Zikir – Övgü

FACEBOOK SAYFASI: HANİF TV

 

HANİF TV

FACEBOOK SAYFASI: KURAN ÖĞRENİYORUM

 

Site Tanıtımı: Fecr

Fecr Sitesine yayın hayatında başarılar dilerim.

http://kuranneslifecr.blogspot.com

KURAN

Kur’an’ı Kerim’i anlatan ayetlerin metni …

kuran1

Kur’an’ın indirilişiyle ilgili ayetler…

Bismillahirrahmanirrahim.

Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir. (NEML suresi 6. ayet)

Bu kitabın indirilmesi, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı ağır olan, lütuf sahibi Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O’nadır. (MÜMİN Suresi 2-3. ayetler)

Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. (SECDE suresi 2. ayet)

De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (FURKÂN suresi 6. ayet) Devamını Okumak için »

Mucize Anlayışı Üzerine – Hikmet Zeyveli

 

“Mu’cize”nin en yaygın tarifi “insanların, izahında acze düştüğü olaylar veya olgular” diye bilindiğine göre, izahında güçlük çekilen her olay veya olguya “mu’cize” demek kolaylaşır.

 

Fakat olayların izahı; toplumların fikrî seviyelerine ve geçmişteki tecrübe ve gözlemlerinin zenginliğine göre çok farklılık arzeder. Geçmişinde hiçbir “deprem” tecrübesi yaşamamış bir toplum için, yaşayacağı “ilk deprem”, izahsızdır ve çok “özel”dir. Bunun gibi bir “med-cezir” hadisesi, bir “güneş tutulması” ya da çok az tekrarlanan veya her yerde görülemeyen bir tabiat olayı, ilk müşahidi toplumlar için özel ilahî müdahalelerdir ve izahsızdır. Ancak bu olaylar tekrar tekrar yaşandığı takdirde kanıksanmaya ve alelade görünmeye başlarlar. Günümüzde bir “yanardağ püskürmesi”nin ya da bir “deprem”in alelade (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…

 

Demek ki mu’cize anlayışı toplumdan-topluma değişebilir. Bugün bile, bir illüzyonistin, hilesine vakıf olamadığımız (yani izah edemediğimiz) bir gösterisi karşısında heyecanlanırız. Bir insanın testere ile ortadan ikiye kesilmesi ne kadar heyecan vericidir! Bereket versin ki, günümüzdeki illüzyonistler bu marifetlerinin hilesini de açıklama alçak-gönüllülüğünü göstererek izleyicilerini rahatlatmaktadırlar. Devamını Okumak için »

Yeşaya’nın Çığlığı

Aşağıdaki metni nereden aldığımı sormayın, kaynak vermeyeceğim.

Şu kadarını söyleyeyim ki bundan 2700 küsur yıl önce yaşamış Yeşeya adlı bir Ademin vicdanından taşan Gâlu belâ seslerinden bir ses

Hani “Elestü birabbikum” (Rabbiniz değil miyim?) diye sorulup “Gâlu belâ” (Dediler: Evet) cevabının alındığı o diyalogtaki ses… Allah’ın her Ademoğlunun ruh dünyası (iç alemi/vicdanı) ile konuşmasını temsilî olarak anlattığı ve böylece her insanda bu potansiyelin varolduğunun hatırlatıldığı vicdanın ve merhametin o evrensel sesi…

Kimin söylediğinin, nerede geçtiğinin ne önemi var?

Ramazanda tam da zamanı; ruh alemimizi dinleyelim az. İçsel dünyamıza; ruhumuzun derinliklerine yolculuğa çıkalım. Kanımca ruhlar alemi her insanın kendi içsel dünyasıdır. İçe doğru derin yolculuklar bizi ruhumuzla yani kendimizle tanıştırır. Çünkü Kur’an’da Yunan felsefesinde olduğu gibi ruh-beden ikiliği göremezsiniz. Ruh bedene girip çıkan bir şey değil. Senin ruhun seninle birlikte doğar ve seninle birlikte ölür. Ruhlar alemi de kendi iç dünyalarımız; bizden ayrı bir şey değil…

Tenhalarda kendimizi dinleyelim, iç alemimizle diyaloğa girelim, aldırış etmesek ve cevap vermesek de, orada, şahdamarımızdan daha yakın gelen yazılmamış sesler duyacağız. İşte o her gün, her saat beşere/insana sesleniştir. Kiminde vicdan azabı olur, kiminde tövbe, kiminde yakarış, kiminde de haykırış…

Yeşeya’nın metnini okurken bunları gördüm. Sürekli olarak “Aynı kandilin ışığı Bunları bir yerden tanıyorum.” demeden kendimi alamadım.

Bakalım size de tanıdık gelecek mi?

İşte Ey gökler dinleyin, ey yeryüzü kulak ver!” diye başlayan bölümden altını kırmızı kalemle çizdiğim yerler;

***

Kurbanlarınızın sayısı çokmuş, “Bana ne” diyor Rabb; Yakmalık koç sunularına, besili hayvanların yağına doydum. Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.

