<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Aksoy &#187; Tarikat &#8211; Evliya</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/category/kuran/tarikat-evliya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 13:30:35 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2009 22:11:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Allah'ın Kevni Ayetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[E - Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Görsel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Ses Dosyaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Tüm Videolar]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Video Galeri]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/</guid>
		<description><![CDATA[ 
HANİF TV

Related Posts:

FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR
FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM
Hanif Müslümanlık , Hanif İslam inancı nedir ?
Facebook Sayfası: ANTALYA TV
FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.facebook.com/haniftv" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/facebook-hanif-tv_1251928618431.png" align="top" width="480" height="315" /></a></p>
<p><a href="http://www.aliaksoy.net/hanif-tv/" class="broken_link"  target="_blank">HANİF TV</a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-el-musavvir/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/31/hanif-muslumanlik-hanif-islam-inanci-nedir/" rel="bookmark" class="crp_title">Hanif Müslümanlık , Hanif İslam inancı nedir ?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/10/26/facebook-sayfasi-antalya-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">Facebook Sayfası: ANTALYA TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-basbug-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2009 21:53:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[E - Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Görsel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/</guid>
		<description><![CDATA[ 

Related Posts:

FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR
Facebook Sayfası: ANTALYA TV
FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV
FACEBOOK SAYFASI: ANTALYA GÜNLÜĞÜ www.antalyagunlugu.com
FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.facebook.com/kuranogreniyorum" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/facebook-kuran-ogreniyorum_1251920778679.png" align="top" width="480" height="315" /></a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-el-musavvir/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/10/26/facebook-sayfasi-antalya-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">Facebook Sayfası: ANTALYA TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/10/08/facebook-sayfasi-antalya-gunlugu-www-antalyagunlugu-com/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: ANTALYA GÜNLÜĞÜ www.antalyagunlugu.com</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-basbug-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 13:08:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</guid>
		<description><![CDATA[
Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.
Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/put.jpg" align="top" width="300" height="200" /></p>
<p>Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.</p>
<p>Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına inanır. Kötülüğün merkezi olan şey artık yoktur. İnsanlar da onun şerrinden kurtulmuştur.</p>
<p>Putları kırmasıyla meşhur bir Peygamberimiz var… Önce O’nun kıssasını okuyalım.</p>
<p>İbrahim’in kavmine seslenişi ve putlar hakkındaki sözleri:</p>
<p>Şuara Surasi</p>
<p>69.<br />
İbrahim’in haberini de oku onlara.</p>
<p>70.<br />
Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz neye ibadet ediyorsunuz?”<span id="more-1896"></span></p>
<p>71.<br />
Dediler: “Birtakım putlara tapıyoruz. Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”</p>
<p>72.<br />
Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı?”</p>
<p>73.<br />
“Size yarar sağlıyor yahut ZARAR VERİYORLAR MI?”</p>
<p>74.<br />
Dediler: “HAYIR! Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk.”</p>
<p>75.<br />
Dedi: “Gördünüz mü neye ibadet ediyormuşsunuz!”</p>
<p>76.<br />
“SİZ VE O ESKİ ATALARINIZ!”</p>
<p>77.<br />
“Şüphesiz ONLAR benim düşmanım. Ama âlemlerin Rabbi dostum.”</p>
<p>78.<br />
“O yarattı beni, O yol gösteriyor bana.”</p>
<p>79.<br />
“O’dur beni doyuran, suvaran.”</p>
<p>80.<br />
“Hastalandığımda O’dur bana şifa ulaştıran.”</p>
<p>81.<br />
“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”</p>
<p>82.<br />
“Din gününde hatalarımı affetmesini umup durduğum da O’dur.”</p>
<p>Bu kıssada görüleceği üzere, İbrahim peygamber putların insanlara ne bir zarar ne de bir fayda veremeyeceğini beyan etmekte, kavmini bu suretle uyarmaktadır. Kavmini, her şeyi yoktan var eden ve her şeye güç yetiren Alemlerin Rabbi’ne çağırmaktadır.</p>
<p>Daha sonra İbrahim Peygamber, kavmine bu durumu daha iyi anlatabilmek için bir “eylem” yapar:</p>
<p>Enbiya Suresi</p>
<p>51.<br />
Yemin olsun, İbrahim’e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz.</p>
<p>52.<br />
Babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?”</p>
<p>53.<br />
Dediler: “Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk.”</p>
<p>54.<br />
Dedi: “Vallahi, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.”</p>
<p>55.<br />
Dediler: “Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?”</p>
<p>56.<br />
Dedi: “Hiç de değil! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de bunlara tanıklık edenlerdenim.”</p>
<p>57.<br />
“Allah’a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim.”</p>
<p>58.<br />
Sonunda onları parça parça etti. Yalnız EN BÜYÜKLERİNİ BIRAKTI ki, dönüp ona başvurabilsinler.</p>
<p>59.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu yapan kesinlikle zalimlerdendir.”</p>
<p>60.<br />
Dediler: “Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine ‘İbrahim’ deniyor.”</p>
<p>61.<br />
Dediler: “Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler.”</p>
<p>62.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?”</p>
<p>63.<br />
Dedi: “Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!”</p>
<p>64.<br />
Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: “Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz.”</p>
<p>65.<br />
Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: “Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”</p>
<p>66.<br />
İbrahim dedi: “Siz, Allah’ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, ZARAR VEREMEYEN şeylere mi tapıyorsunuz?”</p>
<p>67.<br />
“Yazıklar olsun size ve Allah’ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</p>
<p>İbrahim peygamberin puthanedeki putların en büyüğünü yıkmayıp olduğu gibi bırakması çok ilginçtir. Eğer, putların kendilerinde bir kötülük olacak olsaydı İbrahim Peygamberin bu putu bırakması caiz olmazdı.</p>
<p>Bir de Hz. Musa’nın Yahudilerce ortaya çıkarılan “Buzağı Putu”nu kırması vardır. Ne var ki, bu kıssayı anlatan ayetlerde de bu buzağı heykelinin ne bir zarar ne de bir fayda verici olmadığı özenle vurgulanır. (Bkz. 7/148, 20/89)</p>
<p>Görünen o ki, Hz. İbrahim’in put kırma eylemi, putların kötülüğünden yahut zararlı şeyler olmalarından değil, “putperest” kavmine yaptıklarının ne kadar saçma bir iş olduğunu, tapındıkları ve çekindikleri şeylerin ne bir fayda ne de bir zarar verme kudretine malik olmadığını, kendilerini bile koruma gücünden aciz bulunduklarını göstermek içindir.</p>
<p><strong>Çünkü şu bir gerçektir ki, “putperestliğe” sebep olan şey putlar değil, insanlardır.</p>
<p>İnsan; atalar, çoğunluk ve otorite tanrılarına teslim olduktan sonra, her manasız şeyi din edinebilir ve en olunmadık cürümleri hem de “din” adı altında icra edebilir.</p>
<p>İşte bu nedenledir ki, İslam putların, heykellerin düşmanı değil, “putperestliğin” düşmanıdır.</p>
<p>Ya değilse, insanların bir kısmı ateşe tapıyor diye ateşin, güneşe tapıyorlar diye güneşin düşmanı olunmaz.</strong></p>
<p>Bunların hepsini yaratan Allah’tır ve dinsel anlamda bunların hiç biri bir kimseye ne bir fayda verebilir ne de bir zarar.</p>
<p>Mesela, Süleyman peygamberin kendisi için <strong>heykeller</strong> yaptırdığını biliyor muydunuz ?</p>
<p>“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, <strong>heykellerden</strong>, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki!” (Sebe,13)</p>
<p>Ezberci, hurafeci kimselere sorarsanız Süleyman Peygamber heykel yaptırmakla cidden şaşırtıcı, acayip bir iş yapmıştır !</p>
<p>Kavrambaz, kimlikci yaklaşımımız nesnelere de sirayet etmiştir. Putları kötü bilip sanki onlar kendisine veya bir başkasına bir zarar verebilecekmiş gibi ondan kaçınanlar, <strong>“Atalar, Çoğunluk ve Otorite Putları / Tanrıları”</strong> önünde el pençe divan durmaktan, farkında olarak veya olmayarak onlar her ne derse ona itaat etmekten hiç kocunmazlar.</p>
<p>Allah’ın yarattığı bir nesneden kaçarken, öbür tarafta şirkin tam göbeğinde olduklarını görmezler !</p>
<p>İlginçtir ki, bunlar aynı yaklaşımı “Kuran” için de sergilerler…</p>
<p>Onlara göre Kuran, bir hidayet rehberidir. Böyle inanırlar. Doğrudur, Kuran elbette alemler için bir hidayettir. Ama hangi Kuran ?</p>
<p>Mushaflar içerisinde raflarda tozlanmaya terkedilmiş Kuran mı?</p>
<p>Mümkünse mezar ziyaretlerinde, <strong>“dirilerin uyarılması için indirildiği halde” (Bkz.Yasin,70)</strong> Allah ile dalga geçer gibi sadece ÖLÜLERE OKUNAN Kuran mı?</p>
<p>Öğüt alınması için kolaylaştırılmış (Bkz. Kamer,17) ve insanlar ayetleri hususunda iyiden iyiye düşünsünler diye indirildiği (Bkz. 47/24, 38/29) halde, bilmediğimiz bir dilde inadına anlamamak için okunan ve okutulan Kuran mı?</p>
<p>İçinde şifreler, tılsımlar, büyüler, gaibden haberler ve ve sanki o bir bilim kitabı imiş gibi bilimsel buluşlar aranan Kuran mı?</p>
<p>Dinde hiçbir yeri bulunmayan mevlüt ayinlerinde, ilahiler arasına bilmediğimiz bir dilde meze yapılan Kuran mı?</p>
<p>Hangi Kuran alemler için bir hidayet ve öğüttür ?</p>
<p>Nasıl ki, putlaştırılan nesneler insanlara ne bir fayda ne de bir zarar veremezse, putlaştırılan bir Kuran da insanlara bir hidayet kaynağı olmaz.</p>
<p><strong>Kuran, ancak kendisine iman ile iyiden iyiye düşünerek ayetlerine secde / itaat edildiğinde bir hidayet rehberi ve hakiki bir şifadır.</strong></p>
<p>Yahudiler lanetli bir ırktır diyenler de aynı hataya düşmüşlerdir. Yaratan nasıl olur da yarattığı bir ırkı lanetler ? Lanetlenen o ırk mıdır, yoksa onların yapmakta ısrarcı oldukları kınanmış eylemleri yapanlar mı ?</p>
<p>Buna inanan, bu gün ana ve babasından doğmuş bütün Yahudilerin lanetli olduğuna mı inanıyor ?</p>
<p>Böyle düşünen hemen sokaklara insin de, Yahudileşmiş / Yahudilerin din hususundaki eylemlerini şiar edinmiş kalabalıklara baksın.</p>
<p>Ve şunu bir daha sorsun !</p>
<p>Sahi biz neden böyleyiz ?</p>
<p>Ali Aksoy &#8211; 24.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/21-enbiya-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">21 ENBİYA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/07/putlar-ve-taslar-bir-de-youtube/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR VE TAŞLAR &#8211;  BİR DE YOUTUBE</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/26-suara-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">26 ŞUARA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/51-zariyat-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">51 ZARİYAT SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/43-zuhruf-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">43 ZUHRUF SURESİ</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modernist Mülahazalar &#8211; Recep İhsan Eliaçık</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 19:38:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/</guid>
		<description><![CDATA[“Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi… Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle sıvazladı… Alnının kırışmasından sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi: “Bunlar modernist mülahazalardır&#8230;” (İslam’ın Yenilikçileri, c.2, S. A. Han girişi)
Etrafınızda hoca, şehy, şıh, pir, molla, üstat, abi vs. olarak tanıdığınız bu anekdottaki gibi bir çok karakter (tipleme) görmüşsünüzdür. Yukarıdaki olayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><font size="2">“Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi… Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle sıvazladı… Alnının kırışmasından sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi: <strong>“Bunlar modernist mülahazalardır&#8230;”</strong> (<em>İslam’ın Yenilikçileri</em>, c.2, S. A. Han girişi)</font></p>
<p><font size="2">Etrafınızda hoca, şehy, şıh, pir, molla, üstat, abi vs. olarak tanıdığınız bu anekdottaki gibi bir çok karakter (tipleme) görmüşsünüzdür. Yukarıdaki olayı yıllar önce bizzat yaşamıştım; oradakilerden birisi de bendim.</font></p>
