<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Aksoy &#187; Uyarıcı Yazılar</title>
	<atom:link href="http://www.aliaksoy.net/category/kuran/uyarici-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aliaksoy.net</link>
	<description>www.aliaksoy.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Mar 2010 13:30:35 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar &#8211; Recep İhsan Eliaçık</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Oct 2009 19:34:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kişisel Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.
Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.
Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><img src="http://salihler.files.wordpress.com/2009/10/aclik2.jpg?w=288&amp;h=216" align="left" border="1" height="216" hspace="3" vspace="3" width="288" />Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.</p>
<p>Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.</p>
<p>Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…<span id="more-1951"></span></p>
<p>Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…</p>
<p>İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…</p>
<p>Acaba diyorum neden?</p>
<p>Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?</p>
<p>Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”</p>
<p>Aradaki farkı fark ediyor musunuz?</p>
<p>Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.</p>
<p>Nasıl oluyor?</p>
<p>Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?</p>
<p>Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?</p>
<p>Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?</p>
<p>***</p>
<p>Besbelli ki din anlayışı farklı.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.</p>
<p>İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…</p>
<p>Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.</p>
<p>Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…</p>
<p>***</p>
<p>İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…</p>
<p>Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).</p>
<p>Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).</p>
<p>Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).</p>
<p>Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)</p>
<p>Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna): “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!</p>
<p>Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!</p>
<p>O kıpkızıl bir ateşe atılacak!</p>
<p>Çenesi düşük karısı da yanında olacak!</p>
<p>Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)</p>
<p>(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)</p>
<p>Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.</p>
<p>Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.</p>
<p>Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.</p>
<p>Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger…” (Müddessir; 74/5-7).</p>
<p>Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…</p>
<p>Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!</p>
<p>Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.</p>
<p>Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …</p>
<p>***</p>
<p>Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.</p>
<p>Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…</p>
<p>Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:</p>
<p>“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?</p>
<p>“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.</p>
<p>Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?</p>
<p>Biz insana iki göz vermedik mi?</p>
<p>Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?</p>
<p>Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.</p>
<p>Fakat o zor olana yanaşmadı.</p>
<p>Bilir misin, nedir zor olan?</p>
<p>Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…</p>
<p>Zor zamanda vermek…</p>
<p>Öksüzün başını okşamak…</p>
<p>Düşmüşün elinden tutmak…</p>
<p>İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…</p>
<p>Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:</p>
<p>“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.</p>
<p>Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…</p>
<p>Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.</p>
<p>Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.</p>
<p>Evet, daha derinden bakabilseydiniz,</p>
<p>Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.</p>
<p>Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)</p>
<p>Yani: 1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…” 2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz…”</p>
<p>Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!</p>
<p>“Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?</p>
<p>Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:</p>
<p>“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.</p>
<p>Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.</p>
<p>Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.</p>
<p>Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.</p>
<p>Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.</p>
<p>Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)</p>
<p>Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…</p>
<p>Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.</p>
<p>Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…</p>
<p>Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.</p>
<p>Böylece Medine’ye gelinir…</p>
<p>Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür.</p>
<p>Tezkiye/zekat Mekke ve Medine dönemlerinin tümüne yayılmış, genel anlamda vererek, elinden çıkararak “arınma çağrısı” olup daha çok ontolojik/metafizik vurgusu baskındır. Namaz (salat) ile beraber sık sık kullanılır. Mü’minler namaz kılarak genel anlamda kirlerinden arındıkları gibi, zekat ile de özellikle mülk konusundaki kirlerinden arınmalıdırlar. Vermek, paylaşmak, bölüşmek yeni kurulacak toplum fertlerinin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Bu yüzden Mekke’den Medine’ye sürekli olarak ve dikkat çekici bir ısrarla tezkiye/zekat çağrıları yapılır…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğunlukla Medine’de görülmek üzere, bu arınmanın, mal ve mülk kalemindeki vurgusu için “infak” geçmeye başlar: “Mallarından infak ederler, verdiğimiz rızıklardan infak edin…” vb. (Bakara; 2/3, 267).</p>
<p>“İnfak” kavramının “nifak” ile aynı kökten olması nedeniyle, Medine’ye gelindiğinde infak ile münafıkın birlikte kullanılmaya başlanması bu açıdan manidardır.</p>
<p>Sözlükte NFQ kökü mastar olarak “tükenmek, bitmek, kalmamak” demektir. Harcamak, sarf etmek, tüketmek (infâq), çok harcayan, çok tüketen (minfâq), tünel (enfâq), masraf, harcama, gider (nafaqa), Arap tavşanı (jerboa) veya tarlafaresinin yuvasına girip çıkması (münâfega), iki yüzlülük, bir öyle bir böyle görünen (münâfıq) kelimeleri bu köktendir…</p>
<p>Medine döneminin ilk yıllarında nazil olan Ankebut suresi, Kuran’da “münafık” teriminin iniş sırasına göre ilk geçtiği yerdir (10-11 ayet). Kuran bu terimle ele aldığı karakteri Arapların “jerboa” dedikleri tavşana veya tarlafaresine benzetiyor. Bu tarlafaresi kendine iki yuva yapar, birinde tehlikeli bir durum olursa hemen diğerine geçerdi. İşte tarlafaresinin bu davranışını iman konusunda da kimi insanlar yapınca onlara münafık dendi. Bunların da biri içte biri dışta iki yuvaları bulunur. Bakarlar durum hangisinde iyi ise ona girerler. İman yuvası tehlikeye maruz kalır, sıkıntılı olmaya başlarsa hemen orayı terk ederek küfür yuvasına geçiverirler. Duruma göre işlerine hangisi geliyorsa ona giriverirler. Sabit bir yuvada sebat göstermezler. Daima yedekte yuvaları bulunur…</p>
<p>Keza “tükenmek” anlamına gelen infâq ile nifâq aynı kökten olduğu için, biri iki diğeri tek yuvası olanların karakterini betimler. İki yuvası olanlar içten tükenmiş, bitmiş, kof veya zayıf inançlı oldukları için sıkıntıyla karşılaşınca hemen yuvayı terk ederler. Onların bu davranışına nifâq denir. Tek yuvası olanlar ise içten güçlü, kavi, sağlam inanca sahip oldukları için yuva değiştirmezler. Bulundukları yuvalarında sebat eder, güçlüklere göğüs gererler. Böylece güçlü imanları onların direnmelerini, yuvayı terk etmemelerini sağlar. İçten içe tükenmiş olmadıkları için buna gerek duymazlar. Bilakis ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Buna da infaq denir. Bu harcama aslında maddî veya manevî olarak tükenmiş olanları güçlendireceği için görünüşte malın tükenmesi (infâq ) gibi görünen, gerçekte ise tükenmişliğin (nifâq) ortadan kaldırılmasına dönüşür…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğun tezkiye/arınma ve infak çağrılarından sonra artık sahabeler sormaya başlar: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219).</p>
<p>Burada da karşımıza “afv” kavramı çıkar. “Fazlalığın silinmesi, ortadan kaybolması, kalmaması, zail olması, bağışlanması” demek olan afv, affetmek ile aynı köktendir. Artık iyice Türkçeleşmiş olan affetmek, muaf tutmak, muafiyet, afiyet, affedersiniz vb. kelimeler bu köktendir. Mesela affetmek; fazlalığı (günahı, hatayı) almak, silmek, afiyet olsun; fazlalığın (hastalığın) ortadan kalksın, muafiyet; fazlalığı (sorumluluğu) ortadan kaldırmak demektir.</p>
<p>Bu durumda “De ki; fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazla olanı versinler demektir. Çünkü afv fazlalığı almak ve böylece işi kolaylaştırmak anlamına geldiği için, kolay kılmak, kolaylaştırmak, hafifletmek anlamında da kullanılmıştır (Razi). Bu ise bugün adına “asgari geçim standardı” dediğimiz şeydir.</p>
<p>Demek ki ayette neyi infak edeceğiz diye sorulunca “Zorunlu temel ihtiyaç maddeleri dışında kalanı, asgari geçim sınırını aşan fazlalığı…” denmiş oluyor. Yoksa bugün anlaşıldığı şekliyle “ıskarta”, “işe yaramayan”, “seri sonu” veya “defolu” malı değil…</p>
<p>Asgari Geçim Sınırı’nın (AGS) ne olduğu, Medine’de ve sahabeler döneminde “ihtiyaç fazlası”ndan ne anlaşıldığı ve günümüzde (içinde yaşadığımız toplumda, bizim Medine’mizde) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri baz alınarak nasıl belirleneceğini iyi bilmek ve araştırmak gerekmektedir.</p>
<p>Yaptığım araştırma ve karşılaştırmaya göre 2008 AĞUSTOS ayında 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.238,52 YTL olarak belirlenmiş. Asgari Geçim Haddi (Yoksulluk Sınırı) gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere, vazgeçilmesi mümkün olmayan 14 zorunlu harcama kalemi esas alınarak tespit edilmiş.</p>
<p>Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin görüşüne göre, ihtiyaç fazlası (afv) ortalama asgari ihtiyaç olan yıllık 4 bin dirhemdir. Hesapladığımızda bugün için aşağı yukarı yıllık 55-60 bin YTL oluyor. Biz yıllık değil aylık hesapladığımıza göre bunu aya bölünce aylık 5 bin YTL civarında oluyor. Bunu yukarıdaki asgari geçim sınırı ile kıyasladığımızda demek ki aylık 5 bin YTL’den yukarısı fazlalık oluyor. Bu, normal şartlara, yaşadığınız ülkeye ve kendi halkınızın genel durumuna göredir. Ortalamalar esas alındığında üç aşağı beş yukarı durum budur. Burada amacımın başınıza hesap uzmanı ve ekonomist kesilip kılı kırk yaran hesaplar yapmak değil; Kur’an’da verilmek istenen eşya, mal ve mülke dair bakış açısını günümüze taşıyarak gözler önüne sermek olduğunu lütfen unutmayalım.</p>
<p>Şu halde günümüz şartlarında bir Müslümanın, kendi halkı aylık 2.238,52 YTL sınırına bile ulaşamadan yaşarken, komşusu bunu bile bulamadan sabahlarken ve bu milyonları bulmuşken aylık 5 bin YTL’den fazlasını üzerinde tutması, biriktirmesi fıkıh literatürüyle konuşmayı sevmem ama burada konuşacağım haramdır, vebaldir, yüktür, ateştir!</p>
<p>Eğer Mü’min imanına, içinde şerefimiz olduğu söylenen Kur’an’a inanıyorsak bu böyle olmalı değil midir? Aksi halde “Dışı Müslüman içi kapitalist de yaşarım, yıllık zekatımdan “donmuş” kırkta biri veririm, gördüğüm dilenciye de sadakamı atarım” diyorsanız, Peygamberimizin Abdurahman bin Avf’e dediği gibi “Cennete emekleyerek zor girersiniz…” Bakın bakalım Abdurrahman bin Avf bu sözü duyunca ne yapmış…</p>
<p>Anlı şanlı hocalar “kâr payı” adı altında ihlaslı bankacılık oyunlarına fetva vereceklerine bunlar üzerine kafa yormalıdır. Asgari ücret, asgari geçim haddi, yoksulluk sınırı, gayri safi milli hasıla üzerinden gitmeli, dinamik içtihatlar yapmalıdır. Kırkta bir, onda bir, öşür gibi tarım döneminden kalma oranlarda donup kalmış fıkhı bırakmalı, Akif’in tabiri ile 700 yıllık eserlerle avarelik etmeyi terk etmeli, “yaşayan fıkıh” üretmelidir. Örneğin KDV’ye benzer, anlık, üzerinden yıl geçme şartı olmayan, doğrudan alım satıma dayalı “yaşayan zekat” türleri üzerinde çalışmalıdır. Artık çalışma hayatı, geçim vasıtaları, alım satım ve üretim araçları değişmiştir. Başka bir dünyada yaşıyoruz. Eski fıkıh kitapları bu dünyayı hiç görmemiştir ve bilemezler. Bu nedenle de oranlar değişebilir.</p>
<p>Bunun için “yaşayan müçtehidlere” ihtiyaç vardır. Zaten bana göre ölmüş müçtehid taklit edilemez. Yaşayan müçtehide de taklit için değil; ihtiyaca cevap için soru sorulur. Ve bu soru her defasında bir başkasına yöneltilebilir. Ölmüşün içtihadı bizim için artık sadece bir zenginliktir. Çünkü içtihadı yaşayan yapar. Kur’an der ki “Hiç ölmüşle yaşayan bir olur mu?” (Fâtır; 35/22). Keza yaşayan müçtehid eski görüşlerden yararlanabilir, yararlanmayabilir de. Eski içtihatlar ancak yaşayanın zihninden geçerek yeniden hayata dönebilirler. Sadece müçtehitler yetmez; ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi vs. hepsi el ele vermelidir. Gerçi “devlet düzeyinde” yaşanmadan bunları konuşmak biraz boşlukta kalıyor ama yine de işin önemini göstermesi bakımından faydalı olabilir…</p>
<p>Her şeyden önce de mal mülk meselelerine makalenin birinci bölümünde özetini verdiğim Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu ve bilincini kuşanarak başlamalıyız. Zira işin kökü orada…</p>
<p>Demek ki nüzul seyrinde vererek arınma (tezkiye) ve maldan mülkten verme (infak) çağrılarından sonra, işin, önce asgari geçim standardının (afv) belirlenip, sonra da bizzat vergi (sadaka) olarak tahakkukuna geldiğini görüyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Burada da karşımıza bugün adına “vergi” dediğimiz “sadaka” kavramı çıkıyor. Sanıldığının aksine ne Türkçe’de kullandığımız “zekat” ne de “sadaka” kavramı Kur’an’da kullanılana pek benzemez. Bugün zekat ve sadaka kavramları anlam kaymasına uğramış ve donmuş vaziyettedir.</p>
