Hadis ve Sünnet Meseleleri

Çoğunluğa Uymak

İnsan başı boş değildir. Yaratıldığı andan itibaren bir takım kelimelerle Rabbi tarafından bilgilendirilmiştir. Ancak zamanla bu bilgiler yine kendisine emanet edilen insanlar tarafından yozlaştırılarak ya da gündemden düşürülerek tahrifata gidilmiştir. Bu yüzdendir ki Allah’ın her defasında peygamber seçerek insanlara hitap edişi bu yanlışlıkların tekrar düzeltilmesi içindir. İnsan hiçbir zaman başı boş değildir. İlahi hükümlerden uzak durduğu zaman bile bir boşluğun içinde olamaz. Hayat çizgimiz boyunca Allah’ın hükümlerini boşa çıkararak yapacağımız her girişimin akabinde o boşluğu mutlaka ve mutlaka Şeytan’ı memnun edecek hal ve davranışlar dolduracaktır. O halde önemli olan nokta, kabı herhangi bir suyla değil arı duru olan berrak bir su ile doldurmamızdır. Vahiy, bu kirliliği rafine edici bir program olarak gönderilmekte ve hayatımızı da bu düzenlemeye uygun bir şekilde idare etmemiz istenmektedir.

Aklı olan her insan bir şekilde taraftardır. Eğer iradesi kendi ellerinde değil de başkaları tarafından kumanda ediliyorsa birilerinin hesapları uğruna bu vazifeyi yürütür. Bu işin hiçbir zaman sıfır noktası yoktur. Yani yaşadığımız hayat ya Allah’ın istediği ölçülerde ya da onun reddettiği istikamettedir. Az önce söylediğim gibi inen ayetler bu istikametin ne yönde olması gerektiği hususunda ikazlar yapmaktadır. Bu yüzden Allah, insanlara seslenirken onları kendi tarafına davet etmekte, Şeytan ve onun yandaşlarından uzak tutmak istemektedir. Buna rağmen Allah’ın istediği yönde hareket etmeyen her insan kat’i suretle batılın yanındadır ve her adımda sapma açısı bir derece daha büyüyecektir. Devamını Okumak için »

Vahiy Savunması / Kuran Dışı Vahyin İmkansızlığı

MEHMET YAŞAR SOYALAN

Genel anlamda bütün vahiylerin, özel anlamda da Kuran vahyinin herhangi bir savunmaya ihtiyacı bulunmakta mıdır? Veya bugün özellikle Kur’an vahyi için söylüyoruz, savunmayı gerektirecek bir saldırı ile karşı karşıya mıdır? Bu kitabın yazarı, Kur’an vahyinin nazil olduğu ilk günden bugüne, hep bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu inandığı için bu kitabı kaleme almıştır ve elinden geldiğince bir kitap çerçevesi içerisinde bu saldırıların dayandığı iddiaları çürütmeye çalışmaktadır. O Kur’an vahyine yapılan saldırıların en etkili olanının içten yani ona inandığını ifade edenlerden geldiğine inanmakta, hem mesajının hem de hedeflerinin bilinçli veya bilinçsiz karatıldığını düşünmektedir. Bu nedenle yaptığı savunma yapılan karartmayı kaldırmaya ve vahyin gerçek mesaj ve hedeflerinin gün yüzüne çıkarılmasına yöneliktir. Elbette “Kur’an vahyi herhangi bir saldırı ile karşı karşıya değil, O’nun herhangi birisi tarafından savunulmaya ihtiyacı yoktur, O”, esaret altına alındığını düşündüğümüz “torbalar veya kutular içerisinde işlevini yerine getirmektedir” diyorlarsa bu kitapta onları memnun edecek herhangi bir ifade yer almamaktadır. Ancak bu düşüncede olanlar, Peygamberimizin ve arkadaşlarının sağlıklarında Kur’an’ın hem mesajını hem de metnini sonraki kuşaklara ulaştırmak için yaptıkları çabaları anlamsız gayretler olarak görüyor olmalıdırlar. Ayrıca Müfessirlerin veya diğer ülemanın Kur’an mesajının doğru anlaşılmasına yönelik çabalarını da gereksiz buluyor olmalıdırlar. Devamını Okumak için »

1 SMS 5 YTL, 1923′e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !

Yeşil Bir Türkiye İçin
Ağaçlandırma Seferberliğine
Sen de Katıl..