<p><font size="2">Hazret, kafa konforunu bozan yeni bir fikirle karşılaştığında “Eskiden yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı” (Ziya Paşa) diyerek hemen yaftayı basar: <strong>“Bunlar bir takım modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Yani “Bunlar modernizmin etkisinde kalmış, kökü dışarıda bir takım düşüncelerdir” demek istiyor hazret…</font></p>
<p><font size="2">Eskiler “bid’at” derlerdi, şimdikiler daha ucuzcu…</font><span id="more-1895"></span></p>
<p><font size="2">Yeni bir görüş, farklı bir <nobr><span id="linkzHighlighted_256" style="border-bottom: 3px double #ff0000; font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7" target="blank"></span></nobr>bakış mı gördü, köstekli saatini çıkarır gibi çıkarır mührünü ve basar yaftayı: <strong>“Bunlar modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Böylece muhatabın ipini çekmiş olur güya… Artık daha kimse onu dinlemeyecek, ne söylese boşuna olacaktır. Çünkü nasıl olsa aforozu yemiştir. Aforoz fetvasının altına köstekli mührünü basan yaftacımız papaz rahatlığı içindededir artık…</font></p>
<p><font size="2">Akif ne güzel tasvir etmiş;</font></p>
<p><font size="2">“<em>Yenilik namına vahiy gelse reddetmek</em></font></p>
<p><em><font size="2">Şöyle dursun o yenilik ki dışardan gelecek</font></em></p>
<p><em><font size="2">Kendi milliyetinin kendi muhitinde doğan</font></em></p>
<p><font size="2"><em>Yerli, hem haklı yeniliklere dahi düşman</em>”</font></p>
<p><strong><font size="2">***</font></strong></p>
<p><font size="2">Bunların köstekli mühründen Akif’in bahsettiği “kendi milliyetinin kendi muhitinde doğan, yerli ve hem haklı” fikirler dahi kurtulamaz. İsterse onlar daha modernizm doğmadan asırlar önce söylenmiş olsun… İnkara şartlanmış bir defa: <strong>“Modernist mülahazalar…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Böyle yapmakla, güya bu türden fikirler <strong>“İslam’ın bünyesi dışında”</strong> gösterilmiş olacak<strong>,“kökü dışarıda”</strong> damgası yiyecek ve sokaktaki dindarın gözünden düşmüş olacak!</font></p>
<p><font size="2">Ya, sokaktaki adama birisi çıkıp, bu türden fikirlerin İslam bünyesi içinde tartışıldığını, İslam kültürünün bunlara hiç de yabancı olmadığını, yani <strong>“kökün içeride”</strong> olduğunu gösterirse ne olacak?</font></p>
<p><font size="2">Olacağı şu: <strong>“Onlar da modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">Sadede gelelim…</font></p>
<p><font size="2">Bu yazıda, İslam düşünce tarihinin daha ilk yıllarında ortaya çıkmış bazı <strong>“aykırı fikirlerden”</strong> bir demet sunacağım. Daha önceki bir yazımda <strong>“evrimi teorisi”</strong> ile ilgili olarak bunu yapmıştım. Şimdi daha geriye gidiyoruz. Modernizmin esamesi bile yokken ortaya çıkmış, sahabeden, tabiînden , tebe-i tabiînden bir takım <strong>“modernist mülahazalar”</strong> okuyacaksınız. Hele bakın şu bizim lehçedeki “modernist mülahazalar” ne menem bir şeymiş…</font></p>
<p><font size="2">Gerçi modern bir düşünürden etkilenmek ve onun fikirlerini doğru bulmak <strong>“sözün namusu adına”</strong> ayıplanacak bir şey de değil. Çünkü hakikate dair bazı sözler vardır ki menşeinden bağımsızdır. Fakat şu an sorun o değil. Sorun, bir takım art niyetli, mesnetsiz yaftalamalar…</font></p>
<p><font size="2">Hemen hatırlatayım ki niyetim alıntıladığım fikirlerin doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlamak değil. Benim öyle düşünüp düşünmediğim de değil. İçlerinde katılmadığım görüşler de var. Fakat İslam tarihinde daha ilk iki yüzyılda hiç de öyle yeknasak (tektipçi) bir fikir ortamı olmadığının, muazzam bir “mülahaza” (düşünce ve yorum) zenginliğinin olduğunun birkaç örnekle de olsa görülmesi gerekiyor.</font></p>
<p><font size="2">Buyurun…</font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">* Kureyş’ten ilk Müslüman olanlardan, hem Habeşistan’a hem Medine’ye hicret etmiş, Bedir ve diğer savaşlara katılmış, Hz. Ömer’in kız kardeşi Safiyye’nin kocası, Hz. Ömer döneminde Bahreyn valiliği yapan <strong>Kudame</strong> <strong>b. Maz’un el-Cumahî</strong> adlı sahabe <strong>şarabın helal olduğunu</strong> savunuyordu… Şarap içtiği hanımı da dahil şahitlerle kanıtlanınca Hz. Ömer huzuruna çağırdı ve “Bunlar doğru mu?” diye sordu. “Doğru olsa bile bana had cezası uygulayamazsınız çünkü Allah zinayı haram kıldığı gibi kayıtsız şartsız şarabı haram kılmamıştır” dedi ve Maide suresinin 90. ve 93. <strong>ayetlerini</strong> bu görüş doğrultusunda yorumladı. Hz. Ömer, ayeti yanlış yorumladığını ancak karısı dahil şahitlerin beyanının ortada olduğuna bakarak kendisine had cezası uygulayacağını yani “zahire göre” hükmedeceğini söyledi ve had uyguladı. Fakat “Bedir ehli” bu sahabe görüşünden vazgeçmedi. Uzun süre Hz. Ömer ile küs yaşadı. Nihayet Hz. Ömer’in ısrarlı davetlerine dayanamayarak yanına gitti. Hz. Ömer gördüğü bir rüyayı anlatarak kendisini bağışlamasını istedi ve barıştılar. (es-Saidi; <em>el-Kadaya’l-Kübra fi’l-İslam</em> (İslam tarihinde en mühim hukuki kararlar; çev. Prof. Dr. Yusuf Kılıç).</font></p>
<p><font size="2">* Meşhur sahabe Ebu Zer-i Ğifari (öl. 32/653) Tevbe suresi 34-35 ayetlerine dayanarak bir günlük yiyecek dışında “mülkiyet” biriktirmenin asla caiz olmadığını savunuyordu. Müslümanlara, bir günlük yiyecek dışında kalan tüm mal ve mülklerini dağıtmaları çağrısında bulunmaktaydı. Ebu Zer’i sınamak isteyen Şam valisi Muaviye ise kendisine bin altın göndererek ertesi gün “suçüstü” yapmak istediyse de altınların çoktan dağıtıldığını görünce eli boş döndü. (a.g.e)… Ebu Zerci görüşün “şu bizim lehçedeki manası” Proudhonculuk olmasın! Hani şu modern dönemde “Mülkiyet hırsızlıktır” diyen ünlü Fransız anarşist/komünist Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865)…</font></p>
<p><font size="2">* İbn Abbas’ın en meşhur talebelerinden <strong>Mücahid</strong> (öl; 104/721) “reyci” ve “Mu’tezilî” (şu bizim lehçede modernist!) olarak itham edilmiş ilk müfessirlerdendi. İbn Abbas’ın talebeleri arasında yer alan Mücahid, Kur’an’ı kendi şahsi görüşüne göre “fazlaca” yorumladığı, Ehl-i Kitap’a sorduğu, fazlaca dilci olduğu ve lügat açıklamalarında Arapça dışındaki dillere de tefsirinde yer verdiği vs. ile suçlanmıştır. Mücahid’in tefsir tarzında ilginç olan hususlardan birisi de ayette geçen ilgili yerleri gidip görme merakıdır. Mücahid’in Berhut kuyusunu görmek için Hadramevt’e, Harut ve Marut’u incelemek için de Babil’e gittiği bilinmektedir. Mucahid’in tefsir anlayışı kaynaklarda geçtiğine göre, Kur’an’ın kapalı kelimelerini lügat yardımıyla açıklamak, eski Arap şiirinden örnekler vermek, Arapça olmayan kelimelerin o dildeki köklerini bulmak, Ehl-i Kitapla diyalog içinde olmak, tevil ve reye sık sık başvurmak şeklindedir. Örneğin Mücahid, Kıyamet suresinin 23. Ayetinde geçen “<em>Rabbine bakar</em>” ayetine “<em>Rabbinden gelecek sevabı gözler</em>” anlamı vermiş, Allah’ı yaratılmış hiçbir kimsenin göremeyeceğini söylemiştir. Yine Bakara 65. ayetinde geçen “<em>Biz onlara maymunlar olun dedik</em>” ifadesinin fiziki olarak maymun yapma anlamına gelmediğini, bilakis kalplerinde olan bir değişiklik olduğunu ve ayette geçen İsrailoğulları’nın “maymun nefisli insanlar olarak kalmaları” anlamına geldiğini söylemektedir. Mucahid’den bol bol alıntılar yapan Taberi, tefsirinde bu tür “yeni” gördüğü yorumları derhal reddederek (şu bizim lehçede modernist mülahazalar sayarak!) dışlar. (İslam’ın Yenilikçileri; c.1, Mücahid böl.).</font></p>
<p><font size="2">* Bir diğer ilk müfessirlerden İkrime (öl; 107/725) İbn Abbas’ın kölesiydi. Aslı Mağribli bir Berberi aileye dayanmaktaydı. Kırk sene İbni Abbas’tan Kur’an ve sünnet tahsil ettiğini bizzat kendisi söylemektedir. Mücahid’in Mutezilî olma iddiası gibi (Mutezile henüz yokken Mutezilî olunuyor!) İkrime’nin de Haricilere meyyal olduğu ithamı vardır. Hatta İmam Malik ve Muslim, bu ön yargı ile ondan uzak durmuşlar, rivayetlerini makbul saymamışlardır. (şu bizim lehçede modernist mülahazalar içinde görülmüşler!) İkrime’nin tefsirinden birkaç örnek verirsek Bakara 19’da geçen Ra’d (gökgürültüsü) kelimesinin “bulutları kaplayan melek” anlamına geldiğini, Nisa 3. ayetinin (çokeşlilik ayeti) erkeklerin eşlerini artırmasını değil azaltmasını amaçladığını, çok eşliliğin emredilmediğini, bilakis yetimlerin mallarını alıp eşlerine harcayanların bundan men edildiğini ve bunun için de bire indirmenin istendiğini söylemiştir. (bkz. <em>Razi</em><em>;, Nisa 3. ayet tefsirinde</em>).</font></p>
<p><font size="2"><strong>* </strong><strong>Mabed</strong> <strong>el-Cuheni</strong> (öl.80/699) iman esasları arasında <strong>“kadere iman”</strong> diye bir şeyin olmadığını savunmaktaydı. Ebuzer-i Ğıfari’nin öğrencilerindendi. Emevilere karşı gelişen muhalif söylemin ilk destekçileri arasındaydı. Emeviler <em>Beytü’l</em><em>-Mal</em>’ın Allah’ın kendilerine bahşettiği bir nimet olduğunu, oradan diledikleri gibi harcama yetkilerinin bulunduğunu, bunun bir <strong>“kader”</strong> olduğunu, buna karşı çıkmanın ve eleştirmenin Allah’ın <strong>“yüce kaderine isyan”</strong> anlamına geleceğini söylüyorlardı. Mabed el-Cuheni ise buna karşı <strong>“Kader </strong><strong>yoktur</strong>, olaylar oldukça bilinir” diyordu. “Emevi saltanatının Müslümanların başına bela olmasının sorumlusunun yüce Allah olamayacağını, Allah’ın önceden böyle bir kader çizmiş olmadığını, herkesin yaptığının kendine ait olduğunu ve bunların hepsinin hesabının Allah tarafından ahirette tek tek sorulacağını” savunuyordu. Mabed <strong>el-Cuheni’ye</strong> fikirlerinden vazgeçmesi ve Emevilere biat etmesi için Haccac tarafından ağır işkenceler yapıldı. Ancak o bütün bu işkencelere rağmen düşüncelerinden (şu bizim lehçede modernist mülahazalarından!) vazgeçmedi ve işkence altında 80/699 yılında şehit edildi. (<em>İ. Yenilikçileri</em>; a.g.c.)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Gaylan</strong> <strong>ed-Dımeşki</strong> <strong>(öl.120/737)</strong> insanın özgür <strong>irade</strong>sinin bulunduğunu, olayların önceden takdir edilmesi diye bir şeyin olmadığını, olayların oldukça bilindiğini, Allah geçmişte, şu anda ve gelecekte olduğu için, yarın ne olacağının bilinmesi gibi bir özelliğin ona nispet edilemeyeceğini, çünkü onun zamandan ve mekandan münezzeh olduğunu, kula fiili yapma (istitaat) gücü verildiğini, kulun da bu güçle özgür iradesini kullanıp fiillerini yarattığını, hem kötü işleri takdir edip hem de kulun bunları işlemeye mecbur bırakılmasının muhal olacağını söylemiş, Kur’an’ın mahluk (tarihsel!) olduğunu iddia etmiştir. Emevilerin resmi yorumuna karşı çıkmak anlamına gelen bu fikirler sapıklık ve bid’at ile suçlanmış (şu bizim lehçede gayet modernist mülahazalar olarak görülmüş!) ve Emevilerin resmi fetvacısı olarak bilinen İmam Evzai’nin katl fetvası ile, önce elleri ve ayakları kesilmiş, sonra da çenesi kırılıp dilleri kesilerek işkence altında şehit edilmiştir. (a.g.e)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Hasan el-Basri</strong> (öl. 110/728) <em>Risale ila Abdulmelik bin Mervan fi’l Kader</em> (<em>Abdülmelik</em> <em>bin Mervan’a Kader hakkında Risale</em>) adlı Emevi sultanına yönelik mektubu ile tarihe geçmiştir. Bu mektupta Hasan-ı Basri kaderi iman esasları arasında saymaz ve önceki Mabed <strong>el-Cuheni’nin</strong> ve Gaylan <strong>ed-Dımeşki’nin</strong> savunduklarını savunur. (a.g.e) Fakat nedense bu risale pek bilinmez. Çünkü şu bizim lehçedeki “modernist mülahazalarla” doludur!</font></p>
<p><font size="2"><strong>Cehm</strong> <strong>bin Saffan’a</strong> (öl.128/745) göre Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. “İstiva” ayetinin asıl manası Allah’ın arşa hakim olmasıdır. Her yerde mevcut olan bir yüce varlığın belirli yere ve yöne inmesinden söz edilemez&#8230; Kur’an ve hadislerde Allah hakkında geçen “yed”, “vech”, “hicap” vb. tabirlerin zahiri manalarıyla ele alınmayıp <strong>akılla</strong> tevil edilmesi gerekir… Yokluk bilgiye konu teşkil etmez. “<em>Sizi deneyeceğiz ki gayret gösterenlerinizi ve sabredenlerinizi </em><em>bilelim</em> (47/31)” ayetindeki “bilelim” ifadesi Allah’ın bilgisinin sonradan olduğunu göstermektedir…İnsanın amellerini yazan <strong>özel melekler</strong> yoktur; ruhu bedenden ayıran da <strong>ölüm meleği</strong> değildir. <strong>Kabir azabı, sorgu melekleri, mizan, sırat köprüsü,</strong> (peygamberin) <strong>şefaatı</strong> da yoktur. <strong>Cennet ve cehennem</strong> henüz yaratılmamıştır. Cennet ve cehennem ebedi değildir; yok olacaktır. Çünkü Allah’tan başka ezeli ve ebedi olan hiçbir şey yoktur. Rabbimizin “zatı” dışında hiçbir şey ezeli ve ebedi değildir. Nitekim Allah’ın “el-Evvel” ve “el-Ahir” isimlerinin tecellisi için her şeyin ondan sonra ortaya çıkması ve ondan önce de yok olması gerekmektedir…(a.g.e)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Nazzam’a</strong> (öl. 232/845) göre Allah saf iyiliğin kaynağı (<em>mahz</em><em>-ı hayr</em>) olduğu için kötülüğü yapmak tabiatı gereği muhaldir. Bu nedenle kötülüğü isteyemez. İsterse kendi tabiatıyla çelişir. İlahî tabiatın yapısında <strong>“kötülük</strong> <strong>kudreti”</strong> yoktur. “O’nun kötüye gücü yeter fakat fiil olarak yapmaz” diyerek Allah’ın fiillerini sınırlandıranlar, aynı şeyin Allah’ın kudreti için yapılmasına şaşırmamalıdırlar… Allah’ın bir şeyi irade etmesi demek “eşyayı ilmine göre yaratması” anlamına gelir. Allah’ın <strong>dilemesi</strong> ise “kulların belirli bir şekilde davranmasını isteme ve emretme” demektir… <strong>İcma</strong><strong>, kıyas</strong> ve <strong>haber-i ahad</strong> dinde delil olamazlar… Ümmetin <strong>yalan</strong> üzerine birleşmesi mümkündür… Doğa yasalarına aykırı <strong>olağandışı</strong> olayların olması mümkün değildir. Bu anlamıyla <strong>mucize</strong> yoktur. Bilakis mucize doğa yasalarının bizzat kendisi ve yaratıldıkları hal üzere işlemeleridir; tersine hallerin vuku bulması değil… <strong>Ruh</strong> bedenden, beden de ruhtan ayrı değildir. Bu ikisi birbirini tamamlayan bir bütündür… Kur’an’ın gaybî konular dışındaki ayetlerinin icaz özelliği de bulunmamaktadır. Eğer Allah menetmemiş olsaydı onlar gibisini insanlar da yazabilirdi… Geçmiş namazların <strong>kazası</strong> diye bir şey olmaz… Teravih namazı gereksizdir (bid’attir)… <strong>Cin</strong> görmek fizik olarak imkansızdır… “Sen boşsun, hürsün, ailene git, koş git” vb. kinayeli sözlerle <strong>boşanma</strong> olmaz… Aynı şekilde “Sen bana anamın sırtı gibisin” denilerek boşanma kastıyla söz söylemekle (zıhar) de boşanma olmaz… Pislik sözkonusu olmadıkça <strong>uyku</strong> abdesti bozmaz… <strong>İman</strong> büyük günahlardan kaçınmaktır. Büyük günah işleyenler imandan çıkmış olurlar&#8230; (a.g.e)</font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">Burada kesiyorum.</font></p>