<p>Malum, zekat denince kırkta bir, sadaka denince de dilenciler akla gelir. Zekatın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “zor zamanda ekmeğini aşını bölüşmekten” (Beled;90/14) ve “darlıkta ve bollukta infak etmekten” (Al-i İmran; 3/134). bahsediyor. Kur’an’ın zekat, infak, afv, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Bu açıdan bakarsak sanıldığının aksine bu ayetlerin hiç birisi nesh olmamıştır. Kur’an’da nesh diye bir şey yoktur.</p>
<p>Dikkat ediniz! “Onda yoksa bendeki ateştir” diyerek komşusu açken yatağında uyuyamayan, kabuslar geçirerek sabahı bir türlü edemeyen, bambaşka bir “insan türü”nden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu açıdan kırkta bir, onda bir gibi ölçülerin yıllık ekim ve hasat zamanı gözetilerek belirlenmiş, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu ve tarihsel olduklarını bilmek lazımdır. Evrensel olan malı ve mülkü birkaç zengin arasında dolanıp duran bir “devlet” (güç, iktidar, otorite, tahakküm, sınıf) aracı olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır (Haşr; 59/7). Bunun için de arınmak, vermek, “kenz”i (biriktirme, yığma) ateş bilmektir. Aksi halde zekat, infak, sadaka vs. zenginler ve yoksullar arasında oynanan terapik (günü kurtarmaya, rahatlamaya yönelik) bir oyunun adı olmaktan öteye geçemez.</p>
<p>Pek tabi ki bu bir sistem meselesidir.</p>
<p>Böylesi bir sistem zihnimizde olsa bile 14 asır öncesi kurulduğu şekliyle donmuş vaziyette. Bunun için zekat ayrı vergi ayrıdır. Devlet 22 çeşit vergi alır, Müslüman zihin bundan ayrı zekat hesaplar. Toplumsal sistemin mihveri olan vergili yaşam almış başını gitmiş, zekat fıkhı ise 14 asır öncesinin kırkta birinde donmuş kalmıştır. O eski zekat muktesebât, bugün sararmış sayfalarda keneler tarafından yenmeyi beklemektedir.</p>
<p>Halbuki bunların o sararmış sayfalardan çıkarılıp hayatın içine taşınması gerekir. Seyyid Kutup’un tabiri ile bize artık “varakatu’l-fıkıh” yani sayfalarda kalmış, eski kitaplarda gömülü fıkıh değil; “hareketu’l-fıkıh” yani yaşayan, canlı, dinamik, hayatın içinde, hareket halinde olan fıkıh lazımdır.</p>
<p>Hareket halinde olma ise, gerçek anlamda devlet ve onun temel hukuk (maliye, vergi) düzeninde gerçekleşir. Gerçek bir Adalet Devleti’nde bunlar Medine’de Peygamberimizin yaptığı gibi devlet düzeyinde yaşanır ve yaşatılır.</p>
<p>Eski müçtehitlere bakın, içtihatlarının çoğu, bir zamanların devlet ve toplum hayatını şekillendiren temel hukuk mevzuatlarıdır. Sadece Abbasi hukuk düzeninde Ebu Hanife talebesi 800 kadı görev yapmıştır. O içtihatların ve görüşlerin hiçbiri boşlukta oluşmamıştır. Yaşanmış, canlı ve dinamik bir devlet ve toplum hayatının ürünüdür onlar. Fakat asırlar geçtikçe tarihin gerisinde kaldılar ve giderek hayattan çekilerek sararmış sayfalarda mollanın ezber yapıp durduğu “varakatu’l-fıkıha” dönüştüler. Halbuki “hareketu’l-fıkıh” sararmış sayfalarda değil; yaşayan toplum ve devlet hayatında olandır. Böyle bir devlet var mı şu an derseniz, kurumsal anlamda devlet evet var ama düzen bozuk. Düzenin değişmesi için ise eskinin külüne değil; ateşine talip olarak işe başlamalıyız. Bu ayrı bir konu yeri şimdi burası değil…</p>
<p>***</p>
<p>İşte “sadaka”, şimdiki anlamın tam tersi bu “devlet düzeyini” ifade ediyor. Sadaka kavramının Kur’an’da geçtiği 13 yere baktığımızda hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. Bunların çoğu Bakara ve Tövbe surelerindedir.</p>
<p>Bu şu demek oluyor: Artık Medine’de devlet kurulmuş, tekziye, infak ve afv doğrultusunda sürekli vererek arınma (tezkiye) ve maldan verme (infak) çağrıları yapılmış, üstelik verme standardı (afv) da belirlenmiş iş bizzat vermeye, vergilendirmeye gelmiştir. Bunun için sadaka ayetlerinin “otorite katından” konuştuğunu görürüz: “Mallarından sadaka al. Böylece bu kendilerini hem temizlesin, hem de arındırırsın.” (Tövbe; 9/103) “Sadakalar ancak yoksullar, düşkünler, toplayıcılar, kalpleri ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolu kesilmişler içindir. Allah böyle farz kıldı. Allah bilendir, bilgedir.” (Tövbe; 9/60).</p>
<p>Böylece alınan vergilerin (sadakaların) kamu otoritesince nerelere harcanacağı da beyan edilmiş oluyor. Peki bunlar devlet olmadan olmaz mı? Olur neden olmasın. Arınmanın, paylaşmanın, bölüşmenin, vermenin yeri, zamanı, mekanı olmaz, değil mi? Burada devlete adalet, güvenlik, dirlik ve düzen için gerek vardır. Aksi halde mallar kim vurduya gidebilir. Karşılıklı güven ve sadakat tesis edildikten sonra infak her ortamda tabîki yerini bulur…</p>
<p>***</p>
<p>Mekke’den Medine’ye doğru gelişen süreçte, kanımca Kur’an’ın eşya, mal ve mülk konusunda izlemiş olduğu seyir genel hatlarıyla buydu. Zaten burada niyetim bir model önermekten ziyade bu seyri ortaya koymaktı. Sanırım bu az çok anlaşılmış oldu. Buradan nasıl bir model çıkabileceği ise yine ayrı bir konudur.</p>
<p>Demek ki Kur’an işe mal mülk sahiplerini, biriktirenleri, yığanları eleştirerek başlıyor. Biriktirmeyen, dağıtan, paylaşan ve bölüşen bir toplum istiyor. Bunu “arınma, temizlenme” olarak görüyor.</p>
<p>Bugünkü tabirlerle söylersek Kur’an’ın istediği aslında “orta sınıflaşmış” bir toplum… Böyle bir toplum ekonomi-politik olarak sağlam durur. Krizlere dayanıklıdır. Boyuna kin ve nefret üreten sınıf çelişkilerinden ve derin uçurumlardan arınmıştır. Sermaye biriktirerek dev yatırımlara dönüştürme meselesi eşit hakka sahip emek-sermaye ortaklıkları ile sağlanır. Yani bir adam tek başına bütün köyün ağası veya bütün fabrikanın ebediyen patronu olamaz, olmamalıdır. Emeğin değeri sermayeye eşit olmalıdır. Kâr büsbütün tek bir kişiye akmamalı, hakça bölüşülmelidir. “Adalet Devleti” bunu denetlemeli ve koordine etmelidir. Burada asıl olan özel veya devlet mülkiyeti değil; toplumsal mülkiyettir…</p>
<p>Anlaşılmış olmalı ki şahıs veya devlet kapitalizmi öngörmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacağı, malın mülkün zenginler arasında dolanıp duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzenden bahsediyoruz. Yani olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da paylaşılacak, bölüşülecek. Öyle tek başına yığmak, biriktirmek yok. Elinde bir tane ekmeğin olsa, olmayana yarısını bölüp vereceksin. Darlıkta ve bollukta infak bu değilse nedir? Olaya buradan bakamayan Yeşaya’nın tabiri ile “Rabbden zevk alamaz”… Müslümanlığa önce buradan giriş yapacağız. Bütün her şey bundan sonra ve bu “direğin” etrafında kurulacak. Peygamberimizin Medine’ye geldiğinde ilk diktiği direk buydu. Medine’yi bu direğin etrafında kurdu. Yani genel seferberlik ilan eder gibi kardeşlik ilan ettiği, yüzlerce aileyi birbirine kardeş yaparak yeni toplumsal yapıyı bu sosyoloji üzerine kuruduğu o efsane (imkansız/ hayal gibi görüneni bilfiil yaparak gösterme) yıllardan bahsediyorum. (bkz. “Kardeşlik devrimi” başlıklı makale).</p>
<p>Bakanız, Kapitalizm şöyle der: “Hepsi bende olsun…” Komünizm de şöyle: “Hepsi devlette olsun…” Bu bakış da ise bu şöyle olur: “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun…” Buna Peygamberlerde görülen “fakr” makamı denir ki en büyük insani erdemdir. Sistemi bu felsefe üzerine kurmak lazımdır.</p>
<p>Komunizm sırf ekonomi-politik mekanizma olarak işlediği ve bu alana hapsolup kaldığı için kapitalizme alternatif olamadı. Oysa bu alanın dışına çıkmak ve mal mülk konusunda metafizik gerilim ve ontolojik bilinç yaratmak lazımdır. Bunu sağlayacak olan da dindir. Fakat bu dinin de, içinde ekonomi-politik olmayan yani tarih, hayat, tabiat ve insan emeği bulunmayan tapınak dinleri olmaması gerekir…</p>
<p>Kanımca bu konular üzerinde kafa yorulmalı, esasa ilişkin tartışmalar yapılmalıdır…</p>
<p>***</p>
<p>Sonuç olarak Kur’an, Müslümanın paylaşmasını, bölüşmesini istiyor. “Mülk Allah’ın” (herkesin), zimmetinize yığma (tekâsür) yarışına girmeyin, kasıntıyı bırakın, verin” diyor. “Kul hakkı ile karşıma gelmediğiniz gibi, yığınla malı istif etmiş olarak da karşıma gelmeyin. Zaten bir parça kefenle gelme dışında şansınız da yok. Hele de din ve devlet (kamu) üzerinden yığanların vay haline! O halde o fazlalıklardan kurtulun, hafiflemiş olarak gelin” diyor.</p>
<p>Çünkü fazlalık (afv) ötekinden sana haksız yere geçen şeydir. Oysa insan için çalıştığından (sa’y; emek, alınteri) başkası yoktur (Necm; 53/39). Bu geçen şeyi iade etmedikçe arınmış olamazsınız. Nefis tezkiyesi (kişiliğin pislikten arındırılması) bu demektir. Başkasından sana haksızlıkla geçen şey pislik oluyor. Yoksa pislik “dünyaya bulaşmak” demek değildir. İşte o pislikten, başkasından sana geçmiş olanı dünyada vererek kurtulacaksın; dünyadan el etek çekerek değil… “Nefis tezkiyesi” kavramındaki “tezkiye” ile “zekat”ın neden aynı kökten olduğu anlaşılıyor olmalı…</p>
<p>İşte bunun için olmalı ki ilk sahabeler hidayete erince ilk olarak üzerindeki mal ve mülkten kurtulmak istemişler. Böylece nefislerini “tezkiye” etmişler. İlk hidayet coşkusunu burada bulmuşlar. Demek ki “Müslüman olunca ilk malını dağıttı…” sahneleri her şeyden önce arınma duygusunun, eşyaya yeni bakışın, derin bir bilincin, vicdani uyanışın ve bakış açısı değişiminin sonucu…</p>
<p>Yine bunun için olmalı ki bizim unuttuğumuz, Emevilerden beri nesh (!) olduğunu iddia edip durduğumuz “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219) ayeti sahabeleri derinden sarsmış, ömürleri boyunca kulaklarında çınlayıp durmuş…</p>
<p>Önce bu sarsıntıyı ve çınlamayı yakalamalıyız.</p>
<p>Sonraki kimi sahabelerin tekrar eski anlayışa dönüp biriktirme yarışına girmelerini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim bu konudaki öncülerim en başta tabi Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali, Ebuzer, Ammar gibi ilk çekirdek sahabelerdir. Örneğin Ebubekir ve Ömer’in İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen öldüklerinde hiçbir şeyleri kalmamıştı.Yani din ve devlet (kamu) üzerinden hiçbir şey biriktirmemiş, yığmamış; “tekâsür” yarışına girmemişlerdi. Keza başta Peygamberimiz ve damadı Ali olmak üzere diğerleri de “ceketi ile gelip ceketi ile giderek” tüm kamu (din ve devlet) davası güdenler için çağlar boyu yankılanacak ölümsüz mesajlar vermişlerdi.</p>
<p>Hepsine selam olsun!</p>
<p>Allah onların yolundan ayırmasın…</p>
<p>Kaynak: ihsaneliacik.wordpress.com
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/05/04/resmi-islamlik-degerlerin-derece-duzeni-ii/" rel="bookmark" class="crp_title">Resmî İslamlık / Değerlerin derece düzeni (II)</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/08/21/kul-hakkiyla-karsima-gelme/" rel="bookmark" class="crp_title">Kul Hakkıyla Karşıma Gelme !</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/11/29/bu-cennet-bu-cehennem-bizim/" rel="bookmark" class="crp_title">Bu Cennet Bu Cehennem Bizim !</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/05/02/degerlerin-derece-duzeni-i-kurban-edilen-kurban/" rel="bookmark" class="crp_title">Değerlerin derece düzeni (I) / Kurban edilen kurban</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/11/13/sinirlar-ve-ulkeler/" rel="bookmark" class="crp_title">Sınırlar ve ülkeler</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2009 22:11:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Allah'ın Kevni Ayetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[E - Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Görsel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Ses Dosyaları]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Tüm Videolar]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Video Galeri]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/</guid>
		<description><![CDATA[ 
HANİF TV

Related Posts:

FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR
FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM
Hanif Müslümanlık , Hanif İslam inancı nedir ?
Facebook Sayfası: ANTALYA TV
FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.facebook.com/haniftv" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/facebook-hanif-tv_1251928618431.png" align="top" width="480" height="315" /></a></p>
<p><a href="http://www.aliaksoy.net/hanif-tv/" class="broken_link"  target="_blank">HANİF TV</a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-el-musavvir/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/31/hanif-muslumanlik-hanif-islam-inanci-nedir/" rel="bookmark" class="crp_title">Hanif Müslümanlık , Hanif İslam inancı nedir ?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/10/26/facebook-sayfasi-antalya-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">Facebook Sayfası: ANTALYA TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-basbug-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2009 21:53:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[E - Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran - Görsel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/</guid>
		<description><![CDATA[ 

Related Posts:

FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR
Facebook Sayfası: ANTALYA TV
FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV
FACEBOOK SAYFASI: ANTALYA GÜNLÜĞÜ www.antalyagunlugu.com
FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <a href="http://www.facebook.com/kuranogreniyorum" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/facebook-kuran-ogreniyorum_1251920778679.png" align="top" width="480" height="315" /></a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-el-musavvir/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: EL-MUSAVVİR</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/10/26/facebook-sayfasi-antalya-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">Facebook Sayfası: ANTALYA TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-hanif-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/10/08/facebook-sayfasi-antalya-gunlugu-www-antalyagunlugu-com/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: ANTALYA GÜNLÜĞÜ www.antalyagunlugu.com</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-basbug-tv/" rel="bookmark" class="crp_title">FACEBOOK SAYFASI: BAŞBUĞ TV  www.basbugtv.org</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/09/03/facebook-sayfasi-kuran-ogreniyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2009 13:08:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</guid>
		<description><![CDATA[
Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.
Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/put.jpg" align="top" width="300" height="200" /></p>
<p>Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.</p>
<p>Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına inanır. Kötülüğün merkezi olan şey artık yoktur. İnsanlar da onun şerrinden kurtulmuştur.</p>
<p>Putları kırmasıyla meşhur bir Peygamberimiz var… Önce O’nun kıssasını okuyalım.</p>
<p>İbrahim’in kavmine seslenişi ve putlar hakkındaki sözleri:</p>
<p>Şuara Surasi</p>
<p>69.<br />
İbrahim’in haberini de oku onlara.</p>
<p>70.<br />
Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz neye ibadet ediyorsunuz?”<span id="more-1896"></span></p>
<p>71.<br />
Dediler: “Birtakım putlara tapıyoruz. Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”</p>
<p>72.<br />
Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı?”</p>
<p>73.<br />
“Size yarar sağlıyor yahut ZARAR VERİYORLAR MI?”</p>
<p>74.<br />
Dediler: “HAYIR! Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk.”</p>
<p>75.<br />
Dedi: “Gördünüz mü neye ibadet ediyormuşsunuz!”</p>
<p>76.<br />
“SİZ VE O ESKİ ATALARINIZ!”</p>
<p>77.<br />
“Şüphesiz ONLAR benim düşmanım. Ama âlemlerin Rabbi dostum.”</p>
<p>78.<br />
“O yarattı beni, O yol gösteriyor bana.”</p>
<p>79.<br />
“O’dur beni doyuran, suvaran.”</p>
<p>80.<br />
“Hastalandığımda O’dur bana şifa ulaştıran.”</p>
<p>81.<br />
“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”</p>
<p>82.<br />
“Din gününde hatalarımı affetmesini umup durduğum da O’dur.”</p>
<p>Bu kıssada görüleceği üzere, İbrahim peygamber putların insanlara ne bir zarar ne de bir fayda veremeyeceğini beyan etmekte, kavmini bu suretle uyarmaktadır. Kavmini, her şeyi yoktan var eden ve her şeye güç yetiren Alemlerin Rabbi’ne çağırmaktadır.</p>
<p>Daha sonra İbrahim Peygamber, kavmine bu durumu daha iyi anlatabilmek için bir “eylem” yapar:</p>
<p>Enbiya Suresi</p>
<p>51.<br />
Yemin olsun, İbrahim’e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz.</p>
<p>52.<br />
Babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?”</p>
<p>53.<br />
Dediler: “Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk.”</p>
<p>54.<br />
Dedi: “Vallahi, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.”</p>
<p>55.<br />
Dediler: “Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?”</p>
<p>56.<br />
Dedi: “Hiç de değil! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de bunlara tanıklık edenlerdenim.”</p>
<p>57.<br />
“Allah’a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim.”</p>
<p>58.<br />
Sonunda onları parça parça etti. Yalnız EN BÜYÜKLERİNİ BIRAKTI ki, dönüp ona başvurabilsinler.</p>
<p>59.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu yapan kesinlikle zalimlerdendir.”</p>
<p>60.<br />
Dediler: “Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine ‘İbrahim’ deniyor.”</p>
<p>61.<br />
Dediler: “Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler.”</p>
<p>62.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?”</p>
<p>63.<br />
Dedi: “Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!”</p>
<p>64.<br />
Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: “Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz.”</p>
<p>65.<br />
Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: “Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”</p>
<p>66.<br />
İbrahim dedi: “Siz, Allah’ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, ZARAR VEREMEYEN şeylere mi tapıyorsunuz?”</p>
<p>67.<br />
“Yazıklar olsun size ve Allah’ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</p>
<p>İbrahim peygamberin puthanedeki putların en büyüğünü yıkmayıp olduğu gibi bırakması çok ilginçtir. Eğer, putların kendilerinde bir kötülük olacak olsaydı İbrahim Peygamberin bu putu bırakması caiz olmazdı.</p>
<p>Bir de Hz. Musa’nın Yahudilerce ortaya çıkarılan “Buzağı Putu”nu kırması vardır. Ne var ki, bu kıssayı anlatan ayetlerde de bu buzağı heykelinin ne bir zarar ne de bir fayda verici olmadığı özenle vurgulanır. (Bkz. 7/148, 20/89)</p>
<p>Görünen o ki, Hz. İbrahim’in put kırma eylemi, putların kötülüğünden yahut zararlı şeyler olmalarından değil, “putperest” kavmine yaptıklarının ne kadar saçma bir iş olduğunu, tapındıkları ve çekindikleri şeylerin ne bir fayda ne de bir zarar verme kudretine malik olmadığını, kendilerini bile koruma gücünden aciz bulunduklarını göstermek içindir.</p>
<p><strong>Çünkü şu bir gerçektir ki, “putperestliğe” sebep olan şey putlar değil, insanlardır.</p>
<p>İnsan; atalar, çoğunluk ve otorite tanrılarına teslim olduktan sonra, her manasız şeyi din edinebilir ve en olunmadık cürümleri hem de “din” adı altında icra edebilir.</p>
<p>İşte bu nedenledir ki, İslam putların, heykellerin düşmanı değil, “putperestliğin” düşmanıdır.</p>
<p>Ya değilse, insanların bir kısmı ateşe tapıyor diye ateşin, güneşe tapıyorlar diye güneşin düşmanı olunmaz.</strong></p>
<p>Bunların hepsini yaratan Allah’tır ve dinsel anlamda bunların hiç biri bir kimseye ne bir fayda verebilir ne de bir zarar.</p>
<p>Mesela, Süleyman peygamberin kendisi için <strong>heykeller</strong> yaptırdığını biliyor muydunuz ?</p>
<p>“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, <strong>heykellerden</strong>, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki!” (Sebe,13)</p>
<p>Ezberci, hurafeci kimselere sorarsanız Süleyman Peygamber heykel yaptırmakla cidden şaşırtıcı, acayip bir iş yapmıştır !</p>
<p>Kavrambaz, kimlikci yaklaşımımız nesnelere de sirayet etmiştir. Putları kötü bilip sanki onlar kendisine veya bir başkasına bir zarar verebilecekmiş gibi ondan kaçınanlar, <strong>“Atalar, Çoğunluk ve Otorite Putları / Tanrıları”</strong> önünde el pençe divan durmaktan, farkında olarak veya olmayarak onlar her ne derse ona itaat etmekten hiç kocunmazlar.</p>
<p>Allah’ın yarattığı bir nesneden kaçarken, öbür tarafta şirkin tam göbeğinde olduklarını görmezler !</p>
<p>İlginçtir ki, bunlar aynı yaklaşımı “Kuran” için de sergilerler…</p>
<p>Onlara göre Kuran, bir hidayet rehberidir. Böyle inanırlar. Doğrudur, Kuran elbette alemler için bir hidayettir. Ama hangi Kuran ?</p>
<p>Mushaflar içerisinde raflarda tozlanmaya terkedilmiş Kuran mı?</p>
<p>Mümkünse mezar ziyaretlerinde, <strong>“dirilerin uyarılması için indirildiği halde” (Bkz.Yasin,70)</strong> Allah ile dalga geçer gibi sadece ÖLÜLERE OKUNAN Kuran mı?</p>
<p>Öğüt alınması için kolaylaştırılmış (Bkz. Kamer,17) ve insanlar ayetleri hususunda iyiden iyiye düşünsünler diye indirildiği (Bkz. 47/24, 38/29) halde, bilmediğimiz bir dilde inadına anlamamak için okunan ve okutulan Kuran mı?</p>
<p>İçinde şifreler, tılsımlar, büyüler, gaibden haberler ve ve sanki o bir bilim kitabı imiş gibi bilimsel buluşlar aranan Kuran mı?</p>
<p>Dinde hiçbir yeri bulunmayan mevlüt ayinlerinde, ilahiler arasına bilmediğimiz bir dilde meze yapılan Kuran mı?</p>
<p>Hangi Kuran alemler için bir hidayet ve öğüttür ?</p>
<p>Nasıl ki, putlaştırılan nesneler insanlara ne bir fayda ne de bir zarar veremezse, putlaştırılan bir Kuran da insanlara bir hidayet kaynağı olmaz.</p>
<p><strong>Kuran, ancak kendisine iman ile iyiden iyiye düşünerek ayetlerine secde / itaat edildiğinde bir hidayet rehberi ve hakiki bir şifadır.</strong></p>
<p>Yahudiler lanetli bir ırktır diyenler de aynı hataya düşmüşlerdir. Yaratan nasıl olur da yarattığı bir ırkı lanetler ? Lanetlenen o ırk mıdır, yoksa onların yapmakta ısrarcı oldukları kınanmış eylemleri yapanlar mı ?</p>
<p>Buna inanan, bu gün ana ve babasından doğmuş bütün Yahudilerin lanetli olduğuna mı inanıyor ?</p>
<p>Böyle düşünen hemen sokaklara insin de, Yahudileşmiş / Yahudilerin din hususundaki eylemlerini şiar edinmiş kalabalıklara baksın.</p>
<p>Ve şunu bir daha sorsun !</p>
<p>Sahi biz neden böyleyiz ?</p>
<p>Ali Aksoy &#8211; 24.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/21-enbiya-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">21 ENBİYA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/07/putlar-ve-taslar-bir-de-youtube/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR VE TAŞLAR &#8211;  BİR DE YOUTUBE</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/26-suara-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">26 ŞUARA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/51-zariyat-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">51 ZARİYAT SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/43-zuhruf-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">43 ZUHRUF SURESİ</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modernist Mülahazalar &#8211; Recep İhsan Eliaçık</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 19:38:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/</guid>
		<description><![CDATA[“Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi… Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle sıvazladı… Alnının kırışmasından sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi: “Bunlar modernist mülahazalardır&#8230;” (İslam’ın Yenilikçileri, c.2, S. A. Han girişi)
Etrafınızda hoca, şehy, şıh, pir, molla, üstat, abi vs. olarak tanıdığınız bu anekdottaki gibi bir çok karakter (tipleme) görmüşsünüzdür. Yukarıdaki olayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><font size="2">“Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi… Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle sıvazladı… Alnının kırışmasından sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi: <strong>“Bunlar modernist mülahazalardır&#8230;”</strong> (<em>İslam’ın Yenilikçileri</em>, c.2, S. A. Han girişi)</font></p>
<p><font size="2">Etrafınızda hoca, şehy, şıh, pir, molla, üstat, abi vs. olarak tanıdığınız bu anekdottaki gibi bir çok karakter (tipleme) görmüşsünüzdür. Yukarıdaki olayı yıllar önce bizzat yaşamıştım; oradakilerden birisi de bendim.</font></p>
<p><font size="2">Hazret, kafa konforunu bozan yeni bir fikirle karşılaştığında “Eskiden yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı” (Ziya Paşa) diyerek hemen yaftayı basar: <strong>“Bunlar bir takım modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Yani “Bunlar modernizmin etkisinde kalmış, kökü dışarıda bir takım düşüncelerdir” demek istiyor hazret…</font></p>
<p><font size="2">Eskiler “bid’at” derlerdi, şimdikiler daha ucuzcu…</font><span id="more-1895"></span></p>
<p><font size="2">Yeni bir görüş, farklı bir <nobr><span id="linkzHighlighted_256" style="border-bottom: 3px double #ff0000; font-weight: bold; color: #ff0000; line-height: 1.7" target="blank"></span></nobr>bakış mı gördü, köstekli saatini çıkarır gibi çıkarır mührünü ve basar yaftayı: <strong>“Bunlar modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Böylece muhatabın ipini çekmiş olur güya… Artık daha kimse onu dinlemeyecek, ne söylese boşuna olacaktır. Çünkü nasıl olsa aforozu yemiştir. Aforoz fetvasının altına köstekli mührünü basan yaftacımız papaz rahatlığı içindededir artık…</font></p>
<p><font size="2">Akif ne güzel tasvir etmiş;</font></p>
<p><font size="2">“<em>Yenilik namına vahiy gelse reddetmek</em></font></p>
<p><em><font size="2">Şöyle dursun o yenilik ki dışardan gelecek</font></em></p>
<p><em><font size="2">Kendi milliyetinin kendi muhitinde doğan</font></em></p>
<p><font size="2"><em>Yerli, hem haklı yeniliklere dahi düşman</em>”</font></p>
<p><strong><font size="2">***</font></strong></p>
<p><font size="2">Bunların köstekli mühründen Akif’in bahsettiği “kendi milliyetinin kendi muhitinde doğan, yerli ve hem haklı” fikirler dahi kurtulamaz. İsterse onlar daha modernizm doğmadan asırlar önce söylenmiş olsun… İnkara şartlanmış bir defa: <strong>“Modernist mülahazalar…”</strong></font></p>
<p><font size="2">Böyle yapmakla, güya bu türden fikirler <strong>“İslam’ın bünyesi dışında”</strong> gösterilmiş olacak<strong>,“kökü dışarıda”</strong> damgası yiyecek ve sokaktaki dindarın gözünden düşmüş olacak!</font></p>
<p><font size="2">Ya, sokaktaki adama birisi çıkıp, bu türden fikirlerin İslam bünyesi içinde tartışıldığını, İslam kültürünün bunlara hiç de yabancı olmadığını, yani <strong>“kökün içeride”</strong> olduğunu gösterirse ne olacak?</font></p>
<p><font size="2">Olacağı şu: <strong>“Onlar da modernist mülahazalardır…”</strong></font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">Sadede gelelim…</font></p>
<p><font size="2">Bu yazıda, İslam düşünce tarihinin daha ilk yıllarında ortaya çıkmış bazı <strong>“aykırı fikirlerden”</strong> bir demet sunacağım. Daha önceki bir yazımda <strong>“evrimi teorisi”</strong> ile ilgili olarak bunu yapmıştım. Şimdi daha geriye gidiyoruz. Modernizmin esamesi bile yokken ortaya çıkmış, sahabeden, tabiînden , tebe-i tabiînden bir takım <strong>“modernist mülahazalar”</strong> okuyacaksınız. Hele bakın şu bizim lehçedeki “modernist mülahazalar” ne menem bir şeymiş…</font></p>
<p><font size="2">Gerçi modern bir düşünürden etkilenmek ve onun fikirlerini doğru bulmak <strong>“sözün namusu adına”</strong> ayıplanacak bir şey de değil. Çünkü hakikate dair bazı sözler vardır ki menşeinden bağımsızdır. Fakat şu an sorun o değil. Sorun, bir takım art niyetli, mesnetsiz yaftalamalar…</font></p>
