Tarikat - Evliya

Akıl İçin Yol Birdir

Konuşmacı: Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Lokalimizin bu ayki konuğu, şairlik/edebiyatçılık yönü kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamı da olan Metin Önal Mengüşoğlu idi. 29.12.2001 Cumartesi günü, mütevazi salonumuzun kapasitesini zorlayan bir dinleyici kitlesine hitap eden Mengüşoğlu, “Akıl İçin Yol Birdir” başlıklı bir konferans verdi. Uzunca konuşmasını, en iyisi aynen yansıtmaktır diye düşündük ve kısaltmalar yaparak özet şeklinde konuşmasını aynen sunmak istedik.

Metin Önal Mengüşoğlu, böyle bir konuyu tebliğ olarak sunmasının nedenini şöyle açıkladı: Üç ay kadar önce, kendisinin de konuşmacı olduğu bir sempozyuma katılmış. Fakat tebliğine tepkiler almış, kendisini rasyonalistlikle suçlamışlar. Birtakım müslüman çevrelerin akıl konusunda ne kadar geri kalmış olduklarını gözlemledim diyor. Sonuçta bu konuyu yeniden insanlarla tartışmak gerektiğine inanmış. Bize kalırsa iyi de olmuş…

İşte size, Mengüşoğlu’nun akıl, akletmek, akılcılık ve Kur’an’ın akılla ilgili tanım ve tariflerine ilişkin konuşması:

Musa Carullah Bigiyev bir eserinde diyor ki, “Ey aldanan adam! Aklın varsa ona danış. Her akıl bir nebidir!” Bir hayli tehlikeli bir söz! “Nebi” sıfatını her insana veriyor. Oysa biz müslümanlar, bir çok kelimeyi kavramlaştırmışızdır ve hasretmişizdir. Hasrettiğimiz için birilerine, özel imtiyazlı kimselere, sıradan insanlara kullanmaktan imtina eder, çekinir, korkarız. Sadece bu kelime değil tabi, daha bir çok sıfatı sıradan insanlara vermek çok fazla işimize gelmez. Devamını Okumak için »

Dini insanla mı başka dinlerle mi diyaloğa sokmalı ?

Diyalog toplantılarında serdedilen fikirlere bakıldığında, diyalog şu şekilde temellendirilmektedir:

I- “Farklı inançlara sahip insanların bir araya gelmelerinde artık zaruret vardır! İslam dini diyalog ve işbirliğine hazır, hatta zorunludur! Gerçek, kimsenin tekelinde değildir; diyalog ortamıyla korkularımızı ve umutlarımızı paylaşırız. Acaba içine kapanmak ve yeni düşmanlıklar elde etmek mi iyidir, yoksa birbirini tanımak, anlaşmak, birbirine saygı göstermek, karşılıklı olarak geleneklerini korumak geliştirmek mi?!” “Allah bizi birbirimizden farklı olarak yarattı. Bu farklılıklara rağmen inananlar veya inanmayanlar olarak bütün insanlık ortak bir paydayla bir araya gelmeli. Bütün insanlık Allah’ın ailesidir, hepimiz bir aileyiz! Bizler farklı kültür ve inançlar mensubu olsak da, insan olma noktasında birleşiyoruz. Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!”

II- “Dünya barışı için dinlerin gücünden yararlanmalıdır. Dünyamızın geleceği dinler ve kültürler arası çatışmaya değil, diyalog ve hoşgörüye bağlıdır; bu cümleden olarak dünyayı tehdit eden siyasi veya ekonomik nedenli çatışmalar; kimyasal ve nükleer silahlar, sanayileşme, çevre kirliliği gibi tehlikelere karşı dinlerin gücünden yararlanılmalıdır!” Devamını Okumak için »

Kuran, Arapça, Abdest

Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?

Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?

Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.

“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?

Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.

Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir. Devamını Okumak için »

Kur’an’da Şefaat – Ahirette Şefaat

Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Kur’an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.

Kur’an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir. “Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun” ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, “kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun” denir. Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.