<p><font size="2">Yani miladi 845 tarihinden sonraya geçmiyorum.</font></p>
<p><font size="2">Görüldüğü gibi bu “mülahazalar” en erken dönemlerden; 1200 küsür yıl öncesinden…</font></p>
<p><font size="2">Bırakın modernizmi, Yunan felsefesi ile bile daha tam karşılaşılmadığı yıllardan…</font></p>
<p><font size="2">Sonraki Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd’ler vs. daha üçyüz, dörtyüz yıl sonra… Onlara hiç girmedim. Sadece İslam’ın ilk iki yüz yılı ile sınırlı tuttum.</font></p>
<p><font size="2">Böyle onlarca, yüzlerce “mülahaza” gösterebiliriz. Bunlar sadece küçük bir demet…</font></p>
<p><font size="2">Demek ki eğer İslam düşünce tarihinin tamamına girilecek olsa, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Modernite denilen son üç beş asırlık olay İslam düşüncesini değil; İslam düşüncesi moderniteyi etkilemiştir!</font></p>
<p><font size="2">Müslümanlar nasıl bir köke sahip olduklarını bilmiyorlar. İslam düşünce tarihi ikliminin kendini nasıl bir <strong>“dünya düşüncesi”</strong> haline getirdiğinden habersizler. Öyle ya elifi görsek mertek mimi görse tokmak sanacak hele düşürülmüş; neyi, nereden, hangi altyapıyla okuyup öğrenecek?</font></p>
<p><font size="2">Yazının girişinde dediğim gibi, bu tür görüşlerin doğruluğu veya yanlışlığı, ya da onlara katılıp katılmamak ayrı bir konu…</font></p>
<p><font size="2">Şunu görmemiz gerekiyor: Bugün birileri çıkıp bu tip görüşler savunsa bunlar hiç de “modernist mülahazalar” olmaz. Böylesi ithamlar hem kolay, hem ucuz, hem de gayet rantabl (getirisi çok) görülerek <strong>“köstekli mühür”</strong> ve <strong>“desteksiz atış”</strong> durumlarına düşmek göze alınıyorsa orada lâl olurum, el-hak!</font></p>
<p><font size="2">Kanaatimce dini düşence alanında duyduğunuz, bize aykırı gibi gelen bir “mülahaza”, bilin ki, % 90 geçmişte söylenmiştir! Hem de çok uzak geçmişte; tâ İslam’ın ilk yıllarında… Bunu böyle bilesiniz…</font></p>
<p><font size="2">Şu halde Allah’ın <strong>kavlî</strong> (vahiy) ve <strong>kevnî</strong> (tarih, yaşam, doğa, insan) ayetlerini anlamak, onlarla kendini açmak ve inkışaf ettirmek için tefekkürün sürmesi, yorum zenginliğinin kurumaması ve samimi gayretlerle yapılmış <strong>“mülahazaların”</strong> bir kökün inkışaf seyrinde alabildiğine serpilip boy atması gerekiyor. Çıkarsa bir şeyler buralardan çıkacak!</font></p>
<p><font size="2">Aksi halde düşünce dünyası çöle dönmüş bir alemde ne çiçek açar, ne gül yetişir. Diken ve kaktüsten başka ne çıkar oradan? Açlık, susuzluk, serap, “kahır hep kahır”dan başka ne olur orada?</font></p>
<p><strong><font size="2">Recep İhsan ELİAÇIK</font></strong>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/95-tin-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">95 TİN SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/104-humeze-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">104 HÜMEZE SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/91-sems-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">91 ŞEMS SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/112-ihlas-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">112 İHLAS SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/101-karia-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">101 KARİA SURESİ</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Site Tanıtımı: Fecr</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2009 16:54:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/</guid>
		<description><![CDATA[
Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.
http://kuranneslifecr.blogspot.com

Related Posts:

Site tanıtımı: www.aliumuc.com
Yeni Albüm: Muhammed Parlak &#8211; &#8220;Düşlerle Gelen&#8221;
haberanadolu.com yayın hayatına yeniden başladı
Hackerlardan sınırötesi operasyon
Yeni Site: Evvab İnsan
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kuranneslifecr.blogspot.com/" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/fecr-sitesi-1.JPG" align="top" height="271" width="379" /></a></p>
<p>Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.</p>
<p><a href="http://kuranneslifecr.blogspot.com/" target="_blank">http://kuranneslifecr.blogspot.com</a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/03/site-tanitimi-wwwaliumuccom/" rel="bookmark" class="crp_title">Site tanıtımı: www.aliumuc.com</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/30/yeni-album-muhammed-parlak-duslerle-gelen/" rel="bookmark" class="crp_title">Yeni Albüm: Muhammed Parlak &#8211; &#8220;Düşlerle Gelen&#8221;</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/04/haberanadolucom-yayin-hayatina-yeniden-basladi/" rel="bookmark" class="crp_title">haberanadolu.com yayın hayatına yeniden başladı</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/13/hackerlardan-sinirotesi-operasyon/" rel="bookmark" class="crp_title">Hackerlardan sınırötesi operasyon</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/03/01/yeni-site-evvab-insan/" rel="bookmark" class="crp_title">Yeni Site: Evvab İnsan</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UZAYLI YAHUDİLER !</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2009 10:58:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/</guid>
		<description><![CDATA[- Yahudi misin ?
- Hayır, elhamdülillah müslümanım.
- Yahudileşmiş olabilir misin ?
- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.
Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">- Yahudi misin ?</p>
<p>- Hayır, elhamdülillah müslümanım.</p>
<p>- Yahudileşmiş olabilir misin ?</p>
<p>- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.</p>
<p>Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım herhalde&#8230;</p>
<p>Çünkü o zaman müslümanlar, Kuran’ın “Yahudilik” üzerinden yaptığı uyarıları ve eleştirileri üzerlerine alınır, “Acaba Allah bu kıssaları kim için ve ne sebeple anlatmıştır ?” diyerek ders çıkarma peşinde olurlardı.</p>
<p>Ne var ki, durum böyle değil. Müslümanların çoğunluğu olarak biz, Yahudiler ile ilgili ayetleri asla üstümüze alınmayız. Kuran, Yahudilere her fiske vurduğunda içimizden “oh” çeker, “Bu da size kapak olsun” deriz ama günün birinde Yahudiler gibi(!) bir Yahudi olabileceğimize hiç ihtimal vermeyiz. Yahudiliği bir “ırk meselesi” olarak görenler zaten “Yahudileşmek” diye bir tabiri kabullenemezler.<span id="more-1884"></span></p>
<p>Sanki vaziyet şöyledir: Bu Yahudiler, uzaydan gelmiş yaratıklardır. Değişik bir “tür” oldukları için, onların bize, bizim onlara benzeme olasılığımız hiç yoktur. Onlar uzayın, biz dünyanın varlıkları, onlar “yaratık”, biz “insan”ızdır. Onların eleştirildiği tutumları sergileme olasılığımız mümkün değil yoktur…</p>
<p>Gelin şimdi, şu Uzaylı Yahudilere, değişik tür yaratıklara kısaca bir göz atalım. Bu göz atışı, bir tarih serüveni olarak değil, Kuran’ın vurgu yaptığı birkaç cepheden yapalım.</p>
<p>İsrailoğulları Hz. Musa’ya tabi olarak Firavun ünvanlı zorbaya karşı büyük bir mücadele verirler. Firavun ordusundan kurtulup denizi geçtikten hemen sonra bir kasabaya rast gelirler&#8230;</p>
<p>Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>137.<br />
Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.</p>
<p>138.<br />
İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Mûsa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle!” Mûsa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.”</p>
<p>139.<br />
“Şu gördüklerinizin, içinde bulundukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır.”</p>
<p>140.<br />
Şunu da söyledi: “Size Allah’tan başa bir ilah mı arayayım? O sizi âlemlere üstün kılmıştır.”</p>
<p>141.<br />
Şunu da hatırlayın: Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı: Oğlanlarınızı katlediyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden gelmiş büyük bir imtihan vardı.</p>
<p>142.<br />
Mûsa ile otuz gece için vaatleştik. Ve bunu, bir on ekleyerek tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye ulaştı. Mûsa, kardeşi Hârun’a dedi ki: “Toplumum içinde benim yerime sen geç, barışçı ol, bozguncuların yolunu izleme!”</p>
<p>Ayetten görüleceği üzere Musa’nın, 40 gecelik yokluğu sırasında kavminin başında Hz. Harun bulunmaktadır. Bu “40 gece / 40 gün” içerisinde neler oldu ?</p>
<p>Yine Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>148.<br />
Mûsa’nın kavmi, onun Allah’la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.</p>
<p>149.<br />
Başları avuçları arasına düşürülüp de sapmış olduklarını fark ettiklerinde şöyle yakardılar: “Rabbimiz bize merhamet etmez, bizi affetmezse mutlaka hüsrana düşünlerden olacağız.”</p>
<p>150.<br />
Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini bekleyemediniz mi?” Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekiyordu. Kardeşi dedi ki: “Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Nerdeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme. Beni şu zalim toplulukla bir tutma.”</p>
<p>151.<br />
Mûsa şöyle yakardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Rahmetine sok bizi. Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”</p>
<p>152.<br />
Buzağıyı ilah edinenler var ya, yakında onlara Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İftiracıları böyle cezalandırırız biz!</p>
<p>Bu “Buzağı” meselesine bir de Taha suresinden bakalım:</p>
<p>83.<br />
Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?</p>
<p>84.<br />
Dedi: “Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!”</p>
<p>85.<br />
Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.”</p>
<p>86.<br />
Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”</p>
<p>87.<br />
Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.”</p>
<p>88.<br />
Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem sizin hem de Mûsa’nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.”</p>
<p>89.<br />
Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.</p>
<p>90.<br />
Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!”</p>
<p>91.<br />
Onlar şöyle demişlerdi: “Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”</p>
<p>92.<br />
Mûsa dedi: “Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,</p>
<p>93.<br />
Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”</p>
<p>94.<br />
Hârun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!”</p>
<p>95.<br />
Mûsa dedi: “Senin derdin neydi, ey Sâmirî?”</p>
<p>96.<br />
Sâmirî dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”</p>
<p>97.<br />
Mûsa dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin! Ve senin için asla kurtulamayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.”</p>
<p>98.<br />
Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.</p>
<p>99.<br />
İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.</p>
<p>Bu yazının konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Hz. Musa kavminden sadece 40 gün ayrı kalmıştır.</p>
<p>2 – Bu süre zarfında Hz. Harun, kavmin başındadır.</p>
<p>3 – Bu kavim, Samiri’nin (Samirilik bu gün hala bir din olarak vardır) ayartması ile Hz. Harun’a rağmen yoldan çıkmış ve süs eşyalarından yapılmış bir buzağı heykelini “ilah” edinmiştir. Hz. Harun’un karşı çıkması işe yaramamış, onu öldürmekle tehdit etmişlerdir.</p>
<p>4 – Buzağı, bir simgedir. İsrailoğulları, Mısır’daki dinlerini terk etmemişler, ona gerisin geri dönmüşlerdir. Bu “geri dönüş”lerinde, Buzağı’nın yapı taşı olarak anılan “ziynet eşyaları” ve “elçinin izi” kanaatimizce temsili bir anlatım olup, Buzağı, eski dinlerinin, elçinin getirdiği yeni din ile sentezlenmesinden türetilmiş, “böğürebilen” yani “din buyuran” bir niteliktedir. Nitekim, Yahudilerin “sığır sever” tavrı bu hadiseden sonrada devam etmiştir. Az sonra ona da değineceğiz.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının yoldan çıkışı, “teferruat” bir mevzuda değil, dinin en temel itikat esasındadır.</p>