<p><font size="2">Hemen hatırlatayım ki niyetim alıntıladığım fikirlerin doğruluğunu veya yanlışlığını ispatlamak değil. Benim öyle düşünüp düşünmediğim de değil. İçlerinde katılmadığım görüşler de var. Fakat İslam tarihinde daha ilk iki yüzyılda hiç de öyle yeknasak (tektipçi) bir fikir ortamı olmadığının, muazzam bir “mülahaza” (düşünce ve yorum) zenginliğinin olduğunun birkaç örnekle de olsa görülmesi gerekiyor.</font></p>
<p><font size="2">Buyurun…</font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">* Kureyş’ten ilk Müslüman olanlardan, hem Habeşistan’a hem Medine’ye hicret etmiş, Bedir ve diğer savaşlara katılmış, Hz. Ömer’in kız kardeşi Safiyye’nin kocası, Hz. Ömer döneminde Bahreyn valiliği yapan <strong>Kudame</strong> <strong>b. Maz’un el-Cumahî</strong> adlı sahabe <strong>şarabın helal olduğunu</strong> savunuyordu… Şarap içtiği hanımı da dahil şahitlerle kanıtlanınca Hz. Ömer huzuruna çağırdı ve “Bunlar doğru mu?” diye sordu. “Doğru olsa bile bana had cezası uygulayamazsınız çünkü Allah zinayı haram kıldığı gibi kayıtsız şartsız şarabı haram kılmamıştır” dedi ve Maide suresinin 90. ve 93. <strong>ayetlerini</strong> bu görüş doğrultusunda yorumladı. Hz. Ömer, ayeti yanlış yorumladığını ancak karısı dahil şahitlerin beyanının ortada olduğuna bakarak kendisine had cezası uygulayacağını yani “zahire göre” hükmedeceğini söyledi ve had uyguladı. Fakat “Bedir ehli” bu sahabe görüşünden vazgeçmedi. Uzun süre Hz. Ömer ile küs yaşadı. Nihayet Hz. Ömer’in ısrarlı davetlerine dayanamayarak yanına gitti. Hz. Ömer gördüğü bir rüyayı anlatarak kendisini bağışlamasını istedi ve barıştılar. (es-Saidi; <em>el-Kadaya’l-Kübra fi’l-İslam</em> (İslam tarihinde en mühim hukuki kararlar; çev. Prof. Dr. Yusuf Kılıç).</font></p>
<p><font size="2">* Meşhur sahabe Ebu Zer-i Ğifari (öl. 32/653) Tevbe suresi 34-35 ayetlerine dayanarak bir günlük yiyecek dışında “mülkiyet” biriktirmenin asla caiz olmadığını savunuyordu. Müslümanlara, bir günlük yiyecek dışında kalan tüm mal ve mülklerini dağıtmaları çağrısında bulunmaktaydı. Ebu Zer’i sınamak isteyen Şam valisi Muaviye ise kendisine bin altın göndererek ertesi gün “suçüstü” yapmak istediyse de altınların çoktan dağıtıldığını görünce eli boş döndü. (a.g.e)… Ebu Zerci görüşün “şu bizim lehçedeki manası” Proudhonculuk olmasın! Hani şu modern dönemde “Mülkiyet hırsızlıktır” diyen ünlü Fransız anarşist/komünist Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865)…</font></p>
<p><font size="2">* İbn Abbas’ın en meşhur talebelerinden <strong>Mücahid</strong> (öl; 104/721) “reyci” ve “Mu’tezilî” (şu bizim lehçede modernist!) olarak itham edilmiş ilk müfessirlerdendi. İbn Abbas’ın talebeleri arasında yer alan Mücahid, Kur’an’ı kendi şahsi görüşüne göre “fazlaca” yorumladığı, Ehl-i Kitap’a sorduğu, fazlaca dilci olduğu ve lügat açıklamalarında Arapça dışındaki dillere de tefsirinde yer verdiği vs. ile suçlanmıştır. Mücahid’in tefsir tarzında ilginç olan hususlardan birisi de ayette geçen ilgili yerleri gidip görme merakıdır. Mücahid’in Berhut kuyusunu görmek için Hadramevt’e, Harut ve Marut’u incelemek için de Babil’e gittiği bilinmektedir. Mucahid’in tefsir anlayışı kaynaklarda geçtiğine göre, Kur’an’ın kapalı kelimelerini lügat yardımıyla açıklamak, eski Arap şiirinden örnekler vermek, Arapça olmayan kelimelerin o dildeki köklerini bulmak, Ehl-i Kitapla diyalog içinde olmak, tevil ve reye sık sık başvurmak şeklindedir. Örneğin Mücahid, Kıyamet suresinin 23. Ayetinde geçen “<em>Rabbine bakar</em>” ayetine “<em>Rabbinden gelecek sevabı gözler</em>” anlamı vermiş, Allah’ı yaratılmış hiçbir kimsenin göremeyeceğini söylemiştir. Yine Bakara 65. ayetinde geçen “<em>Biz onlara maymunlar olun dedik</em>” ifadesinin fiziki olarak maymun yapma anlamına gelmediğini, bilakis kalplerinde olan bir değişiklik olduğunu ve ayette geçen İsrailoğulları’nın “maymun nefisli insanlar olarak kalmaları” anlamına geldiğini söylemektedir. Mucahid’den bol bol alıntılar yapan Taberi, tefsirinde bu tür “yeni” gördüğü yorumları derhal reddederek (şu bizim lehçede modernist mülahazalar sayarak!) dışlar. (İslam’ın Yenilikçileri; c.1, Mücahid böl.).</font></p>
<p><font size="2">* Bir diğer ilk müfessirlerden İkrime (öl; 107/725) İbn Abbas’ın kölesiydi. Aslı Mağribli bir Berberi aileye dayanmaktaydı. Kırk sene İbni Abbas’tan Kur’an ve sünnet tahsil ettiğini bizzat kendisi söylemektedir. Mücahid’in Mutezilî olma iddiası gibi (Mutezile henüz yokken Mutezilî olunuyor!) İkrime’nin de Haricilere meyyal olduğu ithamı vardır. Hatta İmam Malik ve Muslim, bu ön yargı ile ondan uzak durmuşlar, rivayetlerini makbul saymamışlardır. (şu bizim lehçede modernist mülahazalar içinde görülmüşler!) İkrime’nin tefsirinden birkaç örnek verirsek Bakara 19’da geçen Ra’d (gökgürültüsü) kelimesinin “bulutları kaplayan melek” anlamına geldiğini, Nisa 3. ayetinin (çokeşlilik ayeti) erkeklerin eşlerini artırmasını değil azaltmasını amaçladığını, çok eşliliğin emredilmediğini, bilakis yetimlerin mallarını alıp eşlerine harcayanların bundan men edildiğini ve bunun için de bire indirmenin istendiğini söylemiştir. (bkz. <em>Razi</em><em>;, Nisa 3. ayet tefsirinde</em>).</font></p>
<p><font size="2"><strong>* </strong><strong>Mabed</strong> <strong>el-Cuheni</strong> (öl.80/699) iman esasları arasında <strong>“kadere iman”</strong> diye bir şeyin olmadığını savunmaktaydı. Ebuzer-i Ğıfari’nin öğrencilerindendi. Emevilere karşı gelişen muhalif söylemin ilk destekçileri arasındaydı. Emeviler <em>Beytü’l</em><em>-Mal</em>’ın Allah’ın kendilerine bahşettiği bir nimet olduğunu, oradan diledikleri gibi harcama yetkilerinin bulunduğunu, bunun bir <strong>“kader”</strong> olduğunu, buna karşı çıkmanın ve eleştirmenin Allah’ın <strong>“yüce kaderine isyan”</strong> anlamına geleceğini söylüyorlardı. Mabed el-Cuheni ise buna karşı <strong>“Kader </strong><strong>yoktur</strong>, olaylar oldukça bilinir” diyordu. “Emevi saltanatının Müslümanların başına bela olmasının sorumlusunun yüce Allah olamayacağını, Allah’ın önceden böyle bir kader çizmiş olmadığını, herkesin yaptığının kendine ait olduğunu ve bunların hepsinin hesabının Allah tarafından ahirette tek tek sorulacağını” savunuyordu. Mabed <strong>el-Cuheni’ye</strong> fikirlerinden vazgeçmesi ve Emevilere biat etmesi için Haccac tarafından ağır işkenceler yapıldı. Ancak o bütün bu işkencelere rağmen düşüncelerinden (şu bizim lehçede modernist mülahazalarından!) vazgeçmedi ve işkence altında 80/699 yılında şehit edildi. (<em>İ. Yenilikçileri</em>; a.g.c.)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Gaylan</strong> <strong>ed-Dımeşki</strong> <strong>(öl.120/737)</strong> insanın özgür <strong>irade</strong>sinin bulunduğunu, olayların önceden takdir edilmesi diye bir şeyin olmadığını, olayların oldukça bilindiğini, Allah geçmişte, şu anda ve gelecekte olduğu için, yarın ne olacağının bilinmesi gibi bir özelliğin ona nispet edilemeyeceğini, çünkü onun zamandan ve mekandan münezzeh olduğunu, kula fiili yapma (istitaat) gücü verildiğini, kulun da bu güçle özgür iradesini kullanıp fiillerini yarattığını, hem kötü işleri takdir edip hem de kulun bunları işlemeye mecbur bırakılmasının muhal olacağını söylemiş, Kur’an’ın mahluk (tarihsel!) olduğunu iddia etmiştir. Emevilerin resmi yorumuna karşı çıkmak anlamına gelen bu fikirler sapıklık ve bid’at ile suçlanmış (şu bizim lehçede gayet modernist mülahazalar olarak görülmüş!) ve Emevilerin resmi fetvacısı olarak bilinen İmam Evzai’nin katl fetvası ile, önce elleri ve ayakları kesilmiş, sonra da çenesi kırılıp dilleri kesilerek işkence altında şehit edilmiştir. (a.g.e)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Hasan el-Basri</strong> (öl. 110/728) <em>Risale ila Abdulmelik bin Mervan fi’l Kader</em> (<em>Abdülmelik</em> <em>bin Mervan’a Kader hakkında Risale</em>) adlı Emevi sultanına yönelik mektubu ile tarihe geçmiştir. Bu mektupta Hasan-ı Basri kaderi iman esasları arasında saymaz ve önceki Mabed <strong>el-Cuheni’nin</strong> ve Gaylan <strong>ed-Dımeşki’nin</strong> savunduklarını savunur. (a.g.e) Fakat nedense bu risale pek bilinmez. Çünkü şu bizim lehçedeki “modernist mülahazalarla” doludur!</font></p>
<p><font size="2"><strong>Cehm</strong> <strong>bin Saffan’a</strong> (öl.128/745) göre Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. “İstiva” ayetinin asıl manası Allah’ın arşa hakim olmasıdır. Her yerde mevcut olan bir yüce varlığın belirli yere ve yöne inmesinden söz edilemez&#8230; Kur’an ve hadislerde Allah hakkında geçen “yed”, “vech”, “hicap” vb. tabirlerin zahiri manalarıyla ele alınmayıp <strong>akılla</strong> tevil edilmesi gerekir… Yokluk bilgiye konu teşkil etmez. “<em>Sizi deneyeceğiz ki gayret gösterenlerinizi ve sabredenlerinizi </em><em>bilelim</em> (47/31)” ayetindeki “bilelim” ifadesi Allah’ın bilgisinin sonradan olduğunu göstermektedir…İnsanın amellerini yazan <strong>özel melekler</strong> yoktur; ruhu bedenden ayıran da <strong>ölüm meleği</strong> değildir. <strong>Kabir azabı, sorgu melekleri, mizan, sırat köprüsü,</strong> (peygamberin) <strong>şefaatı</strong> da yoktur. <strong>Cennet ve cehennem</strong> henüz yaratılmamıştır. Cennet ve cehennem ebedi değildir; yok olacaktır. Çünkü Allah’tan başka ezeli ve ebedi olan hiçbir şey yoktur. Rabbimizin “zatı” dışında hiçbir şey ezeli ve ebedi değildir. Nitekim Allah’ın “el-Evvel” ve “el-Ahir” isimlerinin tecellisi için her şeyin ondan sonra ortaya çıkması ve ondan önce de yok olması gerekmektedir…(a.g.e)</font></p>
<p><font size="2"><strong>Nazzam’a</strong> (öl. 232/845) göre Allah saf iyiliğin kaynağı (<em>mahz</em><em>-ı hayr</em>) olduğu için kötülüğü yapmak tabiatı gereği muhaldir. Bu nedenle kötülüğü isteyemez. İsterse kendi tabiatıyla çelişir. İlahî tabiatın yapısında <strong>“kötülük</strong> <strong>kudreti”</strong> yoktur. “O’nun kötüye gücü yeter fakat fiil olarak yapmaz” diyerek Allah’ın fiillerini sınırlandıranlar, aynı şeyin Allah’ın kudreti için yapılmasına şaşırmamalıdırlar… Allah’ın bir şeyi irade etmesi demek “eşyayı ilmine göre yaratması” anlamına gelir. Allah’ın <strong>dilemesi</strong> ise “kulların belirli bir şekilde davranmasını isteme ve emretme” demektir… <strong>İcma</strong><strong>, kıyas</strong> ve <strong>haber-i ahad</strong> dinde delil olamazlar… Ümmetin <strong>yalan</strong> üzerine birleşmesi mümkündür… Doğa yasalarına aykırı <strong>olağandışı</strong> olayların olması mümkün değildir. Bu anlamıyla <strong>mucize</strong> yoktur. Bilakis mucize doğa yasalarının bizzat kendisi ve yaratıldıkları hal üzere işlemeleridir; tersine hallerin vuku bulması değil… <strong>Ruh</strong> bedenden, beden de ruhtan ayrı değildir. Bu ikisi birbirini tamamlayan bir bütündür… Kur’an’ın gaybî konular dışındaki ayetlerinin icaz özelliği de bulunmamaktadır. Eğer Allah menetmemiş olsaydı onlar gibisini insanlar da yazabilirdi… Geçmiş namazların <strong>kazası</strong> diye bir şey olmaz… Teravih namazı gereksizdir (bid’attir)… <strong>Cin</strong> görmek fizik olarak imkansızdır… “Sen boşsun, hürsün, ailene git, koş git” vb. kinayeli sözlerle <strong>boşanma</strong> olmaz… Aynı şekilde “Sen bana anamın sırtı gibisin” denilerek boşanma kastıyla söz söylemekle (zıhar) de boşanma olmaz… Pislik sözkonusu olmadıkça <strong>uyku</strong> abdesti bozmaz… <strong>İman</strong> büyük günahlardan kaçınmaktır. Büyük günah işleyenler imandan çıkmış olurlar&#8230; (a.g.e)</font></p>
<p><font size="2">***</font></p>
<p><font size="2">Burada kesiyorum.</font></p>
<p><font size="2">Yani miladi 845 tarihinden sonraya geçmiyorum.</font></p>
<p><font size="2">Görüldüğü gibi bu “mülahazalar” en erken dönemlerden; 1200 küsür yıl öncesinden…</font></p>
<p><font size="2">Bırakın modernizmi, Yunan felsefesi ile bile daha tam karşılaşılmadığı yıllardan…</font></p>
<p><font size="2">Sonraki Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd’ler vs. daha üçyüz, dörtyüz yıl sonra… Onlara hiç girmedim. Sadece İslam’ın ilk iki yüz yılı ile sınırlı tuttum.</font></p>
<p><font size="2">Böyle onlarca, yüzlerce “mülahaza” gösterebiliriz. Bunlar sadece küçük bir demet…</font></p>
<p><font size="2">Demek ki eğer İslam düşünce tarihinin tamamına girilecek olsa, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Modernite denilen son üç beş asırlık olay İslam düşüncesini değil; İslam düşüncesi moderniteyi etkilemiştir!</font></p>
<p><font size="2">Müslümanlar nasıl bir köke sahip olduklarını bilmiyorlar. İslam düşünce tarihi ikliminin kendini nasıl bir <strong>“dünya düşüncesi”</strong> haline getirdiğinden habersizler. Öyle ya elifi görsek mertek mimi görse tokmak sanacak hele düşürülmüş; neyi, nereden, hangi altyapıyla okuyup öğrenecek?</font></p>
<p><font size="2">Yazının girişinde dediğim gibi, bu tür görüşlerin doğruluğu veya yanlışlığı, ya da onlara katılıp katılmamak ayrı bir konu…</font></p>
<p><font size="2">Şunu görmemiz gerekiyor: Bugün birileri çıkıp bu tip görüşler savunsa bunlar hiç de “modernist mülahazalar” olmaz. Böylesi ithamlar hem kolay, hem ucuz, hem de gayet rantabl (getirisi çok) görülerek <strong>“köstekli mühür”</strong> ve <strong>“desteksiz atış”</strong> durumlarına düşmek göze alınıyorsa orada lâl olurum, el-hak!</font></p>
<p><font size="2">Kanaatimce dini düşence alanında duyduğunuz, bize aykırı gibi gelen bir “mülahaza”, bilin ki, % 90 geçmişte söylenmiştir! Hem de çok uzak geçmişte; tâ İslam’ın ilk yıllarında… Bunu böyle bilesiniz…</font></p>
