için çalışıyorlardı. Mesela, Muaviye kendi şahsiyetini korumak, herhangi bir kıyam ve direnişle karşılaşmamak ve siyasi meşruiyetini elde etmek için adamlar seferber ederek geniş çapta yalan hadisler uydurma yoluna başvurmuş ve bu hadisler vasıtasıyla bir yandan değersiz insanları yüceltmeye ve diğer yandan da hayali kahramanlar ve yalancı mitler oluşturmaya çalışmıştır.(2) Devamını Okumak için »
Yakıtı İnsan ve Taşlar olan…
Haz 27th
Kuranda çeşitli ayetlerde geçen hacer, taş demektir. Kelimenin çoğulu ehcâr ve hicâredir. Şu ayetlerde geçtiği gibi: Değneğinle taşa (el-hacer) vur! demiştik. (Bakara 60), Artık kalpleriniz taşlar (el-hicâre) gibi yahut daha da katıdır. (Bakara 74). Hacir (felis vezninde) ve tahcîr, bir yerin çevresinin taşla çevrili olmasına verilen isimdir. Etrafı taşla çevrili yere de hicr (ilm vezninde) denir. Hicr-i Kabe (Hicr-i İsmail) tabiri, Tabersînin görüşüne göre, Tavaf sırasında oraya girilmesinin yasak olması nedeniyle kullanılmaktadır. Semûd kavminin ülkesine de aynı sebeple Hicr denmiştir: Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. (Hicr 80)
Bu itibarla hicre menetme manası verilmiştir. Çünkü onda bir tür ağırlık vardır. Yine aynı şekilde, akla, kişiyi nefsin arzularından alıkoyduğu için hicr denmiştir: Bunlarda akıl sahibi (hicr) için yemin yok mudur? (Fecr 5). Harama da yasaklama yönüyle hicr adı verilmiştir: Dediler ki: “Bu hayvanlarla ekinler haramdır (hicrun). Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. (Enâm 138)
Arapçada şöyle denir: Filan kişi falan kişinin hicridir. Yani ona engeldir ve onu malında ve diğer hallerinde tasarrufta bulunmaktan alıkoymaktadır. Kelimenin çoğulu hucûrdur. Şu ayette geçtiği gibi: evlerinizde bulunan (hucûri-kum) üvey kızlarınız (Nisa 23). Yani hicrinizde, güvencenizde ve terbiyeniz altında bulunan üvey kızlarınız da size haram kılındı. (Müfredat) Devamını Okumak için »
Cinler bedenlenir mi ?
Haz 23rd
Cin kelimesi Kuran-ı Kerimde 22 kez geçmektedir.
Cin, Kuran örfünde, doğası gereği insan duyularına karşı örtülü olan şuur ve irade sahibi bir varlıktır. İnsan gibi sorumludur, ahirette de diriltilecektir. Tıpkı insan gibi itaakâr, âsi, mümin, kâfir vs. olabilir. Hulasa insanla omuz omuzadır. Tek farkı, insanın hissedilebilmesi, onunsa hissedilememesidir. Bunun dışında başka bazı farklar da olabilir.
Cinnet, cin demektir: Cinlerden ve insanlardan. (Hûd 119). Sıhâh ve Kâmûsta, Cin taifesinden şeklinde de söylenmiştir.
Bendeniz İslama Bakış isimli kitabımda cinler hakkında detaylı açıklamalara yerverdim. Orada, anti-madde dünyası hakkında Ittılaat gazetesinde yayınlanmış bir yazıyı nakletmiştim. O yazıdan bir bölümü buraya da almak isterim: Devamını Okumak için »


Ne Dediler