Allah’ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir. Devamını Okumak için »

Acıkmış Katıra Gül Koklatmak

Domuz sürüsüne kuzu katılmaz

 

Lütuf tarlasına adım atılmaz

 

Acıkmış katıra gül koklatılmaz

 

İt eniği ite çeker unutma!”

Böyle diyor, söz ustası Abdurrahim Karakoç, “unutma!” başlıklı şiirinde. İnsanın söz ustası olması bir başka. Benim sayfalarla ancak ifade edebildiğim bir meramı o, bir tek cümleyle bir çırpıda anlatıveriyor… Bu tür sözler Türk halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır. Halk, günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede yararlanmaktadır.

“Acıkmış katıra gül koklatılmaz!”

Peki ama neden?

***

Bu “neden”e cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak zorundayız. Bilindiği gibi katır, eşekle atın birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık bakımından, vukuatlıdır… Bu “neseb” işini hafife almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan anlamaz. Sanat üretemez. Bunu eskiler “eşşekten perşembelik umulmaz” sözüyle özetlemişlerdir… Devamını Okumak için »

Mescitten Mabede Savruluşumuz

Buhari, Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek, alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu. Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı. Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.

Bir evi, bir kır parçasını, sahrada bir mıntıkayı, göze çarpmayan sokak aralarını mescit olarak kullanıp toplandıklarında ne yapıyorlardı acaba? Elbette yerine getirdikleri ilk iş, Allah’tan gelen bilgi, belge ve buyrukların tedrisi idi. Müşriklere karşı takınılacak tavır, baskı altındaki mü’minlere destek, Allah’tan gelen haber/bilginin yaygınlaştırılması v.b. Sonuçta müşrik baskı dozunu artırınca mü’minlerin evlerini gizli gizli mescit edinerek biraraya gelmeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya fiili baskıya maruz kalan kimi zayıf mü’minlerin ise Habeşistan’a hicret’ine karar vermişlerdi. Devamını Okumak için »

Dinimizde “devir – ıskat” diye bir şey var mıdır ?

Soru 1: Kur’an, müslüman kişinin sıhhatli olması halinde hayatta iken ibadetlerini yerine getirmesini farz kılmıştır. Kişi yaşadığı sürece bundan sorumludur. Allah’ın insanı sorumlu tutmasından benim anladığım budur. Ancak bunun aksine olarak, kişi öldükten sonra yakınları, ölenin yapmadığı ibadetlerine kefaret olarak ‘devir- ıskat’ yapmaktadırlar. İslam’a göre bunun hükmü nedir? Bu, namaz, oruç, hacc ve zekat yerine sayılır mı?

Cevap: Toplumun yanlışlarına karşı gösterdiğiniz duyarlılıktan dolayı şahsınıza teşekkür ediyoruz. Bir toplumda doğrular yaşanmaz ve söylenmez ise, bir zaman sonra yanlışlar meşruiyet kazanmaya başlayacaktır. Bunlar toplumun din anlayışının hayata yansımalarıdır. Dini merasimlere hasreden insanlar, dinin yanlış kullanımlarına ve istismarına da hazır olmalıdırlar. Halk bayram öncesi mezarlık ziyaretlerinde yakınlarına Kur’an okutmayı adet haline getirince; açıkgöz din simsarları da üzerine okunmuş yasin balonu, tebareke balonu, üç ihlas bir fatiha balonunu şişirip satmaya başlamışlardı da ortalık karışmıştı. Devamını Okumak için »

Mevlana ve Mevlevilik üzerine ilginç söyleşi

27.04.2002 Tarihli “Ceviz Kabuğu” programına, konuyla ilgisi dolayısıyla Prof. Dr. Mikail Bayram’da katıldı. Telefon bağlantısı ile yayına katılan ve Mevlana ve Mevlevilik üzerine görüşlerini aktaran Bayram, program sunucusunun daha önce hiç duymadığı fakat İKTİBAS okurunun yakındığı bildiği görüşlerini söyleyince “kızılca kıyamet” koptu. Bu ilginç tartışmayı bilgilerinize sunmakta yarar gördük.