Huzuruma geldiğinizde avlularımı çiğnemenizi mi istedim sizden?

Anlamsız sunular getirmeyin artık. Devamını Okumak için »

Felaket-i Ebediye !!!

“İhlas” gibi İslamî bir kavramın ardına sığınarak holding olan gurup, Müslümanlardan “Sizin de bir televizyonunuz olsun” diye yardım toplamıştı. Bu yardımlarla TGRT televizyonu kurulmuştu. Gariban Müslümanlar “Bizim de bir televizyonumuz olacak diye ne fedakarlıklara katlandılar, bir bilseniz. Örnek istiyorsanız, alın önceki bir yazıma gelen onlarca benzeri mesajdan sadece biri. Samsun Tekkeköy’den Zeki Selen Beyefendi yazıyor:

“Bugünkü yazınızı okudum, teşekkürler. Malesef o malum tv için üç yıllık gazeteyi peşin alan bir öğretmenim. 1990′da salya sümük izliyorduk, Allah’ım bize bu güzel günleri de gösterdin diye ellerimiz duada idi. Ahmaklığı kabul etmiyorum, biz haklıydık, susamıştık, yalnız bizim susamışlığımızı mal devşirmeye dönüştürenlerin dünya ve ahirette zelil olması için Allah’ımıza havale ediyoruz, hakkımızı helal etmiyoruz. Gör bak neler olacak…… tı…. oldu da….”

Basında, Enver Ören’in, Müslümanlardan toplanan parayla kurulan TGRT’yi, Rupert K. Murdoch adlı Yahudi medya patronuna sattığı haberleri yer aldı. Yasal olarak yabancıya satış mümkün olmadığı için, bu satış yerli bir ‘emanetçi’ üzerinden yapılmış. Murdoch, dünyanın her tarafında onlarca televizyon, gazete ve dergisi olan bir basın tröstünün sahibi. Soros nasıl ki ABD’nin İslam’a karşı savaşının mali ayağını yürütüyorsa, Murdoch da medya ayağını yürütüyor. Bu savaşın çelik çekirdeği olan Neo-Con takımıyla birlikte çalışıyor.

Aynı guruba ait olan Türkiye Gazetesi’nde “Bir Bilen” rumuzuyla yazan merhum emekli Albay ve şeyh Hüseyin Hilmi Işık, “Saadet-i Ebediye” adlı kerameti kendinden menkul ilmihalindeki ölçülere uymayan Müslüman alimleri, aydınları ve yazarları “İngiliz ajanı” ilan etmeye bayılırdı. Bunu tasavvuf edebi ve hoşgörüsüyle nasıl barıştırırdı, orasını bilmem. Fakat şimdi, manevi babası olduğu TGRT, İngiliz-Amerikan-İsrail ajanlarının sesi oldu. “Her şey aslına döner” mi diyelim, yoksa “Bu ne perhiz, bu ne turşu” mu? Devamını Okumak için »

Kur’an’da Şefaat – Ahirette Şefaat

Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Kur’an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.

Kur’an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir. “Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun” ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, “kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun” denir. Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.

Allah’ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir. Devamını Okumak için »

BÜYÜK BULUŞMA – AKIL ve KURAN SEMPOZYUMU

Akıl ve Kuran Sempozyumu

DEĞERLİ HANİF MÜSLÜMANLAR

ALLAH ODAKLI VE KURAN MERKEZLİ İMAN EDENLER…

RESULLERİN TAKİPÇİLERİ

Hanif Müslümanlığı yaşamımızın özü ve temeli haline getirme yolculuğumuzda, her daim birbirimiz ile güzellikleri paylaştık.

Birbirimizden ne kadar uzak olsak ta, fazlası ile yakınlaştık.

Aramızdaki kilometreler ve mesafeler, gönüllerimizin aynı SÖZ ile şahlanmasını engelleyemedi.

İnandığımız gerçeklerin üzerimize yüklediği sorumluluklardan hiçbir zaman kaçmadık. Her daim üzerine gittik. Yürüdük…

Bildik ki, varlığımız Rahmanın dilemesi ile vücud buldu. O’nun dilediği çizgiden yürümek, doğrudan şaşmamak adına vahye sarılmak tı davamız.

İşte bu gerçekliğin gölgesine, varlığımızı bütün kılmak adına BİR ARAYA geliyoruz…

Tüm Hanif Müslümanları, Kuran Erlerini, Kuran Davetçilerini bu Birlikteliğe bekliyoruz….

Kuran Eri olmak, Gerçeğin izinden asla korkmadan ve çekinmeden yürümektir.

Alemlerin Rabbi olan Allah, bu hayırlı birlikteliği daim etsin inşaAllah.