<p>Burada kendimize sormamız gereken kritik sorular şunlardır:</p>
<p>1 – Allah bu kıssayı iki surede değinerek teferruatı ile birlikte “kime” ve “ne sebeple” anlatmaktadır ? Burada amaç, Yahudi tarihi hakkında bilgi vermek yahut Yahudilerin tarihi arızalarını yüzlerine vurmak mıdır, yoksa bu kıssalar Kuran’ın muhataplarına verilmek istenen mesajlar mı içermektedir ?</p>
<p>2 – İsrailoğulları dünyada yaşan bizler gibi insanlar ise, onlar 40 gecede üstelik başlarında bir peygamber varken yoldan çıkabilmiş ise, Müslümanların da 1400 yılda yoldan çıkmış olmaları ihtimali var mıdır ?</p>
<p>Bu sorulara karşı “Biz başkayız, Yahudiler başka, bizim ve atalarımızın dine dair herhangi bir hususta yoldan sapmış olmaları ihtimali yoktur” diyenler için bu yazının anlatabileceği hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Sırf bu kıssa elbette “Müslümanların yoldan çıktığı” anlamına gelmez. Ancak bu kıssa, çok kısa bir zaman diliminde üstelik de bir Peygamber’in himayesi altındayken “İNSANLARIN” neler yapabildiklerine ve nelere inanabileceklerine bir KANIT ve ÖRNEKTİR.</p>
<p>Bir başka Yahudi “hikayesi” (!) okuyalım…</p>
<p>Bakara suresinden okuyoruz:</p>
<p>67.<br />
Mûsa, toplumuna dedi ki: “Allah size, bir inek boğazlamanızı emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.”</p>
<p>68.<br />
Şöyle konuştular: “Çağır Rabbine bizim için, açıklasın bize neymiş o!” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe. İkisi arası bir inektir.” Haydi size emredileni yapın!</p>
<p>69.<br />
Şöyle dediler: “Çağır Rabbine bizim için, neymiş onun rengi açıklasın bize.” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir; seyredenlere mutluluk verir.”</p>
<p>70.<br />
Şöyle dediler: “Dua et Rabbine, açıklasın bize neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla karıştı. Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele elbette kılavuzlanacağız.”</p>
<p>71.<br />
Cevap verdi Mûsa: “Allah diyor ki, bahsettiğim, boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini sulamaz. Salma hayvandır. Alaca yoktur onda.” Dediler ki: “İşte şimdi gerçeği getirdin.” Ve ardından onu boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.</p>
<p>72.<br />
Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz. Oysaki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı.</p>
<p>73.<br />
Şöyle dedik: “Kesilen ineğin bir parçasıyla öldürülen adama vurun.” İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.</p>
<p>Bu kıssada karşımıza “buzağı” değil, arada geçen zamanda semirmiş bir “inek” çıkıyor.</p>
<p>Bu kıssa ile yazımızın konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – İsrailoğulları “kasaplığı” milli meslek edinmiş bir ırk değildir. O halde onlara emredilen “sığır kesme” işinin “din” ile bir ilgisi olmalıdır.</p>
<p>2 – İsrailoğullarına kesmeleri için emredilen ineğin vasfı şudur: “bir inek”… Yani, herhangi bir inek…</p>
<p>3 – İsrailoğulları bu ilk emre itiraz edip inek için ilave vasıflar sayılmasını istemişlerdir. Hz. Musa’nın verdiği ilk cevabın son cümlesi şudur: “…haydi size emredileni yapın”. Yani, işi yokuşa sürüp başka tanımlama / teferruat / detay istemeyin, size açıklanan vasıflara uygun bir inek bulun ve kesin.</p>
<p>4 – İsrailoğulları kendilerine sunulan teferruatı az bularak ilave tanımlar istemişlerdir. Onlar kesilecek inek için teferruat istedikçe onlara açıklanmış ve her seferinde bu tanımlamaya uygun bir inek bulma ihtimalleri güçleşmiştir.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının inek kesme işine soğuk bakmaları “hayvan severlik”ten değil, dini bir endişe sebebiyledir. Kuran beyanına göre, onlar bu “buzağı sever” tavırlarını terk etmemişler ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkarları yüzünden adeta özlerine “buzağı sevgisi” içirilmiştir. (Bkz. Bakara,93)</p>
<p>Şimdi dini teferruata boğma ile ilgili olarak Maide suresine kulak veriyoruz:</p>
<p>101.<br />
Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekte iken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan vazgeçmiştir. Allah Gafûr’dur, Halîm’dir.</p>
<p>102.<br />
Sizden önceki bir toplum da onları sormuştu; sonra tutup hepsini inkâr ettiler.</p>
<p>Yazımızın konusu itibariyle bu ayetler hakkında dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Dine, dinin hükümlerine dair sorulara cevaplar sadece ve sadece “… kuran indirilirken” verilmektedir. Yani sorulara cevap veren sadece ve sadece Allah’tır ve bunu “Kuran ile” yapmaktadır.</p>
<p>2 – Allah’ın açıklamadığı / emretmediği hususlar hakkındaki hüküm şudur: “… Allah onlardan vazgeçmiştir”.</p>
<p>Şimdi bu açıklamalardan sonra şu sorulara cevap aranmalıdır:</p>
<p>1 – Kuran’da Yahudilerin eski dinlerini / dinlerinin tapınma objelerini terk etmedikleri ve buna aykırı emirleri uygulamamak için dini teferruata boğdukları yolundaki kıssa “kime” ve “ne için” anlatılmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran’a göre, açıklanmamış hususlar dinin emirleri arasında değil ve hüküm yalnız Allah’a ait ise (Bkz. Kehf,26), Hz. Peygamber’in sırf kendisi için bile bir şeyi haram kılma yetkisi yoksa (Bkz.Tahrim,1), Kuran ayrıntılı / mufassal kılınmış ise (Bkz. Nahl,89), Rabbin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmış ise (Bkz. Enam,115), Hz. Peygamber yalnız vahye uyuyor ve yalnız vahiyle uyarıyorsa (Bkz. 6/50,72/23, 21/45,10/15,39/11-12-13) din adına ileri sürülen ve Kuran’da hiçbir dayanağı bulunmayan kuralları kim üretti ?</p>
<p>Son olarak Kuran’dan Yahudilere dair onlarca özellik arasından bir diğer özelliğe değineceğiz.</p>
<p>“Onlardan (Kitap ehlinden) bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.” (Ali İmran,78)</p>
<p>“Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar …” (Nisa,46)</p>
<p>“Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. …” (Maide,13)</p>
<p>“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; âhirette de büyük bir azap var onlara.” (Maide,41)</p>
<p>Bu ayetler uyarınca yazımızın konusuna göre dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Ehli Kitap ve özellikle Yahudiler dini / kitabı tahrif hususunda uzmandır. Daha önce de bunu defalarca icra etmişlerdir.</p>
<p>2 – Yahudiler tahrifi iki yöntemle yaparlar:</p>
<p>Birincisi; aslında kitaptan olmayan bir şeyi dillerini kitapla eğip bükerek yani güya kitabı delil getirir gibi yaparak anlatırlar ve onun kitaptan olduğuna inanmanızı sağlarlar.</p>
<p>İkincisi: Birinci yöntemin yeterli gelmediği durumlarda, yerlerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırırlar. Yerlerine oturmuş kelimeden kasıt, bir bağlam / söz dizini içerisinde anlam kazanmış kelimelerdir. Yerine oturmuş bir kelimeyi kaydırmak, o kelimenin başka bir anlamını esas almak ve/veya sonradan o kelimeye başka bir anlam yüklemek ve/veya cümleyi / ifadeyi söz dizininin içerisinden çıkararak tek başına başka bir manaya gelmesini sağlamaktır.</p>
<p>3 – Bu iki yönteme karşı alınması gereken tedbirler “tahrif yöntemini” bilmekten geçer. Tahrif tuzağına gelmemek için;</p>
<p>Birincisi, Kuran’ı parça parça etmeden siyak ve sibak / konu bütünlüğü içerisinde okumak,</p>
<p>İkincisi, kelimenin bağlam içerisinde kazandığı anlamı dikkate almak,</p>
<p>Üçüncüsü, kelimeyi bağlamı ile birlikte benzer kullanımlarıyla kıyaslayarak değerlendirmek,</p>
<p>Dördüncüsü, Kuran lafızlarına yüklenen herhangi bir anlamın o hükmü Kitap içerisinde ilgili diğer hükümlerle çelişkiye sokup sokmadığına dikkat etmek, ortaya bir çelişki çıkarsa Kuran’da çelişki olamayacağı için (Bkz. Nisa,82) kelimelere yüklenen anlamları tekrar gözden geçirmek gerekmektedir.</p>
<p>Yukarıda açıklanan hususlar doğrultusunda şu sorulara yanıt aranmalıdır:</p>
<p>1 – Allah, Yahudilerin tahrif yöntemini “kime” ve “ne sebeple” anlatmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran pürüzsüz bir Arapça ile indirildiği halde (Bkz. Zümer,28), Lügat ve tefsir kitaplarında sık sık karşılaştığımız ve kelimelerin Arapça anlamlarının dışında “dini ıstılah anlamı” adı altında sunulan anlamları kim üretmiştir ?</p>
<p>Örnekler:</p>
<p>1 – “Riba” ve “Faiz” ikisi de Arapça olan kelimelerdir. Üstelik hem “riba” hem “faiz” kelimesi Kuran’da ayrı ayrı kullanılmıştır. Mevcut tüm çevirilerde “riba” kelimesi “faiz” olarak çevrilmektedir. Kuran’ın muhatapları Arapça konuşan kimseler olduklarına göre, nasıl olur da Allah “riba” dediğinde bunu “faiz” olarak anlamış olabilirler ?</p>
<p>2 – Zekat, arınma / arınmak demektir. Kuran’da müminlerin mal varlıklarından yapacakları harcama “sadaka” kelimesi ile anılmış olmasına rağmen mevcut çevirilerde “sadaka” olarak kullanılan kelimenin “zekat” olarak çevrilmesi nasıl mümkün olabilmektedir ? Bundan da öte, aslı “arınma” olan kelimeyi “vergi / ödence” haline kim getirmiştir ?</p>
<p>3 – Cihad, Cehd, Mücahede aynı kökten türemiş kelimelerdir ve öz itibariyle gayret ve çabayı anlatır. Kuran’da tarafların silahlı olarak mücadele etmesine verilen isim “kıtal”dir. Yani, Türkçe’de “savaş” dediğimiz kelimenin Kuran’daki karşılığı “kıtal / öldürme / öldürüşme”dir. “Katil” de aynı kökten bir kelimedir. Hal böyleyken, cihad kelimesi hangi sebeple savaş olarak çevrilmekte ve / veya anlatılmaktadır ?</p>
<p>4 – Secde kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “itaat / itaat etmek” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>5 – Rüku kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “boyun eğmek / alçak gönüllülük” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>6 – Kuran’da onlarca dua ayeti bulunduğu halde bir kez olsun “amin” kelimesinin kullanılmamış olması karşısında, Allah’ın Kuran’ı “ne önünden ne ardından hiçbir batılın erişip yanaşamayacağı” bir kitap (Bkz. Fussilet,41-42) olarak tanımlamış olması da göz önünde bulundurularak bu kelimenin dini literatüre ne zaman ve ne şekilde girdiği, başka hangi topluluklarca ne zamandan beri kullanılmakta olduğu düşünülmesi gereken bir durum değil midir ?</p>
<p>7 – Zikr kelimesi anma / hatırlama anlamına geldiği, Kuran’da da sürekli olarak bu anlamda kullanıldığı ve Kuran’ın / Tevrat’ın / İncil’in vasfı olarak anıldığı halde, çevirilerde sıklıkla “Kuran” diye çevrilmesi ne kadar doğrudur ? Halk arasında “zikir” için bilinen anlam (bir kelimeyi sürekli olarak tekrar etmek) ne zaman oluşmuştur ? Kuran’da asla halk arasında bilinen bu anlamıyla kullanılmamış olması düşündürücü değil midir ?</p>
<p>Kuran kelimeleri hakkında bu ve benzeri YÜZLERCE, BİNLERCE cevap bekleyen soru vardır. Bu yazıda çeşitli alanlardan sık kullanılan bazı kelimeler örnek olarak sunulmuştur.</p>
<p>Yazı boyunca üç hususa değindik:</p>
<p>Özetle;</p>
<p>Yahudilerin başlarında bir Peygamber olduğu halde 40 günde hem de dinin en esaslı itikat mevzularında nasıl yoldan çıkabildiğine,</p>
<p>Yahudilerin, eski dinlerini asla terk etmediklerine, bu dini yaşatmak için dini ayrıntıya boğduklarına, Allah’ın din için gerekli her detayı Kuran’da bildirdiğine, Kitabın adalet ve doğruluk bakımından tamamlandığına, dine dair hükümlerle ilgili soruların Allah tarafından, Kuran indirilirken, Kuran ile cevaplandığına, Kuran’da değinilmeyen hususların o toplum için dini bir hükmün konusunu oluşturmadığına,</p>
<p>Yahudilerin kitabı, kitaptan olmayan şeyi kitaptan sanalım diye dillerini eğip bükerek ve yerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırarak / anlamını saptırarak / bağlamından kopartarak tahrif ettiklerine değindik.</p>
<p>Eğer Kuran, Yahudi tarih kitabı ise, Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi ise bu sayılan şeylerde bizi ilgilendiren hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Ama eğer Yahudiler de bizler gibi bir insan topluluğu ve Kuran da müminler için bir yol gösterici, bir uyarıcı ise yukarıda verilen bilgiler ışığında düşünülmesi gereken çok şey var demektir.</p>
<p>Ali Aksoy – 14.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/20-taha-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">20 TAHA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/05/15/kutsal-sigir-inanci-ali-ekber-kureysi/" rel="bookmark" class="crp_title">Kutsal Sığır İnancı &#8211; Ali Ekber Kureyşi</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/09/19/kuran-okumak-icin-abdest-alma-sarti-var-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran okumak için abdest alma şartı var mı?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/11/14/kuranda-affetmek-konusundaki-ayetler/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran&#8217;da &#8220;affetmek&#8221; konusundaki ayetler</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSANIN ÜÇ TANRISI</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2009 16:39:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/</guid>
		<description><![CDATA[Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?
“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?
Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.
