ibadet

Kuran ve Rasyonel Fayda

Kuran nasıl Allah’ın kelamı ise, tabiat, alem de Rabbin kelamı, eylemidir. Onlar da ayettir.

Bu nedenle, Kuran ayetleri hususunda düşünen, yorum yapan kimseler ne kadar müfessir idiler ise, Allah’ın kevni ayetleri hususunda düşünüp / çalışıp, insanların hayrına işler yapanlar da en az onlar kadar müfessirdir.

Şu alemde, herhangi bir zerre var mıdır ki, sebep-sonuç ilişkisinin dışında, sebepsiz ve gayesiz bulunsun.

Allah’ın hiç bir yaratışı, hiç bir sözü “sırf öyle istediği için” değildir. Her yaratışı, her sözü, her emri muhakkak ver muhakkak bir sebep-sonuç ilişkisine, sebep-sonuç fonksiyonuna, nihayetinde kendisi dışında, yarattıklarının faydasına dayanır.

Böyle olduğu içindir ki, Kuran emirler kadar ve hatta daha fazla “gerekçeler” barındırır.

Allah’ın muhatap aldığı insan, akledebildiği içindir ki, sebep-sonuç ilişkisi ona açıklanmış, formel düşünme yeteneği harekete geçirilmiştir. Devamını Okumak için »

Kuran, Arapça, Abdest

Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?

Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?

Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.

“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?

Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.

Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir. Devamını Okumak için »

Kur’an’da Şefaat – Ahirette Şefaat

Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Kur’an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.

Kur’an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir. “Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun” ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, “kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun” denir. Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.

Allah’ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir. Devamını Okumak için »

Mescitten Mabede Savruluşumuz

Buhari, Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek, alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu. Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı. Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.

Bir evi, bir kır parçasını, sahrada bir mıntıkayı, göze çarpmayan sokak aralarını mescit olarak kullanıp toplandıklarında ne yapıyorlardı acaba? Elbette yerine getirdikleri ilk iş, Allah’tan gelen bilgi, belge ve buyrukların tedrisi idi. Müşriklere karşı takınılacak tavır, baskı altındaki mü’minlere destek, Allah’tan gelen haber/bilginin yaygınlaştırılması v.b. Sonuçta müşrik baskı dozunu artırınca mü’minlerin evlerini gizli gizli mescit edinerek biraraya gelmeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya fiili baskıya maruz kalan kimi zayıf mü’minlerin ise Habeşistan’a hicret’ine karar vermişlerdi. Devamını Okumak için »

Dinimizde “devir – ıskat” diye bir şey var mıdır ?

Soru 1: Kur’an, müslüman kişinin sıhhatli olması halinde hayatta iken ibadetlerini yerine getirmesini farz kılmıştır. Kişi yaşadığı sürece bundan sorumludur. Allah’ın insanı sorumlu tutmasından benim anladığım budur. Ancak bunun aksine olarak, kişi öldükten sonra yakınları, ölenin yapmadığı ibadetlerine kefaret olarak ‘devir- ıskat’ yapmaktadırlar. İslam’a göre bunun hükmü nedir? Bu, namaz, oruç, hacc ve zekat yerine sayılır mı?

Cevap: Toplumun yanlışlarına karşı gösterdiğiniz duyarlılıktan dolayı şahsınıza teşekkür ediyoruz. Bir toplumda doğrular yaşanmaz ve söylenmez ise, bir zaman sonra yanlışlar meşruiyet kazanmaya başlayacaktır. Bunlar toplumun din anlayışının hayata yansımalarıdır. Dini merasimlere hasreden insanlar, dinin yanlış kullanımlarına ve istismarına da hazır olmalıdırlar. Halk bayram öncesi mezarlık ziyaretlerinde yakınlarına Kur’an okutmayı adet haline getirince; açıkgöz din simsarları da üzerine okunmuş yasin balonu, tebareke balonu, üç ihlas bir fatiha balonunu şişirip satmaya başlamışlardı da ortalık karışmıştı. Devamını Okumak için »

‘Sahabenin Adaleti’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış

Sahabenin adaleti(1) görüşü, İslam düşüncesinin oluştuğu dönemden bu yana kesin bir inanç olarak Ehl-i Sünnet arasında benimsenen sabit inançlarından biri olmuştur.