<p><font size="2">Şu halde Allah’ın <strong>kavlî</strong> (vahiy) ve <strong>kevnî</strong> (tarih, yaşam, doğa, insan) ayetlerini anlamak, onlarla kendini açmak ve inkışaf ettirmek için tefekkürün sürmesi, yorum zenginliğinin kurumaması ve samimi gayretlerle yapılmış <strong>“mülahazaların”</strong> bir kökün inkışaf seyrinde alabildiğine serpilip boy atması gerekiyor. Çıkarsa bir şeyler buralardan çıkacak!</font></p>
<p><font size="2">Aksi halde düşünce dünyası çöle dönmüş bir alemde ne çiçek açar, ne gül yetişir. Diken ve kaktüsten başka ne çıkar oradan? Açlık, susuzluk, serap, “kahır hep kahır”dan başka ne olur orada?</font></p>
<p><strong><font size="2">Recep İhsan ELİAÇIK</font></strong>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/95-tin-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">95 TİN SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/104-humeze-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">104 HÜMEZE SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/91-sems-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">91 ŞEMS SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/112-ihlas-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">112 İHLAS SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/101-karia-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">101 KARİA SURESİ</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/modernist-mulahazalar-recep-ihsan-eliacik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSANLIK NAMINA&#8230;</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/insanlik-namina/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/insanlik-namina/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 15:31:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/insanlik-namina/</guid>
		<description><![CDATA[Geçenlerde çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın, çocuğun fotoğrafı eşliğinde yardım çağrısında vardı bu kelime…
Bir de, Amerikalı hayvanların işkence ve eziyetine maruz kalmış Müslümanlara yardım çağrısında…
Aslında hemen hemen her gün trafikte karşılaştığımız ambulansların sirenleri de bu dili, bu kelimeyi konuşur. İnsanlık namına çekilirsiniz bir kenara… İnsan için, insan yaşasın diye…
En iyi doktorlar bilir bunu… İnsanlık namına…
Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Geçenlerde çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın, çocuğun fotoğrafı eşliğinde yardım çağrısında vardı bu kelime…</p>
<p>Bir de, Amerikalı hayvanların işkence ve eziyetine maruz kalmış Müslümanlara yardım çağrısında…</p>
<p>Aslında hemen hemen her gün trafikte karşılaştığımız ambulansların sirenleri de bu dili, bu kelimeyi konuşur. İnsanlık namına çekilirsiniz bir kenara… İnsan için, insan yaşasın diye…</p>
<p>En iyi doktorlar bilir bunu… İnsanlık namına…</p>
<p>Ne din vardır burada, ne ırk, ne dil, ne başkaca bir ayrım… İnsandır ve insanlık namına hareket edilir.</p>
<p>İnsanlık namına her hareket, “İnsanlık kalmamış” diyenlere bir reddiyedir. Kar çiçeğidir, inadına açıverir.</p>
<p>Dini, dili, ırkı ne olursa olsun “insan” için, “insan faydasına” bir şey yapmanın Kuran’daki izdüşümlerine değineceğiz bu yazıda.<span id="more-1894"></span></p>
<p>İnsan için, insanın faydasına ilk iş gören Allah’tır. Hem şöyle böyle değil, olan biten her şeyi onun için yaratmıştır.</p>
<p><strong>“O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini, kendi (canibi) nden sizin emrinize verdi. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için, kesin ayetler (delâletler, ibretler) vardır.” (Casiye,13)<br />
</strong><br />
<strong>“Görmediniz mi, Allah, göklerde ve yerde bulunan şeyleri sizin emrinize verdi ve görünür görünmez nimetlerini üstünüze saçtı. …” (Lokman,20)</strong></p>
<p><strong>“Geceyi, gündüzü, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O&#8217;nun emriyle bir hizmete boyun eğmiştir. Bütün bunlarda, aklını çalıştıran bir topluluk için elbette ibretler vardır.” (Nahl,12)</strong></p>
<p><strong>“Görevlerini şaşmadan yapmak üzere Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı da size boyun eğdirdi. Geceyi ve gündüzü de hizmetinize verdi.” (İbrahim,33)</strong></p>
<p><strong>“Ve yemek için taze et, takınmak için değerli taşlar çıkarasınız diye denizi; ve denizin üstünde suları yararak yol aldığını gördüğünüz gemileri, O&#8217;nun cömertliğinden belki bir pay ararsınız ve şükredersiniz diye (koyduğu tabii yasalara) bağlı kılan O&#8217;dur.” (Nahl,14)</strong></p>
<p>Allah’ın nimeti saymakla bitmez. Allah, bütün bunları <strong>“insan için”</strong> yarattığını söylüyor. “İnsanlık namına” kelime dizinindeki <strong>“insanlık”</strong> için…</p>
<p>O halde, insanlar için, insanlara faydalı bir şey yapmak bir anlamda “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak”tır.</p>
<p>Müminler için Allah’ın yaptığı şu tanımlamaya bir bakınız:</p>
<p><strong>“Siz, insanlığ(ın iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah&#8217;a inanırsınız. …” (Ali İmran,110)</strong></p>
<p>Allah nasıl insanlar için, onların faydasına yaratıp düzene koyuyorsa, kendisine gönülden iman edenleri de aynı eyleme çağırıyor, onları o eylemle vasıflandırıyor. “İnsanlar için”…</p>
<p>Kuran’a göre insanın üzerinden anılmaya (yani kendisine vahyetmeye) değer bir şey olmadığı nice uzun devirler geçmiştir. (Bkz. İnsan,1)</p>
<p>O, o döneminde “adem” değildi. Sonra Rabb, bu “adem olmayan varlığı” ademe tekamül ettirip, ademi o “anılmaya değer olmayan” varlığa halife / ardıl / artçı kıldı. (Bkz. Bakara,30 – Burada yaratma değil atama, tayin etme vardır)</p>
<p>Aslında yeryüzünde her var edilen insan topluluğu bir öncekine halef / ardıldır.</p>
<p><strong>“Sizi yeryüzünde öncekilere halefler yapan O&#8217;dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir.” (Enam,165)</strong></p>
<p>İşte bu, kendisinden önce yaşamış olup ta “adem” olmayan varlığa halef / ardıl olan adem / insan için bütün melekler / kuvvetler secdeye / itaate davet edilir. Yerde ne var, gökte ne varsa kendisine secde/itaat edici olan Rabb, bu defa görünür görünmez bütün kuvvetleri ademe secdeye, yani emrine itaate / emri altına girmeye çağırır. Çünkü, yerde ne var gökte ne varsa, denizin derinliklerindeki, uzayın uzaklarındaki her şey “insan için” yaratılmıştır.</p>
<p>Böyle değerlidir insan… İsarailoğullarının kendilerine içlerinden bir peygamber vasıtası ile vahyedilmek suretiyle alemlere üstün tutulması gibi, aslında bütün insanlık “anılmaya / vahyedilmeye değer” olduğu andan itibaren alemlere üstün tutulmuştur.</p>
<p>Sonra Kuran, insanın değerini onun doğurulup büyütülmesindeki meşakkate dikkat çekerek de dile getirir:</p>
<p><strong>“Biz insana, anne babasına çok iyi davranmasını önerdik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet, yiğitlik çağına gelip kırk yıla erdiğinde şöyle der: &#8220;Rabbim; beni, bana ve ebeveynime verdiğin nimete şükretmeye, hoşnut olacağın iyi bir iş yapmaya yönelt! Soyum içinde, benim için barışı gerçekleştir. Sana yöneldim ben, sana teslim olanlardanım ben!” (Ahkaf,15)</strong> (Karş. 31/14)</p>
<p>İnsanın alemlerdeki farklı yaratılışı yapıp ürettiği eserlerden görülmektedir. Başkaca hiçbir mahluk ne insanın ortaya çıkarabileceği faydayı, ne de zararı meydana getiremez.</p>
<p>İnsan, hayır üretmeye uygun her olanakla donatılmıştır. “En güzel bir biçimde yaratılmış olmak” aslında görsel güzelliği değil, sınanma açısından her olanağa sahip oluşu anlatır.</p>
<p>Kuran, suretlerin güzel yaratılışına ayrıca değinir:</p>
<p><strong>“Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah&#8217;tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (Mümin,64)</strong></p>
<p>Allah insanı anıp ona resuller aracılığı ile vahyetmiştir. Aslında bu, Allah’ın insana tek veya ilk vahyetme yolu değildir.</p>
<p>Bunu anlamamız için önce Allah’ın arıya nasıl vahyettiğine bakmalıyız.</p>
<p>Ayeti Rabbin insanlara olan nimetlerinin sayıldığı öncesiyle birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>“Allah, gökten bir su indirdi de onunla, ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdi. Kuşkusuz, bunda kulak verip dinleyen bir topluluk için mutlaka bir ayet vardır.</strong></p>
<p><strong>Hayvanlarda da sizin için kesin bir ibret vardır. Size onların karınlarından, fışkı ile kan arasından halis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazlarından kayar gider.</strong></p>
<p><strong>Hurmalıkların meyvalarından, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için ayetler vardır.</strong></p>
<p><strong>Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: &#8220;Dağlardan evler edin, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan da&#8230;&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8220;Sonra, meyvaların her türünden ye de boyun bükerek Rabbinin yollarına koyul.&#8221; Onun karıncıklarından, renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifa vardır. Derin derin düşünen bir topluluk için, bunda kesin bir ayet var.” (Nahl, 65-69)</strong></p>
<p>Her ne kadar bazı çevirilerde “vahyetme” yerine “ilham etme” tabiri kullanılmakta ise de, biz Allah’a din öğretme (Bkz. 49/16) küstahlığına düşmemek için Allah’ın kullandığı kelimeyi esas alıyoruz.</p>
<p>Arıya vahyediyor Allah… Allah arıya bir ses, bir kelime, bir dil ile mi vahyetmiştir yoksa onun genlerine emrini işleyerek mi ? Yaratılışına, DNA’sına yazılan yükümlülüktür arıya vahyedilen.</p>
<p>İnsana da bu türden bir vahiyle vahyetmiştir Allah&#8230;</p>
<p>Modern tabirle “iç güdü” , “iç ses” gibi isimlerle çeşitli kısımları tanımlanan fıtrattır bu. Yaratıştır, bir ilim ve din / yol, yordam üzerinde ortaya çıkarıştır.</p>
<p>Sonra Rabb insanı bu fıtri / yaratılış özelliği ile kendisine şahit tutar:</p>
<p><strong>“Hani Rabbin, ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: &#8220;Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onlar: &#8220;Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.&#8221; demişlerdi. Kıyamet günü, &#8220;biz bundan habersizdik&#8221; demeyesiniz.” (Araf,172)</strong></p>
<p>Rivayet kültüründe anılan <strong>“kalu bela”</strong> inanışı bu ayetin gereğini izah etmekten çok uzaktır. Hiç kimsenin hatırlamadığı, ezelde yaşanmış bir şahitlik, kişinin imanına gerekçe / kanıt olamaz. Halbuki burada bahsedilen şahitlik, aynı Allah’ın arıya vahyetmesinde olduğu gibi, insanın yaratılışında, fıtratında, genlerinde kodlanmış bir gerçektir. O, her insana kendi dilinde seslenir. Eğriyi, doğruyu ayırt etmesine yardımcı olur. Yüreklerin özünden, vicdanın her zerresinden bir sesleniştir. Yaratılmış hiç kimsenin “bizim bundan haberimiz yoktu” diyemeyeceği bir sesleniş ve şahitliktir.</p>
<p>İşte, yaratılışla birlikte insana yüklenen ve bu suretle toplumlara yansıyan “iyi” ve “kötü” tanımları, <strong>“Eskimez Din”</strong>dir.</p>
<p><strong>&#8220;O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah&#8217;ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah&#8217;ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.&#8221; (Rum,30)</strong></p>
<p>Eskimez Dinin Kuran’daki karşılığı <strong>“Din-i Kayyım”</strong>dır. Eskimez, aşınmaz, pörsümez, dimdik ayakta duran din. İnsan var oldukça, ona içinden, kendi dilinden ve ömür boyu seslenen din…</p>
<p>Eskimez Din, bir <strong>“insanlık dini&#8221;</strong>dir. İnsanın yaratılışıyla başlamıştır. İnsanın aklını ve vicdanını birlikte işleterek eriştiği objektif doğrunun adıdır. Hırsızlığa, zulme, yalana, adaletsizliğe <strong>“kötü”</strong> der, yardımlaşmaya, doğru söylemeye, ana-babaya iyi davranmaya, <strong>“iyi”</strong> der.</p>
<p>Bir mutluluk sahnesinde gözlerinden şapır şapır yaş döktürür.</p>
<p>Vakıa suresi, insanları mahşerde <strong>üç gruba</strong> ayırır. (Bkz. Vakıa,7) Bir tarafta iyiler, bir tarafta kötüler vardır. Peki ya <strong>üçüncü grup</strong> kimdir ?</p>
<p><strong>“Allah’a yakın kılınanlar”</strong> (Bkz. Vakıa,11)</p>
<p>Ne yapmışlar da öne geçmiş bu “yakın kılınanlar” ?</p>
<p>İşte size, <strong>“İNSANLIK NAMINA”</strong> çağrıldığınız, <strong>“Eskimez Din”</strong>in dindarlarının eylemi:</p>
<p><strong>“Hayır yarışlarında en önde olanlar”</strong> (Bkz. Vakıa,10)</p>
<p>İnsanlık namına…</p>
<p>Ali Aksoy – 16.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/26/i-s-y-a-n/" rel="bookmark" class="crp_title">İ S Y A N</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/02/24/kar-tanesi-albumu/" rel="bookmark" class="crp_title">Kar Tanesi Albümü</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/01/01/hanifler-protokolu/" rel="bookmark" class="crp_title">HANİFLER PROTOKOLÜ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/95-tin-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">95 TİN SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/26/duyuru/" rel="bookmark" class="crp_title">Duyuru</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/16/insanlik-namina/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Site Tanıtımı: Fecr</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2009 16:54:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir - Övgü]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/</guid>
		<description><![CDATA[
Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.