HULKİ CEVİZOĞLU- Profesör Doktor Mikail Bayram hattımızda.

İyi geceler Sayın Bayram.

PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- İyi geceler efendim.

HULKİ CEVİZOĞLU- Buyurunuz, sizin bir bilim adamı olarak görüşlerinizi rica ediyorum; Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanısınız, buyurun.

PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- Efendim, öncelikle oradaki konuşmacı arkadaşları selâmlıyorum ve anladığım kadarıyla da, bana, daha çok Mevlana ve Mevlana etrafındaki oluşumlarla ilgili sorular tevcih ediliyor. Bu münasebetle adımdan söz edildi, onun için ben bu konuya yönelmek durumundayım. Tabiî, bu konuyu işlerken de, elbette tarihçi olmam hasebiyle tarihî olaylarla paralel olarak konuyu izah etmeye çalışacağım. Az önce konuşmacılar da söylediler, 1243 yılında Moğollar Kösedağ zaferini kazandıktan sonra Anadolu’yu istila ettiler. Hatta Erzurum’da, Erzincan’da, Tokat’ta, Sivas’ta, Kayseri’de büyük katliamlar yaptılar, yağma hareketleri yaptılar ve özellikle Tokat’ta, Moğol Ordu Komutanı Baycu Noyan Kayseri’yi muhasara ettiği zaman, Kayseri çevresinde toplanmış olan Moğol askerleri arasında Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizî’nin müritleri de mevcut idi. Bunlara Kalenderiler tabir ederler. Şems-i Tebrizî bir Kalenderi dervişidir, bir Kalenderi şeyhidir. Hatta bu Kalenderiler, Moğollarla birlikte Kayseri surlarından gedik açıp şehre girmeye çalışıyorlardı. Ve şehre girdikten sonra da Moğollar burada çok büyük bir katliam yaptılar. Eğer tarihçiler mübalâğa etmiyorlarsa, onbinlerle ifade edilen Ahi ve Türkmenler burada katliama tâbi tutuldular. Ahiler ve Türkmenler burada katliama tâbi tutulurlarken, Mevlana’nın hocası olan Kayseri’deki Seyyid Burhaneddin’in, eteğine paralar, altınlar saçtılar. Buradan şunu demek istiyorum: Kalenderi dervişler ve Mevlana’nın hocaları olan kişiler çok daha önceden Moğollarla irtibat hâlindeydiler ve Moğollarla teşriki mesai ediyorlardı ve özellikle de Şems-i Tebrizî ve Şems-i Tebrizî gibi olan bazı kişileri de ajan olarak istihdam ediyorlardı. Olay sadece Mevlana’yla sınırlı değil, Şems-i Tebrizî’yi de ajan olarak kullanıyorlardı. Şems-i Tebrizî Moğol ajanı idi ve Moğol ordularının içindeydi. Devamını Okumak için »

“Adem” nedir yada kimdir ?

Âdem Arapça olmayan bir kelimedir. Bu kelime Kuranda 25 kere kullanılmıştır; 17 kez Âdem ve 8 kez de Âdemoğulları biçiminde. Lugat ve tefsir alimlerinin tamamına yakını kelimeyi şahıs alameti ve bir kişinin ismi olarak kabul etmiştir. Bazıları da onu, insan ve beşer gibi, tür saymıştır. Biz bu kelimeyi açıklarken çeşitli açılardan konuya bakacağız. Bu meselede ihtimalleri ve görüşleri açıklayacak, gerçek ilmi ise Allaha, Rasûlüne ve imamlara bırakacağız.

ŞAHIS ALAMETİ Mİ, TÜRÜN SİMGESİ Mİ?

Lugat ve tefsir alimlerinin tamamına yakınının Âdem kelimesini şahıs alameti gördüğünü ve onu bir tek kişi kabul ettiğini; bazılarının da insan ve beşer gibi türün simgesi saydığını söyledik.