GELENEKSEL AKIL ve KURAN SEMPOZYUMU ‘’BÜYÜK BULUŞMA’’

ORGANİZASYONUNA, TÜM KURAN ERLERİ DAVETLİDİR…

DETAYLI BİLGİ İÇİN :

www.hanifler.com

Hanif Müslümanlar

“Namaz” kelimesi İslami kültüre nasıl girdi ?

Sasaniler dönemi (226-651) Farsçasında namaz; boyun eğenlerin, buyurganlar, kethüdalar ve tanrılar karşısında tazim, yakarış, hizmet ve boyun eğme işini yaptıkları anlamlarına geliyordu. (1)

İslamdan sonraki Farsça bazı edebi eserlerde de namaz, Sasaniler dönemindeki anlamında kullanılmıştır. (2) Mino-yi Hıred (Hikmetin Ruhu) kitabında görüldüğü gibi namaz, Tanrı karşısında üç vakit -sepâs- (sabah erken, günün ortasında ve güneş battığında) yapılan amelin adıdır. (3) Muhtemelen günümüzde dilimizde kullanımda olan sipâs (şükür, teşekkür) kelimesinin kökü, eski Farsçadaki sepâs (üç vakit) menasikidir. Nitekim biz İranlıların, beş vakit namazı pratikte üç vakit olarak kılmamız belki bu arkaplanla çok da bağlantısız değildir.

Anlaşılan salat (namaz) kelimesinin kök anlamı hakkında sözlüklerde bir tek görüş yoktur. Ama çoğu lugat sahibi bu kelimeyi s-l-v kökünden türetir. (4) S-l-v; yumuşak olmak, etkilenmek, yönelmek anlamlarına gelir. Eğer salat (namaz) kelimesini s-l-l kökünden alırsak belki Kuran metnindekine daha yakın bir mana elde edilir. S-l-l, şarabı saflaştırmak, rengini açmak anlamına gelir. Aynı zamanda su dökerek tepeyi topraktan ayırmak da demektir. Devamını Okumak için »

Nelerden Kaçınmalıyız?

1-Allah’a Karşı Gelmekten

Onlar inanıp, Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevab daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!.2/Bakara-103

Eğer kentlerin halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.7/Araf-96

Ey akıl sahibleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Artık, Allah’a karşı gelmekten sakınırsınız.2-Bakara-179

2-Tağut’ta-Allah’a Karşı İsyan Edenlere Kulluk Etmekten

And olsun ki, her ümmete: «Allah’a kulluk edin,Tağuttan -azdırıcılardan kaçının» diyen peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı haketti. Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün.16/Nahl-36

3-Ricsden-Pislikten ve Yalan Sözden

Durum böyle. Her kim, Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.22/Hacc-30

4-Zannın Çoğundan

Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının-kaçının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’tan sakının, şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.49/Hucurat-12 Devamını Okumak için »

Berat Kandili ve İnancımız

Burada “neden mübarek gün ve geceler vardır?”, “gerçekten her düşünce dünyasında özel gün ve geceler olmalı mıdır?” veya “neden insanlar özel gün ve gecelere ihtiyaç duyar veya duyarlar mı?” vb. soruların cevaplarını irdelemeyeceğim. Yapacağım şey, bence, bu soruların cevaplarının verilmesinden sonra da, bu sorulara hiç cevap verilmese de vukua gelmesi kaçınılmaz olan son durumu ortaya koymaya, bir de pratikte gün ve gecelere nasıl bakıldığını tavsifen ifade etmeye çalışacağım.

Kur’ân’da, halk arasında bilinen “mübarek geceler” manasında, sadece “Kadir Gecesi” ve “İsrâ (Mirac) Gecesi”nden bahsedilmektedir. Kadir gecesi, Kur’ân’ın inmeye başladığı gecedir2 ve bu gece de Ramazan ayı içindedir3. İsrâ (Mirac) Gecesi ise, Hz. Peygamber (sav)’in tebliğinin 10. yılında vaki olan ve hakkında rivayet edilen olayların (Mirac olayı) bir kısmını (İsrâ olayını) Kur’ân’ın anlattığı mucizesinin(!) cereyan ettiğine inanılan gece, olarak zikredilmektedir ve ayet şu şekildedir: “Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki, kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke’deki) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mesdid-i Aksa’ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.”4

Hz. Allah, Kur’ân’da yine şöyle buyurmaktadır: “1. Hâ-mîm, 2. Düşün özünde açık olan ve her hakikati bütün açıklığıyla ortaya seren bu ilahî kelamı! 3. Biz onu kutlu bir gecede indirdik: zaten Biz, (insanı) her zaman uyarmaktayız. 4. O (gece)de, bütün (iyi ve kötü) şeyler arasındaki farklılık, hikmetle ortaya konmuştur, 5. Katımızdan bir emir gereği: çünkü Biz (doğru yola ileten mesajlarımızı) her zaman göndermekteyiz…”5 Devamını Okumak için »