Bu inancın şekillenmesinde, sahabe döneminde cereyan eden bir takım siyasi olayların etkisi görülmektedir. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra meydana gelen olaylar, Muaviye’nin tasallutu ve Ümeyyeoğullarının Müslümanların siyasi hakimiyetini ele geçirmeleriyle sonuçlanmıştır. Bu dönem süresince siyasi ve iktisadi yapılar ve anlayışlar kadar, fikri ve kültürel boyutlarda da bir çok iniş çıkışlar ortaya çıktı. Çok sayıda cinayetler ve katliamlar gerçekleşti. Hz. Osman (a.s)’ın hilafeti döneminde, Ümeyyeoğulları meydanı açık görünce içlerine gömdükleri ihtiras ve arzularını ihya etmeye ve siyasi inzivadan çıkmaya başladılar. Çünkü gerek geç dönemlerde İslam’ı kabul etmeleri, gerekse Mekke ve Medine döneminde Müslümanlara karşı gösterdikleri aşırı düşmanlık ve zulüm ve sonunda da Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından müellefe-i kulûbdan sayılmaları, onlar için utanılacak ve toplum dışına itici amillerdi. Nihayet, Muaviye Hz.Hasan (a.s) ile barış anlaşması imzalayarak kendisini halife ilan etti. Muaviye’den sonra yapılmış olan savaşlarda, suçsuz insanlar katledildi, çeşitli yöntemlerle baskı ve korku altına alındı. Hilekarlık ve propaganda yöntemleriyle sayısız bid’atlar ortaya çıkarıldı. Bu dönemde sahabenin büyük ve takvalı şahsiyetleri Ümeyyeoğullurı cellatlarınca katledildi.

Böyle bir tarihi miras devralan insanlar o günkü durumu ihtilaf ve olayları elbette tahlil etme ihtiyacı duyacaklardı. Emeviler, siyasi bir hedef olarak hilafet ve saltanatlarının zarar görmemesi, Müslümanların olayları doğru bir şekilde yorumlamalarına ve Emevi soyunun karanlık çehresini ortaya çıkarmalarına mani olmak için çalışıyorlardı. Mesela, Muaviye kendi şahsiyetini korumak, herhangi bir kıyam ve direnişle karşılaşmamak ve siyasi meşruiyetini elde etmek için adamlar seferber ederek geniş çapta yalan hadisler uydurma yoluna başvurmuş ve bu hadisler vasıtasıyla bir yandan değersiz insanları yüceltmeye ve diğer yandan da hayali kahramanlar ve yalancı mitler oluşturmaya çalışmıştır.(2) Devamını Okumak için »

BÜYÜK BULUŞMA – AKIL ve KURAN SEMPOZYUMU

Akıl ve Kuran Sempozyumu

DEĞERLİ HANİF MÜSLÜMANLAR

ALLAH ODAKLI VE KURAN MERKEZLİ İMAN EDENLER…

RESULLERİN TAKİPÇİLERİ

Hanif Müslümanlığı yaşamımızın özü ve temeli haline getirme yolculuğumuzda, her daim birbirimiz ile güzellikleri paylaştık.

Birbirimizden ne kadar uzak olsak ta, fazlası ile yakınlaştık.

Aramızdaki kilometreler ve mesafeler, gönüllerimizin aynı SÖZ ile şahlanmasını engelleyemedi.

İnandığımız gerçeklerin üzerimize yüklediği sorumluluklardan hiçbir zaman kaçmadık. Her daim üzerine gittik. Yürüdük…

Bildik ki, varlığımız Rahmanın dilemesi ile vücud buldu. O’nun dilediği çizgiden yürümek, doğrudan şaşmamak adına vahye sarılmak tı davamız.

İşte bu gerçekliğin gölgesine, varlığımızı bütün kılmak adına BİR ARAYA geliyoruz…

Tüm Hanif Müslümanları, Kuran Erlerini, Kuran Davetçilerini bu Birlikteliğe bekliyoruz….

Kuran Eri olmak, Gerçeğin izinden asla korkmadan ve çekinmeden yürümektir.

