Derin derin gözetleyene !!!

Ey ötelerden, derin derin gözetleyen !
Ey fişleyip arşivleyen !
Haberlerin bana ulaşıyor.
Demek “gidişimiz gidiş değilmiş”,
Demek, “gözetim altındaymışız”,
Sen gözetleyedur ! Allah da sizi gözetliyor !
Sen tuzaklar kur ! Allah da tuzak kurar !
Endişeni anlıyorum.
Ama yapacak bir şey yok.
Hak geldi, batıl yok olmak zorunda…
Hoşunuza gitmese de…
Elbette ortaya çıkıp kıyam edeceğiz,
Elbette hayra salat edenleri bir araya toplayacağız!
Elbette gerçeği getireceğiz de, cemaatleriniz, tarikatlarınız, sözde din(ci) şaklabanlarınız en derin inkılapla sarsılacak !
Elbette sağcı ve solcu dogmalarınız ve diğer uydurup buyurduğunuz her şey yıkılıp gidecek !
Elbette halkı uyaracağız.
Elbette bu Kuran’la büyük bir mücahade yürüteceğiz !
Elbette, insanlar için en büyük şeytanın ileri gelenler olduğunu söyleyeceğiz !
Elbette “iyilerin milletini” öğütleyeceğiz de, ezberletilmiş / öğretilmiş düşmanlıkları kaldıracağız !


Buhari, Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek, alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu. Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı. Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.
Bu hayatımızdan sonra gelecek olan ve hesaba çekileceğimizi bildiren ahiret ile ilgili uyarılar, bize sorumluluk yüklemiyorsa arzu ve heveslerimiz bizi dilediğimiz gibi yaşamaya yönlendirecektir. Hayatı sadece dünyevi açıdan değerlendirecek olan insan için bu davranış doğrudur. Öyle ya… Bu insanın, hesabı verilmeyecek hayat için kendisini sıkıntıya sokmasının anlamı olmadığı gibi dünyevi çıkarlarının dışında başka bir beklentiye düşmesinin de gereği yoktur.

Rablerinden bir takım mucizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mucizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez. Onlara: «Bekleyin, doğrusu biz de bekliyoruz» de.
Kitap’ın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, «Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek» derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.

