Uyarıcı Yazılar
Derin derin gözetleyene !!!
Şub 17th

Ey ötelerden, derin derin gözetleyen !
Ey fişleyip arşivleyen !
Haberlerin bana ulaşıyor.
Demek “gidişimiz gidiş değilmiş”,
Demek, “gözetim altındaymışız”,
Sen gözetleyedur ! Allah da sizi gözetliyor !
Sen tuzaklar kur ! Allah da tuzak kurar !
Endişeni anlıyorum.
Ama yapacak bir şey yok.
Hak geldi, batıl yok olmak zorunda…
Hoşunuza gitmese de…
Elbette ortaya çıkıp kıyam edeceğiz,
Elbette hayra salat edenleri bir araya toplayacağız!
Elbette gerçeği getireceğiz de, cemaatleriniz, tarikatlarınız, sözde din(ci) şaklabanlarınız en derin inkılapla sarsılacak !
Elbette sağcı ve solcu dogmalarınız ve diğer uydurup buyurduğunuz her şey yıkılıp gidecek !
Elbette halkı uyaracağız.
Elbette bu Kuran’la büyük bir mücahade yürüteceğiz !
Elbette, insanlar için en büyük şeytanın ileri gelenler olduğunu söyleyeceğiz !
Elbette “iyilerin milletini” öğütleyeceğiz de, ezberletilmiş / öğretilmiş düşmanlıkları kaldıracağız ! Devamını Okumak için »
SÖZDE KİTAB-I MUKADDES, KÜTÜB-İ SİTTE VE KUR’AN
Oca 27th
İnsan, doğası gereği merak eden ve merak ettiğini öğrenme ihtiyacında olan bir varlıktır. Müslüman olmakla şereflenen insanlar da yeni dinleri hakkında merak ettiklerini öğrenme ihtiyacı duymuşlardır. İlk Müslümanlara din eğitimi ve öğretimi Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönemlerde dini eğitim ve öğretim faaliyetleri sahabe ve tabiunlar tarafından yürütülmüştür.
Sahabe ve tabiunlar arasında ihtida eden (Müslüman olan) Ehli Kitap alimleri de yer almışlardır. Müslümanların büyük çoğunluğunun ümmi olması, Kur’an’ın Ehli Kitap’a ve onların kutsal kitaplarına sık sık atıfta bulunması ve ihtida eden Ehli Kitap alimlerinin kutsal kitaplar hakkında ileri düzeyde bilgi sahibi olmaları gibi etkenler, onların Müslümanlar arasında mevki ve itibar sahibi olmalarını sağlamıştır.
Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Amr İbnü’l-As ve Ebu Hureyre gibi sahabelerinde aralarında bulunduğu Müslümanlar, ihtida eden Ehli kitap alimleri ile yakın diyalog içinde olmuşlardır. Merak ettikleri konular hakkında onların bilgilerine başvurmuşlar ve onlardan hadis rivayet etmişlerdir.(1)
Bu süreçte, özellikle Ka’bül Ahbar, Vehb b.Münebbih, Abdullah b.Selam, Temim-i Darî, İbni Cüreyc gibi -Müslüman olan veya Müslüman olmuş gibi görünen- Ehli kitap alimlerince, İslam literatüründe “İsrailiyat” olarak nitelendirilen Yahudi ve Hıristiyan kültürel değerlerine ait olan birçok unsur, Hz. Peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla İslam kültürüne aktarılmıştır. Devamını Okumak için »
Bu Cennet Bu Cehennem Bizim !
Kas 29th

Nazım Hikmet’in, çok sevdiğim “Davet” şiirinde geçen mısrayı makaleye başlık yapmam da anlaşılacağı gibi konumuz cennet ve cehennem…
Malum, ahiret yani ölülerin “start almış yarışcı gibi” mezarlarından kalkmasıyla başlayan haşr, mahşer, hesap, mizan, cennet ve cehennem inancı İslam maneviyatının temelini oluştur.
Diğer bir çok konuya olduğu gibi bu konuya da “Yaşayan Kur’an” perspektifinden bakmamız gerekmektedir.