 

Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.

 

Kampanyaya destek verecekler için;

SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)

Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı

Dabbetu’l-arz nedir? Yecüc ve Mecüc kimdir?

Kuran’da yer alan “Dabbetu’l-arz” ve “Yecüc ve Mecüc tabirleri bin bir türlü tartışma konusu olmaya devam ediyor. Öyle ki bu iki kelime üzerine başlı başına bir dini edebiyat üretildiğini söylememiz bile mümkündür.

Peki, Kuran bu tabirlerle ne anlatmaktadır?

Denmek istenen aslında nedir?

Bu yazının konusunu bunlar oluşturuyor.

DABBETU’L-ARZ; YERYÜZÜNÜN DİLE GELİŞİ

Kuran’da dabbetül-arz tabiri şöyle geçmektedir;

Harfi harfine: “Söz üzerlerine vaki olduğu zaman onlar için yeryüzünden bir ‘dâbbe’ çıkarırız. Onlara ‘kelime’ olur da insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadığını söyler.” (Neml; 27/82) Devamını Okumak için »

Hılfu’l-Fudûl Nedir ?

Hakikatlerin en zor tebliğ edileceği dönemler kurtuluş uğruna insanların dikkatini başka noktalara çeken unsurların ayyuka çıktığı zamanlardır. Bu dönemlerde boyalı ve cilalı ambalajlarda sunulan sentetik çözümler hatanın asıl merkezini gözler önüne koymak yerine dikkatleri başka alana çektirme çabası içindedirler. Esas amaçları ise, değişimin merkezde yani özde değil de teferruatlarda olması noktasında olanca varlıklarını ortaya koyarak bir paratoner işleviyle asıl merkezi koruma çabası içinde olmalarıdır.

Bıkmış ya da bıktırılmış toplumların hayat serüveni içinde tanıştıkları ve ilk göz ağrıları olan demokrasi, işte bu tuzakları en ince ayrıntısına kadar kuran bir sistemdir. Metodu ise kötü olanı değil, kötü olan işi kötü uygulayanları değiştirme taktiğiyle hareket etmektir. Gayesi, bir avuç azınlığın refahı ve istikbali uğruna diktasını yaşatmaktır. Bu yola düşmüş veya düşürülmüş toplumların önüne koyulan tepside asla bu sınırların dışında bir oluşumu teklif etme hakkı bile yoktur. Böyle ortamlarda belirlenmiş demokrasinin, demokratik seçmeni olmanın dışında ikinci bir hakkınız olamaz. Olmadığı gibi seçmeme hakkınız bile ceza-yı mucibtir. Öyle bir hak ve hürriyet iadesidir ki tepsideki kokmuş yemeklerden illaki birisini yemek zorundasınız.”Bu bana dokunur ya da beni zehirler” dediğiniz taktirde “İnsanlık için en ideal çeşni!”olan bu bayatlamış artıkları inkarınızdan dolayı halkın dostları tarafından insanlık düşmanı bir avuç azınlığın müntesibleri olarak ilan edilmekten öteye gidemezsiniz. Devamını Okumak için »

İnfak Nedir ?

Kur’ân-ı Kerîm baştan sona, Allah için infakın şart olduğunu belirten âyetlerle doludur. İlk vahiylerle birlikte insan hep, Allah tarafından kendisine verilenlerden bağışlamaya çağrılmıştır. Bununla gerçekleştirilmek istenen amaç, imanı kalplere iyice yerleştirip pekiştirmek ve mümin kişiliği olgunlaştırmaktır. İmana kavuşmuş insanın ahlâkî donanımını bütünlemek; salâhını gerçekleştirmek ve maneviyâtını güçlendirmektir:

“Sırf Allah”ın rızasını aramak ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, bir tepedeki güzel bir bahçenin hâline benzer ki, kuvvetli bir sağanak düşmüş de ona yemişlerini iki kat vermiştir; sağanak yağmasa bile bir çisenti düşer. Allah amellerinizi gözetiyor!” (Bakara sûresi, 2/265)