“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…
Çünkü, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?</p>
<p>“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?</p>
<p>Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.</p>
<p>“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…</p>
<p>Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.</p>
<p>Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.<span id="more-1882"></span></p>
<p>Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?</p>
<p>Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.</p>
<p>Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.</p>
<p>Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.</p>
<p>Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.</p>
<p>Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.</p>
<p>Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.</p>
<p>Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?</p>
<p>Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.</p>
<p>Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?</p>
<p>Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?</p>
<p>İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin  “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!</p>
<p>Her ihtiyaç ve “acz  / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !</p>
<p>“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)</p>
<p>Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan  münezzeh olandır, Müstağni’dir.</p>
<p>O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.</p>
<p>O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.</p>
<p>Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?</p>
<p>Allah bunu neden istemektedir ?</p>
<p>Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.</p>
<p>Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.</p>
<p>Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?</p>
<p>Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.</p>
<p>Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.</p>
<p>Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?</p>
<p>Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…</p>
<p>Düşünen, irade sahibi varlık olmak.</p>
<p>Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.</p>
<p>Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…</p>
<p>Ne güzel söylüyor…</p>
<p>Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.</p>
<p>Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?</p>
<p>Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.</p>
<p>İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.</p>
<p>İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”</p>
<p>Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:</p>
<p>“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)</p>
<p>Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…</p>
<p>Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.</p>
<p>Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi,  insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.</p>
<p>“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları  bilmiyorlar.” (Zümer,29)</p>
<p>Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?</p>
<p>“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)</p>
<p>“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)</p>
<p>Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?</p>
<p>Heykeller mi ?</p>
<p>Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?</p>
<p>Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?</p>
<p>İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…</p>
<p>Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.</p>
<p>İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.</p>
<p>Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.</p>
<p>Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.</p>
<p>Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…</p>
<p>İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.</p>
<p>Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.</p>
<p>“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)</p>
<p>Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı  edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.</p>
<p>Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…</p>
<p>“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)</p>
<p>O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.</p>
<p>“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)</p>
<p>Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.</p>
<p>İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.</p>
<p>Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…</p>
<p>Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.</p>
<p>İşte misaller…</p>
<p>“Onlara, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun&#8221; dendiğinde: &#8220;Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!&#8230;” (Bakara,170)</p>
<p>“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, &#8220;Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık&#8221; derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: &#8220;Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)</p>
<p>“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: &#8220;Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.&#8221; De ki: &#8220;Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)</p>
<p>“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)</p>
<p>“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)</p>
<p>“Böylelerine, Allah&#8217;ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: &#8220;Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)</p>
<p>“Onlara, Allah&#8217;ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: &#8220;Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.&#8221; Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)</p>
<p>“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)</p>
<p>“&#8221;Sen&#8221; dediler, &#8220;Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)</p>
<p>“O&#8217;nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah&#8217;ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)</p>
<p>“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)</p>
<p>“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: &#8220;Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: &#8220;Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?&#8221; Dediler: &#8220;Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)</p>
<p>“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)</p>
<p>Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.</p>
<p>Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.</p>
<p>Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:</p>
<p>“Allah buyurdu: &#8220;Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.&#8221; Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: &#8220;Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.&#8221; Allah buyurur: &#8220;Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.&#8221; (Araf,38)</p>
<p>Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?</p>
<p>Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…</p>
<p>Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…</p>
<p>Ali Aksoy – 08.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/15/dindarlik-adina-putperestlik/" rel="bookmark" class="crp_title">Dindarlık adına putperestlik</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/08/21/kuran-ve-rasyonel-fayda/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran ve Rasyonel Fayda</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/08/04/allah-insanlari-nicin-yaratmistir/" rel="bookmark" class="crp_title">Allah İnsanları Niçin Yaratmıştır</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/06/islamin-sarti-ve-sartli-teslimiyet/" rel="bookmark" class="crp_title">İslamın Şartı ve Şartlı Teslimiyet</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Cennet Bu Cehennem Bizim !</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2008/11/29/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2008/11/29/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Nov 2008 15:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2008/11/29/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/</guid>
		<description><![CDATA[
Nazım Hikmet’in, çok sevdiğim “Davet” şiirinde geçen mısrayı makaleye başlık yapmam da anlaşılacağı gibi konumuz cennet ve cehennem…
Malum, ahiret yani ölülerin “start almış yarışcı gibi” mezarlarından kalkmasıyla başlayan haşr, mahşer, hesap, mizan, cennet ve cehennem inancı İslam maneviyatının temelini oluştur.
Diğer bir çok konuya olduğu gibi bu konuya da “Yaşayan Kur’an” perspektifinden bakmamız gerekmektedir.
Acaba cennetin ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/insanlar_ve_gokyuzu.jpg" align="top" height="375" hspace="6" vspace="6" width="500" /></p>
<p>Nazım Hikmet’in, çok sevdiğim <strong>“</strong>Davet<strong>”</strong> şiirinde geçen mısrayı makaleye başlık yapmam da anlaşılacağı gibi konumuz cennet ve cehennem…</p>
<p>Malum, ahiret yani ölülerin <strong>“start almış yarışcı gibi”</strong> mezarlarından kalkmasıyla başlayan <em>haşr</em>, <em>mahşer</em>, hesap, mizan, cennet ve cehennem inancı İslam maneviyatının temelini oluştur.</p>
<p>Diğer bir çok konuya olduğu gibi bu konuya da <strong>“Yaşayan Kur’an”</strong> perspektifinden bakmamız gerekmektedir.</p>
<p>Acaba cennetin ve cehennemin uhrevî olmakla beraber dünyaya bakan yüzleri de olabilir mi? Yani Kur’an’daki cennet cehennem tasvirlerini yaşayan yüzleri ile beraber de anlayabilir miyiz?</p>
<p>Ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bakın nasıl…<span id="more-1861"></span></p>
<p>***</p>
<p>Bütün dinlerde cennet ve cehennem inançları vardır. Anlatması uzun sürer, bize en yakın olduğu için Yahudilik ve Hristıyanlıktaki cennet ve cehennem algılarından başlayalım.</p>
<p>Yahudilikte cennet Tanrı’nın İsrailoğullarını içinden bal ve süt akan vaat edilmiş topraklara kavuşturmasıdır. Cehennem de İsrail’in itaatsizliği sonucu Tanrı’nın onları işgal, kıyım, deprem vs. ile cezalandırmasıdır. Cennet İsrail’e bu dünyada verilen ödül ve mutluluk, cehennem de ceza ve <em>azap</em>tır. Tevrat’ın örneğin Yeramya 30. bölümünü okuyun bunu açıkça görürsünüz.</p>
<p>Hristıyanlıkta ise cennet ve cehennem daha çok İsa’nın geri dönüşü ile ilgilidir. Cehennem İsa’nın yokluğunda insanlığın çektiği azaplardır. İsa’nın gelişiyle “göksel egemenlik” kurulacak ve dünya cehennemi cennete dönüşecektir. Kur’an’daki kıyamet sahnelerinin, Yahudilikte İsrail’e verilen belalara dönüşmesi gibi, Hristıyanlıkta da İsa’nın geri gelişi anındaki göksel olaylara dönüştüğünü görüyoruz: “<em>İşte bulutlarla geliyor. Her göz onu görecek. Onun bedenini deşmiş olanlar bile. Onun için dövünecek yeryüzünün bütün halkları. Evet, böyle olacak! Amin.</em>” (Yuhanna’nın Vahiyleri: 7)</p>
<p>Görüldüğü gibi Yahudiliğin, cennetin ve cehennemin <strong>“bu dünyaya”</strong> yönelik yüzünü görmeleri doğru fakat bunun Tanrı’nın İsrailoğullarına özel ceza ve mükafatı olarak görmeleri yanlıştır. Oysa dünyadaki cennet ve cehennem tüm insanların kendi elleriyle yaptıklarının bir sonucudur. Keza cenneti ve cehennemi Tanrı’nın İsrail ırkına cezası veya mükafatı olarak görmeleri, bu yüzden de eğer varsa bile ahiretteki cehenneme sayılı birkaç gün dışında girmeyeceklerine inanmaları ise tümüyle yanlıştır. Birazdan geleceği gibi dünyadaki cennet ve cehennem <strong>“tüm insanların”</strong> kazanımları, ahiretteki ise Allah’ın ne bir eksik ne bir fazla tüm yapılanların karşılığını vermesidir.</p>
<p>Keza Hristıyanlığın cehennemi <strong>“zulümle dolmuş dünya”</strong>, cenneti de <strong>“adalet, barış ve esenlikle dolu dünya”</strong> dünya olarak algılaması doğru fakat bunu <strong>“İsa’nın geri dönüşüne”</strong> bağlaması yanlıştır. Her kim dünyayı zulümle doldurursa cehennemden bir köşe, adalet, barış ve esenlik yurdu yaparsa cennetten bir köşe yapmış olur. Bu yaptıklarının karşılığını da ne bir eksik ne bir fazla ahirette görür. Bu hususta kimseye ayrıcalık verilmemiştir.</p>
<p>***</p>
<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/insanlar-sudan.jpg" align="left" height="271" hspace="6" vspace="6" width="399" /></p>
<p>Kur’an’a gelince… Tüm cennet ve cehennem tasvirlerinin dünyada bildiğimiz, bize hiç de yabancı olmayan tasvirler olduğunu görüyoruz: Altından ırmaklar akan evleri, bardakları, kadehleri, mis gibi içeçekleri, fışkıran pınarları, yaslanılan sedirleri, yastıkları ve göz aydınlığı eşleri (<em>huri’l</em><em>-ıyn</em>) vs.  ile cennet…</p>
<p>Yükselen alevleri, nar gibi kızaran ateşi, gürül gürül yanan yakıtı, yakıtı insanlar ve taşlar (kömür, petrol, benzin, zift vb.) olan ateş çukurları, yüzleri katran karası olmuş mücrimleri vs. ile cehennem…</p>
<p>Bu arada <em>hur’il-ıyn</em> <strong>“gözlerinden beyazlık/ışık saçan”</strong> demektir. Havâriyyun (Beyaz elbiseliler) kelimesinden de anlaşılacağı gibi <em>hûr</em><em>/hâr</em> beyaz, <em>ayn</em> da göz demek. Türkçe’de “<strong>gözümün nuru, gönlümün sevinci”</strong> dediğimiz manayı çağrıştırır. Erkek kadına, kadın da erkeğe kullanabilir. Dolayısıyla en doğru çeviri <strong>“göz aydınlığı eşler”</strong> olabilir…  Kur’an’ı tefsir edenler daha çok erkekler olduğu için <strong>“iri gözlü, beyaz yüzlü, gözlerini erkeklerinden ayırmayan huriler/kızlar”</strong> olarak çevrilmiş…Tabi erkek kadının gözünün nuru, gönlünün sevinci olamayacağından ve de gözleriyle hep etrafı kesip duracağından, o öyle olmak zorunda değil (!)…</p>
<p>Şu halde, İslam, maneviyatı bu tasvirlerle örülü <strong>“kıyamet ve ahiret günü”</strong> üzerine kurmuş oluyor. Kur’an öteki dinlerde ki gibi maneviyatı cinler, ifritler, ruhî varlıklar, kehanet, sır, büyü, tılsım ve mucizeler üzerine kurmamıştır.</p>
<p>Gelecekten haber vererek <strong>“şok”</strong> bir iddia ile <strong>“ölüler dirilecek!”</strong> (haşr), <strong>“tüm insanlar yaptıklarının hesabını vermek için Allah’ın huzurunda toplanacak!”</strong> (mahşer),  “<strong>cennete veya cehenneme girecek!”</strong> demiştir.</p>
<p>İşte geleceğe (ahirete) yönelik bu olaya Kur’an ölülerin mezarlarından ayağa kalktığı gün (<em>yevmu’l</em><em>-qıyame</em>), saatin dolduğu, vaktin sona erdiği gün (<em>yevmu’s</em><em>-sa’a</em>), yeniden dirilme günü (yevmu’l<em>-baas</em>), iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, mü’min ile münkirin ayrıldığı gün (yevmu’l<em>-fasl</em>), ilahi yargılamanın başladığı, cezanın ve mükafatın verildiği gün (<em>yevmu’d</em><em>-din</em>) vb. diyor…</p>
<p>Artık bunlar <strong>“iman”</strong> olmaktan çıktı, heyecan yaratmayan, sönük ve kuru bir <strong>“itikat”</strong>a dönüştü…Oysa Kur’an’ın ilk indiğinde Mekke’yi sarsan tabiri caizse “şok” iddiası buydu! Hani deprem kahinleri, mecnunlar, medyumlar, şifreciler televizyona çıkıp <strong>“şok açıklamalar”,</strong> <strong>“gündeme bomba gibi düşen iddialar”da</strong> bulunuyorlar ya, öyle…</p>