Acaba cennetin ve cehennemin uhrevî olmakla beraber dünyaya bakan yüzleri de olabilir mi? Yani Kur’an’daki cennet cehennem tasvirlerini yaşayan yüzleri ile beraber de anlayabilir miyiz?
Ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.
Bakın nasıl… Devamını Okumak için »
Mucize Anlayışı Üzerine – Hikmet Zeyveli
Eki 23rd

“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.
Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…
Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar. Devamını Okumak için »
Devleti kim yönetsin?
Eki 4th
“Devleti LAİK yasalara göre yönetenler yani HÜKÜM ALLAH’IN (İNİ’L HUKMU İLLA LİLLAH) demiyenler kafirdir.” Bunu ilk söyleyenler Haricilerdi. (Kaynak: Taha Akyol, HARİCİLER VE HİZBULLAH)
Hicretin 38. yılındayız. Yüce İslam Peygamberi’nin ölümünden 27 yıl sonra. Basra bölgesinde Nehrevan Köprüsü’nün civarındayız.
Merkep üstünde bir kadın. Kadının önünde yürüyen bir erkek. Sahabeden Abdullah ibn Habbab. Merkebi yediyor. Merkebin üstündeki kadın onun karısı. Dokuz aylık gebe. Hani derler ya: karnı burnunda.
Yanlarında aynı kabileden dört Müslüman kadın daha var.
Köprüye varmak üzereyken Hariciler çıktı önlerine. Abdullah’ın Müslüman mı yoksa kâfir mi olduğunu belirleyeceklerdi. Abdullah eğer “Hüküm Allah’ın –İni’l hukmu illa lillah!” derse onun Müslüman olduğuna hükmedeceklerdi; demezse kâfir.
Hz Ali’yi de bu yöntemle kâfir ilan etmişlerdi. Çünkü Sıffin savaşını sona erdirmek için bir beşer olan hakemin hükmünü kabul etmişti Ali; “Hüküm Allah’ın!” dememişti.
Abdullah’ın boynunda Kuran-ı Kerîm asılıydı. Karısı korku içinde yanında duruyordu.
Haricilerle Abdullah arasında şu konuşma geçti: Devamını Okumak için »
İslam aleminde Kuran tasavvurları – İlhami Güler
Eyl 20th

Bugün İslâm dünyasındaki düşünce hayatında birbirinden ayrı üç Kur’ân tasavvuru bulunmaktadır. Aşağıda bu üç tasavvuru yer yer meteforlara da başvurarak izah etmeye çalışacağım.
I – Birinci tasavvur,tarih boyu İslâm dünyasında egemen olmuş Sünni tasavvurdur. Bu tasavvura göre Kur’ân kutsal bir kitaptır. Mutlak olan Allah’ın mutlak kelâmıdır. O’nun zatı ile kaim ezeli sıfatları olan ilim, irade ve kelâm sıfatlarının bir tecellisidir. Bundan dolayı “Kelâm-ı Kadîm”dir.
Yaratılmamıştır. “Kelâm-ı Nefî” olarak yani mana olarak Allah ile birlikte ezelidir. “Kelâm-ı Lafzi” olarak yani Arapça olarak Hz. Muhammed’e 7. yüzyılda indirilmiştir.
Hitabı ve hükümleri evrenseldir. Yani bütün insanlaradır. Hükümleri itibariyle tarih üstü, toplum dışı sabit ve mutlaktır. Tanrı nihaî hakikati söylemiştir. Bu inanç giderek bütün hakikati söylemiştir kanaatine dönüşmüştür.
Teşbihde hata olmaz. Onun taşı toprağı (harekesi-harfi cerri) altındır. İbarelerin, ifadelerin, cümlelerin altında binlerce anlam gizlidir. Her çağa göre manalar çıkarılabilir. O evrensel bir akide ve evrensel bir şeriattır. Vahiy, aklın alternatifidir (akıl-nakil). Aralarında derece farkı değil; mahiyet farkı vardır. Vahiy (Kur’ân), tabir yerindeyse Allah’ın aklının bir ürünüdür.