Burada infakın, onu yapan mü’min için, Allah’ın hoşnutluğuna erişmek özlemiyle ve yüreğinde taşıdığı imanı -ve sahibi bulunduğu ekonomik varlıklara iman ile bakışını- kökleştirmek amacıyla yerine getirildiği anlatılmıştır. Şu hâlde infak buyruğunun asıl hikmeti, ekonomik dengesizlikleri gidermek ve böylece sosyal düzeni ıslaha yönelik bir reform yapmaktan önce, bu neticeyi sağlayacak olan zihinsel dönüşümü gerçekleştirmektir. Mü’minin gönlündeki imanı güçlendirmek ve imanının bir ifadesi olarak onu Allah rızası için harekete geçirmektir. Çünkü o takdirde, sosyal planda istenen ıslahat bir sonuç olarak zaten gerçekleşme yoluna girmiş olacaktır. Devamını Okumak için »

“Yetiş Yâ Muhammed” veya Alın Bandajındaki “Ya Hüseyn”

Gazetemi okuyor, bir yandan da İslami(!) radyonun kısık sesine kulak veriyorum.

Çanakkale zaferinin yıldönümü münasebetiyle, gösterilen kahramanlıklardan söz ediliyor. Gerçekten büyük ve çetin bir zafer Çanakkale.

Allah’ın nusrat ve iradesiyle kazanılmış bir zafer. Böyle olmalı… Ölümle burun buruna gelen her insan gibi Çanakkale’de savaşan mehmetçik de bütün içtenliğiyle Allah’tan, ama yalnız Allah’tan yardım istemiş olmalı.

Tıpkı peygamber (a.s) ve ashabının sadece Allah’tan istimdat ettikleri gibi.

Ama bugün öyle olmuyor… Çanakkale savaşının kahramanlarını yüceltecekler ya… Tugay komutanı bilmem hangi paşa yardım istenecek yeri biliyormuş… Bağırmış üç kere “Yetiş ya Muhammed! Yetiş ya Muhammed! Yetiş ya Muhammed!” ve yetişmiş Muhammed (a.s.); “Geldim buradayım, yanınızdayım” demiş. Onun ruhaniyeti ve himmetiyle kazanılmış zafer. Böyle uzayıp gidiyor hikaye. Devamını Okumak için »

Recep İhsan Eliaçık ile zor meseleler üzerine röportaj

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nünde kadına dönük şiddet, cinsiyet ayırımı tekrardan gündeme geldi. İslam’a isnat edilen kadınla ilgili birçok iddiayı İlahiyatçı Yazar Recep İhsan Eliaçık’a sorduk.

Recep İhsan Eliaçık Kimdir?


1961 Kayseri doğumlu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu. MTTB ve Akıncılar gibi gençlik örgütlerinde aktif görevlerde bulundu. Değişim dergisi kurucusu, halen Bilgi ve Düşünce Dergisi Yayın Danışmanı. “Söz ve Adalet” dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış eserleri: ‘İtikat Üzerine’, ‘İslam ve Sosyal Değişim’, ‘Değişim Yazıları’, ‘İslam’ın Yenilikçileri’ 3 cilt, ‘Adalet Devleti’, ‘Yaşayan Kur’an Meali ve Tefsiri’.

  • Kadın, erkeğin sol kaburga kemiğinden mi yaratılmıştır?

Recep İhsan ELİAÇIK: Dünya dinleri arasında ilk insanın yaratılışı ile ilgili başlıca iki tasavvur bulunuyor. İlki Yahudi-Hristiyan geleneğinin ataerkil (erkek-egemen) tasavvuru, ikincisi de bazı uzak doğu din ve mitolojilerinde görülen anaerkil (dişi-egemen) tasavvur…

Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir.

“ATAERKİL” DÜŞÜNCENİN KAYNAĞI TEVRAT

Bu anlayış Tevrat’ta aynen şöyle geçer:

“Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu… Sonra ‘Adem’in yalnız kalması iyi değil’ dedi, ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Derken Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem ‘İşte bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, etimden alınmış bir ettir’ dedi. Ona ‘kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Tekvin; 2/7, 21-23). Devamını Okumak için »

Dini Allah’a Has Kılmak

Kur’an neden dini Allah’a has kılmak gibi bir kavrama yer vermektedir? Din zaten Allah’ın değil midir? Bunu bir kez daha vurgulamanın mantığı ne olabilir? Bu soruları bu yazının ilerleyen satırlarında cevaplamaya çalışacağız. Hemen burada belirtelim ki, böyle bir vurgu, Kur’an’ın tamamında olduğu gibi bir kez daha şirk-tevhid ayrımına dayanmaktadır. Yani, zaten Allah’ın olan, Allah’a özgü olan dini ‘Allah’a has kılmak’ tevhidin tahakkuku demektir. Şirke karşı biz insanları uyarmaktadır.