http://kuranneslifecr.blogspot.com

Related Posts:

Site tanıtımı: www.aliumuc.com
Yeni Albüm: Muhammed Parlak &#8211; &#8220;Düşlerle Gelen&#8221;
haberanadolu.com yayın hayatına yeniden başladı
Hackerlardan sınırötesi operasyon
Yeni Site: Evvab İnsan
Powered by Contextual Related Posts


]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://kuranneslifecr.blogspot.com/" target="_blank"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/fecr-sitesi-1.JPG" align="top" height="271" width="379" /></a></p>
<p>Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.</p>
<p><a href="http://kuranneslifecr.blogspot.com/" target="_blank">http://kuranneslifecr.blogspot.com</a>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/03/site-tanitimi-wwwaliumuccom/" rel="bookmark" class="crp_title">Site tanıtımı: www.aliumuc.com</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/30/yeni-album-muhammed-parlak-duslerle-gelen/" rel="bookmark" class="crp_title">Yeni Albüm: Muhammed Parlak &#8211; &#8220;Düşlerle Gelen&#8221;</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/04/haberanadolucom-yayin-hayatina-yeniden-basladi/" rel="bookmark" class="crp_title">haberanadolu.com yayın hayatına yeniden başladı</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/13/hackerlardan-sinirotesi-operasyon/" rel="bookmark" class="crp_title">Hackerlardan sınırötesi operasyon</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/03/01/yeni-site-evvab-insan/" rel="bookmark" class="crp_title">Yeni Site: Evvab İnsan</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/15/site-tanitimi-fecr/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UZAYLI YAHUDİLER !</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Apr 2009 10:58:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/</guid>
		<description><![CDATA[- Yahudi misin ?
- Hayır, elhamdülillah müslümanım.
- Yahudileşmiş olabilir misin ?
- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.
Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">- Yahudi misin ?</p>
<p>- Hayır, elhamdülillah müslümanım.</p>
<p>- Yahudileşmiş olabilir misin ?</p>
<p>- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.</p>
<p>Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım herhalde&#8230;</p>
<p>Çünkü o zaman müslümanlar, Kuran’ın “Yahudilik” üzerinden yaptığı uyarıları ve eleştirileri üzerlerine alınır, “Acaba Allah bu kıssaları kim için ve ne sebeple anlatmıştır ?” diyerek ders çıkarma peşinde olurlardı.</p>
<p>Ne var ki, durum böyle değil. Müslümanların çoğunluğu olarak biz, Yahudiler ile ilgili ayetleri asla üstümüze alınmayız. Kuran, Yahudilere her fiske vurduğunda içimizden “oh” çeker, “Bu da size kapak olsun” deriz ama günün birinde Yahudiler gibi(!) bir Yahudi olabileceğimize hiç ihtimal vermeyiz. Yahudiliği bir “ırk meselesi” olarak görenler zaten “Yahudileşmek” diye bir tabiri kabullenemezler.<span id="more-1884"></span></p>
<p>Sanki vaziyet şöyledir: Bu Yahudiler, uzaydan gelmiş yaratıklardır. Değişik bir “tür” oldukları için, onların bize, bizim onlara benzeme olasılığımız hiç yoktur. Onlar uzayın, biz dünyanın varlıkları, onlar “yaratık”, biz “insan”ızdır. Onların eleştirildiği tutumları sergileme olasılığımız mümkün değil yoktur…</p>
<p>Gelin şimdi, şu Uzaylı Yahudilere, değişik tür yaratıklara kısaca bir göz atalım. Bu göz atışı, bir tarih serüveni olarak değil, Kuran’ın vurgu yaptığı birkaç cepheden yapalım.</p>
<p>İsrailoğulları Hz. Musa’ya tabi olarak Firavun ünvanlı zorbaya karşı büyük bir mücadele verirler. Firavun ordusundan kurtulup denizi geçtikten hemen sonra bir kasabaya rast gelirler&#8230;</p>
<p>Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>137.<br />
Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.</p>
<p>138.<br />
İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Mûsa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle!” Mûsa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.”</p>
<p>139.<br />
“Şu gördüklerinizin, içinde bulundukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır.”</p>
<p>140.<br />
Şunu da söyledi: “Size Allah’tan başa bir ilah mı arayayım? O sizi âlemlere üstün kılmıştır.”</p>
<p>141.<br />
Şunu da hatırlayın: Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı: Oğlanlarınızı katlediyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden gelmiş büyük bir imtihan vardı.</p>
<p>142.<br />
Mûsa ile otuz gece için vaatleştik. Ve bunu, bir on ekleyerek tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye ulaştı. Mûsa, kardeşi Hârun’a dedi ki: “Toplumum içinde benim yerime sen geç, barışçı ol, bozguncuların yolunu izleme!”</p>
<p>Ayetten görüleceği üzere Musa’nın, 40 gecelik yokluğu sırasında kavminin başında Hz. Harun bulunmaktadır. Bu “40 gece / 40 gün” içerisinde neler oldu ?</p>
<p>Yine Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>148.<br />
Mûsa’nın kavmi, onun Allah’la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.</p>
<p>149.<br />
Başları avuçları arasına düşürülüp de sapmış olduklarını fark ettiklerinde şöyle yakardılar: “Rabbimiz bize merhamet etmez, bizi affetmezse mutlaka hüsrana düşünlerden olacağız.”</p>
<p>150.<br />
Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini bekleyemediniz mi?” Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekiyordu. Kardeşi dedi ki: “Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Nerdeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme. Beni şu zalim toplulukla bir tutma.”</p>
<p>151.<br />
Mûsa şöyle yakardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Rahmetine sok bizi. Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”</p>
<p>152.<br />
Buzağıyı ilah edinenler var ya, yakında onlara Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İftiracıları böyle cezalandırırız biz!</p>
<p>Bu “Buzağı” meselesine bir de Taha suresinden bakalım:</p>
<p>83.<br />
Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?</p>
<p>84.<br />
Dedi: “Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!”</p>
<p>85.<br />
Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.”</p>
<p>86.<br />
Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”</p>
<p>87.<br />
Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.”</p>
<p>88.<br />
Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem sizin hem de Mûsa’nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.”</p>
<p>89.<br />
Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.</p>
<p>90.<br />
Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!”</p>
<p>91.<br />
Onlar şöyle demişlerdi: “Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”</p>
<p>92.<br />
Mûsa dedi: “Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,</p>
<p>93.<br />
Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”</p>
<p>94.<br />
Hârun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!”</p>
<p>95.<br />
Mûsa dedi: “Senin derdin neydi, ey Sâmirî?”</p>
<p>96.<br />
Sâmirî dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”</p>
<p>97.<br />
Mûsa dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin! Ve senin için asla kurtulamayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.”</p>
<p>98.<br />
Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.</p>
<p>99.<br />
İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.</p>
<p>Bu yazının konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Hz. Musa kavminden sadece 40 gün ayrı kalmıştır.</p>
<p>2 – Bu süre zarfında Hz. Harun, kavmin başındadır.</p>
<p>3 – Bu kavim, Samiri’nin (Samirilik bu gün hala bir din olarak vardır) ayartması ile Hz. Harun’a rağmen yoldan çıkmış ve süs eşyalarından yapılmış bir buzağı heykelini “ilah” edinmiştir. Hz. Harun’un karşı çıkması işe yaramamış, onu öldürmekle tehdit etmişlerdir.</p>
<p>4 – Buzağı, bir simgedir. İsrailoğulları, Mısır’daki dinlerini terk etmemişler, ona gerisin geri dönmüşlerdir. Bu “geri dönüş”lerinde, Buzağı’nın yapı taşı olarak anılan “ziynet eşyaları” ve “elçinin izi” kanaatimizce temsili bir anlatım olup, Buzağı, eski dinlerinin, elçinin getirdiği yeni din ile sentezlenmesinden türetilmiş, “böğürebilen” yani “din buyuran” bir niteliktedir. Nitekim, Yahudilerin “sığır sever” tavrı bu hadiseden sonrada devam etmiştir. Az sonra ona da değineceğiz.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının yoldan çıkışı, “teferruat” bir mevzuda değil, dinin en temel itikat esasındadır.</p>
<p>Burada kendimize sormamız gereken kritik sorular şunlardır:</p>
<p>1 – Allah bu kıssayı iki surede değinerek teferruatı ile birlikte “kime” ve “ne sebeple” anlatmaktadır ? Burada amaç, Yahudi tarihi hakkında bilgi vermek yahut Yahudilerin tarihi arızalarını yüzlerine vurmak mıdır, yoksa bu kıssalar Kuran’ın muhataplarına verilmek istenen mesajlar mı içermektedir ?</p>
<p>2 – İsrailoğulları dünyada yaşan bizler gibi insanlar ise, onlar 40 gecede üstelik başlarında bir peygamber varken yoldan çıkabilmiş ise, Müslümanların da 1400 yılda yoldan çıkmış olmaları ihtimali var mıdır ?</p>
<p>Bu sorulara karşı “Biz başkayız, Yahudiler başka, bizim ve atalarımızın dine dair herhangi bir hususta yoldan sapmış olmaları ihtimali yoktur” diyenler için bu yazının anlatabileceği hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Sırf bu kıssa elbette “Müslümanların yoldan çıktığı” anlamına gelmez. Ancak bu kıssa, çok kısa bir zaman diliminde üstelik de bir Peygamber’in himayesi altındayken “İNSANLARIN” neler yapabildiklerine ve nelere inanabileceklerine bir KANIT ve ÖRNEKTİR.</p>
<p>Bir başka Yahudi “hikayesi” (!) okuyalım…</p>
<p>Bakara suresinden okuyoruz:</p>
<p>67.<br />
Mûsa, toplumuna dedi ki: “Allah size, bir inek boğazlamanızı emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.”</p>
<p>68.<br />
Şöyle konuştular: “Çağır Rabbine bizim için, açıklasın bize neymiş o!” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe. İkisi arası bir inektir.” Haydi size emredileni yapın!</p>
<p>69.<br />
Şöyle dediler: “Çağır Rabbine bizim için, neymiş onun rengi açıklasın bize.” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir; seyredenlere mutluluk verir.”</p>
<p>70.<br />
Şöyle dediler: “Dua et Rabbine, açıklasın bize neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla karıştı. Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele elbette kılavuzlanacağız.”</p>
<p>71.<br />
Cevap verdi Mûsa: “Allah diyor ki, bahsettiğim, boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini sulamaz. Salma hayvandır. Alaca yoktur onda.” Dediler ki: “İşte şimdi gerçeği getirdin.” Ve ardından onu boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.</p>
<p>72.<br />
Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz. Oysaki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı.</p>
<p>73.<br />