Alemlerin Rabbi olan Allah, bu hayırlı birlikteliği daim etsin inşaAllah.

GELENEKSEL AKIL ve KURAN SEMPOZYUMU ‘’BÜYÜK BULUŞMA’’

ORGANİZASYONUNA, TÜM KURAN ERLERİ DAVETLİDİR…

DETAYLI BİLGİ İÇİN :

www.hanifler.com

Hanif Müslümanlar

Ekonomi, Faiz, Nikah, Kadının Şahitliği, Helal Yiyecekler

Soru 1: İslam’da ekonomik yapı ve anlayış nedir? İslami olmayan bir ekonomiden İslam’a geçiş nasıl mümkün olur?

Cevap: Bir dünya görüşü insana yaklaşırken en temel düşünceden, akideden başlar. Sebebi ise şudur: hayat hakkındaki bütün fikirler akideden çıkar ve ona asla ters düşmez. Çünkü akide; insan hayat ve kainat, insan hayat ve kainatın öncesiyle ilgisi, insan hayat ve kainatın sonrasıyla ilgisi hakkında genel bir düşünüştür. Bu nedenle hiçbir davranış akideye aykırı olmadığı gibi hep akidenin cinsinden olmak zorundadır. Tevhid inancı, akide ve davranış bütünlüğünü hayati bir şart olarak öngörür. Bu nedenle İslam, insanlar üzerinde öncelikle imanın mayalanmasını ve o genel kabulün gerçekleşmesini ister. Allah’tan başka ilah olmadığına, her şeye kadir olan, her şeyi bilen, gören, gözetenin Allah olduğuna; her şeyin hükmünü koyan, insandan itaat isteyen, yaşatan, yaratan, öldüren ve dirilten, hesaba çekecek olanın Allah olduğuna kesinlikle inanmasını ister.

İşte bu inanca sahip olana “teslim olan” anlamında “müslüman” ismini verir. Müslüman olan insan için hayat hakkında kurallar koyar. Müslüman inanır ki “Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verirse kadın ve erkek mü’minlerin muhayyerliği yoktur.” Emredilene emrolunduğu gibi dosdoğru uymak zorundadır. Bu konuda kar-zarar hesabı yapmaz, onun meşru olup olmadığına bakar. Allah yolunda ölmenin, Allah için harcamanın, infakın materyalist ölçüler açısından ne anlamı olabilir? Ancak bunun, Allah’a ve ahirete inananlar açısından en büyük kazanç olduğunu kabul eder. İnandığı varlığın doğru dediğini doğru, yanlış dediğini de yanlış kabul eder. İşte bu insanlar için yapılması gerekenler konusunda Allah’ın “yapınız”, terk edilmesi gerekenler konusunda da “yapmayınız” emri yeterli olacaktır. Bu emirlerin inançla, siyasetle, ekonomiyle, aile hukukuyla ilgili olmasının farkı yoktur. Hepsine uymanın bir ibadet olduğu bilinciyle yerine getirmeye çalışır. İnsan işin başında Allah’a teslim olma sözü vermiştir. Günü ve zamanı gelince de sözünde durması ve ona teslimiyetini göstermesi de kaçınılmazdır. Bu çizgiye gelen insan ve insanlar topluluğunun oluşturacağı yapılanmalarda helal ve haram sınırları gözetilerek konuyla ilgili prensipler ortaya konulur. Devamını Okumak için »