Ha-le-sa kelimesi bir şeyi saf/safî kılmak, bir şeyden ayrılmak, bir şeye varmak/yetişmek, gösterişi bırakmak, arı, katışıksız gibi anlamlara gelmektedir. Halis kelimesi de saf, çok beyaz anlamındadır.Yusuf suresinde bu kelime şu şekilde geçmektedir: “felemma’stey’esuu minhü halesû”: Yani başkalarından ayrılıp seçildiler (Rağıb), kendilerine özgü oldular, özgeleştiler… Rağıb el-İsfehani’ye göre, ‘Halesa’ kelimesi ‘safî’ kelimesiyle aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir. Aradaki fark şudur: ‘Halesa’, önce kiri vardı, arındı, temizlendi anlamına gelmektedir. Safi ise, baştan beri temizdi, kiri hiç olmadı demektir.

Kur’an dilinde ‘halis’ kelimesi en iyi ‘halis süt’ örneğiyle açıklığa kavuşmaktadır. İlkin, gökten indirilen su (yağmur) ile, ölü durumdaki toprağa can verildiği dikkatlere arz edildikten sonra, ona eş değer bir örnek olarak da, hayvanlardan, kan ile atılacak şeyler arasından çıkan, kolayca boğazdan kayıp giden halis süt örnek verilmektedir. ‘Halis süt’, gerçek süt, yüzde yüz süt demektir. Katkısı olmayan, aykırı madde içermeyen, su katılmamış, hatta kan ile fışkı arasından çıktığı halde ne kan karışmış, ne de fışkı bulaşmış, doğal, fıtrî, insan sağlığı için oldukça yararlı, içilmesi zevk veren bir içecek. Bu özellikteki süt ‘halis’ kelimesiyle nitelendiğine göre, ‘halis’ kelimesinden neyi anlayacağımız az çok tebellür etmiş demektir. Devamını Okumak için »

“Allah hesapsız rızıklandırır” ne demektir? / Ali Ekber Kureyşi

“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212). Bu tabir Kur’an’da 5 kez tekrarlanmaktadır: Bakara 212, Âl-i İmran 27, 38, Nûr 38, Ğâfir/Mü’min 40. Bir kez de şöyle geçmektedir: “Sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer 10)
Bu altı kullanım şeklinden birincisi ve dördüncüsü mutlaktır, dünya ve ahireti kapsamaktadır. İkinci, üçüncü ve altıncısı dünyaya hastır. Beşincisi ise ahirete yöneliktir. Netice itibariyle “Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212) hem dünyada geçerlidir, hem de ahirette. Şimdi buradaki “hesapsız” ifadesinin ne anlama geldiğine bakalım.

Öncelikle bu altı kullanımın hepsinin de sadece dünya ve ahiretteki rızık, nimet ve mükafat konusunda geçerli olduğunu bilmemiz gerekir. Dünya ve ahiret azabı hakkında böyle bir ifade kullanılmamıştır.
Bazı büyük alimlerin inancına göre kullar ve onların herşeyi, Allah’ın malı ve mülküdür. Kullar, Allah karşısında ne bir şeyin karşılığında alacaklıdırlar, ne de istihkakları vardır. Şu halde Allah’ın rızık vermesi bir lütuftur ve bu nedenle de “hesapsız”dır. Öyleyse “hesapsız”, karşılık olarak ve belli istihkakla olmama anlamına da gelir. Bu mesele özü itibariyle haktır ve sabittir. Ama bütün insanlar için geçerlidir. Bir diğer ifadeyle, Allah tüm insanlara bir şeyin karşılığı ve belli bir istihkakla belirlenmiş olmaksızın verir. Bu rızık verme, insanların Allah üzerinde bir hakkı bulunmaksızın Allah’ın kendi üzerine aldığı bir haktır. Fakat “Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara 212) ile “Kime dilersen ona hesapsız rızık verirsin.” (Âl-i İmran 27) ayetleri arasında farklı bir özellik bulunduğu anlaşılıyor. Buna göre, hüküm bütün insanlara şamil değildir ve “kime dilerse” ile “kime dilersen” kaydı, hükmün umuma şamil olmasına engeldir. Devamını Okumak için »

İslam’da ‘cariye’ var mı?