Kur’ân’ın içerdiği dini ruh, şeriatı da beden metaforlarıyla karşılayacak olursak; onun ruhu da bedeni de kıyamete kadar bakidir, değişmez ve evrenseldir. Bu Kur’ân anlayışını ‘Ay’ meteforuyla da izah edebiliriz. Ayın sınırları bellidir. Devamını Okumak için »
Yeşaya’nın Çığlığı
Eyl 20th
Aşağıdaki metni nereden aldığımı sormayın, kaynak vermeyeceğim.
Şu kadarını söyleyeyim ki bundan 2700 küsur yıl önce yaşamış Yeşeya adlı bir Ademin vicdanından taşan “Gâlu belâ” seslerinden bir ses…
Hani “Elestü birabbikum” (Rabbiniz değil miyim?) diye sorulup “Gâlu belâ” (Dediler: Evet) cevabının alındığı o diyalogtaki ses… Allah’ın her Ademoğlunun ruh dünyası (iç alemi/vicdanı) ile konuşmasını temsilî olarak anlattığı ve böylece her insanda bu potansiyelin varolduğunun hatırlatıldığı vicdanın ve merhametin o evrensel sesi…
Kimin söylediğinin, nerede geçtiğinin ne önemi var?
Ramazanda tam da zamanı; ruh alemimizi dinleyelim az. İçsel dünyamıza; ruhumuzun derinliklerine yolculuğa çıkalım. Kanımca ruhlar alemi her insanın kendi içsel dünyasıdır. İçe doğru derin yolculuklar bizi ruhumuzla yani kendimizle tanıştırır. Çünkü Kur’an’da Yunan felsefesinde olduğu gibi ruh-beden ikiliği göremezsiniz. Ruh bedene girip çıkan bir şey değil. Senin ruhun seninle birlikte doğar ve seninle birlikte ölür. Ruhlar alemi de kendi iç dünyalarımız; bizden ayrı bir şey değil…
Tenhalarda kendimizi dinleyelim, iç alemimizle diyaloğa girelim, aldırış etmesek ve cevap vermesek de, orada, şahdamarımızdan daha yakın gelen yazılmamış sesler duyacağız. İşte o her gün, her saat beşere/insana sesleniştir. Kiminde vicdan azabı olur, kiminde tövbe, kiminde yakarış, kiminde de haykırış…
Yeşeya’nın metnini okurken bunları gördüm. Sürekli olarak “Aynı kandilin ışığı… Bunları bir yerden tanıyorum.” demeden kendimi alamadım.
Bakalım size de tanıdık gelecek mi?
İşte “Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver!” diye başlayan bölümden altını kırmızı kalemle çizdiğim yerler;
***
…
“Kurbanlarınızın sayısı çokmuş, “Bana ne” diyor Rabb; Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.
Huzuruma geldiğinizde avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?
Anlamsız sunular getirmeyin artık. Devamını Okumak için »
Felaket-i Ebediye !!!
Eyl 10th
“İhlas” gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan “Sizin de bir televizyonunuz olsun” diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar “Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor:
“Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum tv için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990′da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….”
Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor.
Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde “Bir Bilen” rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediye” adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları “İngiliz ajanı” ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. “Her şey aslına döner” mi diyelim, yoksa “Bu ne perhiz, bu ne turşu” mu? Devamını Okumak için »
Kuran ve Rasyonel Fayda
Ağu 21st

Kuran nasıl Allah’ın kelamı ise, tabiat, alem de Rabbin kelamı, eylemidir. Onlar da ayettir.
Bu nedenle, Kuran ayetleri hususunda düşünen, yorum yapan kimseler ne kadar müfessir idiler ise, Allah’ın kevni ayetleri hususunda düşünüp / çalışıp, insanların hayrına işler yapanlar da en az onlar kadar müfessirdir.
Şu alemde, herhangi bir zerre var mıdır ki, sebep-sonuç ilişkisinin dışında, sebepsiz ve gayesiz bulunsun.