Şöyle dedik: “Kesilen ineğin bir parçasıyla öldürülen adama vurun.” İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.</p>
<p>Bu kıssada karşımıza “buzağı” değil, arada geçen zamanda semirmiş bir “inek” çıkıyor.</p>
<p>Bu kıssa ile yazımızın konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – İsrailoğulları “kasaplığı” milli meslek edinmiş bir ırk değildir. O halde onlara emredilen “sığır kesme” işinin “din” ile bir ilgisi olmalıdır.</p>
<p>2 – İsrailoğullarına kesmeleri için emredilen ineğin vasfı şudur: “bir inek”… Yani, herhangi bir inek…</p>
<p>3 – İsrailoğulları bu ilk emre itiraz edip inek için ilave vasıflar sayılmasını istemişlerdir. Hz. Musa’nın verdiği ilk cevabın son cümlesi şudur: “…haydi size emredileni yapın”. Yani, işi yokuşa sürüp başka tanımlama / teferruat / detay istemeyin, size açıklanan vasıflara uygun bir inek bulun ve kesin.</p>
<p>4 – İsrailoğulları kendilerine sunulan teferruatı az bularak ilave tanımlar istemişlerdir. Onlar kesilecek inek için teferruat istedikçe onlara açıklanmış ve her seferinde bu tanımlamaya uygun bir inek bulma ihtimalleri güçleşmiştir.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının inek kesme işine soğuk bakmaları “hayvan severlik”ten değil, dini bir endişe sebebiyledir. Kuran beyanına göre, onlar bu “buzağı sever” tavırlarını terk etmemişler ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkarları yüzünden adeta özlerine “buzağı sevgisi” içirilmiştir. (Bkz. Bakara,93)</p>
<p>Şimdi dini teferruata boğma ile ilgili olarak Maide suresine kulak veriyoruz:</p>
<p>101.<br />
Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekte iken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan vazgeçmiştir. Allah Gafûr’dur, Halîm’dir.</p>
<p>102.<br />
Sizden önceki bir toplum da onları sormuştu; sonra tutup hepsini inkâr ettiler.</p>
<p>Yazımızın konusu itibariyle bu ayetler hakkında dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Dine, dinin hükümlerine dair sorulara cevaplar sadece ve sadece “… kuran indirilirken” verilmektedir. Yani sorulara cevap veren sadece ve sadece Allah’tır ve bunu “Kuran ile” yapmaktadır.</p>
<p>2 – Allah’ın açıklamadığı / emretmediği hususlar hakkındaki hüküm şudur: “… Allah onlardan vazgeçmiştir”.</p>
<p>Şimdi bu açıklamalardan sonra şu sorulara cevap aranmalıdır:</p>
<p>1 – Kuran’da Yahudilerin eski dinlerini / dinlerinin tapınma objelerini terk etmedikleri ve buna aykırı emirleri uygulamamak için dini teferruata boğdukları yolundaki kıssa “kime” ve “ne için” anlatılmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran’a göre, açıklanmamış hususlar dinin emirleri arasında değil ve hüküm yalnız Allah’a ait ise (Bkz. Kehf,26), Hz. Peygamber’in sırf kendisi için bile bir şeyi haram kılma yetkisi yoksa (Bkz.Tahrim,1), Kuran ayrıntılı / mufassal kılınmış ise (Bkz. Nahl,89), Rabbin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmış ise (Bkz. Enam,115), Hz. Peygamber yalnız vahye uyuyor ve yalnız vahiyle uyarıyorsa (Bkz. 6/50,72/23, 21/45,10/15,39/11-12-13) din adına ileri sürülen ve Kuran’da hiçbir dayanağı bulunmayan kuralları kim üretti ?</p>
<p>Son olarak Kuran’dan Yahudilere dair onlarca özellik arasından bir diğer özelliğe değineceğiz.</p>
<p>“Onlardan (Kitap ehlinden) bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.” (Ali İmran,78)</p>
<p>“Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar …” (Nisa,46)</p>
<p>“Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. …” (Maide,13)</p>
<p>“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; âhirette de büyük bir azap var onlara.” (Maide,41)</p>
<p>Bu ayetler uyarınca yazımızın konusuna göre dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Ehli Kitap ve özellikle Yahudiler dini / kitabı tahrif hususunda uzmandır. Daha önce de bunu defalarca icra etmişlerdir.</p>
<p>2 – Yahudiler tahrifi iki yöntemle yaparlar:</p>
<p>Birincisi; aslında kitaptan olmayan bir şeyi dillerini kitapla eğip bükerek yani güya kitabı delil getirir gibi yaparak anlatırlar ve onun kitaptan olduğuna inanmanızı sağlarlar.</p>
<p>İkincisi: Birinci yöntemin yeterli gelmediği durumlarda, yerlerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırırlar. Yerlerine oturmuş kelimeden kasıt, bir bağlam / söz dizini içerisinde anlam kazanmış kelimelerdir. Yerine oturmuş bir kelimeyi kaydırmak, o kelimenin başka bir anlamını esas almak ve/veya sonradan o kelimeye başka bir anlam yüklemek ve/veya cümleyi / ifadeyi söz dizininin içerisinden çıkararak tek başına başka bir manaya gelmesini sağlamaktır.</p>
<p>3 – Bu iki yönteme karşı alınması gereken tedbirler “tahrif yöntemini” bilmekten geçer. Tahrif tuzağına gelmemek için;</p>
<p>Birincisi, Kuran’ı parça parça etmeden siyak ve sibak / konu bütünlüğü içerisinde okumak,</p>
<p>İkincisi, kelimenin bağlam içerisinde kazandığı anlamı dikkate almak,</p>
<p>Üçüncüsü, kelimeyi bağlamı ile birlikte benzer kullanımlarıyla kıyaslayarak değerlendirmek,</p>
<p>Dördüncüsü, Kuran lafızlarına yüklenen herhangi bir anlamın o hükmü Kitap içerisinde ilgili diğer hükümlerle çelişkiye sokup sokmadığına dikkat etmek, ortaya bir çelişki çıkarsa Kuran’da çelişki olamayacağı için (Bkz. Nisa,82) kelimelere yüklenen anlamları tekrar gözden geçirmek gerekmektedir.</p>
<p>Yukarıda açıklanan hususlar doğrultusunda şu sorulara yanıt aranmalıdır:</p>
<p>1 – Allah, Yahudilerin tahrif yöntemini “kime” ve “ne sebeple” anlatmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran pürüzsüz bir Arapça ile indirildiği halde (Bkz. Zümer,28), Lügat ve tefsir kitaplarında sık sık karşılaştığımız ve kelimelerin Arapça anlamlarının dışında “dini ıstılah anlamı” adı altında sunulan anlamları kim üretmiştir ?</p>
<p>Örnekler:</p>
<p>1 – “Riba” ve “Faiz” ikisi de Arapça olan kelimelerdir. Üstelik hem “riba” hem “faiz” kelimesi Kuran’da ayrı ayrı kullanılmıştır. Mevcut tüm çevirilerde “riba” kelimesi “faiz” olarak çevrilmektedir. Kuran’ın muhatapları Arapça konuşan kimseler olduklarına göre, nasıl olur da Allah “riba” dediğinde bunu “faiz” olarak anlamış olabilirler ?</p>
<p>2 – Zekat, arınma / arınmak demektir. Kuran’da müminlerin mal varlıklarından yapacakları harcama “sadaka” kelimesi ile anılmış olmasına rağmen mevcut çevirilerde “sadaka” olarak kullanılan kelimenin “zekat” olarak çevrilmesi nasıl mümkün olabilmektedir ? Bundan da öte, aslı “arınma” olan kelimeyi “vergi / ödence” haline kim getirmiştir ?</p>
<p>3 – Cihad, Cehd, Mücahede aynı kökten türemiş kelimelerdir ve öz itibariyle gayret ve çabayı anlatır. Kuran’da tarafların silahlı olarak mücadele etmesine verilen isim “kıtal”dir. Yani, Türkçe’de “savaş” dediğimiz kelimenin Kuran’daki karşılığı “kıtal / öldürme / öldürüşme”dir. “Katil” de aynı kökten bir kelimedir. Hal böyleyken, cihad kelimesi hangi sebeple savaş olarak çevrilmekte ve / veya anlatılmaktadır ?</p>
<p>4 – Secde kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “itaat / itaat etmek” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>5 – Rüku kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “boyun eğmek / alçak gönüllülük” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>6 – Kuran’da onlarca dua ayeti bulunduğu halde bir kez olsun “amin” kelimesinin kullanılmamış olması karşısında, Allah’ın Kuran’ı “ne önünden ne ardından hiçbir batılın erişip yanaşamayacağı” bir kitap (Bkz. Fussilet,41-42) olarak tanımlamış olması da göz önünde bulundurularak bu kelimenin dini literatüre ne zaman ve ne şekilde girdiği, başka hangi topluluklarca ne zamandan beri kullanılmakta olduğu düşünülmesi gereken bir durum değil midir ?</p>
<p>7 – Zikr kelimesi anma / hatırlama anlamına geldiği, Kuran’da da sürekli olarak bu anlamda kullanıldığı ve Kuran’ın / Tevrat’ın / İncil’in vasfı olarak anıldığı halde, çevirilerde sıklıkla “Kuran” diye çevrilmesi ne kadar doğrudur ? Halk arasında “zikir” için bilinen anlam (bir kelimeyi sürekli olarak tekrar etmek) ne zaman oluşmuştur ? Kuran’da asla halk arasında bilinen bu anlamıyla kullanılmamış olması düşündürücü değil midir ?</p>
<p>Kuran kelimeleri hakkında bu ve benzeri YÜZLERCE, BİNLERCE cevap bekleyen soru vardır. Bu yazıda çeşitli alanlardan sık kullanılan bazı kelimeler örnek olarak sunulmuştur.</p>
<p>Yazı boyunca üç hususa değindik:</p>
<p>Özetle;</p>
<p>Yahudilerin başlarında bir Peygamber olduğu halde 40 günde hem de dinin en esaslı itikat mevzularında nasıl yoldan çıkabildiğine,</p>
<p>Yahudilerin, eski dinlerini asla terk etmediklerine, bu dini yaşatmak için dini ayrıntıya boğduklarına, Allah’ın din için gerekli her detayı Kuran’da bildirdiğine, Kitabın adalet ve doğruluk bakımından tamamlandığına, dine dair hükümlerle ilgili soruların Allah tarafından, Kuran indirilirken, Kuran ile cevaplandığına, Kuran’da değinilmeyen hususların o toplum için dini bir hükmün konusunu oluşturmadığına,</p>
<p>Yahudilerin kitabı, kitaptan olmayan şeyi kitaptan sanalım diye dillerini eğip bükerek ve yerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırarak / anlamını saptırarak / bağlamından kopartarak tahrif ettiklerine değindik.</p>
<p>Eğer Kuran, Yahudi tarih kitabı ise, Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi ise bu sayılan şeylerde bizi ilgilendiren hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Ama eğer Yahudiler de bizler gibi bir insan topluluğu ve Kuran da müminler için bir yol gösterici, bir uyarıcı ise yukarıda verilen bilgiler ışığında düşünülmesi gereken çok şey var demektir.</p>
<p>Ali Aksoy – 14.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/02/20-taha-suresi/" rel="bookmark" class="crp_title">20 TAHA SURESİ</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/05/15/kutsal-sigir-inanci-ali-ekber-kureysi/" rel="bookmark" class="crp_title">Kutsal Sığır İnancı &#8211; Ali Ekber Kureyşi</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/09/19/kuran-okumak-icin-abdest-alma-sarti-var-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran okumak için abdest alma şartı var mı?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/11/14/kuranda-affetmek-konusundaki-ayetler/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran&#8217;da &#8220;affetmek&#8221; konusundaki ayetler</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/14/uzayli-yahudiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSANIN ÜÇ TANRISI</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2009 16:39:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnet Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat - Evliya]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[ibadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/</guid>
		<description><![CDATA[Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?
“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?
Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.