<p>Halbuki insanoğlu her Allah’ın günü bir taraftan mezara gömülüyor, aynı anda bir başka doğumevinde dirilmiyor mu? Cenazede ağlıyor, aynı anda bir başka düğün evinde gülmüyor mu? Birisi aç sabahlıyor, diğeri tok kalkmıyor mu?</p>
<p>Sahabe buna sanki bir saat sonra hatta <strong>“hemen, şimdi”</strong> olacak ve <strong>“ansızın”</strong> geliverecek diye inanıyordu. Bunun korku ve titremesi (<em>haşyet</em>/<em>huşu</em>) içinde yaşıyordu.</p>
<p>Bu şu demek: Allah’ın üzerimizde deverân eden yaşayan günlerini (<em>eyyâmullahı</em>) cennete çevirirsen <strong>“o son günün”</strong> (yevmu’l<em>-ahir</em>) cennet bahçelerinden bir bahçe, cehenneme çevirirsen cehennem çukurlarından bir çukur olur!</p>
<p>Yani tek bir son gün (yevmu’l-ahir) değil: hep birbirinin içinden çıkıp gelen son günler (<em>eyyâmu’l</em>-ahir) vardır. Bu durumda “son gün” günlerin sonundaki en son gün oluyor.</p>
<p>***</p>
<p>Demek ki ahirete iman, nehirlerin denize doğru akması gibi Allah’ın günlerinin (<em>eyyamullah</em>), en son güne (yevmu’l<em>-ahire</em>) doğru aktığına iman oluyor. Yani sabahın öğleye, öğlenin akşama, gecenin gündüze, kışın yaza, bugünün yarına, yarının ertesi güne, ayın ertesi aya, yılın ertesi yıla, yaşamın ölüme, sıhhatin hastalığa, zenginliğin yoksunluğa, kürkün kefene, ağlamanın gülmeye, gülmenin ağlamaya, tarihin geleceğe, dünyanın ahirete doğru akması…</p>
<p>Biz bu günleri yaşıyoruz, içindeyiz.</p>
<p>Günlerle birlikte akan biziz.</p>
<p>Demek ki ahirete iman, yaşadığımız günü fark ettiğimiz an başlıyor. Akıp giden günlerin farkında olmayanlar bunun için hüsrandadır. Allah’ın günlerinin içinden geçtiği halde işi son güne bırakmak, ahiret gününü dünyanın sonu ile sınırlayarak <strong>“Daha çok var, kim öle kim kala”</strong> dercesine ileriye ertelemek hayatı ıskalamak, yaşayan günlere gözünü kapamaktır. Bu, bir insanın nefes alıp verdiği halde havanın veya bir balığın içinde yüzdüğü halde denizin farkında olmaması gibidir. Halbuki günün de sonu var, ömrün de sonu var, sağlığın da sonu var, servetin de sonu var, ağlamanın da sonu var, gülmenin de sonu var…</p>
<p>Bunların sonunu düşünemeyen, dünyanın sonunu düşünse ne olur? Kur’an der ki: <strong>“Dünyada kör olan, dünyanın sonunda</strong> (ahirette) <strong>iki kere kördür</strong>.”(İsra; 17/72). Yani Allah’ın yaşayan günlerine (<em>eyâmullaha</em>) kör olan, en son günde (yevmu’l-ahir) zifiri karanlıkta kalakalır…</p>
<p>Yine Kur’an der ki: <strong>“Yaşatan da öldüren de, ağlatan da güldüren de, zengin eden de yoksul eden de, erkeği ve dişiyi çift olarak yaratan, sonra yeniden yaratacak olan da O’dur”</strong> (Necm; 43-48).</p>
<p>Eski dünya dinleri bunların her birinin ayrı tanrısı olduğuna inanırdı. Cinler, ifritler ve ruhlar bu tanrılar adına insanlara musallat olur; kimini öldürür, kimini ağlatır, kimini erkek, kimini dişi yaratırdı. Bu cinler ve ifritler hayatın içinde cirit atardı. Üstelik bunlarla ilişki içinde olduklarını söyleyen kimileri de insanların korku, acziyet ve umutlarını kullanarak buradan rant devşirirdi. Kur’an işte bu ayetle hepsini silip süpürüyor. Yaşarken, ölürken, doğarken, ağlarken, gülerken, zengin olurken, fakir olurken vs. hayatın her iniş çıkışında, yaşamın her cıvıltısında Allah ile birliktesiniz, kimseden korkmayın diyor.</p>
<p>Öyle ya bugün tüm sanatın, edebiyatın ana konusu yukarıdaki ayette geçen yaşamak, ölmek, ağlamak (hüzün), gülmek (sevinç), erkek-kadın, zenginlik, yoksulluk değil mi? Allah’ın günleri bunlarla geçmiyor mu?</p>
<p>Demek ki bunlardan konuşmak Allah’tan konuşmak demektir! Bunlarla ilişiği kesilmiş bir Allah tasavvurunun içi boştur. Bunlarla içi doldurulmamış bir din gerçek hayat dini değildir…</p>
<p>***</p>
<p>İşte cennet ve cehennemin dünyevî yüzü olduğunu buradan girerek vurguluyoruz. Yani bunlar hepimizin başına gelebilir. O kadar da emin olmayalım. Hayatı garanti görmeyelim. Öldüğümüzde isyan, ağladığımızda kahır, güldüğümüzde gafil olmayalım. Erkeğiz diye böbürlenmeyelim, güzelim diye kasınmayalım, başarı kazanınca şımarmayalım, yalnız kalınca ye’se kapılmayalım. Bunlar Allah’ın günleridir insanlar üzerinde döner durur. “Başarılar gelir geçer asaletin yeter bize…”</p>
<p>Demek ki ahiretten haber vermek Allah’ın insanlar üzerinde dönüp duran bu günlerini haber vermektir. Yaşayana öleceksin, ağlayana güleceksin, zengine yoksul olabilirsin demek… Sağlıklıya hastalığı, gence ihtiyarlığı hatırlatmak… Asude gölgeliklerde yaşayana içine düşeceği ateşi, ocağına ateş düşmüş olana mutlu günleri haber vermek… “Bana bir şey olmaz” diyene bir afete maruz kalabileceğini, ölüp mezara girerek kendini unutturacağını sanan zalime orada bile kurtulamayacağını, hesap için diriltileceğini, dünyayı ebedi sanana dünyanın da sona ereceğini haber vermek…</p>
<p>Peygamberlerin <strong>“<em>inzâr</em>”</strong> dediği şey buydu. Yani olmakta olanın, gelmekte olan günlerin, bazen sana bazen bana üzerimizde dönüp duran Allah’ın günlerini haber vermek… Ölümün, afetin veya kıyametin ansızın başımıza gelebileceği konusunda uyarıda bulunmak/uyanışa çağırmak… Peygamberlerin inzârı ile, kahinlerin, mecnunların, medyumların, cincilerin, falcıların, şifrecilerin kehaneti arasındaki fark anlaşılıyor olmalı…</p>
<p>İnkarcılar bu tür uyarıları duyunca “Şu, un ufak olmuş, toza toprağa karışmış kemikler yeniden dirilecek öyle mi? Bunlar efsane, eskiden beri söylenip duran masal; başka bir şey değil” dediler. “Eğer doğru söylüyorsan, söylediğin şey hemen başımıza gelsin de görelim” diye üste çıktılar. Peygamberimiz de dedi ki “Devran dönüyor, bekleyin (hazır olun) ben de beklemekteyim (hazırlıklıyım)…”</p>
<p>Demek ki ahiret gelecekle ilgili bir tartışma olmaktadır. Çünkü peygamberler gelecekte bir şey olacağını, onun çok büyük, insanlık çapında bir olay olduğunu söylüyorlar. İnkarcılar da gelecekte böyle bir olayın mümkün olmadığını, şu gördüğümüz dünyanın hep böyle devam edeceğini, ölenlerin bir daha dirilmeyeceğini, yerin ve göğün şimdi neyse gelecekte de hep öyle kalacağını söylüyorlar.</p>
<p>Bu durumda ahiret sürekli yeniden yaratılışa, oluşa, dönüşüme, yenilenmeye iman oluyor. Öyle ki şu gördüğümüz alem bile dönüşecek, ölüler bile yeniden dirilecek, bu devran hep böyle gitmeyecek demiş oluyorsunuz.</p>
<p>Öte yandan ahiret inancı mü’mine batıda olduğu gibi <strong>“varlığa hapsolan”</strong> veya doğuda olduğu gibi <strong>“varlıktan kopan”</strong> değil; <strong>“varlığı zorlayıcı bir içkinle aşan”</strong> ufuk kazandırıyor. Mevcudu kabullenmeyi, daha iyisinin artık olamayacağı, kaderimizin bu olduğu inancını <strong>“bütün her şey değişecek, yeniden vucuda gelecek ve bu sizin elinizde</strong> (herkesin kaderi boynuna asılmış)” diyerek aşıyor.</p>
<p>Bakınız, <strong>“Allah’a ve ahiret gününe iman”</strong> eski dünya dinlerinde varolanı kabullenme, kast sistemlerini aşamama, kader tanrılarından kaçamama iken, gerçek hayat dinide “mümkündür, olabilir, aşılabilir, değişebilir” e nasıl dönüşüyor…</p>
<p>***</p>
<p>Şimdi…</p>
<p>Ahiret (cennet, cenennem) inancının Kur’an’da kendi ellerimizle yaptıklarımızın bir sonucu olarak ifade edildiğini görüyoruz: “<strong>Bu sizin kendi eserinizdir. Allah kullarına asla haksızlık etmez.”</strong> (Al-i İmran;3/182).</p>
<p>Çağlar boyunca bu uyarı (inzâr) hiç değişmemiştir. Onun için bütün peygamberler uyarıcı/uyanışa çağıran (<em>münzir</em>) dirler.</p>
<p>Nedir uyardıkları/uyanışa çağırdıkları?</p>
<p>Üç şey: ölüm, afet (azap/<em>helak</em>) ve kıyamet!</p>
<p>Kur’an’da uyarıların hep bu üçü etrafında döndüğünü görüyoruz. Bu, hiçbir ayrım yapılmaksızın bütün insanlar için geçerli. Çağrı tüm insanlığa…</p>
<p>Yahudilikte bunun <strong>“seçilmiş ırk”,</strong> Hristıyanlıkta da İsa’nın geri dönüşü ile ilgili “<strong>vekaleten</strong> <strong>kefaret”</strong> inancına kaydırıldığını görüyoruz.</p>
<p>Kur’an’da ahiret ise, az önce geçtiği gibi tüm insanlara, içinde yaşam, ölüm, ağlama, gülme, zenginlik, yoksulluk, kadın erkek tüm deverânı ve cevelânı içinde Allah’ın günlerine (<em>eyyamullaha</em>) iman etmektir. Dünya ve ahiret hayatının tüm evreleri Allah’ın günlerini oluşturur. Bu manada hayat tektir. Yakınımızda olan, içinde yaşadığımız hayat (<em>hayatu’d</em><em>-dünya</em>) ve en sondaki hayat (<em>hayatu’l</em>-ahire). Bu nedenle ahire iman, Allah’ın günlerinden biri sone ererken diğerinin de gelmekte olduğuna inanmak demektir. Bu günlerden en haşmetlisi de en sondaki gün (yevmu’l-ahir) dir.</p>
<p>Görüldüğü gibi İslam’da ahiret inancı, dünya sürecine hapsolarak veya dünya sürecinden koparak değil; sürecin içinden geçerek kazanılmaktadır. Geleceğe iman, yarınlardan umudunu kesmeme, ileriye bakış, ileriyi, daima ileriyi düşünüştür. Allah’ın günlerinin hayatın deverânı ve cevelânı içinde tecelli ettiğine, birinden diğerine geçme, birini diğerine inkılap ettirme gücünün ellerimize verildiğine imandır. Öyle ki son gündeki cennet ve cehennem dahi önceki günlerde kendi ellerimizle yaptıklarımızın karşılığıdır. Çünkü sonraki günün tohumu önceki günün içindedir. Günler bu anlamda birbirinin içinden çıkar. Kur’an buna <strong>“felak”</strong> diyor: “<strong>De ki: Yarılarak çıkanın rabbine (<em>Rabbu’l</em><em>-felak</em>) sığınırım…”</strong> (Felak; 113/1).</p>
<p>***</p>
<p>Peki, cennet ve cehennem nasıl kendi eserimiz oluyor?</p>
<p>Şöyle…</p>
<p>Önceki günlerde güldüren “<strong>o son gün de”</strong> gülecek…</p>
<p>Önceki günlerde ağlatan “o son gün de” ağlayacak…</p>
<p>Yaşatan yaşayacak, öldüren ölecek…</p>
<p>Kahreden kahrolacak, sevince boğan sevince boğulacak…</p>
<p>Mutlu eden mutlu olacak, azap çektiren azap çekecek…</p>
<p>İnsanların dünyasını cennete çeviren cennete, cehenneme çeviren cehenneme girecek…</p>
<p>Demek ki hep sanıldığı gibi dünyadan el etek çekerek, sırf tapınakta ibadet (aslında nüsuk) ile meşgül olarak cennete girmek diye bir şey yok!</p>
<p>Yaptığın nüsukları <strong>“Bunları</strong> (insanların dünyasını sevgi, merhamet, iyilik, güzellik, doğruluk, adalet, barış, esenlik amel/eylemleriyle cennete çevirme çabalarını) <strong>sana neyin yaptırıyor?”</strong> diye sorulunca söyleyeceksin…</p>
<p><strong>“Nefis tezkiyesi”</strong> nasıl maldan verip vermediğinizle ilgili ise, cenneti hak etme veya cehenneme müstahak olma da, insanların dünyasını (Allah’ın günlerini) cennete veya cehenneme çevirip çevirmediğinizle ilgilidir. Peygamberimiz “<strong>Kıyametin koptuğunu görsen dahi (o son günde bile) ağacı dik”</strong> buyurmuş. Cennete girmek için ağaç dikmekten (son dakika gölü!) değil; ağaç diktiğin için ağaçla karşılanacaksın, ondan bahsediyor. Çünkü ne ekersek onu biçeceğiz.</p>
<p>***</p>
<p>Bakınız, Kur’an mu’minleri dünyayı cennet yurdu yapmaya çağırıyor: <strong>“Allah dâru’s-selâma çağırıyor.”</strong> (Yunus; 10/25)</p>
<p>Bu ayet evlerden mahallelere, şehirlerden ülkelere, bölgelerden kıtalara tüm <strong>“yeryüzünü”</strong> adalet, barış ve esenlik yurduna çevirmeyi ifade eder. Bunun yolu sevgi ve merhametle başlayarak, iyilik, güzellik, doğruluk, esenlik ve adalet için çaba göstermekten geçmektedir. Bu amacı amaç bellemeyen, bu hedefe koşmayan, bunun için çaba harcamayanın ahirette görüp gereceği koskoca bir hüsrandır. Demek ki evrensel adalet, barış ve esenlik yurdu (dâru’s-selâm) bir insanlık ülküsüdür. (bkz. “Darus’selam’a hoş geldiniz” başlıklı makale).</p>
<p>Şu halde evini cennetten bir köşe yapanları, mahallesinde cennet rüzgarları estirenleri, şehrine/ülkesine cennet esenliği, barışı, adaleti ve paylaşımı getirenleri cennet bekliyor. Onlara <strong>“İşte yaptıklarınız”</strong> denecek. Bunlar için çok uğraşıp da ömrü vefa etmemiş veya bir şekilde engellenmiş olanlara <strong>“Bunun için çok uğraştınız, yapmaya çalıştığınız bu muydu?”</strong> denilerek o çok istedikleri şey ödül olarak verilecek… Öyle ya ödüllerin en büyüğü de bu değil midir? Çok istediğiniz, bir türlü gerçekleştiremediğiniz bir şeyin, her şeyin bittiğini sandığınız bir anda karşınıza ödül olarak çıkması…</p>
<p>Keza evinde cehennem rüzgarları estirenlerin, mahallesini pislik içinde bırakanların, öksüzü ve yetimi hor görerek hiçe sayanların, ezilenleri/yoksulları <strong>“ıskarta”</strong> ve <strong>“seri sonu”</strong> yerine koyarak adam yerine koymayanların, devleti yönetmeyi insanların başına <strong>“zebani”</strong> kesilmek sananların, halkına cehennem hayatı yaşatanların, kan, fesat, işgal, kıyım ve savaşlarla yeryüzünü ateşe verenlerin görüp göreceği kendi elleriyle yaptıklarından başka bir şey değildir. Yani pislik içinde bırakma, hiçe sayılma, ıskarta, seni sonu, adam yerine konmama, zebani, kıyım, alev, ateş; cehennem… Onlara da <strong>“İşte eseriniz”</strong> denecek; <strong>“ömrünüz bunlarla geçti, başka ne bekliyordunuz?”</strong>…</p>
<p>Demek ki dünyayı <strong>“yaşayan cennete”</strong> çevirmeden veya çevirmek için çalışmadan vaat edilen cennete giremeyiz. Yeryüzünü yemyeşil bahçe (cennet) yapmak yani esenlik, barış, adalet, kardeşlik, paylaşım yurdu (daru’s-selam) yapma davası bunun için son güne kadar sürer. Dünya yemyeşil bir insanlık bahçesi olsun, insanlar böyle bir dünyada yaşasın diye son gün bile olsa o ağacı dikeceksin. Çünkü diktiğin her ağaç kendi cennetinin ağacıdır.</p>
<p>Demek ki dünyayı <strong>“yaşayan cehenneme”</strong> çevirenler kendi yaktıkları ateşten başka bir yere girmezler. Dünyayı ateşe verenlere, insanlara alev alev acı çektirenlere son gün bile olsa odun taşımayacaksın. Çünkü taşıdığın her odun kendi cehenneminin odunudur.</p>
<p>Bu nedenle Cebrail’i olmayan bir vahiydir bu söz: “<strong>Bu cennet bu cehennem bizim!”</strong></p>
<p>Recep İhsan Eliaçık
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/26/i-s-y-a-n/" rel="bookmark" class="crp_title">İ S Y A N</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/24/kar-tanesi-albumu/" rel="bookmark" class="crp_title">Kar Tanesi Albümü</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/01/01/hanifler-protokolu/" rel="bookmark" class="crp_title">HANİFLER PROTOKOLÜ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/31/kuran-i-kerim-isiginda-olum-mp3/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran-ı Kerim ışığında ölüm (mp3)</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/25/13/" rel="bookmark" class="crp_title">Furkan&#8217;ın yeni sürümü Hasenat artık kullanımınıza hazır&#8230;</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2008/11/29/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mucize Anlayışı Üzerine &#8211; Hikmet Zeyveli</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2008/10/23/mucize-anlayisi-uzerine-hikmet-zeyveli/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2008/10/23/mucize-anlayisi-uzerine-hikmet-zeyveli/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Oct 2008 19:53:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2008/10/23/mucize-anlayisi-uzerine-hikmet-zeyveli/</guid>
		<description><![CDATA[
&#160;
“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.