1. Önce ikinci görüşün Kurandan çıkarılıp çıkarılamayacağına bakalım. Devamını Okumak için »

‘Sahabenin Adaleti’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış

Sahabenin adaleti(1) görüşü, İslam düşüncesinin oluştuğu dönemden bu yana kesin bir inanç olarak Ehl-i Sünnet arasında benimsenen sabit inançlarından biri olmuştur.

Bu inancın şekillenmesinde, sahabe döneminde cereyan eden bir takım siyasi olayların etkisi görülmektedir. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra meydana gelen olaylar, Muaviye’nin tasallutu ve Ümeyyeoğullarının Müslümanların siyasi hakimiyetini ele geçirmeleriyle sonuçlanmıştır. Bu dönem süresince siyasi ve iktisadi yapılar ve anlayışlar kadar, fikri ve kültürel boyutlarda da bir çok iniş çıkışlar ortaya çıktı. Çok sayıda cinayetler ve katliamlar gerçekleşti. Hz. Osman (a.s)’ın hilafeti döneminde, Ümeyyeoğulları meydanı açık görünce içlerine gömdükleri ihtiras ve arzularını ihya etmeye ve siyasi inzivadan çıkmaya başladılar. Çünkü gerek geç dönemlerde İslam’ı kabul etmeleri, gerekse Mekke ve Medine döneminde Müslümanlara karşı gösterdikleri aşırı düşmanlık ve zulüm ve sonunda da Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından müellefe-i kulûbdan sayılmaları, onlar için utanılacak ve toplum dışına itici amillerdi. Nihayet, Muaviye Hz.Hasan (a.s) ile barış anlaşması imzalayarak kendisini halife ilan etti. Muaviye’den sonra yapılmış olan savaşlarda, suçsuz insanlar katledildi, çeşitli yöntemlerle baskı ve korku altına alındı. Hilekarlık ve propaganda yöntemleriyle sayısız bid’atlar ortaya çıkarıldı. Bu dönemde sahabenin büyük ve takvalı şahsiyetleri Ümeyyeoğullurı cellatlarınca katledildi.

Böyle bir tarihi miras devralan insanlar o günkü durumu ihtilaf ve olayları elbette tahlil etme ihtiyacı duyacaklardı. Emeviler, siyasi bir hedef olarak hilafet ve saltanatlarının zarar görmemesi, Müslümanların olayları doğru bir şekilde yorumlamalarına ve Emevi soyunun karanlık çehresini ortaya çıkarmalarına mani olmak için çalışıyorlardı. Mesela, Muaviye kendi şahsiyetini korumak, herhangi bir kıyam ve direnişle karşılaşmamak ve siyasi meşruiyetini elde etmek için adamlar seferber ederek geniş çapta yalan hadisler uydurma yoluna başvurmuş ve bu hadisler vasıtasıyla bir yandan değersiz insanları yüceltmeye ve diğer yandan da hayali kahramanlar ve yalancı mitler oluşturmaya çalışmıştır.(2) Devamını Okumak için »

Yakıtı İnsan ve Taşlar olan…

Kuranda çeşitli ayetlerde geçen hacer, taş demektir. Kelimenin çoğulu ehcâr ve hicâredir. Şu ayetlerde geçtiği gibi: Değneğinle taşa (el-hacer) vur! demiştik. (Bakara 60), Artık kalpleriniz taşlar (el-hicâre) gibi yahut daha da katıdır. (Bakara 74). Hacir (felis vezninde) ve tahcîr, bir yerin çevresinin taşla çevrili olmasına verilen isimdir. Etrafı taşla çevrili yere de hicr (ilm vezninde) denir. Hicr-i Kabe (Hicr-i İsmail) tabiri, Tabersînin görüşüne göre, Tavaf sırasında oraya girilmesinin yasak olması nedeniyle kullanılmaktadır. Semûd kavminin ülkesine de aynı sebeple Hicr denmiştir: Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı. (Hicr 80)