“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…
Çünkü, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?</p>
<p>“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?</p>
<p>Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.</p>
<p>“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…</p>
<p>Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.</p>
<p>Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.<span id="more-1882"></span></p>
<p>Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?</p>
<p>Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.</p>
<p>Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.</p>
<p>Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.</p>
<p>Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.</p>
<p>Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.</p>
<p>Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.</p>
<p>Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?</p>
<p>Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.</p>
<p>Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?</p>
<p>Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?</p>
<p>İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin  “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!</p>
<p>Her ihtiyaç ve “acz  / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !</p>
<p>“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)</p>
<p>Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan  münezzeh olandır, Müstağni’dir.</p>
<p>O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.</p>
<p>O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.</p>
<p>Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?</p>
<p>Allah bunu neden istemektedir ?</p>
<p>Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.</p>
<p>Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.</p>
<p>Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?</p>
<p>Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.</p>
<p>Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.</p>
<p>Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?</p>
<p>Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…</p>
<p>Düşünen, irade sahibi varlık olmak.</p>
<p>Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.</p>
<p>Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…</p>
<p>Ne güzel söylüyor…</p>
<p>Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.</p>
<p>Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?</p>
<p>Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.</p>
<p>İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.</p>
<p>İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”</p>
<p>Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:</p>
<p>“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)</p>
<p>Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…</p>
<p>Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.</p>
<p>Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi,  insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.</p>
<p>“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları  bilmiyorlar.” (Zümer,29)</p>
<p>Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?</p>
<p>“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)</p>
<p>“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)</p>
<p>Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?</p>
<p>Heykeller mi ?</p>
<p>Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?</p>
<p>Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?</p>
<p>İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…</p>
<p>Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.</p>
<p>İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.</p>
<p>Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.</p>
<p>Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.</p>
<p>Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…</p>
<p>İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.</p>
<p>Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.</p>
<p>“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)</p>
<p>Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı  edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.</p>
<p>Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…</p>
<p>“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)</p>
<p>O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.</p>
<p>“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)</p>
<p>Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.</p>
<p>İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.</p>
<p>Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…</p>
<p>Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.</p>
<p>İşte misaller…</p>
<p>“Onlara, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun&#8221; dendiğinde: &#8220;Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!&#8230;” (Bakara,170)</p>
<p>“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, &#8220;Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık&#8221; derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: &#8220;Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)</p>
<p>“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: &#8220;Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.&#8221; De ki: &#8220;Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)</p>
<p>“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)</p>
<p>“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)</p>
<p>“Böylelerine, Allah&#8217;ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: &#8220;Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)</p>
<p>“Onlara, Allah&#8217;ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: &#8220;Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.&#8221; Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)</p>
<p>“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)</p>
<p>“&#8221;Sen&#8221; dediler, &#8220;Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)</p>
<p>“O&#8217;nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah&#8217;ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)</p>
<p>“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)</p>
<p>“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: &#8220;Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: &#8220;Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?&#8221; Dediler: &#8220;Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)</p>
<p>“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)</p>
<p>Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.</p>
<p>Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.</p>
<p>Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:</p>
<p>“Allah buyurdu: &#8220;Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.&#8221; Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: &#8220;Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.&#8221; Allah buyurur: &#8220;Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.&#8221; (Araf,38)</p>
<p>Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?</p>
<p>Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…</p>
<p>Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…</p>
<p>Ali Aksoy – 08.04.2009
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/24/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/" rel="bookmark" class="crp_title">PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/03/15/dindarlik-adina-putperestlik/" rel="bookmark" class="crp_title">Dindarlık adına putperestlik</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2008/08/21/kuran-ve-rasyonel-fayda/" rel="bookmark" class="crp_title">Kuran ve Rasyonel Fayda</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/08/04/allah-insanlari-nicin-yaratmistir/" rel="bookmark" class="crp_title">Allah İnsanları Niçin Yaratmıştır</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2009/04/06/islamin-sarti-ve-sartli-teslimiyet/" rel="bookmark" class="crp_title">İslamın Şartı ve Şartlı Teslimiyet</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/04/08/insanin-uc-tanrisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürt&#8217;ün iyisi, Türk&#8217;ün kötüsü</title>
		<link>http://www.aliaksoy.net/2009/03/26/kurtun-iyisi-turkun-kotusu/</link>
		<comments>http://www.aliaksoy.net/2009/03/26/kurtun-iyisi-turkun-kotusu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2009 22:58:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ali Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Uyarıcı Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aliaksoy.net/2009/03/26/kurtun-iyisi-turkun-kotusu/</guid>
		<description><![CDATA[Anlık öfkelerin koca koca insan topluluklarını bir çırpıda “kötü” ilan etmesi gibi kötülük var mıdır ? “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” , “Kürt’ten evliya, koyma avluya” diyenler, iyi işitin, iyi dinleyin.
&#160;
Uzun yıllar önce Avusturya’ya göç etmiş, o zamandan beri gurbet elde yaşamış bir müvekkilim var. Geçtiğimiz yaz Türkiye’ye geldiğinde sohbetimiz sırasında bana Avusturya Devleti’nin insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify" align="justify">Anlık öfkelerin koca koca insan topluluklarını bir çırpıda “kötü” ilan etmesi gibi kötülük var mıdır ? “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” , “Kürt’ten evliya, koyma avluya” diyenler, iyi işitin, iyi dinleyin.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Uzun yıllar önce Avusturya’ya göç etmiş, o zamandan beri gurbet elde yaşamış bir müvekkilim var. Geçtiğimiz yaz Türkiye’ye geldiğinde sohbetimiz sırasında bana Avusturya Devleti’nin insan sağlığına ne kadar dikkat ettiğini, şehirleşmenin, sosyal devlet olgusunun nasıl da güzel tanzim edildiğini vs. vs. anlattıktan sonra dedi ki; “Ali beyciğim, düşünebiliyor musun, bu insanlar bundan 50-60 sene önce önce Yahudileri diri diri yakmışlar, yakılmasına ses çıkarmamışlar. Şimdi bir trafik kazasında insan ölse gazetelerde manşet oluyor”</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Demek ki, onların iyiliği veya kötülüğü “mutlak” bir kader değil, seçim ve tercihler meselesiymiş. Peki bizim algımızdaki “iyi” ve “kötü” de böyle midir ?<span id="more-1880"></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“En iyi Kürt ölü Kürt’tür” diyene bakarsanız, Kürt için “kötülük” bir kaderdir. Vazgeçilemez ve başka bir ihtimali bulunmayan bir kader. Türk’ü, “yüce” olarak gören için ise, iş tersine ve lehte işlemektedir. Hiçbir seçime / bilinçli tercihe dayanmayan bir zorunluluk (doğum) sonucu “yüce” oluyorsunuz. Hırsızlık, arsızlık insanın ırkını değiştirmediğine göre, ne yaparsan yap, ne halt edersen et yine “yüce”sin !</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Türk Milliyetçilerinin lider edindiği Alparslan Türkeş, bağır çağır, “Bizim milliyetçilik anlayışımız, ırk esasına dayanmaz, biz kültür milliyetçisiyiz” desin dursun&#8230; Acaba Türk Milliyetçileri kendi liderlerini de sözde “İslam(cı) şaklabanlar” gibi “takıyyeci” mi zannediyor ?</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“Kavrambazlık” ve “kimlikçilik” temelinde şekillenen bu hastalıklarımız aslında çok eskilere dayanıyor. Müslümanlar yüzyıllar boyunca Kuran’daki “Yahudiler”in bir “ırk” olduğunu zannetti ve her ne zaman bir “Yahudi” görse, “şeytan” görmüş gibi ondan kaçındı. Halbu ki, Kuran ne Yahudi tarih kitabıdır, ne de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesidir. Kuran, Yahudilerin vasıfları üzerinden bir ırkı değil, davranış ve düşünüş tarzını yargılar. Sözü uzatmadan şunu söyleyebiliriz ki, Kuran’da anlatılan Yahudiler ile aynı eylemi yapanlar, aynı yolun yolcusu olanlar da temsilen Yahudi’dir. Yani, onlar için kınanmış işleri icra eden Müslüman (!) lar da, aslında Yahudileşmiş, Mustafa İslamoğlu’nun deyişiyle, Yahudileşme temayülüne kapılmıştır. Bunun aksini düşünmek Allah’ın ırkçılık yaptığını söylemek olur ki, her şeyin Yaratıcısı için böyle bir şey mümkün değildir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Şu halde nasıl ki, Kuran’daki Yahudilik bir “ırk” faaliyeti değildir, Kuran’da onlar için anılan “iyi” ve “kötü” vasıflar da bir ırka özgün değildir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kuran lafızlarının hiç biri, ne “ırk seviciliği”ne ne de “ırk düşmanlığı”na cevaz verir. Kuran’ın, “iyi ve kötü” tanımları ortaya söylenmiş sözler gibidir. Hangi “ırk”tan olursa olsun “üzerine alınanlara” / o eylemleri yapanlara gider.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Allah indinde üstünlüğün takvada olduğu söylenerek muhtemel bütün tartışmalar sonlandırılır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bu aşamada, “kavim” ve “millet” kelimelerine de değinmeliyiz. Kuran’ın hiçbir beyanı soya dayalı bir tanımlama ve nitelendirme yapmaz, soy bağını genellemelere konu etmez. Her ne kadar “kavim” kelimesi bir ırk / soy / sülale birliğini anlatıyor gibi görünse de mana örgüsü içerisinde bunu göremiyoruz.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Mesela Peygamber, “Bu kavmim Kuran’ı terk etti” derken sadece müşrik Araplar’ı mı kastediyor ? Kavimleri Peygamberleri yalanlarken anılan kimseler bir ırk mıdır, yoksa Peygambere muhatap olan “topluluk” mudur ?</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">En çok yanılgıya düşen kelimelerden birisi ise “millet” kelimesidir. Kuran’daki kullanımı bizim Türkçemizdeki ile yakından uzaktan alakalı değildir. Bu gün “Türk Milleti” dediğimizde “Türk Irkı” gibi algılanıyor. Halbu ki, Kuran’daki “millet”; bir davranış bütünlüğü, hayat felsefesi, tutum birliği olarak kullanılıyor.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Her ne kadar mevcut bir çok çeviride, “İbrahim milleti” ifadesi, “İbrahim dini” olarak çevirilmekte ise de, aynı kavramın zaten Kuran’da kullanılmakta olduğu düşünüldüğünde bu çevirinin problemli olduğu görülecektir. Şu halde “millet”, bir yol, hayat felsefesi, hadiselere bakış tarzı, izlenmesi istikrar kazanmış tutumlar olarak tanımlanmalıdır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Birden fazla kişinin aynı tutumu benimsemesi halinde bu tutumun onların “milleti” olacağını söylemek yanlış olmaz.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Eğer milliyetçilik yapılacaksa, “millet”in ne olduğu da tanımlanmalıdır. Türk Milleti’nden Türk Irkı anlaşılacaksa bunun adı “ırkçılık” olur.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kuran ise, Peygamber dahil bütün inananlara “hanif olan İbrahim milleti”ne yönelmeyi emreder. İbrahim’i tanıtan Kuran aslında “İbrahim milleti”ni de tanımlamış olmaktadır. Kuran’da İbrahim peygamber için bahsedilen bütün hususlar onun milletinin unsurları, ilkeleridir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bu ilkeleri incelediğinizde “ırk”ın “ı”sını bulamazsınız. Bulacağınız şey, eylemler, tutumlar, tavırlar, davranışlardır. Temiz fıtrat temelinde aklı ve vicdanı birlikte işletmektir. Gerçeğe yönelmek, tabulardan uzak durmak, yılgınlık göstermemek, planlı hareket etmek, şirk koşmamak, aklı ve vicdanı birlikte işleterek erişilen gerçeğe tam olarak teslim olmaktır. Rabb gerçeği vahiyle bildirirse O’na da derhal teslim olmaktır. Görüleceği üzere örneklenen tüm bu hususlar bir ırkın vasıfları değil, Allah’ın “insanlara imam / önder kıldığı” bir Peygamber’in eylemleridir.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Şu halde, bizim “iyi” ve “kötü” tanımlamalarımız da “ırk” gibi genellemeye dayanan “kavrambaz kimlikçi” temele değil, hayatın içerisindeki tutumlara dayanmalıdır. Hırsızlık, Türk de yapsa kötüdür, Kürt de yapsa… Ana babaya iyilik, Türk de yapsa iyidir, Kürt de yapsa…</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“Müslüman”, “Mümin” , “Salih” , “Muhsin” , “Muhlis” gibi kavramlaştırma tahrifatına maruz kalmış kelimeler de bir eylemin adıdır. Vahye, gerçeğe teslim olmayan Müslüman olamaz. Buna katışıksız / şartsız ve şüphesiz inanmayan mümin olamaz. Allah indinde önemli olan kişinin kendisini ne olarak tanımladığı değil, gerçekte ne yapar olduğudur. Bu nedenle ahiret sorgusu da, bir bilgi yarışması değil, insanların yapıp ettiklerinin ortaya döküleceği bir muhakemedir. Sözde “sorgu melekleri” geldiğinde “Rabbim Allah, dinim İslam, peygamberim Muhammed” demekle olup bitecek iş değildir. Kuran’ın betimlemesiyle “kitap yüklü eşeklerin” vereceği talkın, modern tabirle “kopya” yoluyla kurtuluş yoktur.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">“Müslümanım” demek kurtarıcı olmadığı gibi, Türk’üm ve Kürt’üm gibi söylemler de “kurtarıcı” değildir. Yegane kurtarıcı, yapıp ettiğimiz iyi ve güzel davranışlardır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Demek ki, anasına, babasına, komşusuna, eşine dostuna güzel davranan, Allah&#8217;ın ihsan ettiği nimeti başkalarıyla paylaşan, yalan söylemeyen, hırsızlık yapmayan, hayra salat edip /destek olup, şerre engel olan, özü-sözü bir, haya (utanma) sahibi, kendisi Rabbini seven ve Rabbin de kendisini sevdiği, akıl yürütüp tefekkür eden, israf ve cimrilikten sakınan, söz söylediğinde doğruyu ve güzeli konuşmaya özen gösteren, adaletli, ahdine vefalı, insanların hayrı için ah eden ve daha nice vasıflarla örneklendirebileceğim her hangi bir Kürt, “iyi” Kürt’tür.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Buna karşılık; ana ve babasına asi, insanların şerrinden emin olmadığı, cimri ve paylaşmadan uzak duran, bencil, yalancı, hırsız yahut hırsızlara ses çıkarmayan, &#8220;çalsın ama çalışsın&#8221; diyen, ataperest övünçlerde karakter yapmaya çalışan, hayra engel olup, kötülüğe destek çıkan, özü-sözü değişik, Rabbine karşı nankör ve asi, akılsız ve bu sebeple üzerine pislik yağdırılmış, koğuculuk ve dedikodu meraklısı, kaba, hırçın, ahdine vefasız bir Türk, “kötü” bir Türk’tür.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Yukarıda örnek olarak sayılan olumlu eylemleri, Rum, Ermeni, Rus, İngiliz vs. kim yaparsa yapsın o iyi bir insandır. Yine örnek olarak sayılan kötü eylemleri babam yapsa o kötü bir insandır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">İşte bu nedenledir ki, benim milliyetçiliğim sadece iyilere, iyilerin milletine hastır. Herhangi bir topluluğu, “eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla, iyisiyle kötüsüyle” sevmem olanaklı değildir. Kürt’ün iyisini sever, Türk’ün kötüsünden nefret ederim.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Ali Aksoy, 25.03.2009</p>
<div id="crp_related">
<h3>Related Posts:</h3>
<ul>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/08/inan-dostum/" rel="bookmark" class="crp_title">İnan Dostum</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/10/04/utahda-yeni-bir-dinozor-turu/" rel="bookmark" class="crp_title">Utah&#8217;da yeni bir dinozor türü</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/13/hackerlardan-sinirotesi-operasyon/" rel="bookmark" class="crp_title">Hackerlardan sınırötesi operasyon</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/07/26/duyuru/" rel="bookmark" class="crp_title">Duyuru</a></li>
<li><a href="http://www.aliaksoy.net/2007/04/04/imdat-cagrisi/" rel="bookmark" class="crp_title">İmdat Çağrısı !!!</a></li>
<li>Powered by <a href="http://ajaydsouza.com/wordpress/plugins/contextual-related-posts/">Contextual Related Posts</a></li>
</ul>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aliaksoy.net/2009/03/26/kurtun-iyisi-turkun-kotusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