İlkelerin Tutum ve Davranışlara Yansıması

Hayat normal seyrinde akıp gidiyor iken, olaylar da normal seyrinde cereyan eder ve insanlararası ilişkilerde ortaya çıkan hasılalar da düzgün ve sevindirici sonuçlar verir. Her şey yolunda ve de düzgün gider iken, insanlar da iyi ve güzeldirler. Bu durumda davranışlar gayet medeni, ilişkiler düzenli, karşılıklı saygı ve sevgi seviyesi de en üst düzeydedir. Hal ve gidiş böyle iken problem yok, kötü adam da yoktur. Her şey hep böyle ve belli seviyede sürüp gitmez tabii ki. İşler biraz ters gitmeye görsün, bunun neticesi olarak da her şey çatallaşmaya başlar. Maskeler düşer, gerçek kişilikler beliriverir. Kriz anı da diyebileceğimiz, gerçekliklerin ancak belireceği, iyi ile kötünün ancak ortaya çıkacağı anlar bu anlardır. İnsanoğlunun zaaflarının, hırslarının, küçük menfaat karşılığı olarak güzelim ilişkilere nasıl yansıdığını, bir anda nasıl uçurumlar oluştuğunu fark eder, kırılan gönüllere, yıkılan umutlara tanıklık ederiz. Çoğumuzun sinir katsayısının yükseldiği, feveran ediverdiğimiz, bir türlü kabullenemediğimiz anlardır bu anlar. Gerçekte hayatın bir parçasıdır ve de sıklıkla gerçekleşen akıştır. Asıl olarak değerlendirilecek ve yargıda bulunulacak anlardır kriz anları. İnsanın gerçek değerini bu anlar ortaya koyar…Aslında biraz rahat değerlendirildiğinde çok ta anormal bir şeyin olmadığını ve iki tür insan davranışını ve yapısını görürüz.

Birinci türde, Rabbimizin insan fıtratına yüklediği ve onda var olan olumlu ve olumsuz özelliklerini, Kur’an’ın öğretisi ve Resullerin pratik örnekliği doğrultusunda sergileyen, hem kendi huzur bulan hem de etrafına huzur ve sükun dağıtan insan tipi. Bu Müslüman tipin yaşamasında, hem kendi çevresi ve giderek dünya aleminde var olan her şey, kendinden fayda bulacaktır. Kur’an’ın tavsiyelerine uygun hayat tarzını benimseyip Resullerin örnekliğinde günlük hayatını tanzim eden Müslüman fert, böylelikle Rabbani öğretiye uygun davranacak, kendi ve kendi dışında herkes ve her şey ile de ilişkilerini dengeli, seviyeli, sevecen olarak sürdürecektir. Olaylara ve insanlara bakarken, Rabbani öğütlerle baktığından, çoğu kez küçücük menfaatlere karşılık seviyesizleşen ve aşağılık hale düşenler gibi olmayacaktır. Devamını Okumak için »

“Namaz” kelimesi İslami kültüre nasıl girdi ?

Sasaniler dönemi (226-651) Farsçasında namaz; boyun eğenlerin, buyurganlar, kethüdalar ve tanrılar karşısında tazim, yakarış, hizmet ve boyun eğme işini yaptıkları anlamlarına geliyordu. (1)

İslamdan sonraki Farsça bazı edebi eserlerde de namaz, Sasaniler dönemindeki anlamında kullanılmıştır. (2) Mino-yi Hıred (Hikmetin Ruhu) kitabında görüldüğü gibi namaz, Tanrı karşısında üç vakit -sepâs- (sabah erken, günün ortasında ve güneş battığında) yapılan amelin adıdır. (3) Muhtemelen günümüzde dilimizde kullanımda olan sipâs (şükür, teşekkür) kelimesinin kökü, eski Farsçadaki sepâs (üç vakit) menasikidir. Nitekim biz İranlıların, beş vakit namazı pratikte üç vakit olarak kılmamız belki bu arkaplanla çok da bağlantısız değildir.

Anlaşılan salat (namaz) kelimesinin kök anlamı hakkında sözlüklerde bir tek görüş yoktur. Ama çoğu lugat sahibi bu kelimeyi s-l-v kökünden türetir. (4) S-l-v; yumuşak olmak, etkilenmek, yönelmek anlamlarına gelir. Eğer salat (namaz) kelimesini s-l-l kökünden alırsak belki Kuran metnindekine daha yakın bir mana elde edilir. S-l-l, şarabı saflaştırmak, rengini açmak anlamına gelir. Aynı zamanda su dökerek tepeyi topraktan ayırmak da demektir. Devamını Okumak için »

Nelerden Kaçınmalıyız?