&#160;
Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/mucize1mt3.jpg" align="top" height="296" width="425" /></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar.<span id="more-1853"></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bu örneğimizle, geçmişte “mucize” olarak algılanan olayların birer illüzyon olduğunu iddia etmiyoruz. Teknolojinin ve keşiflerin ulaştığı seviyeye rağmen, bugün bile “National Geographic” veya “Discovery” gibi kanallarda izlenen belgesellerdeki harika tabiat olayları karşısında hayranlık duymamak veya şaşırmamak elde değil.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Etrafımızdaki tabiatın hâlâ keşfedilmemiş harikalarla dolu olduğunu iddia edebiliriz. Hattâ keşfolunmayan harikaların, keşfolunanlara nazaran kemiyet olarak çok cüz’i kaldığını da iddia edebiliriz. Nitekim İngiliz Astrofizikçisi Sir James Jeans’e göre: “Bilinenlerin sayısı aritmetik bir dizi (1, 2, 3, 4,… şeklinde artarken, bilinmeyenler kübik bir dizi (1, 8, 27, 64… şeklinde artmaktadır ve her yeni keşif, arkasında karanlık bir meçhuller uçurumunu beraber getirmektedir”.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bilindiği gibi Kur’ân’da “mu’cize” kelimesi geçmez. Onun yerine “âyet” kelimesi geçer. Allah’a işaret eden, O’na götüren belgeler anlamında “âyet”, hem Kur’ân’ın cümleleri için, hem de her çeşit tabiat olayı için kullanılır. Müşriklerin Peygamberlerden istedikleri “harikulade olaylar” anlamında talepleri de gene “âyet” kelimesiyle ifade edilmiştir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Geçmiş toplumların ve özellikle peygamberlerle yaşamış toplumların hatıralarında neden daha çok “mu’cize menkibeleri”ne raslamaktayız?</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Toplumlar da, bir insan bireyine benzer merhaleler geçirmiştir. İnsan bireyinin nasıl bir bebeklik, bir çocukluk, ve nihayet bir “rüşdüne erme” dönemi varsa; toplumların da, tarih sürecinde aynı merhaleleri yaşadıklarını düşünebiliriz. Rüştüne erişinceye kadar, insan bireyi nasıl ebeveynin vesayetine muhtaç ise; toplumlar da rüşdünü ispatlayıncaya kadar peygamberlerin vesayetine muhtaç olmuşlardır. Peygamberliğin son bulması, bu anlamda, insanlık toplumunun rüşdüne erdiğini ifade eder.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Çocukluk çağını yaşayan bir insan, nasıl daha çok görüntü ve seslerden (görsel ve işitsel olaylardan) etkileniyorsa, aynı merhaleyi yaşamakta olan peygamber ümmetleri de akli bir argümandan çok; gözünü, kulağını etkileyen bir olay talep ediyorlardı. Onlar için, akla hitap eden hikmetli bir sözden ziyade; bir kasırga, bir yıldırım, bir şimşek daha etkili idi. Peygamberden de, haklılığının bir kanıtı olarak –mesela– gökten başlarına taş yağdırmasını talep ediyorlardı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Peygamberliğin son bulması, insanlığın rüşdüne erişinin ifadesi olduğundan; rüşdüne ermiş kabul edilen bir toplum içerisinde, bu merhaleye yakışmayan “âyet/mu’cize talepleri”, Son Mesaj’da hep seviyesiz bulunmuş ve karşılıksız bırakılmıştır. Buna karşılık “enfüs ve âfakta” her zaman var olan “tabiatımızdaki/tabiattaki âyetler”e sürekli dikkat çekilmiştir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Şurasını da hatırlatalım ki; peygamberliğin son bulması ile insanlığın rüşdüne erişmiş olması vakıası, onun, gelişimini bitirmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan bireyinin rüşdüne erdikden sonraki gelişimi gibi toplumların da –kıyamete kadar– gelişimi devam edecektir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Peygamberlerle yaşamış toplumlardan bize kadar gelmiş hatıraların çoğu, artık tarihî olmaktan çok menkibevîdir. Özellikle Kitab-ı Mukaddes yoluyla gelen malzemeye, inananları bile artık “tarihî malzeme” gözü ile bakmamaktalar. Meselâ Montgomery Watt’a göre “Tevrat’taki şekliyle Âdem kıssası, insanlığın kardeşliğini simgeleyen bir efsaneden öteye geçemez.” Ernest Renan’ın, İncilleri kaynak alarak hayatını anlattığı İsa (s) ise, yeryüzünde yaşamış ve orada ölmüş samimi ve erdemli bir insanoğlundan başka bir şey değildir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Görülen o ki, batılı ilim adamları, tarihî-dinî anlatımların menkibevî ve efsanevî unsurlarını bertaraf ederek, onlardan evrensel ahlâki değerler istinbat etmeye gayret sarfetmektedirler. Fakat bu çok zor bir teşebbüse benziyor. Çünkü onlar her kelimesi kutsanmış bir tarihi malzeme (Kitab-ı Mukaddes) ile karşı-karşıyadırlar.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Müslümanların ise “resmen” kutsanmış bir tarihleri yok. Bugüne kadar “siret” ve “tarih” kitaplarına kutsallık atfeden İslâm âlimine rastlanmamıştır. İslâmı doğru yorumlamak için bu büyük bir avantaj.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Fakat “hadis”ler sözkonu olunca bu avantaj tehlikeye düşmektedir. Lafızları itibarı ile Peygamber’e (s) aidiyetleri ve dolayısıyla fasih arap dilini temsil ettikleri konusunda haklı şüpheler tevlid eden bu malzemenin Kur’ân tefsirine tahakkümü her sahada hissedilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, çok yakın bir geçmişte bir TV kanalında, Hz İsa’nın Kur’ân’a göre ölmüş olabileceği kanaatine karşı, dindar müslüman kesimi temsil eden eski bir bakanın öfkeli cevabı şöyle olmuştu: “Kardeşim, bu konuda Kur’ân’a değil, ‘hadîs’e bakacaksın. Bizim inancımıza göre Hz. İsa ölmemiştir, semaya çekilmiştir. Kıyamete yakın inip bize peygamberlik yapacaktır!”. Buna karşılık programın lâik takdimcisinin “Öyle ise niçin hepimiz hristiyan olup İsa’nın yolunu benimsemiyoruz?” şeklindeki enteresan sorusu da geçiştirilmişti.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Görüldüğü üzere batılıların kutsanmış tarihine karşılık bizde de kutsanmış ve Kur’ân’a tahakküm ettirilmiş bir “tefsir/hadis” anlayışı hüküm sürmektedir. Siz, istediğiniz kadar Kur’ân’ın birçok âyetinin, özellikle Maide sûresinin son âyetlerinin Hz. İsa’nın öldüğüne açıkça işaret ettiğini hatırlatın. Bu konuda söz Kur’ân’ın olmaktan çıkmıştır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Görüldüğü üzere sonuçta usûl meselesine gelinmektedir. Müşterek ve evrensel inanç esaslarının belirleyici kriterleri nelerdir? Bu konuda kaynakların öncelik sırası ve değeri nedir? İnanç ve amelde asgarî müşterekler (olmazsa-olmaz’lar) nelerdir? Tahkikle mi, yoksa taklidle mi yol alınacaktır?</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Toplumumuzda –belki de bütün İslâm Âlemi’nde– bu öncelikli meseleler çözülmüş görünmüyor.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Durum böyle olunca, birisi cesaret gösterip:</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">· Tevhidi doğru anlamalıyız. Allah’ın hakkını Allah’a, beşerin hakkını beşere vermek demek olan “tevhid” konusunda peygamberini istisna ederek ona beşer-üstü sıfatlar atfetmemeliyiz. Bu meyanda bütün şefaatın Allah’a ait olduğunu Kur’an kesin olarak ifade ederken, Peygamberi (s) bu işde Allah’a şerîk yapmamalıyız;</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">· Allah’ın dinini hurafelerden temizlemeliyiz. Zira hurafeler, toplumları maddî-mânevî geri bırakır. Allah’ın “Kelâmı” ile “Varettikleri” arasında çelişki görmemeliyiz. Allah’in “sünneti” ile çelişen nakillerimizi te’vil etmeliyiz: Geçmişte Hz. İsa’nın ölüleri dirilttiği, kendisinin de ölmediği, hâlen dördüncü kat semâda yaşadığı; Hz. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu, rüzgâra binip gezdiği, “cin”leri işçi olarak çalıştırdığı; Ebrehe ordusunu “Ebabil” kuşlarının püskürttüğü; Son Peygamber’in (s), bir işareti ile ayı ikiye böldüğü, parmaklarından binlerce –hatta onbinlerce– kişiyi ve bineklerini doyuracak kadar sular akıttığı… şeklindeki yanlış tefsirleri doğrultmalıyız. Kur’ân kıssalarının ibretâmiz ve mev’ize özelliğini öne çıkarmalıyız. Mazrufu bırakıp zarfla oyalanmamalıyız…</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">dese, en “muhakkık” kesimlerin bile; usûl, te’vîl, tefsir… adına bir sürü argüman(!)la karşı çıkacakları görülecektir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Allâh’ın kudretini sınırlamak elbette hiç kimsenin haddi değildir. Ancak bir takım zaaflarla uydurulan hayal ürünü olaylara “mu’cize” demek ve Yüce Yaratıcı’ya bu mevhûm olayları yaratma mecburiyeti getirmek de kimsenin haddi olmamalıdır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bu konuda müşriklerin paraleline düşmemeye ve Yaratıcımızın “enfüs ve âfakta” yarattığı gerçek âyetlerini keşfetmeye çalışmalıyız.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Malik Bin Nebi’nin aşağıya alıntıladığımız tespitleri aydınlatıcıdır:</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Sadece “tarih” açısından bakacak olursak, Denis Papin’in “buharın elastiki gücü”nü keşfetmesi olayını “mutlak bir tesadüf eseri” olarak değerlendirmek gerekecektir. Çünkü bu buluş anında, buharın etkisi ile alçalıp yükselen bir çaydanlık kapağına bakıyordu. Ama Denis Papin’den önce de, ateşin bulunuşundan teknolojik çağa gelinceye kadar, kaç insan nesli, bu olayı –aynı pratik sonucu çıkarmaksızın– görüp geçmiştir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Demek istiyoruz ki, Denis Papin veya Watt, entellektüel bir ortamda gözlem yapıyor ve düşünüyordu.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Gerçekten de , Descartes, “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı eserinde bu öncü düşünce’yi (keşif ve icatlardan) iki yüzyıl önce belirtmiş bulunuyordu:</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“Edindiğim fikirler, bana, hayata pek yararlı birtakım bilgilere ulaşmanın mümkün olduğunu; okullarda, teorik felsefe yerine pratiğinin konulabileceğini; böylece ateş, su, hava, yıldızlar, gökler ve bizi çevreleyen bütün varlıkların kuvvet ve etkisini daha iyi tanıyabileceğimizi ve onları, elverişli oldukları işlerde, aynı şekilde kullanabileceğimizi ve neticede tabiatın hakimi ve sahibi olabileceğimizi göstermiştir.”[1]</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Tabiatta potansiyel enerjinin knetik enerjiye dönüşmesi sözkonusu olmasaydı hareketten ve hayattan bahsedilemezdi. Her potansiyel kabiliyet ancak kuvveden fi’le çıkarıldığı zaman bir değer ifade eder ve bir değer üretir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">İnsanlarda var olan potansiyel kabiliyetlerin köreltilmemesi; kuvveden fi’le çıkarılması için bir “entelektüel otram” a ihtiyaç var. Bu da taklid yolunun iptali ve gerçek mânâda tahkik yolunun açılması demektir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Rabbimiz bizlere tahkik üzere, rızasına layık ilimler nasip etsin.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">[1] İdeolojik Savaş Ajanları, Malik Bin Nebi, Fikir Yayınları, 2.Basım, İstanbul, 1977, s.42-43</p>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/10/04/utahda-yeni-bir-dinozor-turu/" rel="bookmark" class="crp_title">Utah&#8217;da yeni bir dinozor türü</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/08/inan-dostum/" rel="bookmark" class="crp_title">İnan Dostum</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/08/06/dinin-amaci-ayrinti-degil-oz-bicimde-allaha-bagliliktir/" rel="bookmark" class="crp_title">Dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah&#8217;a bağlılıktır</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/10/01/astronomlar-uzayda-esrarengiz-bir-ses-dalgasi-buldu/" rel="bookmark" class="crp_title">Astronomlar uzayda esrarengiz bir ses dalgası buldu</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/02/zikir-02032007/" rel="bookmark" class="crp_title">Zikir &#8211; 02.03.2007</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2008/10/23/mucize-anlayisi-uzerine-hikmet-zeyveli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devleti kim yönetsin?</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2008/10/04/devleti-kim-yonetsin/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2008/10/04/devleti-kim-yonetsin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Oct 2008 22:51:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2008/10/04/devleti-kim-yonetsin/</guid>
		<description><![CDATA[“Devleti LAİK yasalara göre yönetenler yani HÜKÜM ALLAH’IN (İNİ’L HUKMU  İLLA LİLLAH) demiyenler kafirdir.” Bunu ilk söyleyenler Haricilerdi. (Kaynak: Taha Akyol, HARİCİLER VE HİZBULLAH)

Hicretin 38. yılındayız. Yüce İslam Peygamberi’nin ölümünden 27 yıl sonra. Basra bölgesinde Nehrevan Köprüsü’nün civarındayız.