Allah’ın hiç bir yaratışı, hiç bir sözü “sırf öyle istediği için” değildir. Her yaratışı, her sözü, her emri muhakkak ver muhakkak bir sebep-sonuç ilişkisine, sebep-sonuç fonksiyonuna, nihayetinde kendisi dışında, yarattıklarının faydasına dayanır.
Böyle olduğu içindir ki, Kuran emirler kadar ve hatta daha fazla “gerekçeler” barındırır.
Allah’ın muhatap aldığı insan, akledebildiği içindir ki, sebep-sonuç ilişkisi ona açıklanmış, formel düşünme yeteneği harekete geçirilmiştir. Devamını Okumak için »
Kul Hakkıyla Karşıma Gelme !
Ağu 21st
Türkiye’de, herhangi bir kahvehaneye gidin, yandaki masadan, ortalama bir vatandaşın şöyle dediğini duyabilirsiniz; “Ne demiş Cenab-ı Hak; ‘Kul hakkıyla karşıma gelme!”
Nerede demiş? Hangi ayette demiş? diye itiraz etmenize gerek yok, çünkü bu söz, tam da Kur’an’ın ruhununun Müslüman halk muhayyilesinde yoğrularak dile gelmiş ifadesidir.
Türkçe’de deyim haline gelmiş böyle sözler çoktur; “Harama uçkur çözme”, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yeme”, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça; Hak bela yazmaz kul azmadıkça” gibi…
Bunların her biri aslında birer ayettir.
Hele “Kul hakkıyla karşıma gelme” sözü, tümüyle Kur’an’ın ruhunu yansıtır.
Burada şu denmek istenir; “Sakın kul hakkı yeme çünkü Allah kul hakkı yemeyi affetmez.”
Kimi dinî cemaat ortamlarında ise şu ayet popülerdir; “Allah şirk dışında bütün günahları affeder.”
Peki, Allah’ın “Affetmem” dediği suç ve günah hangisidir? Devamını Okumak için »
Akıl İçin Yol Birdir
Ağu 20th

Konuşmacı: Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Lokalimizin bu ayki konuğu, şairlik/edebiyatçılık yönü kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamı da olan Metin Önal Mengüşoğlu idi. 29.12.2001 Cumartesi günü, mütevazi salonumuzun kapasitesini zorlayan bir dinleyici kitlesine hitap eden Mengüşoğlu, “Akıl İçin Yol Birdir” başlıklı bir konferans verdi. Uzunca konuşmasını, en iyisi aynen yansıtmaktır diye düşündük ve kısaltmalar yaparak özet şeklinde konuşmasını aynen sunmak istedik.
Metin Önal Mengüşoğlu, böyle bir konuyu tebliğ olarak sunmasının nedenini şöyle açıkladı: Üç ay kadar önce, kendisinin de konuşmacı olduğu bir sempozyuma katılmış. Fakat tebliğine tepkiler almış, kendisini rasyonalistlikle suçlamışlar. Birtakım müslüman çevrelerin akıl konusunda ne kadar geri kalmış olduklarını gözlemledim diyor. Sonuçta bu konuyu yeniden insanlarla tartışmak gerektiğine inanmış. Bize kalırsa iyi de olmuş…
İşte size, Mengüşoğlu’nun akıl, akletmek, akılcılık ve Kur’an’ın akılla ilgili tanım ve tariflerine ilişkin konuşması:
Musa Carullah Bigiyev bir eserinde diyor ki, “Ey aldanan adam! Aklın varsa ona danış. Her akıl bir nebidir!” Bir hayli tehlikeli bir söz! “Nebi” sıfatını her insana veriyor. Oysa biz müslümanlar, bir çok kelimeyi kavramlaştırmışızdır ve hasretmişizdir. Hasrettiğimiz için birilerine, özel imtiyazlı kimselere, sıradan insanlara kullanmaktan imtina eder, çekinir, korkarız. Sadece bu kelime değil tabi, daha bir çok sıfatı sıradan insanlara vermek çok fazla işimize gelmez. Devamını Okumak için »
Sorumluluk Bilinci
Ağu 15th
Sorumluluk, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yapmış olduklarından mesul tutulmalarıdır. Diğer bir ifadeyle, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yaptıkları iş ve hareketlerden hesap vermeye mecbur olma haline sorumluluk denir.