Bu itibarla hicre menetme manası verilmiştir. Çünkü onda bir tür ağırlık vardır. Yine aynı şekilde, akla, kişiyi nefsin arzularından alıkoyduğu için hicr denmiştir: Bunlarda akıl sahibi (hicr) için yemin yok mudur? (Fecr 5). Harama da yasaklama yönüyle hicr adı verilmiştir: Dediler ki: “Bu hayvanlarla ekinler haramdır (hicrun). Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. (Enâm 138)

Arapçada şöyle denir: Filan kişi falan kişinin hicridir. Yani ona engeldir ve onu malında ve diğer hallerinde tasarrufta bulunmaktan alıkoymaktadır. Kelimenin çoğulu hucûrdur. Şu ayette geçtiği gibi: evlerinizde bulunan (hucûri-kum) üvey kızlarınız (Nisa 23). Yani hicrinizde, güvencenizde ve terbiyeniz altında bulunan üvey kızlarınız da size haram kılındı. (Müfredat) Devamını Okumak için »

Tevbe nedir ?

Sözcük anlamı, dönmek, vazgeçmek, yönelmek demek olan tevbe; Kur’an’da, kulun yaptığı kötü işten, günahtan veya küfürden/şirkten vazgeçerek, pişmanlık duyarak Allah’a yönelmesi anlamında kullanılmıştır. Bu yönelme bağışlanma isteğini de içermektedir. Tevbe kelimesinin türemişi olan tevvab ise Allah için kullanılmaktadır. Allah’ın isimlerinden biri de; Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi, onu bağışlaması ve tevbeleri çok çok kabul eden anlamına gelen Tevvab’tır.

Anlam içeriğiyle tevbeye, Allah’ın kuluna sağladığı “kurtulma imkanı” da diyebiliriz. Tevbe bu bakımdan çok büyük bir nimettir. Kul, şirk de dahil, işlediği günah ne olursa olsun bu imkandan yararlanarak kendini af ettirebilir. Bu imkanla, her türlü kötülükten kurtulabileceği gibi, ahiretini de kurtarmış olur. Tevbenin silemeyeceği hiçbir günah yok edemeyeceği hiçbir kötülük yoktur. En ağır günah/zulüm sayılan şirk bile iman etmekle bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. “Hiçbir günah Allah’ın bağışlayıcılığından daha büyük değildir.”

Tevbe, kulun, yaratıcının koruyucusu ve kurtarıcısı olduğunun bilinciyle, işlediği günaha teslim olmaktan kurtulabileceği, açık-gizli her türlü davranışını paylaşacağı, yanlışlarının ve günahlarının dayanılmaz ağırlığından kurtulabileceği ve kişisel sırlarını açabileceği bir sığınma halidir. Tevbe yalnızca günahların bağışlanması için başvurulan bir yol olmayıp, aynı zamanda sürekli bir birlikteliği paylaşma bilincidir. Devamını Okumak için »

Cinler bedenlenir mi ?

Cin kelimesi Kuran-ı Kerimde 22 kez geçmektedir.

Cin, Kuran örfünde, doğası gereği insan duyularına karşı örtülü olan şuur ve irade sahibi bir varlıktır. İnsan gibi sorumludur, ahirette de diriltilecektir. Tıpkı insan gibi itaakâr, âsi, mümin, kâfir vs. olabilir. Hulasa insanla omuz omuzadır. Tek farkı, insanın hissedilebilmesi, onunsa hissedilememesidir. Bunun dışında başka bazı farklar da olabilir.

Cinnet, cin demektir: Cinlerden ve insanlardan. (Hûd 119). Sıhâh ve Kâmûsta, Cin taifesinden şeklinde de söylenmiştir.

Bendeniz İslama Bakış isimli kitabımda cinler hakkında detaylı açıklamalara yerverdim. Orada, anti-madde dünyası hakkında Ittılaat gazetesinde yayınlanmış bir yazıyı nakletmiştim. O yazıdan bir bölümü buraya da almak isterim: Devamını Okumak için »