Merkep üstünde bir kadın. Kadının önünde yürüyen bir erkek. Sahabeden Abdullah ibn Habbab. Merkebi yediyor. Merkebin üstündeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/devleti-kim-yonetsin.jpg" align="left" height="486" hspace="6" vspace="6" width="391" />“Devleti LAİK yasalara göre yönetenler yani HÜKÜM ALLAH’IN (İNİ’L HUKMU  İLLA LİLLAH) demiyenler <strong>kafirdir</strong>.” Bunu ilk söyleyenler Haricilerdi. (Kaynak: Taha Akyol, HARİCİLER VE HİZBULLAH)</p>
<p><span id="more-307"></span></p>
<p>Hicretin 38. yılındayız. Yüce İslam Peygamberi’nin ölümünden 27 yıl sonra. Basra bölgesinde Nehrevan Köprüsü’nün civarındayız.</p>
<p>Merkep üstünde bir kadın. Kadının önünde yürüyen bir erkek. Sahabeden Abdullah ibn Habbab. Merkebi yediyor. Merkebin üstündeki kadın onun karısı. Dokuz aylık gebe. Hani derler ya: karnı burnunda.</p>
<p>Yanlarında aynı kabileden dört Müslüman kadın daha var.</p>
<p>Köprüye varmak üzereyken Hariciler çıktı önlerine. Abdullah’ın Müslüman mı yoksa kâfir mi olduğunu belirleyeceklerdi. Abdullah eğer “<strong>Hüküm Allah’ın</strong> –İni’l hukmu illa lillah!” derse onun Müslüman olduğuna hükmedeceklerdi; demezse kâfir.</p>
<p><strong>Hz Ali</strong>’yi de bu yöntemle <strong>kâfir</strong> ilan etmişlerdi. Çünkü Sıffin savaşını sona erdirmek için bir beşer olan hakemin hükmünü kabul etmişti Ali; “Hüküm Allah’ın!” dememişti.</p>
<p>Abdullah’ın boynunda Kuran-ı Kerîm asılıydı. Karısı korku içinde yanında duruyordu.</p>
<p>Haricilerle Abdullah arasında  şu konuşma geçti:<span id="more-1850"></span></p>
<p><em>Hariciler: Sen kimsin?</em><br />
Hz Peygamber’in arkadaşlarından Habbab bin Eret’in oğlu Abdullah’ım.</p>
<p><em>Seni korkuttuk.</em><br />
Evet.</p>
<p><em>Korkma. Emin ol. Bize babandan işittiğin bir hadis söyle.</em><br />
Babamın şöyle söylediğini işittim: Allah’ın Elçisi buyurdu ki, “Zaman gelecek, fitne kopacak. O sırada oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha iyidir. Öldürme imkanına sahip olan kimse, sakın kâtil olmasın.”</p>
<p><em>Biz de bunun için sana sorduk. Ebu Bekir ve Ömer hakkında ne dersin?</em><br />
Hayır dileğinde bulunur, onları överim.</p>
<p><em>Hz Osman’ın hilafetinin evveli ve ahiri hakkında ne dersin?</em><br />
Osman evvelinde de ahirinde de haklı idi.</p>
<p><em>Ali’nin, hakeme müracaatı kabul etmesinden evvel ve sonraki fikrin nedir?</em><br />
Ali’nin Allah bilgisi ve günahtan sakınması sizden daha ziyadedir; görüşü de sizden daha açıktır.</p>
<p><em>Sen havaya uyuyor ve kişileri işleri ile değil adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz.</em></p>
<p>“Boynunda asılı duran kitap bize seni öldürmemizi emrediyor!” diyerek üzerine atıldılar. Kollarını arkasından bağladılar.</p>
<p>Abdullah’ı koyun boğazlar gibi boğazladılar.</p>
<p>Bununla yetinmeyip yine kolları bağlı gebe karısının feryadlarına aldırmadan, zerrece acımadan <strong>karnını yarara</strong>k yaşamına son verdiler.</p>
<p>*</p>
<p>Hârîcîlerin Kuran’daki İNİ’L HUKMU İLLA LİLLAH ifadesine (6:57, 6:62, 12:40, 12:67) verdikleri mânâ <strong>her türlü nizamı red</strong> ettiklerini gösterir. Hz. Ali (k.v.)’nin açıkladığı emîrlikte ise KÂFİRLER de vatandaştır; İslamî nizam, kafirler dahil bütün vatandaşların hayat hakkını teminat altına almalıdır.</p>
<p>“Nizam”ı reddediyorlardı çünkü NİZAM <strong>devlet</strong> demekti ve devlet, “yetkililer”den oluşuyordu.</p>
<p>Oysa Hârîcîler, göçebe oldukları için, <strong>devletsiz </strong>yaşamaya alışmışlardı. Onların dünyasında yetkililer değil <strong>kabile</strong>, yasa değil <strong>töre</strong>, özgür vatandaşlar değil  kabileye ölümüne bağlı <strong>memluklar</strong> vardı.</p>
<p>Onlara göre Sıffin savaşını sona erdirmek için hakemin hükmünü kabul etmekle <strong>Hz Ali kâfir</strong> olmuştu. O yüzden bir sabah, namaza giderken, Harici militanlar tarafından <strong>şehit edildi</strong>.</p>
<p>*</p>
<p>Hz Ali’nin, kendisini kâfir ilan edenlere verdiği cevap önemlidir. Buyurun, yorumsuz:</p>
<p><em>Bu İNİ’L HUKMU İLLA LİLLAH, kendisiyle bâtıl kastolunan hak bir sözdür. Evet, hüküm Allah’ındır ama bunlar (Hariciler) bu sözleriyle “<strong>Emirlik Allah’ındır</strong>!” demek istiyorlar.</em></p>
<p><em>Oysa, muttaki olsun günahkâr olsun, insanlar için mutlaka bir emîr gerekir ki müminler onun emrinde çalışsın; KÂFİRLER hayatlarına devam etsin; Allah onunla vadeleri tamamlasın; onun vasıtasıyla <strong>vergiler toplansın</strong>, düşmanlarla savaşılsın; yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alınsın; iyi insanlar böylece kötü insanlardan kurtarılıp huzura kavuşsun…</em></p>
<p>(Kaynak: Muhammed Ebu Zehra. İSLAMDA SİYASî, İKTİSADî VE İTİKADî MEZHEBLER. Sf 32-33)</p>
<p>İlginç değil mi, emîre <strong>vergi ödemek</strong> Hz Ali’ye göre nasıl meşru ise Sezar’a <strong>vergi ödemek</strong> te Hz İsa’ya göre meşrudur (Markos 15-22):</p>
<p><em>İsa’yı kendi sözüyle tuzağa düşürmek için Ferisiler’le bazı Herodes’çileri o’na gönderdiler. Adamlar ona varıp “Ey Öğretmen!” dediler, “Senin gerçek olduğunu biliyoruz, hiç kimseden çekindiğin yok. Kayırıcılık yapan biri değilsin. Allah’ın yolunu dosdoğru öğretirsin. Sezar’a <strong>vergi ödemek</strong> yasal mı ya da değil mi? Verelim mi ya da vermiyelim mi?”</em></p>
<p><em>İsa onların ikiyüzlülüğünü biliyordu. “Beni neden sınarsınız ki?!” dedi, “Bana bir dinar getirin; bakayım.” Getirdiler. Sordu: “Bu yüz ve yazı kimin?” “Sezar’ın!” Bunun üzerine İsa, “Sezar’ın hakkını Sezar’a verin!” dedi ve “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya!” Onun bu yanıtına şaşakaldılar.</em></p>
<p>*</p>
<p>Nerde yanılıyorlardı?</p>
<p>Benim bildiğim, DEMOS <strong>halk</strong> demek; KRASİ <strong>yönetim</strong>; DEMOKRASİ <em>halk yönetimi</em> yani <strong>devleti halkın yönetmesi</strong>.</p>
<p>Ne güzel, değil mi. Ama Hariciler devleti halk değil, Allah yönetsin istiyorlardı. Tıpkı onlar gibi kendilerini dindar ilan eden zamane haricileri de ağız dolusu söverler demokrasiye. Çünkü ya demokrasiyi yanlış biliyorlar ya da aslında dindar değiller.</p>
<p>Oysa devletin yönetiminde <strong>halkın kâle alınması</strong> Allah’ın tavsiyesidir. Allah halkın davar gibi güdülmesini değil devletin yönetimine insan gibi katılmasını ister:</p>
<p><em>İnananlar! “Bizi güt!” demeyin; “Bizi <strong>kâle al</strong>!” deyin …- Ya eyyuhellezîne émenû! Lâ takûlû râina ve kûlû <strong>unzurn</strong>a…</em> (2:104).</p>
<p>Ve yönetim alanında <strong>kadınlar dahil</strong> isitsnasız bütün vatandaşların kâle alınmasını ister. Dikkat! Allah’ın dininde emîr eğer halkın “<strong>örf</strong>“üne aykırı bir işe kalkışırsa halkın isyan etme hakkı vardır. Bu hakkı onlara Allah vermiştir:</p>
<p>(Ey emîr!) <em>İnanan kadınlar sana gelip… ÖRFE UYGUN işlerde sana <strong>isyan etmiyeceklerine</strong> dair sözleşmek istediğinde onlarla sözleş</em> -<strong>lâ ya’sîn</strong> eke Fî MA’RÛFİN (60:12). Aslında <em>Allah’la sözleşiyor onlar; ellerinin üstündeki, Allah’ın elidir..</em>. (48:10).</p>
<p>Burada halkın “emîr”e isyan etme hakkından söz edildiği açık ve net. Çünkü Allah’ın elçilerine isyan edilemez; <em>elçiye itaat Allah’a itaattir</em>.</p>
<p>Peki, Allah “<strong>halkın dışındaki kimseler</strong>“in de yönetici olmasını ister mi; örneğin devleti bir kralın yönetmesini isteyip “<strong>monarşi</strong>“yi tavsiye eder mi? Hayır! Tam aksine, kralların bozguncu ve zalim olduğunu Saba Melikesi’nin ağzından açıklar ve halkı uyarır:</p>
<p><em>Doğrusu, krallar bir ülkeye girdiler mi orada bozgun çıkarırlar ve ülkenin saygın insanlarını rezil ederler</em> (27:34).</p>
<p>Ya rahipler, hahamlar, ayetullahlar? Allah devletin din adamları tarafından yönetilmesini ister mi? Hayır! Halkın malını çalıp çırpar onlar ve Allah’ın yoluna engel olurlar. Allah, İslamın apaçık düşmanı olan o hokkabazlara devleti niye teslim etsin?</p>
<p><em>Hahamların ve rahiplerin çoğu halkın malını haksız yere yerler ve Allah’ın yoluna engel olurlar… </em>(9:34)</p>
<p>Ruhbanlığa yani “<strong>din adamlığı</strong>“na karşıdır Allah:</p>
<p><em>Ruhbanlığa gelince, din adamlığını onların üzerine Biz yazmadık; Allah’ın hoşnutluğu için kendileri peydahladılar. Ve gereğini yapmadılar</em> (57:27).</p>
<p>Hangi hinliklerle tıkınırlar halkın malını ve neler yaparlar Allah’ın yoluna engel olmak için? Çevrenize bakın, göreceksiniz… eğer o hokkabazlar ilk fırsatta gözlerinizi bağlamadıysa.</p>
<p>*</p>
<p>Bir Anadolu kentinde cuma günü. Namazdan önceki vaazın konusu “eğitim ve öğretim”in önemi.</p>
<p>İmam-hatibimizin bir ara öne sürdüğüne göre Hz Peygamber <em>efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem</em> buyurmuşlar ki: “Kuran’dan <strong>bir harf</strong> öğretene Allah <strong>on kere hacca gitmiş gibi sevab</strong> yazar.”</p>
<p>(1)Bu hadis sahiden var mı ya da adam Hz Peygamber’in söylemediğini söyledi deyip <strong>Allah’ın Elçisi’ne iftira</strong> mı ediyor?</p>
<p>(2)Yüce Allah “<strong>Kuran’a iman</strong>“ın şartını pek çok ayette belirtiyor; örneğin Şuara 198-199′da. Buna göre nedir Kuran’a imanın şartı; mushaftaki <strong>harfleri bilmek</strong> mi ya da <strong>Allah’ın ayetlerini dinleyip anlamak</strong> mı?</p>
<p><em>Kuran’ı bir yabancıya indirseydik te Araplara onu o okusaydı Kuran’ın inanırları olmazlardı</em> -Velev nezzelna hu alâ ba’dil a’cemîne ve karae hu aleyhim ma kânu bihî mu’minîn.</p>
<p>Tek cümleyle, zamane haricilerine mecbur muyuz?</p>
<p><a href="http://www.hasanakcay.net/?p=307" target="_blank">Hasan Akçay</a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/26/i-s-y-a-n/" rel="bookmark" class="crp_title">İ S Y A N</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/24/kar-tanesi-albumu/" rel="bookmark" class="crp_title">Kar Tanesi Albümü</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/110-nasr-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">110 NASR SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/91-sems-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">91 ŞEMS SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/25/13/" rel="bookmark" class="crp_title">Furkan&#8217;ın yeni sürümü Hasenat artık kullanımınıza hazır&#8230;</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2008/10/04/devleti-kim-yonetsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