Biz sorumluluğu üç kategoride değerlendiriyoruz: İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu; insanın kendisine karşı sorumluluğu ve insanın diğer insanlara karşı sorumluluğu. Bunları şu şekilde açıklamak mümkündür.
İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu
Evrenin düzenleyicisi (Yaratanı)ve sahibi olan Allah, insanın ve onun hayatının da sahibidir. Kulun Allah’a, “sana inanıyorum, fakat benim hayatıma karışmanı istemiyorum” deme gibi bir hakkı olamaz. Kul, hayatını Kur’an’a göre düzenleme sorum-luluğundadır. Ve insanın sorumluluğu gücüyle sınırlıdır. Allah kimseden gücünün üstünde bir şey istemez. Bu sorumluluğun içinde zorla dünyayı değiştirmek olmadığı gibi, zorla inandırmak ve zorla (inandıklarını) yaşatmak da yoktur. İnsanı Allah’dan daha iyi kimseler de tanıyamaz. Onun gücünü, kapasitesini, yaratılışına en uygun olanını ve ihtiyaçlarını Allah’dan daha iyi kimseler bilemez ve ona en uygun yaşam biçimini de ancak onu yaratan belirleyicidir. Yeryüzünde insanoğlu var olduğundan bu yana da mülkün yegane sahibi olan Yüce Yaratıcı, insanı başı boş bırakmamış, seçtiği peygamberlere gönderdiği vahiy ve kitaplarla onların hayatlarını vahye uyarlamalarını emretmiştir. Aksi taktirde vahye değil de, heva ve heveslerine uyanların dünyada insanlığı ifsada götüreceği, kendisinin de ahiretini karartacağı, kaybedenlerden olacağı bilinen bir gerçektir. Zira sömürü ve zulmün dünyayı nasıl canavarlaştırdığı, dünyayı nasıl cehenneme çevirdiği apaçık ortadadır. Bundan dolayı insanların “Allah’a inandık, inanıyoruz” demeleriyle meselenin bitmeyeceğini Kur’an şu ayetle bildirmektedir:
“İnsanlar, ’iman ettik’ demekle, hiç denenmeden hemen bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar?” (29/Ankebut, 2) Devamını Okumak için »
Dini insanla mı başka dinlerle mi diyaloğa sokmalı ?
Ağu 10th

Diyalog toplantılarında serdedilen fikirlere bakıldığında, diyalog şu şekilde temellendirilmektedir:
I- “Farklı inançlara sahip insanların bir araya gelmelerinde artık zaruret vardır! İslam dini diyalog ve işbirliğine hazır, hatta zorunludur! Gerçek, kimsenin tekelinde değildir; diyalog ortamıyla korkularımızı ve umutlarımızı paylaşırız. Acaba içine kapanmak ve yeni düşmanlıklar elde etmek mi iyidir, yoksa birbirini tanımak, anlaşmak, birbirine saygı göstermek, karşılıklı olarak geleneklerini korumak geliştirmek mi?!” “Allah bizi birbirimizden farklı olarak yarattı. Bu farklılıklara rağmen inananlar veya inanmayanlar olarak bütün insanlık ortak bir paydayla bir araya gelmeli. Bütün insanlık Allah’ın ailesidir, hepimiz bir aileyiz! Bizler farklı kültür ve inançlar mensubu olsak da, insan olma noktasında birleşiyoruz. Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!”
II- “Dünya barışı için dinlerin gücünden yararlanmalıdır. Dünyamızın geleceği dinler ve kültürler arası çatışmaya değil, diyalog ve hoşgörüye bağlıdır; bu cümleden olarak dünyayı tehdit eden siyasi veya ekonomik nedenli çatışmalar; kimyasal ve nükleer silahlar, sanayileşme, çevre kirliliği gibi tehlikelere karşı dinlerin gücünden yararlanılmalıdır!” Devamını Okumak için »


Ne Dediler