1-Allah’a Karşı Gelmekten

Onlar inanıp, Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevab daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!.2/Bakara-103

Eğer kentlerin halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.7/Araf-96

Ey akıl sahibleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık, Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.2-Bakara-179

2-Tağut’ta-Allah’a Karşı İsyan Edenlere Kulluk Etmekten

And olsun ki, her ümmete: «Allah’a kulluk edin,Tağuttan -azdırıcılardan kaçının» diyen peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı haketti. Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün.16/Nahl-36

3-Ricsden-Pislikten ve Yalan Sözden

Durum böyle. Her kim, Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.22/Hacc-30

4-Zannın Çoğundan

Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının-kaçının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.49/Hucurat-12 Devamını Okumak için »

Kurban ve kurban kesme kültürü üzerine bir değerlendirme

Kur’an’ın, Hz. Adem’den Hz Muhammed’e kadar geçen süreçteki bütün peygamberlerin mesajlarının özünü ve temel prensiplerini içinde barındırdığını, İslam dediğimizde de, tüm bu süreci anladığımızı bir önkabul olarak kabul edersek, vahiy kültürü içerisinde kurbanın; Habil ve Kabil’den bu yana yaşayan bir gelenek olarak devam etmekte olduğunu söyleyebiliriz.. Elbette kurban sadece tek tanrılı dinlerle sınırlı bir inanış biçimi ve gelenek değildir. Kurban, hemen hemen bütün inanış ve kültürlerde canlılığını hala sürdüregelen bir ibadet biçimidir.

Kurban hemen hemen bütün inanış ve kültürlerde tanrı veya tanrılarla iletişim kurmanın, kendilerini ona affettirmenin, onun/onların kızgınlığının önüne geçebilmenin veya ona/onlara yaklaşabilmenin bir aracı olarak kabul edilmekte ve bu amaca yönelik olarak uygulana gelmektedir. Kısacası bugün veya geçmişte tek veya çok tanrılı bütün dinlerde kurban ritüeli, bireysel, hatta toplumsal arınmanın, başka bir deyişle tanrıya yakın olabilmenin, bu uğurda her şeyden vazgeçebilmenin bir ifadesi, aracı ve sembolü olarak kabul edilir. Ancak insanoğlu çok zaman sembolle gerçeği; amaçla, aracı karıştıra gelmiştir. Bu tespit kurban için fazlası ile geçerlidir. Devamını Okumak için »

Berat Kandili ve İnancımız

Burada “neden mübarek gün ve geceler vardır?”, “gerçekten her düşünce dünyasında özel gün ve geceler olmalı mıdır?” veya “neden insanlar özel gün ve gecelere ihtiyaç duyar veya duyarlar mı?” vb. soruların cevaplarını irdelemeyeceğim. Yapacağım şey, bence, bu soruların cevaplarının verilmesinden sonra da, bu sorulara hiç cevap verilmese de vukua gelmesi kaçınılmaz olan son durumu ortaya koymaya, bir de pratikte gün ve gecelere nasıl bakıldığını tavsifen ifade etmeye çalışacağım.

Kur’ân’da, halk arasında bilinen “mübarek geceler” manasında, sadece “Kadir Gecesi” ve “İsrâ (Mirac) Gecesi”nden bahsedilmektedir. Kadir gecesi, Kur’ân’ın inmeye başladığı gecedir2 ve bu gece de Ramazan ayı içindedir3. İsrâ (Mirac) Gecesi ise, Hz. Peygamber (sav)’in tebliğinin 10. yılında vaki olan ve hakkında rivayet edilen olayların (Mirac olayı) bir kısmını (İsrâ olayını) Kur’ân’ın anlattığı mucizesinin(!) cereyan ettiğine inanılan gece, olarak zikredilmektedir ve ayet şu şekildedir: “Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki, kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke’deki) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mesdid-i Aksa’ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.”4

Hz. Allah, Kur’ân’da yine şöyle buyurmaktadır: “1. Hâ-mîm, 2. Düşün özünde açık olan ve her hakikati bütün açıklığıyla ortaya seren bu ilahî kelamı! 3. Biz onu kutlu bir gecede indirdik: zaten Biz, (insanı) her zaman uyarmaktayız. 4. O (gece)de, bütün (iyi ve kötü) şeyler arasındaki farklılık, hikmetle ortaya konmuştur, 5. Katımızdan bir emir gereği: çünkü Biz (doğru yola ileten mesajlarımızı) her zaman göndermekteyiz…”5 Devamını Okumak için »