Kuran, Arapça, Abdest

Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?

Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?

Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.

“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?

Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.

Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir.

Okumaya devam edin ‘Kuran, Arapça, Abdest’ »

Cehalet ve Parçalanan Umutlar

De ki:” Eğer duanız olmasaydı, Rabbim size ne kıymet verirdi?…”

Furkan / 77

İnsanoğlu, yeryüzüne ayak bastığı günden günümüze kadar pek çok safhalardan geçti. Bu devre içinde nice medeniyetler, nice saadetler ve nice hüsranların tanığı oldu… Ancak varolduğu günden günümüze kadar geçen sürede sadece üçyüzdoksan yıl barışı gören insanlık’ın hayatına daima göz yaşı ve hüsran egemen olmuştur. Çünkü insanlık maalesef her dönemde ihtiraslarının, basiretsizliklerinin, cehaletinin ve gururunun, kendisini yere seren o hastalıklı iç isyanlarını hiçbir zaman gerektiği gibi bastıramamıştır. Gûya bir hayatı yaşıyoruz, şöyle ya da böyle… Yani rastgele bir hayatı, bizim için biçilmiş ve yaşamaya mahkum bırakıldığımız hayatı… Neresinden bakarsanız içinde daima endişe, korku, şüphe, tedirginlik, güvensizlik ve ürkekliğin egemen olduğu bir hayat…. İnsanoğlu yüz yüze bırakıldığı bu bereketsiz hayatında aldığı derin yaraları maalesef göz yaşlarıyla da saramayacaktır.

Tarihi bir realite olarak insan toplulukları belki sosyal bir dürtü, belki de bir sevk-i tabi olarak özellikle hayatının zorluklarla kesiştiği dönemlerde, kendisine bu zorluklar karşısında umut ve güven verebilecek üstün nitelikli önderler arar. Tarihin ilk yazılı metinlerinden bu yana hiç değişmeyen toplumsal bir olgu olarak bu hep böyle olmuştur. Derin sıkıntılar içinde bocalayan ve her vesile ile sıkıntılarına çözümler arayan kitleler, duygularını dillendiren ve onlara kurtuluşun umudunu vaat eden liderlere koşulsuz bir teslimiyetle inan ve güven beslerler. Hatta modern yüzyılda hem doğuda hem de batıda geniş halk kitlelerinin sadece umutla değil âdeta tanrısal bir bağla güven duyup teslim oldukları liderler tarafından ne büyük acılar yaşatıldığına bütün utanç ve istismar tablolarıyla tarih tanıklık etmektedir.

Okumaya devam edin ‘Cehalet ve Parçalanan Umutlar’ »

Kur’an’da Şefaat - Ahirette Şefaat

Kur’an; şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Kur’an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.

Kur’an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir. “Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun” ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, “kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun” denir. Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.

Allah’ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir.

Okumaya devam edin ‘Kur’an’da Şefaat - Ahirette Şefaat’ »

Bakın ve Görün

[6 / 6] Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi ? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş , altlarından ırmaklar akıtmıştık . Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.

[7 / 185] Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna , Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı ? Artık bu Kur’ân’dan sonra başka hangi söze inanacaklar.

[10 / 101] De ki: «Bir bakın neler var göklerde ve yerde ! Fakat o deliller , o uyarılar iman etmeyecek bir kavme ne fayda sağlar ki !

[13 / 41] Görmüyorlar mı ki , biz yeri etrafından eksiltip duruyoruz ? Ve Allah öyle hükmünü icra eder ki, hükmünü değiştirecek yoktur. O çok hızlı hesap görür.

[16 / 48] Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ? Onun gölgeleri , boyun eğerek ve Allah’a secde ederek sağa sola döner.

[16 / 79] Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi ? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. Okumaya devam edin ‘Bakın ve Görün’ »

Acıkmış Katıra Gül Koklatmak

Domuz sürüsüne kuzu katılmaz

 

Lütuf tarlasına adım atılmaz

 

Acıkmış katıra gül koklatılmaz

 

İt eniği ite çeker unutma!”

Böyle diyor, söz ustası Abdurrahim Karakoç, “unutma!” başlıklı şiirinde. İnsanın söz ustası olması bir başka. Benim sayfalarla ancak ifade edebildiğim bir meramı o, bir tek cümleyle bir çırpıda anlatıveriyor… Bu tür sözler Türk halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır. Halk, günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede yararlanmaktadır.

“Acıkmış katıra gül koklatılmaz!”

Peki ama neden?

***

Bu “neden”e cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak zorundayız. Bilindiği gibi katır, eşekle atın birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık bakımından, vukuatlıdır… Bu “neseb” işini hafife almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan anlamaz. Sanat üretemez. Bunu eskiler “eşşekten perşembelik umulmaz” sözüyle özetlemişlerdir…

Okumaya devam edin ‘Acıkmış Katıra Gül Koklatmak’ »