Cariye, özellikle savaş sonucu esir düşmüş ve bir efendiye köle yapılmış kadın demek.
Bu nedenle yazıya esir almak, köleleştirmek, cariye yapmak ile ilgili bir girişle başlayalım.

***

“Ölümüne girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse esir almak bir peygambere yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.”Enfal-8/67

Bu ayet Bedir savaşında ele geçirilen esirlere ne yapılması gerektiği tartışması çıkınca nazil oldu.

Rivayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.v) yanına içlerinde kendi amcası Abbas ve amca çocuğu Akil b. Ebi Talip’in de bulunduğu yetmiş esir getirildi. Hz. Ebubekir bunların fidye alınıp serbest bırakılmasını teklif ederken, Hz. Ömer öldürülmelerini, Abdullah ibn Revaha da odunu bol bir ateşte yakılmalarını teklif etti. Hz. Peygamber bu teklifler üzerine duygulanarak Ebubekir’i İbrahim ve İsa’ya, Ömer’i Nuh ve Musa’ya benzeten bir konuşma yaptı ve fidye alınarak serbest bırakılmaları yönünde eğilim gösterdi. (Razi, İbn Kesir, Kurtubi). Devamını Okumak için »

Salat ve Salat’ı İkame

Salat Kuran’ın en temel kavramlarından biridir. İnananların temel özelliği olarak anlatılmaktadır.23/1-4 , Felaha ulaştı o müminler ki onlar salatlarında itaatkardırlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. onlar arınıp yücelmek için yaparlar. (zekatı verirler)

22/35 , Onlar öyle kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Başlarına gelene sabrederler, salatı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz şeylerden harcarlar.

24/37 , Onlar ne ticaretin ne de alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden , salatı ikame etmekten ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar ,kalplerin ve gözlerin ters döneceği bir günden korkarlar.

35/29 , Allah’ın kitabını okuyanlar ,salatı ikame edenler, ve kendilerine verdiğimiz rızıkdan gizli ve açık sarf edenler, asla zarara uğramayacakları bir ticaret umarlar.

98/5 , Oysa kendilerine dini yalnız Allah’a halis kılarak , Allah’ı birleyenler olarak ona kulluk etmeleri,salatı ikame etmeleri, zekatı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur. Devamını Okumak için »

Dininiz Kuran’a (Delil’e) göre mi? Yoksa duyduklarınıza (Söylenti’ye) göre mi ?

(Satırbaşı) Mehmet Aksoy – İnsanlar tarih boyunca hep bir şeylere tapmışlar, yaşamlarını belli sistemlere göre ya da kendi kafalarında oluşturdukları sistem(sizliğe)e göre idame etmişlerdir. Yaşam tarzının neye göre belirlendiği bazen önemli olmuşken çoğu zaman değersiz bir şey gibi görünmüştür. Kimse kendi inancını, ideolojisini objektif bir şekilde araştırarak kabul etmemiştir. Bu şekilde ki kabullerle, hazırcılıkla bulunan inançlar insanları kuşatmıştır. En saçma inanç yada hayat görüşü bile zamanla toplumun genelinin kabul ettiği bir yaşam tarzı olabilmiştir. Toplumun geneli tarafından da normal görülen herhangi bir inanç zaten toplum nazarında onayını almıştır ve yol o toplum için doğru görülmüştür.

İslam dinine baktığımızda durum bundan çok farklıdır. ALLAH insanlardan kabulle, hazırcılıkla, sorgusuz-sualsiz, araştırılmamış ve delil olmadan inanmayı istememiştir. ALLAH’ın istediği araştırarak, delil bularak ve delile göre inanmaktır. İşte ALLAH buna iman demektedir. İman ‘’inan gitsin’’ değildir. İman ‘babam böyle yapıyor’,hep böyle’ demek değildir. ALLAH’ın mesajını ileten tüm peygamberler de insanları açık delillerle İslam’a çağırmışlardır. Hiç birisi ‘’ben böyle diyorum inanacaksınız’’ dememiştir. Devamını Okumak için »